'Ronin', Japon kültüründe efendisini kaybetmiş, artık herhangi bir lidere ya da davaya bağlı olmayan samurayı tanımlıyor. Efendisinin ölümünden sonra başıboş kalan bu savaşçılar, kendi becerilerini bir bedel karşılığında kullanıyor. John Frankenheimer’ın Ronin’inde ise bu kavram tarihsel anlamından çıkıp modern dünyanın içine taşınıyor. Buradaki roninler kılıç kuşanmıyor; silah, teknoloji, para ve mesleki becerileriyle hayatta kalıyor. Onları bir araya getiren ortak bir ideal değil, geçici çıkarlar. Film ilerledikçe bunun yalnızca bir ekip tanımı olmadığını, karakterlerin ruh halini de açıkladığını düşünüyorum: Herkes aynı göreve aitmiş gibi davranıyor ama aslında hiç kimse gerçekten bir şeye bağlı değil.
Filmin merkezinde gizemli bir çantanın ele geçirilmesi bulunuyor. Eski KGB bağlantıları olan bir grubun elindeki bu çanta, Deirdre (Natascha McElhone) isimli bir kadın tarafından oluşturulan uluslararası bir ekip aracılığıyla geri alınmaya çalışılıyor. CIA geçmişi olduğu düşünülen Sam (Robert De Niro), Fransız Vincent (Jean Reno), Rus Gregor (Stellan Skarsgard) , İngiliz Spence (Sean Bean) ve profesyonel sürücü Larry (Skipp Sudduth) farklı uzmanlıkları nedeniyle aynı operasyonun içine giriyor. Ancak ekipteki herkesin amacı aynı görünse de güven duygusu daha ilk andan itibaren kırılganlığını koruyor. Çünkü bu dünyada bir profesyonelin en önemli özelliği sadakati değil, ne kadar işe yaradığı oluyor.
Bu nedenle Ronin’i klasik bir soygun veya casusluk filmi olarak izlediğimde, hikayenin zaman zaman kendi ağırlığını taşımakta zorlandığını hissediyorum. Çantanın içinde ne olduğu konusunda yaratılan merak, filmin temel dramatik motoru olarak kullanılıyor; fakat nihai hedefin kendisinden çok bu hedefe ulaşmak için verilen mücadele önem kazanıyor. Çanta burada neredeyse Hitchcockvari bir McGuffin işlevi görüyor: Herkes onun peşinden koşuyor, herkes onun için öldürüyor ama seyirci açısından asıl ilgi nesnesi çantanın kendisi değil, onun etrafında şekillenen ilişkiler oluyor. Bu tercih bir bakıma filmin gücü, bir bakıma da zayıflığı haline geliyor.
Ben Ronin’de asıl hikayenin çantada değil, karakterlerin birbirlerine duyduğu güvensizlikte olduğunu düşünüyorum. Frankenheimer, karakterleri uzun geçmişlere ve ayrıntılı psikolojik açıklamalara boğmak yerine onları davranışlarıyla tanımlıyor. Sam’in bir mekana girmeden önce çevresini dikkatle kontrol etmesi, Vincent’ın sakinliği, Gregor’un teknolojik becerileri ve diğerlerinin kendi uzmanlıklarına duyduğu güven, karakterlerin kim olduğunu anlatmak için yeterli oluyor. Özellikle Sam, profesyonelliği ile kırılganlığı arasındaki çizgide ilerliyor. Robert De Niro bu karakteri abartılı bir kahramanlık gösterisine dönüştürmeden, kontrollü ve ölçülü bir performansla taşıyor. Yüzündeki küçük değişiklikler ve konuşma biçimi, karakterin geçmişinde açıklanmayan pek çok şey olduğunu hissettiriyor.
Jean Reno’nun Vincent yorumu da filmin en sağlam unsurlarından biri. Vincent’ın soğukkanlılığı ve kendine has rahatlığı, Sam’in daha temkinli karakteriyle iyi bir karşıtlık oluşturuyor. Reno, karakteri yalnızca sert bir aksiyon figürü olarak bırakmıyor; ona belirgin bir insanlık ve mizah duygusu da kazandırıyor. De Niro ile arasındaki kimya, filmin sürekli tetikte olan atmosferini zaman zaman yumuşatıyor. Natascha McElhone’un Deirdre karakteri ise ekibin üzerindeki görünmez otoriteyi temsil ediyor. Her ne kadar karakterlerin bazıları kadar derinleştirilmese de, hikayenin güven ve manipülasyon eksenini kurmak açısından önemli bir işlev görüyor.
Filmin oyunculuklarındaki bu profesyonellik, senaryonun bazı zayıflıklarını da daha görünür hale getiriyor. Ronin’in anlatısı, özellikle olayların arkasındaki büyük resmi anlamaya çalıştığımda, aksiyon sekansları kadar güçlü görünmüyor. Bazı karakter kararları veya olayların gelişimi gerçekçilik açısından sorgulanmaya açık kalıyor. Ancak filmin benden istediği şeyin kusursuz bir casusluk komplosunu çözmek olmadığını fark ettiğimde, bu sorunların bir bölümü önemini yitiriyor.
Ronin’in en ilginç tarafı film hem son derece ciddi bir profesyonellik duygusu yaratıyor hem de zaman zaman kendi aksiyon mantığının absürtlüğüne göz kırpıyor. Gregor’un bilgisayarının başında operasyonları takip etmesi gibi ayrıntılar bu açıdan neredeyse ironik bir hava taşıyor. Bir yanda herkes hayatını ortaya koyarak sokaklarda birbirini kovalıyor, diğer yanda birileri haritalara bakarak bütün bu kaosu takip ediyor. Film bu saçmalığı tamamen ortadan kaldırmak yerine, onu kendi bünyesinde taşıyor.
Ronin'in eksiklerini sayacak olursam; hikayenin kendisi zaman zaman gereğinden fazla yüzeysel kalıyor. Bazı gelişmelerin dramatik karşılığı, filmin olağanüstü aksiyon sahnelerinin gerisinde kalıyor. Fakat Frankenheimer’ın atmosfer yaratma becerisi, De Niro ve Jean Reno başta olmak üzere oyuncuların kontrollü performansları ve özellikle otomobil takiplerinin fiziksel gerçekliği filmi ayakta tutuyor.
Ben Ronin’i sonunda çantanın içinde ne olduğundan çok, o çantanın peşinden koşan insanların kim olduklarıyla hatırlıyorum. Çünkü burada herkes bir başkasının emriyle hareket ediyor gibi görünse de aslında herkes kendi hesabını yapıyor. Efendisini kaybetmiş samurayın modern karşılığı da tam olarak burada ortaya çıkıyor: Davası olmayan, aidiyeti olmayan ve güvenebileceği kimse bulunmayan profesyonellerin dünyasında hayatta kalmanın tek yolu sürekli tetikte olmak.
Puanım: 6/10
%20(7,2)%20Robert%20De%20niro%20-%20Jean%20Reno.jpeg)
%20(7,2)%20Robert%20De%20niro%20-%20Jean%20Reno-3.jpg)
%20(7,2)%20Robert%20De%20niro%20-%20Jean%20Reno-1.jpg)
%20(7,2)%20Robert%20De%20niro%20-%20Jean%20Reno-4.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder