10 Şubat 2018 Cumartesi

The Place: Bir Dileğin Bedeli Ne Kadar Ağır Olabilir?

Bir dileğin gerçekleşmesi için ne kadar ileri gitmeye hazırsınız? Sevdiğiniz bir insanın iyileşmesi, kaybettiğiniz bir şeyi geri kazanmanız, bir başkasının sizi arzulaması ya da hayatınızdaki büyük bir boşluğu doldurmanız mümkün olsa; bunun karşılığında sizden ahlaki sınırlarınızı aşmanız istense ne yapardınız? The Place filmi bu sorunun etrafında dolaşıyor. Bir dileğin gerçekleşmesini mucize olmaktan çıkarıp bir pazarlığa dönüştüren film, insanın istediği şeye ulaşmak için kendisine ait sandığı ahlaki sınırları ne kadar kolay yeniden çizebildiğini sorguluyor. 


2011 yapımı 10 bölümlük The Booth at the End dizisinden uyarlanan The Place filmin merkezinde, bir kafede her gün aynı masada oturan, kimliği ve geçmişi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz gizemli bir adam bulunuyor. Farklı nedenlerle onun karşısına gelen insanlar, gerçekleştirmek istedikleri dileklerini anlatıyor. Adam ise büyük bir doğaüstü gösteri sunmak yerine defterine birkaç not alıyor ve dileğin gerçekleşmesi karşılığında yerine getirilmesi gereken bir görev veriyor. Böylece görmek isteyen bir kör, Tanrı’yla bağını yeniden kurmaya çalışan bir rahibe, ilişkisini kurtarmaya çalışan bir başkası ya da daha dünyevi arzularının peşinden giden kişiler aynı masanın çevresinde buluşuyor. Fakat verilen görevler basit fedakarlıklardan ibaret kalmıyor. Giderek daha ağır, etik açıdan daha rahatsız edici ve kimi zaman insan hayatını doğrudan tehdit eden eylemlere dönüşüyor.

Filmin asıl ilginç tarafı da burada ortaya çıkıyor. Çünkü yönetmen Paolo Genovese, dileklerin kendisinden çok, bu dileklerin insanları neye dönüştürdüğüyle ilgileniyor. Her karakter bir şey istiyor; fakat filmin sorusu "Bunu elde edebilir misin?" olmaktan çok, "Bunu elde etmek için ne yapabilirsin?" noktasına kayıyor. Dileğin gerçekleşeceğine dair neredeyse mutlak bir güvence bulunuyor. Belirsiz olan tek şey, insanın bunun karşılığında neyi göze alacağı oluyor.

Bu nedenle The Place’i bir fantastik hikayeden ziyade ahlaki açıdan okumayı daha anlamlı buluyorum. Kafeye gelen insanların her biri, insan doğasının başka bir zaafını temsil ediyor. Kimi çaresizliğini, kimi açgözlülüğünü, kimi kıskançlığını, kimi sevgisini, kimi de sahip olma arzusunu beraberinde getiriyor. Dilekler birbirinden farklı görünse de hepsinin altında aynı temel dürtü yatıyor: İnsan, hayatının kontrolünü kendi elleriyle değiştirmek istiyor. Bunun için de bazen başkasının hayatını kendi arzusunun bedeli haline getirebiliyor.

Filmin en güçlü metaforu ise masada oturan bu isimsiz adam oluyor. İlk bakışta onu şeytani bir figür gibi okumak mümkün görünüyor. İnsanların en zayıf noktalarını biliyor, onlara ahlaki açıdan karanlık görevler veriyor ve onların sınırlarını adım adım zorluyor. Fakat aynı karakteri Tanrısal bir figür olarak değerlendirmek de mümkün. Dilekleri gerçekleştirme gücü varmış gibi davranıyor, insanlara seçim yapabilecekleri koşullar sunuyor ve sonuçlara doğrudan müdahale etmek yerine onları kendi kararlarıyla baş başa bırakıyor. Bana kalırsa bu adam da diğerleri gibi bir arzusu karşılığında bu işi yapmaya mecbur bırakılmış birisi.


Benim için karakterin asıl metaforik anlamı ise Tanrı ya da Şeytan olmasından çok, insanın kendi vicdanı olmasında yatıyor. Adam emir vermiyor, seçenek sunuyor. Kimseyi zorla masaya oturtmuyor ve kimseyi verilen görevi tamamlamaya mecbur etmiyor. Dolayısıyla kötülüğün kaynağı olarak onu göstermek bir anlamda kolaycılığa kaçıyor. Çünkü verilen görev ne kadar korkunç olursa olsun, son kararı yine dileği isteyen kişi veriyor. 

Bu noktada filmin dini göndermeleri de önem kazanıyor. Adamın kimliği hakkında kesin bir cevap vermek yerine belirsizliği koruması, The Place’in tercihlerinden biri oluyor. Onu Tanrı, Şeytan, kaderin temsilcisi ya da yalnızca insanları sınayan gizemli bir aracı olarak kesin biçimde tanımlamak, filmin tartışma alanını daraltıyor. Oysa Genovese bu karakteri bilinmez bırakarak seyirciyi de oyunun içine çekiyor. Asıl mesele onun kim olduğu değil, bizim onun karşısında nasıl davranacağımız oluyor.

Filmde ahlaki kimlikler ile kişisel arzular arasındaki mesafe görünür hale geliyor. Bir dileğin masum görünmesi, ona ulaşmak için seçilen yöntemi de masumlaştırmıyor. Kendilerine verilen görevi ahlaki bulmayan kişiler ise ancak bunlara kendilerince ahlaki kılıflar giydirerek vicdanlarını rahatlatmaya çalışıyor. Küçük bir kızı kaçırıp öldürme görevi alan kişinin tercihini, ailesinden şiddet gören bir kızdan yana kullanması, bir kafede bombalı saldırı düzenleyecek olan yaşlı kadının, kafe olarak The Place'i seçmesi ve "madem ölenler olacak, bari aralarında bunu hak eden birisi olsun" demesi bu ahlaki yumuşatmaların neticesi olarak görülebilir.


Paolo Genovese’nin geçtiğimiz seneki çok beğenilen filmi Perfetti sconosciuti ile arasındaki ilişki de önemli. Perfetti sconosciuti, sıradan insanların gündelik hayatlarının altında sakladıkları sırları ve ikiyüzlülükleri açığa çıkarırken, bunu insanların söylemedikleri şeyler üzerinden gerçekleştiriyor. Telefonlar masaya bırakıldığında, mesajlar ve aramalar görünür hale geldiğinde karakterlerin kendileri hakkında kurdukları güvenli imaj çatlamaya başlıyor. Seyirci, insanların gerçek yüzünü doğrudan anlatımlarından değil, istemeden açığa çıkan sırlarından keşfediyor.

The Place ise bunun neredeyse tersini yapıyor. Buradaki karakterler zaten en mahrem arzularını masaya getiriyor. Saklanan sırların yerini itiraf edilen istekler alıyor. Bu nedenle iki film arasında güçlü bir tematik akrabalık bulunmasına rağmen dramatik yöntemleri birbirinden ayrılıyor. Perfetti sconosciuti insanın gizlediği tarafları görünür hale getirirken, The Place insanın gizli kalması gereken arzularını gerçekleştirmek için neler yapabileceğini sorguluyor. 

Filmin senaryosuna baktığımızda bazı hikayeler seyircide tam anlamıyla karşılık bulmadan havada kalıyor. Bazı karakterlerin yaşadığı dönüşümlerin sonuçlarını daha fazla görmek isterken film başka bir hikayeye geçiyor. Birbirleriyle bağlantılı görünen anlatı çizgilerinin hepsi aynı dramatik yoğunluğa ulaşmıyor. Başlangıçta filmin zenginliği gibi görünen çoklu hikaye yapısı, ilerledikçe anlatısal bir fazlalık hissi yaratabiliyor. Baş karakterin sonu konusunda bir endişem yok, ama ona danışanların hepsinin hikayesi sonlanmış değil. Dilekler ortada dururken, görevlerin başarıya ulaşıp ulaşmadıkları ve karakterlerin akıbeti açıkta kalıyor. 

Bu olayları bizler dışarıdan izleyen Angela (Sabrina Ferilli) ise seyircileri temsil ediyor. Adamı ve ona gelen kişileri çözmeye çalışan, adama sormak istediğimiz soruları bizim adımıza soran kişi Angela. Filmin sonunda ise benim bu adam için olan düşüncemi destekleyen bir hamle yapıyor. Bu adam da filmdeki diğer karakterler gibi bir dilek uğruna kendisine görev verilmiş birisi ve artık bu görevi yapmak istemiyor. Angela da bunu duyduğunda defteri ve kalemi kendi önüne alıyor ve hikaye orada bitiyor. 


Yine de filmin esas değerini yalnızca anlatı kusurları üzerinden değerlendirmek haksızlık olur. Paolo Genovese, önceki filminde teknolojiyi insanların birbirlerinden sakladıkları gerçekleri açığa çıkarmak için kullanırken burada dilekleri birer ahlaki teste dönüştürüyor. Her iki filmde de insan ilişkilerinin altında gizlenen bencillik, korku, arzu ve ikiyüzlülük bulunuyor; yalnızca bu karanlığın ortaya çıkarılma yöntemi değişiyor.

The Place’i izlenebilir kılan da kusursuz bir film olması değil, seyirciyi kendi ahlaki sınırlarıyla baş başa bırakması oluyor. Film boyunca karakterlerin yaptıklarını değerlendirirken bir noktadan sonra onları yargılamaktan vazgeçip kendimi onların yerine koyuyorum. Sevdiğim birini kurtarmak için ne yapardım? Çok istediğim bir şeyi elde etmek için hangi sınırı aşabilirdim? Filmi beraber izleyen kişilerin birbirine sormadan geçemeyecekleri bir soru bu.

Sonuçta The Place, güçlü fikrinin bütün potansiyelini her zaman aynı başarıyla kullanamayan, bazı karakterlerini ve hikayelerini yüzeyde bırakan, zaman zaman fazla açıklayıcı ve teatral kalan bir film. Fakat bütün bu kusurlarına rağmen merkezindeki fikir hala güçlü.

Puanım: 7/10

Hiç yorum yok: