Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2026 Cumartesi

Tokyo - Hayaldi, gerçek oldu!

Balayı için klasik rotalardan uzaklaşıp farklı bir şey yapmak istedik. Tokyo fikrini ortaya atan bendim, sonunda eşimi de ikna ettim. Mayıs ayının ilk haftası, pazartesi sabahı Narita Havalimanı’na iniş yaptığımızda, daha ilk dakikadan itibaren bambaşka bir dünyaya adım attığımızı hissettik.

1. Gün: Narita’dan Akihabara’ya

Havalimanında dikkatimizi çeken ilk şey görevli sayısının fazlalığı oldu. Levhalar her yerde varken bile, insanları yönlendirmek için onlarca çalışan vardı. Onların işaretleriyle, duvarları Pokémon karakterleriyle süslenmiş bir koridordan geçerek pasaport kontrolüne ulaştık.

Bagaj alanına geçtiğimizde, internette gördüğümüz o “bavula verilen değer” sahnesini birebir yaşadık. Konveyörün başında duran görevli, valizlerin bant kenarına sertçe çarpmasını engellemek için elinde yumuşak bir ped tutuyordu. “Bu kadarına gerek var mı?” diye düşündüm ama bu titizlik, Japonya’nın her köşesinde kendini hissettirecekti.

Ülkeye girişte yemek sokulmaması da çok sıkı bir kural. Bütün bavulları koklayan köpekler üzerimize geldiğinde bunu net olarak anladık. Valizleri aldıktan sonra sıradaki görevimiz, metro ile Akihabara’ya varmak oldu. Metro biletini zor bela alıp yaklaşık 1,5 saatlik yolculuğa çıktık. Şehrin dışındaki minik evler ve küçücük arabalar eşliğinde Akihabara’ya vardık.

Business Otel Deneyimi

Konaklama için Comfort Hotel’in Akihabara şubesini seçtik. Hem fiyat–performans açısından mantıklıydı hem de kahvaltısındaki çeşitlilik bizi cezbetmişti.

Tokyo’daki bu tarz oteller “business otel” olarak geçiyor. Bunun sebebi Japonya’daki aşırı çalışma kültürü. İnsanlar işten çok geç çıkıyor, sonra ekipleriyle ya da arkadaşlarıyla içmeye gidiyorlar. Gece yarısına kadar süren bu rutinden sonra eve dönmek yerine işyerine yakın otellerde kalıyorlar. Bu yüzden odalarda alışılmadık detaylar var: tıraş bıçakları, diş fırçaları, günlük bakım ürünleri… Normalde otel odasında görmediğiniz şeyler burada karşınıza çıkıyor.

Otele girişte resepsiyon görevlisiyle muhatap bile olmuyorsunuz. Self check-in makinelerinde pasaportunuzu okutuyor, imzanızı atıyor ve kartınızı alıyorsunuz. Çalışanla hiç karşılaşmamak mümkün. İnsanların birbirine bu kadar güvendiği ya da kötülük yapmayacağını varsaydığı bir düzen var burada. “Yalanın İcadı” filmindeki gibi, biri bu ülkede yalanı icat etse herhalde en tepeye kadar yükselebilirdi diye düşündüm.

Odalar ise minnacık. Sadece 11 m². Ama küçüklüğüne rağmen yok yok. Japonların “az alanda maksimum fayda” anlayışı odanın her köşesine işlenmişti. İlk günün yorgunluğunu burada attık.


2. Gün: Electric City ve Asakusa

Sabah ilk durağımız Akihabara, namıdiğer “Electric City.” Tokyo’ya gelene kadar benim için Electric City, Michael Scott’ın Scranton’daki rap performansından ibaretti. Ama gerçek Electric City’nin burası olduğunu görmek heyecan vericiydi.

Bic Camera, Sofmap, Doğubank’ı andıran sokaklar… Ve tabii Yodobashi. Dünyanın en büyük elektronik mağazalarından biri. Kat kat gezmek isterseniz bir gününüzü rahatlıkla harcarsınız. Ama içeride yarım saat geçirdikten sonra bile yorgunluk çöküyor. Çünkü mağazanın her köşesinde durmadan çalan ve artık meşhur olduğunu düşündüğüm Yodobashi jingle'ı beyninizi yemeye başlıyor bir noktadan sonra. Elektroniklerin uğultusu, kalabalık, ışıklar derken kendimizi dışarı atıyoruz.


Ueno Hayvanat Bahçesi

Elektronikçilerin işgal ettiği caddelerden uzaklaşıp 15 dakikalık yürüyüşle Ueno Hayvanat Bahçesi’ne gidiyoruz. Yol üstü bir kafeden buzlu americanomuzu almayı ihmal etmiyoruz.

Hayvanat bahçeleri insana çelişkili duygular yaşatıyor. Bir yandan hayvanların esaret hali üzüyor, diğer yandan onları yakından görmenin şaşkınlığı büyülüyor. 

Burada en çok dikkatimi çeken “kanguru fare” oldu. Karanlıkta yaşayan, sürekli zıplayan minik bir yaratık. Ama günün en unutulmazı, ilk defa panda görmekti. Dünya umrunda olmadan bambu kemiren o siyah-beyaz sevimli dev, Tokyo’daki maceramızın simgelerinden biri oldu.

Asakusa ve Senso-ji Tapınağı

Bir sonraki durağımız Tokyo’nun en eski tapınağı: Asakusa’daki Senso-ji. Tapınağa giden yol, sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları ve sokak atıştırmalıklarıyla doluydu. Kalabalığın arasında ilerlerken yanık tütsü kokusu her yere yayılmıştı. İnsanların dumanı elleriyle kendilerine doğru çektiğini görünce sebebini öğrendik: bu kutsal dumanın sağlık ve şans getirdiğine inanıyorlar.

Fotoğraflar çekiliyor, atıştırmalıklar deneniyor ve günün sonunda Tokyo’nun hem mistik hem de enerjik ruhunu iyice hissetmiş olduk.

3. Gün: Ginza’dan Gün Batımına

Üçüncü günümüzde önce 72 saatlik metro kartımızı aldık. Sadece 1500 yen (yaklaşık 10 dolar) olması bizi şaşırttı. Tokyo hep “dünyanın en pahalı şehirlerinden biri” diye aklımızda yer etmişti ama geldiğimiz İstanbul, Tokyo’dan daha pahalı görünüyordu. Özellikle zayıf yen sayesinde dünyanın dört bir yanından insanlar Japonya’ya akın ediyordu.

Ginza: Lüksün Başkenti

Rotamızın ilk durağı Ginza oldu. Burası Tokyo’nun lüks alışveriş bölgesi. Dünyanın en büyük marka mağazaları burada ve hepsi adeta mimari birer eser. Biz sadece vitrinlere baktık ama içeri girdiğimizde çalışanların kim olduğumuza bakmadan ilgi göstermeleri, bizim kültürümüzdeki “abla onlar sana pahalı gelir” tavrının tam tersiydi.

Rastgele girdiğimiz Tokyu Plaza’nın en üst katına çıktık. Bizi oraya çeken şey meğer terasıymış. Beton yığınlarının arasında, betonun tepesinde bir bahçeden Tokyo’yu izlemek gerçekten unutulmazdı.

İmparatorluk Sarayı ve Tokyo Station

Sonraki durağımız İmparatorluk Sarayı. Pazartesi günleri halka açılan saraya sınırlı kişi alındığı için içeri giremedik, ama bahçesinde dolaşmak bile etkileyiciydi. Özellikle sokak taşlarının arasındaki otları incecik bir keskiyle temizleyen yaşlı adam, Tokyo’nun “her şey kusursuz olmalı” anlayışının canlı kanıtı gibiydi.

Bahçeden çıkıp Tokyo Station’a yürüdük. Akşamüstü iş çıkışına denk gelince istasyon adeta ana baba gününe dönmüştü. Plaza çalışanlarının koşar adım çıkışı, düzenli bir kaos gibiydi.

Gün Batımı İçin Odaiba

İstasyondan Yurikamome Line’a bindik. Turistik hattın sunduğu manzara muazzamdı. Özellikle Rainbow Bridge’ten geçerken Tokyo’nun ışıkları büyüleyiciydi. Yol bizi Odaiba’ya, yani yapay adaya götürdü.

Burada alışveriş merkezleri, minyatür Özgürlük Heykeli ve selam veren Unicorn Gundam bizi karşıladı. Çocukluktan beri adını duyduğum Fuji TV binasına hayran hayran baktım. Ama günün en güzel anı, Odaiba sahilinden Tokyo üzerinde güneşin batışını izlemek oldu. Gökyüzü turuncuya dönerken şehrin ışıkları yanıyor, biz de ilk üç günümüzü Tokyo’nun büyüsüyle noktalıyorduk.


4. Gün: Tokyo Tower’dan Shinjuku Gecelerine

Sabah erkenden otelimizde kahvaltımızı yapıp yola koyulduk. İlk hedefimiz, yıllarca odamda maketi duran o kırmızı–beyaz dev: Tokyo Tower. Sabahın erken saatlerinde kuleyi görmeye gelen neredeyse ilk bizdik. Dibine vardığımda ise şunu anladım: kulelerin en büyük cazibesi aslında tepelerine çıkmak değil, şehrin siluetine kattıklarıymış. Tokyo Tower’ı yakından görmek çok da büyüleyici değildi. Tepesine çıkılmadığı için buraya gelmenin şart olmadığını düşündük. Onu görmenin en güzel yanı, uzaktan şehrin gökdelenlerinin arasından seçilmesiydi. Açıkçası Tokyo Tower bize tam anlamıyla “ok, let’s go” dedirtti.

Kuleyi gördükten sonra yakınlardaki Roppongi tarafına geçtik. Öğle arasında beyaz yakalı Japonların 7-Eleven marketlerde kuyruk oluşturduğunu görmek gerçekten şaşırtıcıydı. Restoranlarda sıra görmeye alışmıştık ama marketlerde bu kadar yoğunluk ilk defa dikkatimi çekmişti. 7-Eleven tarzı kombini marketler Japonya’nın sembollerinden biri. İçinde yok yok: sıcak yemek, soğuk içecekler, tatlılar, her türden kahve… Hepsi pratik ama kaliteli hissettiriyor. Burada en sevdiğim şeylerden birini de keşfettim: Yakult 10000. Milyarlarca probiyotik içeren bu içecek, klasik “gezi kabızlığının” en iyi çözümüydü.

Roppongi ve Reiyukai Shakaden Tapınağı

Roppongi sokaklarında dolaşırken karşımıza çıkan Reiyukai Shakaden Temple mimarisiyle beni benden aldı. Siyah granit yüzeyleriyle adeta modern bir piramidi andıran bu dev yapı, Budizm’in Reiyukai tarikatına ait. 1970’lerde inşa edilen tapınak, hem ibadet alanı hem de dev bir konferans merkezi olarak tasarlanmış. Tokyo’daki klasik tapınakların aksine modern bir gökdeleni andırması, şehrin dini çeşitliliğini gözler önüne seriyordu.

Meguro Nehri Boyunca

Roppongi turunu tamamladıktan sonra rotamız Meguro Nehri oldu. Naka-Meguro durağında indiğimizde, önümüzde sonu gelmeyen bir kuyruk uzanıyordu. Meğer sıra “I’m Donut?” isimli bir dükkân içinmiş. Enerjimizi tazelemek için bundan daha iyi fırsat olamazdı. Taze donutlarımızı alıp hemen yandaki kafede kahveyle birlikte afiyetle yedik.


Nehir kenarında yürüyüşe başladığımızda yağmur bastırdı. Neyse ki tam karşımızda yine bir 7-Eleven vardı. İçeri girip şemsiye ve şeffaf yağmurluk aldık. Böylece yağmurun keyfimizi bozmasına izin vermedik. Hatta yağmur altında Meguro boyunca yürümek, geziye ayrı bir güzellik kattı. Sağlı sollu butik Japon dükkanlarının sıralandığı bu bölge, adeta Tokyo’nun en sakin köşelerinden biriydi.

Yürüyüşün sonunda karşımıza hiç planlamadığımız bir sürpriz çıktı: Starbucks Reserve Roastery. Dışarıdan bile sanat eseri gibi görünen bu kafe, içeride tam bir tasarım harikasıydı. Her köşesi özel olarak dekore edilmiş. Burada sadece kahve değil, özel tatlar da denedik. Alkolsüz viski aromalı kahve gibi sıra dışı çeşitler bizi şaşırttı. Enerjimizi ikiye katladıktan sonra sıradaki durağımıza hazırdık: Shibuya.

Shibuya ve Harajuku

Meguro’dan Shibuya’ya yürürken yolumuz ilginç bir detayla kesişti: sokaklarda göze çarpan “fantezi oteller.” Saatlik kiralayabileceğiniz bu temalı otellerin reklamları, Japonların hayal dünyasının ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu. Ama doğrusu, “SüngerBob temalı bir odada kim fantezi kurar?” sorusunu da aklımda bıraktı.

Ve sonunda geldik: Shibuya Yaya Geçidi. Tokyo Drift filminden beri dünyaca ünlü olan bu kavşak, günün her dakikasında inanılmaz kalabalık. Her 2 dakikada bir yeşil ışık yanıyor ve yüzlerce insan muntazam bir şekilde birbirinin içinden akıp gidiyor. Dünyanın en yoğun kavşağını görmek, gerçekten Tokyo’nun enerjisini hissettirdi.

Buradan kendimizi Harajuku sokaklarına attık. Harajuku, Japon gençlik kültürünün kalbi. Rengârenk giyinen gençler, cosplay yapanlar, alternatif modanın öncüsü dükkanlar burayı dünyanın geri kalanından tamamen farklı kılıyor. Burada yürümek, Tokyo’nun çılgın tarafını görmek gibiydi.

Meiji Tapınağı’nın Sessizliği

Harajuku’nun rengârenk kalabalığından ayrılıp ormanın içindeki Meiji Jingu Tapınağı’na doğru yürüdük. Birkaç dakika içinde kalabalık gürültüsünden sıyrılıp derin bir sessizliğe daldık. 1920’de İmparator Meiji ve eşi Shoken için inşa edilen bu tapınak, Tokyo’nun ruhani merkezlerinden biri. Yüksek ağaçların arasındaki huzurlu atmosfer, kalabalık Tokyo’nun tam ortasında adeta bir nefes alma alanıydı.

Shinjuku ve Golden Gai

Tapınak ziyaretinden sonra metroya binip Shinjuku’ya geçtik. Burası Tokyo’nun “asi çocuğu.” Gündüz düzenli, temiz ve sistemli şehir görüntüsü akşam Shinjuku’da yerini kaosa bırakıyor. Sarhoş Japonların sokaklara taştığını, bayılanları, kusanları görmek şaşırtıcıydı. Japonların içkiyi sınırsızca içip sınırı aştıklarında kendilerini kaybetmeleri burada net bir şekilde gözleniyor.

Ve Shinjuku’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri: Golden Gai. Burada daracık sokaklarda yan yana dizilmiş 200’den fazla minik bar var. Çoğu 3–4 kişilik bile zor. Bu küçük barların sebebi, savaş sonrası dönemde yüksek vergilerden kaçmak için dükkanların küçültülmesiymiş. Bugün her barın ayrı bir sahibi var ve her biri kendi müdavim kitlesine hitap ediyor. İçeri girmek için çoğu zaman yabancıya izin vermiyorlar ama sokaklarında dolaşmak bile bu özel kültürü hissettiriyor.

Böylece yoğun geçen dördüncü günümüzü Shinjuku’nun gece hayatıyla noktalayıp otele döndük.

Hayaldi, gerçek oldu.

Çocukluğumdan beri izlediğim Japon çizgi filmleri sayesinde Tokyo benim için bir hayaldi. O zamanlar izlediğim animeler Tokyo’da geçmiyordu belki ama Japonya’nın kendisi benim gözümde Tokyo’ydu. Yıllar içinde bu hayal, içimde büyüdü.

Bir de Asimo vardı… O küçük robot, bana geleceğin kapısını aralayan simge olmuştu. Ben büyüyüp işe girdim, o da büyüdü ama geleceğin lideri değil, bir otel resepsiyonisti oldu. Çocukken ona fazla yüklenmişiz galiba. Ağır bir gelecek baskısını taşıyamadı ve “ben buraya kadar” deyip resepsiyonistliği seçti. Onu görebilmek için Odaiba’daki bilim müzesine gittik ama şansımıza o gün gösteriye başka yere gönderilmişti. Yalnızca selam veren Gundam robotuyla idare ettik.

Tokyo’da gezerken dikkatimi en çok çeken şeylerden biri, hiçbir binanın birbirine bitişik olmamasıydı. Depremlerle yaşamaya alışmış biri olarak, istemsizce yan yana yapılar aradım ama bulamadım. Burada kural gerçekten kuralmış, üstelik herkes uyuyormuş. Bizim için şaşırtıcı olan bu disiplin, Japonlar için hayatın olağan akışıydı.

Alışveriş konusunda ise Tokyo tam bir cennete dönüşmüş. Fiyatların uygunluğu bir yana, kasada anında yapılan vergi indirimleriyle bir valizle gidip iki valizle döndük. Kıyafet, ayakkabı, hediyelik derken farkında olmadan epey para harcadık. Ama buna da değdi.

Tokyo çocukluk hayalimdi. Ve bu yolculukla birlikte, bir diğer hayalimle birlikte çocukluk hayalim gerçek olmuştu.

Ve son olarak, el emeği göz nuru Tokyo googlemaps haritamı aşağıya ekliyorum:

TOKYO


19 Ağustos 2025 Salı

New York - Ben burayı daha önce yaşadım.


1.⁠ ⁠Gün – JFK’den Manhattan’a İlk Adım

New York’a inişimizle birlikte bizi ilk karşılayan şey yoğun kalabalıktı. JFK Havalimanı, beklediğimden de kaotikti. Pasaport kontrolünde yaklaşık iki saat sıra bekledik. Görevli sayısı oldukça azdı, ama tam sinirlenmeye başlamıştım ki polis memurunun güler yüzlü tavrı ve doğum günümü kutlaması bana moral verdi. Küçük bir jestti ama yol yorgunluğunu hafifletti.

Kontrolden geçtikten sonra metroya yöneldik. Jamaica Station’dan haftalık metro kartımızı alıp Manhattan’a geçtik. Şehre metro ile girmek bana “Coming to America” filmindeki Eddie Murphy’nin New York’a ilk adımlarını anımsattı. Bizim de şehre girişimiz biraz o heyecanla oldu.


Otelimiz finans merkezindeydi. 46. kattaki odamız Brooklyn Bridge ve Manhattan’a bakıyordu. Burası, “Spider-Man: No Way Home” sahnelerinde Peter Parker’ın üstünden uçtuğu köprüye komşuydu resmen. Bagel molamızın ardından kendimizi göğe uzanan binaların arasında bulduk. Sürekli kafayı kaldırmaktan boynum ağrıdı. Bu gökdelen ormanı bana “The Wolf of Wall Street” sahnelerindeki Manhattan’ın o hırslı yüzünü hissettirdi.

Kendimizi 9/11 Anıt Havuzları’nda bulduğumuzda ise atmosfer tamamen değişti. Orası, “Extremely Loud & Incredibly Close” filminde olduğu gibi, hâlâ ağır bir hatıra taşıyordu. Sessizlik, akan suyun sesi ve etraftaki isimler… İnsanın içine işliyor.

2.⁠ ⁠Gün – Katz Deli ve Bronx Macerası

Sabahın altısında Katz Deli’ye vardık. Masaya oturup ilk lokmayı aldığımızda, bir an için “When Harry Met Sally” filmindeki meşhur sahne gözümde canlandı. Gerçekten de bu sandviç o sahneye yaraşır bir lezzetti.

Günün kalanında alışveriş için The Mills at Jersey Gardens’a gittik. Dönüşte Opera House Hotel için Bronx’a yöneldik. Ancak otelin bulunduğu caddeyi görünce kendimizi “Joker” filmindeki sahnelerdeymiş gibi hissettik. O merdivenlerde dans eden Joaquin Phoenix’in yarattığı o kasvet, burada gerçek hayatta da vardı. Neyse ki Brooklyn’de bulduğumuz yeni otelimizle, “Brooklyn” filmindeki gibi huzurlu bir atmosfere geçiş yaptık.

3.⁠ ⁠Gün – Brooklyn’den Manhattan’a, Şehrin Kamusal Alanları

Kahvaltımızdan sonra DUMBO’ya yürüdük. Köprünün altındaki o meşhur sokakta fotoğraf çektik. Burası, “Once Upon a Time in America” filminde açılış sahnesinde gördüğüm köprü manzarasını hatırlattı.

Brooklyn Bridge’den yürüyerek Manhattan’a geçtik. Bu tarihi köprü “I Am Legend” filminde boşaltılmış haliyle aklımda yer etmişti. Bizim geçtiğimiz gün ise kalabalık ve hayat doluydu.

Chelsea Market’e uğradığımızda, içerideki atmosfer bana “Julie & Julia” filmindeki New York yemek sahnelerini anımsattı. Ardından High Line’a çıktık. Burada yürürken, “Gossip Girl” dizisinin pek çok bölümünde geçen o yüksek hat boyunca ilerlemek ayrı bir keyifti.

Magnolia Bakery’de muzlu puding yediğimizde ise aklıma hemen “Sex and the City” geldi. Carrie ve arkadaşlarının tatlı kaçamak yaptığı yer işte burasıydı.

Bryant Park’ta oturduğumuzda ise sahne değişti. Etrafımdaki sandalyeler, masalar ve hareketli şehir akışıyla kendimi “The Adjustment Bureau” filminde, Matt Damon’ın parkta konuştuğu sahnede hissettim.

New York Halk Kütüphanesi’nde günü noktalarken, “Ghostbusters” filmindeki açılış sahnesi geldi aklıma. O büyük merdivenlerden çıkarken sanki birazdan hayaletler çıkacakmış gibi hissettiriyor.

4.⁠ ⁠Gün – Central Park Bisiklet Turu ve 5. Cadde

Central Park’ta bisiklet sürmek tam bir film sahnesiydi. “Home Alone 2: Lost in New York” filminde Kevin’in parkta kayboluşunu anımsadım pedal çevirirken. İki saat boyunca göl kenarında, ağaçların altında şehri unuttuk.

Apple Store’a uğradığımızda cam küpün içinden aşağı inmek, bana “The Devil Wears Prada” filmindeki 5. Cadde sahnelerini hatırlattı. 5. Cadde boyunca yürürken lüks mağazalar arasındaki koşuşturmaca da aynı filmin kareleri gibiydi.

Rockefeller Center’da ise Noel döneminde gördüğümüz sahneler aklıma geldi: özellikle “Elf” filminde buz pateni sahnesi.

Akşam Times Square’e vardığımızda kendimi tamamen bir film setinde hissettim. “Birdman”in tek plan çekimleri, “Vanilla Sky”daki boş meydan sahnesi ve tabii ki “Spider-Man” filmlerindeki ışıklı panolar… Hepsi burada canlanıyordu.


5.⁠ ⁠Gün – Kültürel Yolculuk ve Zirve

Little Italy’de yürürken “The Godfather” sahnelerini hatırlamamak imkânsızdı. O dar sokaklarda İtalyan kültürünün kokusunu almak, sinema tarihine dokunmak gibiydi. Chinatown ise “Rush Hour” filminden fırlamış gibiydi; hareketli ve rengârenk.

Flatiron Binası’nı görünce “Spider-Man”in Daily Bugle gazetesi aklıma geldi. Gerçekten o üçgen yapının önünde durmak bir film sahnesinin içine girmek gibiydi.

Roosevelt Adası teleferiği ise “Spider-Man” (2002) filminde Mary Jane’in rehin alındığı sahneyi anımsattı. O manzarayı izlerken aynı heyecanı hissettim.

Empire State’e çıktığımızda, “King Kong”un zirvede geçen sahneleri gözümde canlandı. Orada rüzgârı hissederken kendimi o dev gorilin yanında hayal ettim.

Son olarak Summit One Vanderbilt’e çıktık. Burası o kadar futuristik bir mekân ki, “Doctor Strange” filmindeki ayna boyut sahnelerine benziyordu. Cam zeminde şehrin altımızdan akıp gitmesi gerçekten başka bir evren gibiydi.

Böylece New York günlüğüm, aynı zamanda sinema yolculuğuna da dönüştü. Şehrin her köşesi zaten bir film sahnesi gibi. Belki de New York’un büyüsü biraz da bundan geliyor: daha önce defalarca ekranda gördüğün sahnelerin bir anda tam ortasında buluyorsun kendini.

New York’ta geçen filmler o kadar çok ki, şehirde gezerken kendini asla yabancı hissetmiyorsun. Daha önce hiç adım atmamış olsan bile binalara, köprülere, meydanlara baktığında “buraları biliyorum” diyorsun. Sanki zihninde yıllardır gördüğün karelerin içine adım atıyorsun.

Bu yüzden New York, garip bir şekilde sana tanıdık geliyor. Bryant Park’ta kahve içerken, Times Square’de ışıkların altında yürürken ya da Brooklyn Köprüsü’nde adım adım ilerlerken… Hep aynı his: “Ben burayı daha önce yaşadım.

Şehrin büyüsü belki de tam burada gizli. Hiçbir yer sana yabancı değil. Adeta filmlerden taşan bir gerçeklik duygusu var. O yüzden, New York’ta dolaşırken kendimi turist gibi değil, sanki uzun zamandır burada yaşayan biri gibi hissettim.



Aşağıya New York için hazırladığım googlemaps listelerimi ekliyorum:

YEMEK 

GEZİ

ALIŞVERİŞ




3 Mart 2015 Salı

Seul'den Notlar



Yaklaşık 10 saatlik yolculuk sonrası dünyanın en iyi havaalanıyla karşılar sizi Seul. incheon havaalanı Seul'e yaklaşık 1 saat uzaklıkta. İstanbul'da Sabiha Gökçen'e uzak derdim ama bu incheon'u görünce uzaklık neymiş anlıyor insan. Havaalanından Seul'e otobüsle veya tren kullanarak gidebilirsiniz. Ama treni tavsiye etmem. İkide bir aktarma yapmak zorundasınız trenle giderseniz. Ancak otobüsle direk istediğiniz yere gidebilirsiniz. Otobüs fiyatı 10.000 wondur. yaklaşık 16 TL. Otobüsler pek konforlu değil Havataş'ın-Havaş'ın otobüsleri yanında. Otobüslerde ve metrolarda 4 dilde anons yapılıyor: Korece, Çince, Japonca, İngilizce. Durağınızı kaçırmamak için dikkatle dinlemeniz tavsiye edilir otobüsler içinde. Metrolarda ise LCD ekranlarla durak takibi yapabilirsiniz. Otobüs şoförleri pek İngilizce bilmez. Yardım istemeye çalışırsanız İngilizce bilmeyen türk abinin yardımcı olmaya çalışma yönteminin Kore versiyonunu görebilirsiniz. metro sistemini ciddi şekilde geliştirmişler. London Underground'u ile yarışır kesinlikle. Konforda ise Londra'nın eline verir. Metrolarda telefonlarınızı kullanabilirsiniz, genelde beleş wifi bulabilirsiniz. Yine metro duraklarındaki geniş LCD ekranlarda şehirle ilgili bilgi alabilirsiniz. T-Money kart kullanırsanız metro ile otobüs arasında aktarma yapabilirsiniz.

-Kore'de fiyatlar genel olarak Türkiye ile aynı. otobüsler 1100 won, metro aynı şekilde 1100 won. yaklaşık 1.7 TL.

-Sigara fiyatları bir Türk genci için çok cezbedici. En pahalı sigara 2700 won:) 4 TL civarında. Orada yaşayan, para kazanan için düşünürsek aşırı derecede ucuz sigara. He bir de sigaraların orasında burasında resim yok. Korece uyarılar yazıyor. Zaten bir şey anlamayacağınız için rahatça içebilirsiniz. Sigara ucuz olmasına ucuz ama öyle her yerde sigara içmezsiniz. Belirli caddelerde sigara içmek yasaktır. Kapalı alanlarda sigara içme yasağı yok. aksine açık alanlarında sigara içme yasağının olması biraz garip. misal havalimanında dışarı çıktınız açık alana, sigara içemezsin burada. sigara içme odalarına gitmeniz lazım. Ama güzellik şurada havalimanının içinde de sigara içme odaları var. Gir içeri iç sigaranı berbat sigara kokusuyla.

-Adamlar Seul'u han nehrinin iki yakasına kurmuşlar. Gariptir ki şehir yine nehrin kuzeyine kurulmuş diğer nehirli Avrupa şehirleri örneğinde olduğu gibi. Nehir dediğimde baya bir geniş. bir Boğaziçi kadar var. Ama nehir kenarını otoyollarla doldurmuşlar. Bizim boğaz gibi bir anlamı cazibesi yok. Sıfır cazibe. Nehrin üstüne kurulan köprülerde de bir cacık yok Avrupa şehirlerinde olduğu gibi. Bildiğin düz köprü yapmışlar genelde. He şehir merkezi demiştim. Şehir merkezi bu nehrin kuzeyine kurulmuş. Kuzeyde göreceğiniz 'N Seul' kulesinin etrafı şehrin merkezini oluşturuyor. bu tepeye çıkarsanız genel olarak Seul'u görürsünüz. göreceğiniz şey gökdelenler, yine gökdelen apartmanlardır. Şehirde yerleşim alanının fazla olmayışı ve şehir nüfusunun fazla oluşu bu büyük apartmanları gerekli kılmış. Var olan az katlı yerler de yıkılıp yerine büyük apartmanlar dikilmekte.

-Seul'u görünce Kore'yi görmüş olursunuz. Kore'nin tüm şehirleri Seul gibidir gelişmişlik olarak. Busan olsun, İncheon olsun Seul gibi ciddi şekilde gelişmiş şehirlerdir. Demem o ki bizdeki gibi sadece bir şehrin gelişmiş olduğu bir yapıya sahip değiller. İnsan bunları görünce kendi tarihini yadırgamaya başlıyor. Meğer diyorsun biz bir baltaya sap olamamışız. Şehirdeki arabaların 10da 4ü Kia, 10da 4ü Hyundai geri kalanı da yine Kore menşeili araba markaları. Adamlar zamanında bir değil onlarca babayiğit çıkarmışlar. Renault markası da bu Kore arabaları arasında iş yapmasının zor olduğunu anlamış olmalı ki ismini Samsung-Renault olarak değiştirmiş. Amblem olarak da Samsung'un amblemini kullanıyor arabalarda.

-Hediyelik eşya almak isterseniz İnseadong en iyi yerdir. Cadde boyunca bir çok dükkan bulabilirsiniz.

Soldaki fotoda gördüğünüz üzere DVD Roomlar - Cafe Roomlar şehrin bir çok yerinde var. Room kelimesinden anlaşılacağı üzere buralarda oda konsepti var. DVD romlarda izlemek istediğin filmi seçer odaya girersin. Kimse rahatsız etmez sizi. Sipariş falan isterseniz getirilir. Aynı konsept Cafe Roomlarda da var. Oda içinde bulunan bir butonla çalışan birini çağırıp siparişini verebilirsin. İki saat garson diye mi bağırsam usta mı desem kaptan mı desem tribine girmek yok burada.










Şehir genel olarak geniş caddelere ev sahipliği yapıyo. Buna rağmen akşam ve sabah trafiği İstanbul'la yarışır. Bu arada şehirdeki efsane metro sistemine rağmen trafik oluşunu görmek geleceğe yönelik karamsarlık yaratıyor insan. Malum halihazırda bir çok metro projesi veya yol köprü projesi ile İstanbul'un trafik sıkışıklığı düzelecek sanıyorsun ya!, sanma sakın. Şehirde 100 tane metro hattı da olsa şehirde yine trafik olacak. Buna alış canımcım.




 Şehrin bir çok yerinde Türkiye ile ilgili şeyler dikkatini çekebilir. Kore Savaşında, Güney Koreyi askeri olarak en çok destekleyen ülkelerden biri Türkiye. Yabancı askerle arasında en çok şehit şehit verenler arasında Türkiye 3. sırada.










Bir şehirde yapılabilecek en güzel atraksiyon şehre özgü yemekleri tatmaktır benim için. Bunu seviyorsanız seul size onlarca çeşit yemek sunar:
-Pilav sevenlere bibimpab ve bulgogi tavsiye edilir. pilavın et ve çeşit çeşit yeşillik katılmış hali diyebiliriz buna. ama bu yemeklerin kişiye özel pişiyor olması yemeği daha bir tatlı kılıyor. Fiyatı 6000-7000 won arası. yaklaşık 10 tl.
-Et sevenler barbekü restoranlarına uğramadan dönmesinler. Bildiğin kendin pişir kendin ye restoranları. Ama onlarca çeşit et var. Ve açık büfe tarzında. Yiyebildiğin kadar ye. Ama artık bırakmaman lazım. Bırakırsan 5000 won cezası var. Açık büfenin fiyatı da 11,500 won akşam vakti. öğlen vakti 9000 won. Bir de sadece et yok menüde. Mezeler ve salatalar da açık büfeye dahil.
-Tavuk pilav sevenler dakgalbi'yi kesinlikle denesinler. Aşçılardan birinin alet edevatıyla masanıza gelip, masanızda canlı canlı yemeğinizi pişirmesi eminim hoşunuza gidecektir.
-Kore noodle'ı da denenebilir. marketten alıp otelinizde sıcak suyla noodle'ı yapmanız daha mantıklı. zira restoranlarda basit noodle'a yaklaşık 10 tl para vermek koyabilir.
-Her asya ülkesinde olduğu gibi Seul'de de mükemmel sokak yemekleri bulabilirsiniz. Myeong-dong caddesine bir uçtan girip, sokak yemeklerini deneye deneye bir uçtan çıkabilirsiniz. Cadde üzerindeki tavuk döneri tavsiye ederim. İçine kattıkları sos tavuk döneri sıradanlıktan çıkarıyor. yediğim en iyi tavuk dönerdir.
-Şehirde bütün restoranlarda su bedavadır. hava limanında içme suyu çeşmeleri bulabilirsiniz. genelde her metro istasyonunda tuvalet-lavabo vardır ve beleştir. şehir içinde de bazı yerlerde halk tuvaleti bulabilirsiniz ve bunlar da beleştir:)



Seul'den notlar bunlar. Akla geldikçe ekleme yapılacaktır.

1 Mart 2015 Pazar

Belgrad'dan Notlar






Şurdan videoyu izleyip gaza gelebilirsiniz gitmek için https://youtu.be/AuWyR1nM1xA
Vidyo el emeği göz nurudur. Biline!!!




Aşağıda Belgrad(Sırbistan) gezisi sırasında aldığım notları sıraladım ki sıra sıra okuyasınız. 

-Havalimanında uçaktan iner inmez karşına polis dikilir. Amacın ne, ne iş yapıyorsun, nerede kalacaksın falan sorularını geçiştirmek için kalacağın yerin rezervasyon çıktısını almayı unutma. Havalimanı çıkışında Tourist İnformation noktasından haritanı alabilirsin.

-Havalimanından şehre taksi, özel otobüs veya halk otobüsleri ile gidebilirsin. Paran varsa 15 eurodan fazlasını vermemek koşulu ile taksi kullan derim. Tabii bunu bir kaç kişi gideceğini varsayarak yazıyorum. teksen atla otobüse git. Sittin saatte gidersin şehir merkezine. Tam bir halk otobüsü. Bizim çıktığımız vakit tıkış pıkıştı. Direktoman taksiye atladık biz. (Biz üç kişiydik bu arada.)

-Kalacak yeri airbnb'den ayarladık. Reklamı da hakediyor burası.
( https://www.airbnb.com.tr/…eckout=17.10.2014&s=4tih ) 3 gece 3 kişi için 520 lira verdik. manzarası mükemmeldi. çift terası vardı. knez mihailova (kınez mihaylova diyoruz biz ona) caddesinin dibinde sayılır. Yürüyerek 4-5 dakika.

-'Tatil olsa da maçları kaçırmam abi ben' diyosan balkan bet adlı ultra gelişmiş iddaa bayilerine git. İçeride maçını izler, sempatik çalışanları kesebilirsin. Fiyatları yine on numara seviyesinde. En kalabalık ve en güzel balkan bet şubesi Hotel Moskova'dan Knez Mihailova Caddesine giderken solda olan. Tavsiye burası içindir. diğer yerlerde full erkek popülasyonu ile karşılaşabilirsiniz.

-Taze adlı zincir pastane tarzında dükkanlar var. Her türlü hamur işini bulabilirsiniz. Bu taze dükkanlarından birinde ismini öğrenemediğim büyük hamburgerler var. Bildiğin kocaman hamburger. Bizim kumpir muhabbetinde olduğu gibi hamburger etinin üstüne 10-15 çeşit nevaleden ne istersen koyduruyorsun. Fiyatı da tam bir şaka. sadece 200 dinar. 5 lira yani. bu mekanı Knez Mihailova Caddesinin Hotel Moskova tarafındaki girişinden kendini soldaki sokağa bırakınca bulabilirsin. Sokak girişinde bir büfe var. O büfenin arkasında Taze yazısını göreceksin. Sokakta Coca Cola sandalyeleri falan var.

-Knez Mihailova Caddesinin ortasında su içme yeri var. Bildiğin çeşmelerden su akıyor işte. Beleş. Kalemegdan tarafına bakarken sağ tarafında Fresco Cafe var. Yine dışarıda sandalye masaları var. Buranın sandviçlerini çok beğendim. Taze Taze. Bir de buranın sandviç ekmekleri on numaraydı. İçerde kendileri yapıyorlarmış ekmekleri. Bu da büyükçene. Fiyatı 150 dinardı. 3-4 lira gibi bişi. Yanına bi kahve ile keyfini sür. Bu Fresco Cafenin az ilerisinde Knez Mihailova Caddesi üzerinde siyah tasarımlı ismini unuttuğum pastaneler zincirinin bir şubesi var. Bunlarında kruvasanları on numaraydı. Fiyatı 57 dinar. 1-2 lira işte.

-Skadarlija sokağı veya diğer adıyla bohem sokak akşam üstü muhabbet etmelik güzel bir yer. Burada da Red Bar'ı baya sevdim. Sokağa hakim terasında kahveni içebilir veya içeceğini yudumlayabilirsin. Bu sokaktaki Türkçe menü, hoş geldiniz afişleri asılı iki tane restoran var. Onlardan birine girdik Sırp yemekleri için. Garson müthiş ilgisizdi. Yemeklerin gelmesi yarım saati buldu. Kolaları sıcaktı. Bi restoranda yaşanabilecek her türlü aksiliği yaşattılar bize. asık suratlı garsonlar da cabasıydı. tavsiyem bunlara girmemeniz. Sırpların yerli diyebileceğimiz yemeği Sırp kebabı dedikleri bildiğiniz İnegöl köftesinin Sırp versiyonu. Denemeseniz de olur.

-Sırplar için varsa yoksa Tesla, Djokovic, ve şu 1. dünya savaşını başlatan adam. Her yerde bunları görebilirsiniz Şehirde. Tesla için müze kurmuşlar. Müthiş derecede ufak. Giriş 500 dinar. Para vermeden de müzeyi gezmeniz mümkün bence. Vermemek ayıp olur tabi. bu müzede Teslanın buluşlarını deneyerek görebilirsiniz. Elektrikle iletişim kurmak için mutlaka bu müzeye gidin.

-Kalemegdan dedikleri bildiğiniz park. İçinde hayvanat bahçesi, türbe, kale duvarları falan var.

-Akşam 10dan sonra dükkanlarda içki satışı yok. Evde içecem diyorsan erkenden al (Ey içen adam lafım sana: ülkenin kıymetini bil).

-Mcdonaldsda Ceaser Classic diye bir menü var. İçinde yoğurt roka olan bir hamburger. Tadına bayıldım ben. Hamburgere roka koymayı kim aklına getirdiyse bir an önce bize de getirsin please.. Yerel bir tat babından denemelisiniz. Menü fiyatı 570 dinar. 15 lira falan.

-Knez Mihailovanın arka sokaklarından olan Yuka Karadzica sokağı bildiğiniz cihangir. Daha bi elit mekan. Fiyatlar da ona göre tabi. Ona göre dediğim de yine pahalı değil.

-Tramvayla şehir turu atabilirsiniz. Stari Savski Most köprüsünden karşıya Novi Beograda geçin. Burada alışveriş merkezlerini de bulabilirsiniz. Bu kısımda yani yeni Belgradda bisikletle tur atmanız da mümkün. Burası daha bir düz olduğu için bisiklet alanları fazlaca. Bisiklet demişken nehir kenarında yaklaşık 5 km'lik bisiklet yolu var. Bisikleti alıp baştan başa bir Belgrad turu yapabilirsiniz.

-Aziz Sava Klisesi Ayasofyadan hallice. Ayasofyadan daha yüksek daha dar. Gitmişken görmeden olmaz tabi. Stadyum severler Aziz Savadan devam ederek partizanın stadını görebilirler. Kızıl yıldızı da tabi ki. Partizan stadı karşısında Yugoslavya Müzesi var. Yugoslavya tarihi anlatılıyor.

-Karı kız yardırmaya gelmiş Türklerle karşılaşmaya hazırlıklı olun. Şehirde gezilecek yerler kısıtlı olduğundan her an Türklerle karşılaşabilirsiniz. Ve bu Türklerden bazıları, abazan olanları, etraftakilerin anlamadıklarını umarak karı kız muhabbeti yapar. Bunlardan uzaklaşmak en iyisi.

-Sırplar gayet cana yakın insanlar. En azından bizim tanıştıklarımız bizle iyiydiler. Türkçe kelime söylemeye çalışmaları ve tanıştıklarımızın hepsinin İstanbul'a hayranlıkları dikkatimi çekti.

Velhasıl 3-4 arkadaşla hafta sonu çok iyi vakit geçirmek için güzel bir yer. Şehir olarak bir Prag değil belki ama gitmesi kolay. Uçak bileti ucuz, vize istemiyor, Şehir ucuz. gidin görün efendim. tavsiye edilir.

10 Eylül 2013 Salı

Gaudi’nin Şehri: Barcelona

Her şehrin  diğer şehirlere nazaran öne çıkan ve insanları kendine çeken yönleri  vardır. Tarih için Roma’yı, eğlence için Amsterdam’ı, mimari için Floransa veya dinlenmek istiyorsanız da Ibiza gibi şehirleri seçersiniz. Bunların hepsi bir arada olsun isterseniz de halihazırda Barcelona var.

Katalan halkının şehri olan Barcelona günümüzde daha çok şehirle aynı adı taşıyan Barcelona kulübüyle özdeşleşmiş olsa da tarihi ve politik açıdan  bundan çok daha fazlasına tekabül eder. İspanya yönetim biçimiyle 17 özerk bölgeye ayrılmıştır ve Katalunya’nın başkenti Barcelona’dır. 1936-1939 yılları arasında süren  İspanya iç savaşı sırasında Madrid ile birlikte savaşın en önemli  cephelerinden biri Barcelona olmuştur. 

Avrupa’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Barcelona’da şehir planlaması şehrin siluetini ve mimarisini bozmayacak bir düzene sahiptir. İspanya’nın en çok göç alan şehri özellikle Kuzey Afrikalı ve Hintli mültecilerin akınına uğramış bulunuyor. La Rambla caddesi boyunca kurulan restaurantların çoğunda Hintli ve Kuzey Afrikalı çalışanların yerel yemekleri yaptıklarını görebilirsiniz.

1.5 milyon insanın yaşadığı şehirde metronun 6 ana hat üzerinden çalışıyor olması sonucu pek trafiğe rastlamıyorsunuz. Öyle ki yerin altında bambaşka bir hayat olduğunu söyleyebiliriz. Metro ağının bu derece sıkı olması Barcelona’nın her köşesine en fazla 30 dakika içerisinde ulaşmanızı sağlıyor.


Metro ağının ana durağı da Passeig de Gracia’dır. Barcelona’daki havalanına metro ile ulaşımı da bu durak üzerinden sağlıyoruz.  El Prat Havaalanı iki ana bölümden oluşuyor ve bu iki bölüm arasında tren ve shuttle hizmeti sağlanıyor. Ryanair’in Barcelona’da etkin bir rolü olması da Avrupa’nın bilumum bölgesinden şehre ucuz tarifelerle ulaşım gerçekleştirmemizi sağlıyor. Roma’dan 20 Euro gibi bir ücretle Barcelona’ya ulaşılabilir.

Şehrin mimarisine de Antoni Gaudi’nin sıradışı mimari aklı ve becerisinin değmiş olması da turistlerin şehre rağbet etmesinin bir diğer nedeni olarak gösterilebilir. La Sagrada Familia üzerine 40 yılı aşkın bir süre çalışan Gaudi eserin sadece bir kulesi tamamlanmış iken La Sagrada Familia’nın önünde bir tramvayın altında kalarak yaşamını yitirmiştir. La Sagrada Familia’nın halen yapımı devam etmektedir ve finansman da yerel halkın desteği üzerinden sağlanıyor. Gaudi’nin notlarına sadık kalınarak yapılan planlamalara göre de öngörülen bitiş tarihi 2026’dır. Devasa bir yapı olması ve kullanılan taşların ve malzemelerin el yapımı olması nedeniyle de turistlerin büyük bir ilgisi vardır. 


Ayrıca Gaudi, Eusebi Guell adlı sanayicinin desteğini alarak Palau de Guell ve Park de Guell eserlerini de yapmıştır. Diğer önemli eserleri ise La Casa Mila ve Battlo evidir.  Özellikle Park de Guell, Barcelona’nın tepe noktalarından Natural Park’in yanına yapılmıştır ve büyük bir alanı kaplamaktadır. Şehrin tamamına hakim bir manzaraya sahiptir. Park de Guell’de görülen benzersiz mimari ve kertenkele şehrin bir nevi sembolü olmuş durumda.


Şehrin geri kalan mimarisinde de Gotik akımın izlerini görüyoruz. Özellikle de şehrin en önemli caddesi olan La Rambla ile Laietana arasında varolan Barri Gotic (Gotik Köşe) bölgesi gotik mimarinin izlerini taşır. La Rambla caddesi üzerinde sıralanan her ara sokağın da açıldığı farklı köşeler ve cezbedici mekanlar vardır. Cadde üzerinde sıralanan sokaklarda şehrin en iyi meyve ve et satıcılarına rastlayabilirsiniz. Ayrıca birbirinden farklı yapılarda publar da bu cadde üzerindeki ara sokaklarda yeralır. Cadde geniş ve sahile uzanan yapısı ile turistlerin ve satıcıların her saat doldurduğu bir alan olma özelliğine sahiptir. Caddenin sonuna geldiğinizde ise La Barcelonata bölgesi ve Akdeniz suları sizi karşılıyor olacaktır. Kasım ayı içerisinde orada bulunmuş olmama rağmen sahili oldukça temiz diyebilirim. Sahilin özellikle şehrin en önemli caddesinin bitiminde merkezi bir konumda olması ve kumsal şeridinin de  güneşlenmeye ve denize girmeye elverişli uzunlukta olmasıyla halkın yaz aylarında sahili doldurduğunu düşünmek zor olmasa gerek.


Mimaride olduğu kadar sanat alanında da önemli isimlerin durak noktası Barcelona olmuştur.  Salvador Dali, sürrealizmin babasıdır. Eserlerindeki çarpıcı ve gerçeküstü imgelemelerle ün kazanmıştır. Ayrıca Picasso da resim eğitimini bu şehirde almıştır ve her iki ressamın da adlarını taşıyan müzelere turistlerin oldukça yoğun ilgisi mevcut. İç Savaş döneminde George Orwell ve Ernest Hemingway gibi önemli yazarlar da Cumhuriyetçilerin saflarında savaşa katılmıştır. Özellikle Katalan saflarında savaşan George Orwell’ın savaş sırasında yazmış olduğu “Katalonya’ya Selam” adlı bir eseri de bulunmaktadır.               

Barcelona’da yemek kültürü de bir hayli gelişmiştir. Anavatanı Valencia olan Paella yemeği her restaurantın menüsünde vardır. Safranlı pilavın içine konulan 7 ayrı çeşit deniz mahsulünün tavada pişirilerek servis edilmesinden oluşan Paella oldukça leziz ve ağır bir yemektir. Ayrıca restaurantlarda ve publarda bulabileceğiniz mezelerin genel adı da Tapas’tır. Bir çok farklı lezzette Tapas çeşidi bulunmaktadır. İspanyolların yerel içkileri olan Sangria da Barcelona seyahati sırasında denenmesi gereken lezzetlerden biridir. Şarap, meyve parçacıkları ve soda’nın bileşiminden oluşan bu içkiye de Barcelona’da her mekanda rastlayabilirsiniz.



Yazının başında belirttiğimiz gibi Barcelona şehriyle aynı ismi taşıyan Barcelona Kulübü,  katalan halkı için bir gurur kaynağıdır. İç savaş sırasında direnişin de bir ayağı olan kulüp sonrasında İspanya’da ve Avrupa’da kazandığı başarılarla adından sıkça söz ettirmiştir. Kulübün stadı olan Nou Camp futbola ilgi duyan turistlerin şehir haritasında es geçmedikleri bir nokta olmuştur. Öyle ki Katalan halkına aitliği ile futboldan çok öte sembolik bir anlam taşıyan kulübün mottosu da “ Bir kulüpten daha ötesi” anlamını taşır.  Kulübün müzesi de görülmesi gereken yerlerden.


Şehirle ilgili dikkat edilmesi en önemli noktalardan biri de her metropol gibi Barcelona’da da sık sık turistlerin hırsızlık olaylarıyla karşılaştığıdır. Yardım amacıyla dahi yanınıza yaklaşan kişilere güvenmemek sizi her zaman tetikte ve güvende tutar.

Eğer zamanınız varsa ve kendinize bir rota arıyorsanız Barcelona mutlaka haritada işaretleyeceğiniz noktaların başında gelmeli. Şehrin atmosferi her daim kendinizi oraya ait hissetmenizi sağlıyor.

İpuçları ve Tavsiyeler ;

Şehri dolaşmak için en uygun ulaşım aracı metro. Birkaç günlük kombine metro bileti almak daha avantajlı ama bileti aldığınız saate dikkat edin zira günün son dakikalarında aldığınız bilet o günü de kapsıyor.

Eğer bira içmeyi seviyorsanız mutlaka Katalan birası olan Estrella Dam birasını deneyin. Hem ucuz hem de içtiğiniz bir çok biradan daha güzel.


La Ramblas caddesi üzerindeki  Mercat de la Boqueria Barcelona’daki en ünlü manavdır. Uğramanız tavsiye olunur.

Passeig de Garcia yakınlarındaki Garcia bölgesine de uğramadan geçmeyin. Küçük caddeler, güzel yemek ve alışveriş alanları mevcut.


Eğer Akdeniz’e kıyısı olan bu güzel şehirde deniz mahsullerini tatmak istiyorsanız da La Barcelonata’da aradığınızı bulacaksınız.

Taksim’in arka sokakları nasıl ki Tarlabaşına açılıyor ise Barcelona’da La Ramblas’ın sol tarafında El Raval bölgesi bulunuyor.  Eskiden gasp ve cinayet fazla olmasına rağmen son dönemlerde daha tekin bir yer haline gelmiştir. Hatta bu bölgede Anatolia adında bir Türk restaurantı da bulmak mevcut. Demli çaya hasret kalırsanız uğramadan geçmeyin.

Barcelona’da iken Guia del Ocio adlı gazeteyi alırsanız Barcelona’da bulunduğunuz dönemde varolan kültürel organizasyonlarla, eğlenebileceğiniz mekanlara ait bilgileri bulabilirsiniz.

Barcelona ile ilgili Eserler:
İzlenesi:
Vicky Cristina Barcelona, Woody Allen
Biutiful, Alejandro Gonzelez Inarritu
Land and Freedom, Ken Loach

Okunası:
Carlos Ruiz Zafon – The Shadow of The Wind
George Orwell –Homage to Catalonia
Jeremy Holland- From Barcelona

Dinlenesi:
Manu Chao – Rumba De Barcelona
Freddie Mercury / Montserrat Caballe –Barcelona
Brazzaville – Barcelona

21 Kasım 2011 Pazartesi

New York: Çarşıya İnen Yol


Her ne kadar Mclaren's Irish Pub veya New York sınırlarında çekilen herhangi bir filmi ortaya atıp üzerinden yazıp turatma ihtimalim olsa da eskilerde kalmaya başlayan bir seriyle, gezi yazılarıyla devam edeyim istiyorum.

Dört aydır Amerika'da olmanın gözlemiyle bir yazı yazmak elbette efradını cami ağyarını mani cihetinden her türlü inceliği anlattırmasa da bize, Central Park adlı güzide yerden başlayabiliriz herhalde ufak tespit ve yol işaretçilerimize. Barcelona'dakı Güell Park kadar artistik detaylarla dolu olmasa da büyüklüğü ve konumuyla sürümden kazanıyor bu park puanları. Yemyeşıl çimlerinde havanın güneşli olduğu bir günü yakalarsanız eğer, bir köşesinde koskoca bir müzik grubu kadar müzik aletleri olan bir grubun şarkıları ile dersini çalışan bir doktora öğrencisini flu yapıp ön tarafa da net bir biçimde bir çift frizbi oynayan adamı ve sizin gibi normallikten göze batmayan birini koyabilirsiniz. İçindeki yapay göllerde facebook profil fotoğrafı çektirip, gökdelenler arasındaki bu kapitalist köyde yetmiş iki milletten yetmiş iki çeşit pedicapçiden biriyle muhabbet dolu bir gezintiye çıkabilirsiniz. Ben kültür insanıyım uleayn/ayol diyen varsa da onlar da New York Metropolitan Museum öncesi hayvanat bahçesi ile geçiştirebilirler Central Parkı. Gitmişken Madagaskar filminin ilk sahnesinin ve şimdi yazıyı yazarken direk düşünemediğim bin tane daha filmin sahnelerinde yürüyebilirsiniz.

Bizim koskoca New York diye bildiğimiz yerin aslında Manhattan adlı bir ada olduğunu öğrenmek üzücüydü. Sadece bu Manhattan adlı gecekondu mahallesı yapar gibi gökdelen yapmış insanların her tarafa böyle binalar yapsalar bir deprem anında gerginlikten ne güleriz diye düşündüm burada. Özellikle kendinden bahsedilmesi gereken bir gökdelen var ki adı koskoca New York eyaletıyle aynı namı taşıyor: Empire State Building.


Bir gün yolunuz düşer de bu binaya çıkacak olursanız saatli maarif takvimi yahut gül desenli fazilet takviminden akşam ezanının New York saatine bakıp çıkmanızı salık veririim. Zira, her tarafı koylarla, okyanuslaarla, kendini çok yüksek zanneden binalarla ve küçük küçük milyonlarca insanla dolu bu şehri bir de her biri sanki ben de buradayım dercesine titreyen ışıklarla da görün gündüz gözüyle gördükten sonra. Alternatif akımın bu güzelliğini izlerken Nikola Tesla ve Thomas Edison'un hikayelerinin iki sokak -tövbe:blok- arkada geçtiğini düşünüp, aşağıda yürüyen çiftin Ashton Küçüker ve Dimi Moore olma ihtimallerinin ilk defa bu kadar yüksek olduğunu hayal edebilirsiniz. Belki yanınızdaki amcalardan biri işi ileri götürüp zırt pırt ayrılan bu insanların biriyle bir cafede barda karşılaşsa onunla çıkabileceğini bile düşünüyordur; bedava değil mi bu işler arkadaşım!
İşte böyle güzel bir bina bu 1929 yapımı hala buraların en yükseği arkadaş!

New York'un mutfağıyla ilgili yüz tane yer tavsiyesi verebilir durumdayım ama öyle egzantirik tatlardan bıkmam sanan beni bile iki haftada ah ananmın çorbası seviyesine getiren bu mekanla ilgili size Türk mekanları sayayım güzel güzel. Times Meydanına en yakın restoranlardan olan, lion King'i geçince hemen sağda olan bir yer var, adı Dervish, ondan daha iyi olduğunu düşündüğüm ama Brooklyn gibi Beşiktaş'a nazaran Kadıköy gibi uzaklıkta kalan Taci Restaurant ki Türklerin çoğu bilir, yine Manhattan'da Turkısh Kebab House ilk üç tavsiyem olsun. Helal et noktasında bunlarla ilgili sıkıntı da yok, helallikle ilgili sıkıntısı olmayanlara zaten her yer Trabzon, her yerde çok süper yemekler var-mış. Genelde salatalarının iştah açıcılığından ne süper yermiş la bura diye not verdiğim İtalyan yerleri var ilk aklıma gelen.

Amerikan kültür ve gündelik hayatına çok girmeyeceğim ama yine de Amerikalı bir "oturan boğa" yahut ilk yerleşen İngiliz Fransız gruplarından bir kişi bile yok burada birebir muhabbet ettiğim aşağı yukarı bin tane insandan. Dünyanın her yerinden bir sürü insanı toplayıp yeni bir millet oluşturmuşlar advanced toplum mühendisliği dersi verir gibi. Burada yetmişiki milletten yetmişiki farklı hayat tarzı o belirlenmiş sınırların içerisinde yaşanılıyor velhasılı kelam. Konuştuğum insanların en eskisi buraya 70 sene önce dedesi yerleşmiş olan bir yaşlı adamdı. Diğerleri Amerika var dediler geldik kabilinden toplanmış insancıklar işte. Metroda her durakta civarların kime ait olduğunu zamanla çıkarabiliyorsunuz misal. Bir yer var, insanların esmerlik ortalaması Fedon ve üzeriyken belli bir muhite Little Italy, bir başka yere Chinatown denmiş. Yahudiler ise o kadar her yerdeler ki iehre gayriresmi Jew York diyenler var oldukça.

Müzeler kısmına pek girmeyeceğim zira kültür sanat aktivitelerine kız tavlama ekosistemi olarak bakan bir insan grubuyla tanıştıktan sonra oradaki herkesle ilgili evhamlıyım arkadaş. Ama New York'ta bir sürü müze var. Sadece şu girişte tamam bana bir şey olursa ben sorumluyum, naparsanız yapın kabul ediyorum yazısına imza attırılan süprizlerin müzesini anlatasım var. Girişte size verilen bir kat elbise ile ve müzikler kokular ile noluyor olduğunuz bu müzede zaman zaman sizi bir kaydıraktan ki 8-10 metre uzunluğunda ve oldukça dik, kaydırıp aşağıda olan şeyi her gün değiştirdikleri bir aksiyona yolluyorlar, zaman zaman ise ıslatıyorlar, boks ringine çıkarıyorlar vs. Şaşırtmak için düşünülmüş ve şaşırtmasına şaşırılmayan bir müze son raddede. Hem de sadece 12 dolar.

New Jersey farklı bir eyalet olmasına rağmen New York'a o kadar yakın ki siz de inanamıyorsunuz. Bu eyalet dedikleri şey aslında bayağı büyük, mesela Teksas eyaleti Türkiye'den büyük ama özellikle etliekmek ve lahmacunun feriştahını yiyecem lan illa diyenlerin yolunun düştüğü New Jersey bir dolmuşla yarım saat mesafede. Denizin üstüne kurdukları onlarca Boğaz Köprüsü yetmiyor ki bu insanlara, altından da tüneller açmışlar ve bir tünel sonrası hemen New Jersey. Eminönü'den girdiniz, Üsküdar'dan çıktınız gibi düşünün. Ben New Jersey'i daha çok sevdim çünkü lakabı Garden State olan bu şirin yer yemyeşil ve park sorunu gibi bir tezahürü olan kalabalıklıktan uzak. Arkadaşımın evine geceyarısı gittiğimiz bir günde çöpleri karıştıran rakunlar manzarasına bakarak çerezimizi yedik misal. Sabah kalkış da kolay oluyor hava temizliğine bağlı olarak. Türk nüfusunun toplandığı yerlerden birisi olması da cabası. Caba ne demekse :)

Macera dolu fırsatlar ülkesi ile son olarak da sixflags çakması adlı koccaa lunapark anımızı anlatayım hazır gözümde canlanmışken. Artificial Intelligence filminde de görülen bir dönmedolap var, Coney Island'da, orası olması lazım, gittiğimiz bir lunaparkta misafirimiz olarak gelen çocuklardan birisinin ısrarı üzerine bir araca bindik. Koltuk az bir şey ıslaktı ve ben cebimden mendilimle onu kuruladım, görevlinin bıyıkaltından gülmesini farkederek. Biz kemerleri bağladık ve oyuncağın hareket etmesiyle lunaparkta hayat durdu, herkes bizi izlemeye başladı. Araç bir yüksekliği çıktı ve aşağıdaki su birikintisini görünce ben bir taraftan karşıdan yüzlerimizin aldığı komik halleri çeken fotoğraf makinesini, bir taraftan az önce bıyık altından gülen elemanın şimdiki kahkahalarını bir taraftan da lunaparkın dışında bile toplanmış olanların bizi izlediğini düşüneyim dedin ki daha bitiremeden o suya cumburlop girdik. Gökyüzünden kova kova sular atıldı üzerimize, son altı ayda duş alırken falan harcamış olduğum toplam su kadar suya maruz kaldık herhalde. İnerken alkışlar eşliğinde inmek herhalde bu ıslak günün tek tebessüm ettiren tarafıydı.


Burada insanlar memleketlerinin hasretine düşmüş bunca hayalgerçekleştiren etmene rağmen. Hayallere doymayan insanoğlu burada memleketinin toprağına çıplak ayakla basmayı, ezan sesinin Burası Türkiye demesini, çocuğunun mevcut kültürde bir türlü öğrenemdiği kendi kültürünü öğrenmesini diliyor. Yaşlıların birçoğu, Türk olsun yabancı olsun, memleketlerine gömülmek istiyorlar. Farelerin cirit attığı, insanın beş kuruş değerinin gökdelen tepelerinden daha net görüldüğü bu yerde durmak istemiyorlar pek. Özgürlüğü bu altın kafeste yaşamak istemiyor insanların çoğu. Sessizlikleri bir şey düşünmediklerinden değil, anlatılması güç şeyler düşündüklerinden böyle umarsız umarsız bakıyorlar herhal.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Berlin ve Viyana Üzerinden Topluluk Bilinci

Geçtiğimiz günlerde kültür turizmi adı altında blog yazarlarından kard ve hacitokankoli ile Orta Avrupa'dan başlayıp İstanbul'da son bulan interrail yolculuğu yaptık.Gezdiğimiz şehirlerde kendimize yakın bulduğumuz,yaşanılacağına kanaat getirdiğimiz şehirler oldu.O şehirler arasından Berlin ve Viyana'ya biraz değinmek istiyorum.

Ülkemizde mesleğini icra eden Alman futbolcu ve Teknik Direktörlerden dolayı Alman toplumunun disipline bağlılığına aşinayızdır.Bir nevi kendilerinden önce 'Alman disiplini' ülkemize uğrar.Son 100 yıl içinde iki dünya savaşından yenilgiyle ayrılmış olan bir milletin şuanda dünya düzeninde etkin bir rol oynamasından çıkaracağımız sonuçla çalışkanlıklarına da atıfta bulunabiliriz.Yazının esas konusu Berlin ve Viyana'ya aynı başlık altında sebebim ise aynı dili konuşan,tarih içindeki yakınlıkları bilinen bu iki gelişmiş Avrupa şehrinin birbirlerine benzemesidir.

Her iki şehirde de birçok tarihi mekanı gezdik.Lakin hangisi ne zaman yapıldı,yapılma amaçları ve binaların,köprülerin isimleri nelerdir? sorularına verebiliceğim pek bir yanıt yok.Gezdik,gördük ve her mekanda gittiğimize delil standart fotoğraflardan çekildik.Zaten başlangıçta kültür turizmi desem de bu gezideki şahsi amacım Avrupa'nın önde gelen şehirlerinde bulunmak ve orada bir nebze halka karışmaktı.Bundan ötürü Berlin ve Viyana'da en çok hoşuma giden şey Tuna nehrinin üzerine kurulan ada da düzenlenen Donauinsel müzik festivalinde bulunmuş olmaktı.

donauinselfest'te 100 bini aşkın genç alanları doldurmuştu


Berlin ve Viyana'ya gelişmiş Avrupa şehirleri dedik.Zaten şehre ilk adım attığımız andan itibaren burada yaşayan halktan bunu anlayabiliyoruz.Bir düzene,sisteme bağlı olarak yaşayan şehirde halk bu düzenin en önemli çarkı.Yaşam sınırları içinde hem kendisi için hemde ülkesi adına yaşayan,çalışan insanlar.Bu sistemin çarklarını döndüren esas etken ise ortasınıfın başını çektiği toplum olma bilincidir.Topluluk bilinci tanımını biraz açacak olursak;vergisini veren,oyunu kullanan,sisteme inanan,sisteme uyum sağlayan,sorunları birlikte çözmeye çalışan,kendilerinden öte toplumun geleceğini düşünmektir.Tabi topluluk bir grup olarak algılanmamalı.Burjuvasından üst sınıfına,işçi sınıfından orta sınıfa kadar herkesin dahil olduğu bir bütün ve doğası gereği de görünmez bir kavramdır.Dışardan turistik amaçlı,özellikle de bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gelen ziyarteçiler için garip bir durum.Bu garipsediğimiz durumlarda şaşırmakla yetindik ve gelişmişliğe bağladık.Örneğin;toplu taşıma araçları için bilet alınacağı zaman bileti bir makinadan alıp bir başka makinadan onaylatarak ulaşım araçlarını kullanabiliyorduk.Bileti alıp yolculuğu gerçekleştirdiğimiz süre zarfında da kimseyle muhattap olmuyorduk.Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla bilet denetleyicileri zaman zaman biletleri kontrol ediyormuş ve bileti olmayan veya onaylatmayan kişilere yüklü miktarda ceza kesiliyormuş.-miş eki kullanıyorum çünkü defalarca toplum taşıma araçlarını kullanmamıza rağmen denetleyicilerle karşılaşmadık.Toplum olma bilinci işte burada devreye girer.Halk küçük hesaplar peşinde koşmadan yükümlülüklerini yerine getirerek cebinden çıkan paranın toplum adına çıktığını ve ona birşekilde döneceğini düşünerek davranmaktadır.

Biz İstanbul'da kurala uymamanın marifet olarak anlatıldığı hikayeler içinde "işini bileceksin" diyen abilere kanmış adamlarız.Bencillik toplum olma bilincimizden önce gelir.Sistemin birer dişlisi olmak yerine sistemin çarkına çomak sokmak bizim toplumumuzda övünme sebebidir.Bu nedenle de mantığımızda "no kontrol,no bilet" durumu,iki gün yaşadığımız şehirde topluma karışmaktan daha önemliydi.Çünkü kontrol edilmeyen bilet mantığmızda boşa alınan bilet idi.Bu nedenle aldığımız her bilette denetleyicilere karşılaşmayı umduk.En azından böylece içimizdeki 'boşa giden para' hissinden kurtulmuş olacaktık.Denetlenmeye olan tutkumuz hayatın her alanında buna tabi kalmamızdan öte gelir.Kurallara denetleme olduğu için uyan bir toplum ile toplumun yararı için kurallara uyan toplum arasındaki farkı en basit şekilde gelişmişlikle açıklayabiliriz.Sonuçta çalışma amacıyla gelişmiş ülkelere göç eden insanlar da zaman içinde adaptasyon sorununu aşıp,topluma entegre olmaktadır.Sanırım bu örnekle toplum olma bilincini biraz olsun açıklayabilmişimdir.


Sistem,toplum olma bilinci,modernize edilmiş yaşamlar vs.Bir yandan düşündüğümüzde bunlar bizi refaha sürükleyeceğine inandığımız kavramlar olabilir lakin bizi refah toplum seviyesinde mutlu edemiyecek olgulardır.Rutin yaşamın sıkıntıları bu noktadan itibaren devreye girer.'Modern yaşam' diye tabir ettiğimiz olgu günden güne anlamını yitirmektedir.Lars Von Trier'in Idioterne filminde Stoffer karakteri "toplumu her seferinde daha ileri taşıyamıyorsa,herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen bir toplumun mantığı nedir?" sorusunu sormaktadır.Bu sorunun cevabını da film kendi içinde aptallığa övgü ile vermektedir.Mutlu olmak için aptal olmayı eleştiri olarak Trier bizlere sunmaktadır.Bu film gelişmiş Avrupa toplumuna ve onların rutinliğine,sistemin insanları soktuğu düzene bir tepkidir.Aynı şekilde bir başka Avrupalı yönetmen Michael Haneke Der Siebente Kontinent adlı yapımında da Viyana'da yaşayan bir ailenin adım adım kendilerini sona götürmelerini beyazperdeye taşımıştır.Yapımda anlatılan ailenin gün geçtikçe zenginlikle birlikte modernize olması ve rasyonalizmin aklı bedene karşı,duygulara karşı hissizleştirmesi esas sorunları olarak görülmektedir.İşte bu noktada zenginleşen fakat mutsuzlaşan ailenin rutin geleceğin bir anlam ifade etmediğini düşünmesi ve intiharı seçenek olarak görmesi de modern topluma bir eleştiridir.Refah yaşam insana varoluş amacını sorgulatır,çıkışı bulamayan insan bunalımın ve sistemin kölesi olmaya doğru gider.Avrupa üzerinden yapabileceğimiz bu yabancılaşma insanı sistemin dişlileri arasına sıkıştırmaktadır.Toplum olma bilinci topluma iş gücü olarak yarar sağlasada aynı zamanda bu refah düzen insanı bireyselliğe iter.Kendini geliştirmek adına verilen çaba ve teknolojinin esiri olmuş insanın kendi dünyasında yaşamaya çekilmesi ise Nietzsche'nin "kendini geliştirmek modern insanın mastürbasyonudur" söylemini haklı çıkarır.Modernize olmuş toplumun sorunlarının gelişmiş ülkelerde açığa çıkması ile ilgili de Micahel Haneke ''az gelişmiş veya gelişmekte olan toplumların üzerinden gelecekleri daha önemli sorunları olduğuna'' dikkat çeker.Buradan Idioterne filmindeki Stoffer karakterini haklı çıkarıcak olursak herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen toplumun mantığı nedir?

4 Haziran 2010 Cuma

Viyana: Eskiden Kuşatıp Alamadığımız Şehir

Osmanlı Devleti’nin devamı bir devlet değilim, ama Viyana’da sokaklarda yürürken kafama dönüp dolaşıp gelen olgu her seferinde Türk oluşum ve bu şehri iki defa kuşatıp alamayan fetih manyağı dedelerimiz (açmayın beyler dedeler) oldu.

Viyana’da bizi bekleyen, orayı burayı gezdirecek bir arkadaşımız vardı, diğer şehirlerin aksine. Yine diğer şehirlerden farklı olarak, bu şehrin gezi yazısını turdayken değil de, ülkemin sınırları içerisindeyken yazıyorum. Arkadaşımız, oranın Türki bir vakfında hatrı sayılır mevkide, genç bir sıcakkanlı. Türkçesi de fasih, Almancası da. Oraları biliyor, olaya hakim yani.

İlk günümüzde Viyana’nın birinci diye başlayıp yirmibilmem kaça kadar giden viyanalardan oluştuğunu öğrendik. Bir dakika yahu, bu yazı çok sıkıcı bir yazı olacak gibi duruyor buraya kadar tekrar okuduğuma göre. Biraz hayalgücü katıyorum izninizle:

Viyana’nın g.tvereni şeklinde anladığım, heykelin fotoğrafı: (Almancam biraz kötüdür de)


Arkadaşın havuzunda utanç fotoğrafımız:

Heh, şimdi biraz daha iyi oldu sanki. Bakiym, vallaha daha iyi olmuş.

Viyana’da illa Avusturya burjuvazisinden olmanıza gerek yok operaya gidebilmeniz için. Arka kapıya gidiyorsunuz, normalde 1000 € civarında olan biletin koltuksuz olanı sadece 3€. Hem istediğiniz zaman çıkabiliyorsunuz ve etrafta sizin gibi fakirler var dünyanın dört bir yanından. Tek dezavantajı ise ayakta uyuyamamak. Operada nasıl uyursun diyen sanat dostları ve bilimum sanat tarihi araştırmacılarından özür dileyerek devam ediyorum; çok sıkıcıydı.

Çakmacı Avusturyalılar Versay sarayını çok beğenince bir kopyasını da biz yapalım, kimsenin haberi olmaz zaten demişler. Öngörememişler ileride teknoloji ve seyahat araçlarının çok gelişeceğini. Paris’de görebileceğiniz Versailles denilen sarayın aynını dikmişler oraya. Koy Naples of Leon (Napolyon diye de bilinir) adlı imparatoru içine, o bile çarşıya inene kadar farketmez başka yerde olduğunu. Ahan da fotoğrafı:


Tuna nehri ile ilgili hafızalarımıza kazınmış bir yalanı da izhar etmeyi görev bilirim, akmam makmam demiyor. Bildiğin nehir üç dört koldan akıyor şehrin içinde. Almanya’dan doğup bir sürü yer gezip Bulgaristan’dan Karadeniz’e ulaşması ile gezmeyi ne kadar sevdiğini paragraf aleme gösteriyor zaten.

Roma’nın dondurması ünlü ya İstanbul’un orasında burasında, Avusturya’da da Mado ünlü galiba. Kapısında sıra beklenilecek kadar popüler, kazancı onlarca metro istasyonuna metrekarelerce reklam verebilecek kadar büyük olan Tichy adlı dondurmacı bile Mado rekabete girerse biz mahvoluruz demiş. Galiba yakına giriyor da. Siz yine de Tichy’e uğrayın giderseniz. Değişik, kremimsi kıvamlı ve çok lezzetli bir dondurması var. Roma’da da hiçbir yerde Roma dondurması yazmıyordu. İnanmayacaksınız, bir yerde Gelatino Turco (Türk dondurması) yazılı bir tabela gördüğüme yemin edebilirim.

Kaameti çok uzattık. Viyana bitti, oradan Avusturya Alplerine gittik, ama Alplerdeki su zaten Viyana’nın musluklarından akıyordu.

Bir daha kuşatalım derim. Allah’ın hakkı üçtür.