5 Ağustos 2017 Cumartesi

Der Kommer En Dag (The Day Will Come): Devletin Gözetiminde Bir Çocukluk Felaketi

Ailesinden uzaklaştırılmış ya da kaybetmiş, kendisini savunabilecek hiçbir güce sahip olmayan çocuklar, sığınmaları gereken bir kurumun duvarları arasında şiddetin, istismarın ve ihmalin kurbanına dönüşüyorsa orada yalnızca bireysel kötülükten değil, çok daha büyük bir toplumsal çöküşten söz etmek gerekiyor. Üstelik bunlar sadece üçüncü dünya ülkelerinde yaşanmıyor. Dışarıdan bakıldığında refah, ilerleme ve çağdaşlıkla anılan Danimarka gibi bir toplumun tam ortasında da olabiliyor. Gerkçek olaylardan esinlenerek yapılmış olan Jesper W. Nielsen imzalı Der Kommer En Dag (The Day Will Come), geçmiş yüzyılın ortalarında yaşanan olayları yeniden günümüze taşıyor. 


The Day Will Come filminin arka planında, Danimarka'nın Tisvildeleje bölgesinde bulunan Godhavn Erkek Çocuk Yurdu'nda ve ülkenin farklı çocuk bakım kurumlarında yaşanan gerçek istismar vakaları bulunuyor. Özellikle 1945-1976 yılları arasındaki döneme uzanan bu olaylarda, devlet koruması altına alınan çocukların fiziksel şiddete, cinsel istismara, aşağılamaya, tıbbi ihmale ve çeşitli tıbbi deneylere maruz bırakıldığına ilişkin ciddi tanıklıklar ortaya çıkıyor. Filmdeki Gudbjerg kurumu da doğrudan Godhavn'ın tarihsel gerçekliğinden esinleniyor. Ancak burada anlatılanları yalnızca tek bir kurumun geçmişiyle sınırlamak doğru olmayacaktır. Çünkü sonradan yürütülen araştırmalar, benzer uygulamaların Danimarka'daki başka çocuk bakım kurumlarında da yaşandığını ortaya koyuyor.

Bu olayların kamuoyunun gündemine taşınmasında 2005 yılında Danimarka televizyonunda yayımlanan Drengehjemmet (The Boys' Home) isimli belgesel önemli bir rol oynuyor. Godhavn'da kalmış eski çocukların ve kurumun geçmişinde görev almış bazı çalışanların tanıklıkları, istismar ve ihmal iddialarını yeniden gündeme getiriyor. Bunun ardından başlatılan bağımsız araştırmanın sonuçları 9 Mayıs 2011 tarihinde yayımlanan Godhavn Raporu'yla kamuoyuna sunuluyor. Rapor, Godhavn'ın yanı sıra 18 farklı kurumu daha kapsıyor ve 85 eski kurum sakininin anlatımlarından, arşiv belgelerinden ve ilgili kişilerin ifadelerinden yararlanıyor. Eski çocukların yıllarca sürdürdüğü adalet ve hesap verebilirlik mücadelesi sonucunda Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, 13 Ağustos 2019'da devlet adına resmi özür açıklamasında bulunuyor. Mücadelenin hukuki boyutu da bununla sona ermiyor; 2021 yılında devletle anlaşmaya varan 17 eski Godhavn sakini kişi başı 300 bin Danimarka kronu tazminat alıyor. Aradan onlarca yıl geçtikten sonra gelen bu gelişmeler, çocukluk döneminde yaşanan travmaların zaman geçmesiyle ortadan kalkmadığını, aksine adalet arayışının da yıllarca sürebildiğini gösteriyor.


Godhavn vakası, çocuk istismarının belirli bir ülkeye, döneme veya toplumsal yapıya özgü olmadığını hatırlatan örneklerden yalnızca biri. Çocukların ailelerinden ayrılarak bakım kurumlarına yerleştirilmesi, onları otomatik olarak güvenli bir ortama taşımıyor. Birleşmiş Milletler'in çocuklara yönelik şiddet üzerine hazırladığı dünya raporunda, geçmişte dünya genelinde sekiz milyona kadar çocuğun kurumsal bakım altında yaşadığına ilişkin tahminlere yer veriliyor. Raporda ayrıca bazı araştırmalarda yatılı bakım kurumlarında şiddetin koruyucu aile bakımına kıyasla altı kat daha yüksek bulunduğu, grup halinde bakım gören çocukların ise aile temelli bakım alan çocuklara göre cinsel istismara uğrama ihtimalinin yaklaşık dört kat fazla olduğu aktarılıyor. UNICEF'in 2025 yılına ilişkin verileri de dünya genelinde yaklaşık iki milyon çocuğun yatılı bakım kurumlarında bulunduğunu gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün 2026 yılında yayımladığı güncel veriler ise beş yaşın altındaki yaklaşık 400 milyon çocuğun düzenli olarak fiziksel cezaya veya psikolojik şiddete maruz kaldığını ortaya koyuyor. Bu rakamlar farklı yaş gruplarını ve şiddet biçimlerini kapsıyor; dolayısıyla doğrudan kurumsal istismar oranı olarak değerlendirilmemeleri gerekiyor. Ancak çocukların korunması konusunda dünya çapında hala ciddi sorunlar bulunduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Bu karanlık geçmiş, sinemanın da farklı coğrafyalarda tekrar tekrar ele aldığı konular arasında yer alıyor. Peter Mullan'ın The Magdalene Sisters (2002) filmi, İrlanda'daki Magdalene çamaşırhanelerinde dini ve toplumsal gerekçelerle kapatılan kadınların maruz kaldığı baskıyı, sömürüyü ve şiddeti anlatıyor. Kanada yapımı The Boys of St. Vincent (1992) ise bir yetimhanede çocuklara yönelik fiziksel ve cinsel istismarı, bu suçların nasıl örtbas edildiğini ve mağdurların adalet arayışını konu ediniyor. Bu filmlerin her biri farklı tarihsel ve toplumsal koşullara odaklansa da ortak bir noktada buluşuyor: Koruma, eğitim veya ahlaki terbiye iddiasıyla kurulan kurumlar, denetimden uzak kaldıklarında savunmasız insanların hayatlarını karartan yapılara dönüşebiliyor. The Day Will Come da bu sinemasal geleneğin içinde yer alırken Danimarka'nın yakın tarihindeki gerçek bir toplumsal hesaplaşmayı görünür kılıyor.


Filme geçecek olursak; 1960'lı yılların Danimarka'sında geçen film, babalarını kaybetmiş, annelerinin ağır hastalığı nedeniyle onun bakımından da mahrum kalma tehlikesi yaşayan Erik (Albert Rudbeck Linhardt) ve Elmer (Herald Kaiser Hermann) isimli iki kardeşin hikayesini merkezine alıyor. Annelerinin hastaneye kaldırılmasıyla birlikte Gudbjerg isimli yatılı erkek çocuk kurumuna gönderilen kardeşler, kısa süre içerisinde buranın sıradan bir eğitim ve bakım kurumu olmadığını anlıyor. Müdür Frederik Heck'in (Lars Mikkelsen) otoriter yönetimi altında fiziksel şiddetin, aşağılamanın ve psikolojik baskının olağanlaştığı bu yerde çocukların bireyselliklerine, hayallerine ve en temel haklarına neredeyse hiç yer kalmıyor. Kardeşlerin birbirlerine duydukları bağlılık ve Elmer'in hayal gücü, bu karanlık ortamda tutunabilecekleri en önemli dayanaklara dönüşüyor. Onlara insanca yaklaşan yeni öğretmen Lilian (Sofie Grabol) ise kurumun acımasız düzeni karşısında vicdanıyla hareket etmek ve otoriteye boyun eğmek arasında sıkışıp kalıyor.

Film, hikayesini yalnızca iki kardeşin hayatta kalma mücadelesi üzerinden kurmuyor; çocukları koruması gereken yetişkinlerin, kurumların ve denetim mekanizmalarının nasıl ortak bir sessizlik alanı oluşturabildiğini de sorguluyor. Bu yönüyle film, kötülüğün yalnızca şiddeti uygulayan kişilerden ibaret olmadığını, yaşananlara tanıklık ettiği halde müdahale etmeyenlerin de bu düzenin devamlılığında pay sahibi olduğunu hissettiriyor.

Filmin en etkileyici tercihlerinden biri, Gudbjerg'deki karanlık atmosferi aynı dönemde insanlığın uzaya ulaşma hayaliyle yan yana getirmesi oluyor. 1960'ların uzay yarışı ve Ay'a yolculuk fikri, özellikle Elmer'in dünyasında önemli bir yer tutuyor. Hayal gücü geniş, çevresindeki acımasız gerçekliğin ötesine geçmeye çalışan bu çocuk, astronot olma düşüncesine sıkı sıkıya tutunuyor. Yetişkinlerin gözünde anlamsız veya gülünç görünen bu hayal, benim için filmin en anlamlı karşıtlıklarından birini oluşturuyor. Bir tarafta insanlık olarak gökyüzünün sınırlarını aşmaya hazırlanırken diğer tarafta kendi çocuklarımızın en temel haklarını korumakta başarısız oluyoruz. Teknolojik ilerleme ile insani gelişimin aynı şey olmadığını hatırlatan bu paralellik, filmin toplumsal eleştirisini güçlendiriyor. Bununla birlikte Elmer'in hayal dünyasının hikayenin ilerleyen bölümlerinde aldığı biçim, zaman zaman anlatının gerçekçi tonundan uzaklaşmasına da neden oluyor. Özellikle bu sembolik çizginin bazı anlarda fazla zorlandığını düşünüyorum.



The Day Will Come yalnızca geçmişte yaşanmış istismar olaylarını anlatan bir dönem filmi olarak kalmıyor. Asıl meselesini, çocukları koruması gereken sistemlerin nasıl olup da onları kendi şiddet mekanizmalarının içine hapsettiği sorusu üzerinden kuruyor. Elmer'in gökyüzüne uzanan hayalleri, filmin karanlık dünyasında umudun tamamen kaybolmadığını gösterse de bu umut, yaşananların izlerini silmeye yetmiyor. Çünkü bazı çocuklar için beklenen gün gerçekten geliyor, bazıları içinse adalet ancak yıllar sonra kapıyı çalıyor. Filmin adının taşıdığı gelecek umudu, tam da bu nedenle hem teselli edici hem de acı bir anlam kazanıyor. İnsanlığın Ay'a ulaşabildiği bir çağda çocuklarına güvenli bir çocukluk sunamaması ise geriye bırakılan en ağır soru olarak zihinde yer ediyor.
Puanım: 7/10

Hiç yorum yok: