Tom Ford’un ikinci uzun metraj filmi Nocturnal Animals, yalnızca bir intikam hikayesi ya da iç içe geçmiş anlatılarla örülmüş bir gerilim değil; aynı zamanda geçmişin bugünü nasıl kemirdiğine, alınan kararların zamanla nasıl bir vicdan muhasebesine dönüştüğüne dair bir yüzleşme gibi. Film, izleyiciyi daha ilk dakikalarında rahatsız ediyor. Yönetmen bu sahneleri izletirken, seyirciden edilgen bir izleyici olmasını değil, anlatının etik ve duygusal boşluklarında taraf olmasını istiyor. Bir yerde konumlanınca da Nocturnal Animals izledikçe insanın içini kemiren bir film oluyor.
Film, Los Angeles’ta başarılı fakat mutsuz bir sanat galerisi sahibi olan Susan Morrow’un (Amy Adams), yıllardır görüşmediği eski eşi Edward Sheffield’dan (Jake Gyllenhaal) bir roman taslağı almasıyla başlıyor. Nocturnal Animals adlı bu roman, Susan’a ithaf edilmiş ve onun için son derece sarsıcı bir anlam taşıyor.
Susan romanı okumaya başladıkça film ikinci bir anlatı düzlemine geçiyor. Bu romanda, Tony Hastings adlı bir adam (Edward’ın alter egosu olarak okunabilecek bir karakter) eşi ve kızıyla birlikte Batı Teksas’ta çıktığı bir yolculuk sırasında üç şiddet yanlısı adamın saldırısına uğrıyor. Bu olay, geri dönülmez bir trajediye ve Tony’nin adalet ile intikam arasında sıkıştığı karanlık bir sürece dönüşüyor.
Üçüncü anlatı hattı ise Susan ve Edward’ın geçmişteki ilişkisini konu alan flashback’lerden oluşuyor. Gençlik yıllarında idealist bir yazar olan Edward ile daha gerçekçi ve sınıfsal kaygıları ağır basan Susan arasındaki aşk, zamanla güç, para ve zayıflık algısı üzerinden çözülüyor. Susan’ın Edward’ı terk etmesi, onu aldatması ve hamileliğini sonlandırması, filmin duygusal yıkımının temelini oluşturan etkenler oluyor.
Nocturnal Animals’ın merkezinde intikam var, ancak bu fiziksel değil; duygusal, simgesel ve zamana yayılmış olarak yer alıyor. Edward’ın yazdığı roman, bir şiddet fantezisinden çok, Susan’a yöneltilmiş edebi bir suçlama. Bu nedenle romandaki vahşet, yalnızca karakterlere değil, doğrudan Susan’ın vicdanına yönelik. Susan’a göre Edward hassas, kırılgan ve 'hayatta kalacak kadar güçlü' olmayan bir erkektir. Romanın başkahramanı Tony de benzer şekilde edilgen, silahsız ve savunmasız. Ancak anlatı ilerledikçe bu zayıflık algısının aslında Susan’ın bakışıyla şekillendiği ortaya çıkıyor. Susan bugün zengin, prestijli ve saygın bir hayata sahip, fakat bu başarı, gençliğindeki ideallerin, sanat tutkusunun ve duygusal dürüstlüğünün kaybı pahasına elde edilmiştir. Roman ilerledikçe Susan’ın bugünkü hayatının içinin ne kadar boş olduğu açığa çıkıyor. Edward'ın soğuk yediği intikam da Susan'ın bu boşluğu fark edişi oluyor.
Nocturnal Animals ismi, filmde yalnızca sembolik bir başlık değil, anlatının tamamını birbirine bağlayan çok katmanlı bir metafor aynı zamanda. Tom Fordbu ismi seçerken tek bir anlama değil, üst üste binen birkaç kavramsal gönderme yapmak istemiş. “Nocturnal” (gececil), gündüz saklanan ama gece ortaya çıkan dürtüleri, duyguları ve gerçekleri temsil eder. Filmde ise gündüzler Susan’ın düzenli, steril, zengin, estetikle kaplanmış hayatıdır. Geceler ise bastırılmış suçluluk, pişmanlık, korku ve şiddetin yüzeye çıktığı alandır. Gündüzleri sanat galerilerinde, beyaz duvarlar arasında iken, geceleri daha karanlıkta roman okuyor ve travmaları canlanıyor.
'Nocturnal Animals' aslında Edward’ın yazdığı romanın adı, Susan’a taktığı bir lakap. Edward romanda Susan’a şunu söylüyor: "Sen geceleri yaşayan bir hayvansın." Susan' a yakıştırdığı kişilik: gündüzleri mantıklı, kontrollü ve güçlü gözüken ama geceleri korkak, vicdan azabı çeken ve geçmişe takılı kalan bir profil. Edward'a göre Susan sevgide cesur değil, duygusal olarak hayatta kalmak için başkalarını feda eden ama bunun bedelini geceleri ödeyen birisi.
Yönetmen Tom Ford, A Single Man’den sonra görsel estetik konusundaki ustalığını burada daha karanlık ve saldırgan bir biçimde kullanmış. Filmde her kadraj neredeyse bir vitrin titizliğinde tasarlanmış. Ancak bu güzellik duygusu, anlatının içindeki çürümenin üzerini örtmüyor, aksine onu daha görünür kılıyor.
Üç farklı zaman ve anlatı hattı (Susan’ın bugünü, romanın dünyası ve geçmiş anılar) kusursuz bir kurgu diliyle iç içe geçmiş. Özellikle roman sahnelerindeki renk paleti, kamera hareketleri ve müzik kullanımı, izleyicide boğucu bir gerilim hissi yaratıyor.
Oyunculuklar filmin en güçlü unsurlarındandır. Amy Adams, bastırılmış suçluluk ve duygusal çöküşü minimal jestlerle aktarırken; Jake Gyllenhaal iki farklı karakter üzerinden aynı ruhsal kırılmayı başarıyla yansıtıyor. Aaron Taylor-Johnson’ın Ray Marcus performansı ise filmin en sarsıcı unsurlarından biri. Karakteri, yalnızca fiziksel bir tehdit değil, insan doğasındaki ilkel şiddetin cisimleşmiş hali. Michael Shannon’ın canlandırdığı polis karakteri ise adaletin tükenmişliğini temsil eden unsur olarak filmde yerini alıyor.
Nocturnal Animals, izleyiciyi rahatlatmayı ya da ahlaki bir arınma sunmayı reddeden bir film olmuş. Film, 'geç kalınmış pişmanlıklar telafi edilebilir mi?' sorusuna bilinçli biçimde olumsuz yanıt veriyor. Bazı hatalar vardır ki zaman onları iyileştirmez; yalnızca daha derinleştirir. Finali özellikle bu nedenle sarsıcı: Edward’ın Susan’la buluşmaya gelmemesi, fiziksel bir intikamdan çok daha yıkıcıdır. Çünkü Susan ilk kez umut ediyor ve umut, onun elinden alınan son şey oluyor.
Film, daha çok, insanın kendi geçmişine yazdığı ama asla yayımlayamadığı bir mektup gibi. Bu yönüyle Nocturnal Animals, yalnızca 2010’lar sinemasının en çarpıcı filmlerinden biri değil; aynı zamanda pişmanlık, kayıp ve duygusal şiddet üzerine kurulmuş modern bir trajedi olarak hafızada kalacaktır diye düşünüyorum.
M. Night Shyamalan, seyirciyle kurduğu oyunbaz ilişki üzerinden okunmaya en müsait yönetmenlerden biridir. Altıncı His (The Sixth Sense)’ten bu yana yönetmenin filmleri, yalnızca anlatılan hikayeyle değil, izleyicinin kaçınılmaz twist beklentisiyle de şekilleniyor. Split ise bu beklentiyi hem kullanarak hem de ters yüz ederek, Shyamalan’ın uzun süredir kaybettiği yaratıcı öz güvene yeniden kavuştuğunu gösteren bir geri dönüş filmi niteliği taşıyor.
Film, üç lise öğrencisi kızın alışveriş merkezinden çıkarken, kimliği belirsiz bir adam tarafından kaçırılmasıyla başlıyor. Kevin Wendell Crumb (James McAvoy) adlı bu adam, dissosiyatif kimlik bozukluğu yaşayan ve bedeninde 23 farklı kişiliği barındıran biri (Yani karakterin birçok ismi var ama yazıda Kevin olarak devam edeceğim). Kızlar, Kevin’in yer altındaki izole mekanında hapsedilirken, izleyici Kevin’in terapisti Dr. Fletcher (Betty Buckley) ile yaptığı seanslar aracılığıyla bu çoklu kişilik yapısını yakından tanıma fırsatı buluyor. Kaçırılan kızlardan Casey (Anya Taylor-Joy) ise geçmiş travmaları sayesinde diğerlerine kıyasla daha temkinli ve hayatta kalmaya odaklı bir karakter olarak öne çıkıyor. Film, bu üç anlatı hattını (kaçış mücadelesi, Kevin’in zihinsel bölünmüşlüğü ve Casey’nin çocukluk anıları) paralel biçimde ilerleterek giderek artan bir gerilim inşa ediyor.
Split, yüzeyde bir kaçırılma gerilimi gibi görünse de, merkezine travmanın dönüştürücü gücünü alıyor. Filmde hem Kevin’in çoklu kişilikleri hem de Casey’nin sessiz dayanıklılığı, çocuklukta yaşanan istismarın ve ihmalin farklı savunma mekanizmaları olarak sunuluyor. Dr. Fletcher’ın dile getirdiği üzere, film zihinsel bölünmeyi bir zayıflıktan ziyade, hayatta kalmak için geliştirilen radikal bir adaptasyon biçimi olarak çerçeveliyor.
Bu noktada film, tartışmalı bir eşikte duruyor. Bir yandan travmanın bireyi güçlendirebileceği fikrini öne çıkarırken, diğer yandan çoklu kişilik bozukluğunu* neredeyse doğaüstü yeteneklerle ilişkilendirerek bilimsel gerçeklikten bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Shyamalan burada psikolojiyi realizm için değil, mit yaratmak için kullanıyor. Kevin’in 'The Beast' olarak adlandırılan son kişiliği, modern korku sinemasında travmanın bedensel bir canavara dönüşmesinin en uç örneklerinden biri haline geliyor.
Yönetmen Shyamalan, Split’te biçimsel olarak son derece kontrollü bir anlatıma sahip. Kamera kullanımı, dar mekan tercihleri ve simetrik kadrajlar, karakterlerin zihinsel ve fiziksel sıkışmışlığını çok iyi bir biçimde yansıtıyor. Hitchcockvari gerilim inşası özellikle terapist sahnelerinde belirginleşiyor. James McAvoy’un performansı ise filmin taşıyıcı kolonu niteliğinde. Minimal kostüm değişiklikleri ve beden diliyle birbirinden radikal biçimde ayrılan kişilikler yaratması, performansı zaman zaman teatral sınırlara yaklaştırsa da, filmin doğası gereği bu abartı işlevsel hale geliyor. Anya Taylor-Joy ise güzelliğinin yanında sessizliği ve durağanlığıyla McAvoy’un aşırı enerjisine güçlü bir karşı ağırlık oluşturuyor. Shyamalan, özellikle final bölümünde açıklayıcı diyaloglardan kaçınarak görsel metaforlara yöneliyor. Bu da filmin önceki işlerine kıyasla daha olgun bir anlatım sergilemesini sağlıyor. Zira ismini daha geniş kitlelere duyurduğu Altıncı His filminde açıklayıcı kısım oldukça açıktı.
Split, M. Night Shyamalan’ın kariyerinde yalnızca başarılı bir gerilim filmi değil, aynı zamanda kendi sinemasını yeniden tanımlama girişimi olarak okunabilir. Film, istismar, travma ve güçlenme arasındaki rahatsız edici ilişkiyi tür sinemasının olanaklarıyla sorgularken, izleyiciyi etik ve psikolojik açıdan huzursuz bir alana davet ediyor. Bilimsel doğrulukla arasına bilinçli bir mesafe koyması eleştiriye açık olsa da, Split’in asıl gücü, korkunun kaynağını doğaüstünde değil, insan zihninin kırılgan ama tehlikeli potansiyelinde aramasında yatıyor. Shyamalan, bu filmle yalnızca bir twist ustası olmadığını, aynı zamanda karanlık insan anlatılarında hala söz söyleyebildiğini kanıtlıyor
*çoklu kişilik bozukluğu: kişinin zihninde konuşan ya da yaşayan iki veya daha fazla kişinin hissedilme durumu. bu bazen kişilerin gerçekten o kişi gibi davranmalarına neden olur, kendi öz kimliğinden yabancılaşır.
Ken Loach sineması, yıllardır seyirciyi rahat ettirmeyen, onu ahlaki bir konfor alanından bilinçli olarak çıkaran bir politik hat üzerinde ilerliyor. I, Daniel Blake, bu hattın belki de en yalın ama en sert duraklarından biri. Loach, estetik bir incelik ya da dramatik dolambaçlar peşinde olmadan kamerasını doğrudan sistemin yarattığı adaletsizliğin üzerine çeviriyor. Film, çağdaş Britanya’da refah devleti mitinin nasıl sessizce çöktüğünü, bu çöküşün sıradan insanların hayatlarında nasıl geri dönülmez yaralar açtığını gözler önüne seren bir yüzleşme.
Film, geçirdiği kalp krizi sonrası doktorlar tarafından çalışması yasaklanan, Newcastle’da yaşayan marangoz Daniel Blake’in (Dave Johns) hikayesini anlatıyor. Sağlık durumu çalışmasına izin vermese de, devletin sağlık değerlendirme sistemi Daniel’i hasta saymıyor ve onu iş aramaya mecbur bırakıyor. Daniel, bir yandan iş arama yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışırken, diğer yandan dijitalleşmiş bürokratik sistemle mücadele etmek zorunda kalıyor. İnternet erişimi olmayan, bilgisayar kullanmayı bilmeyen Daniel için bu süreç başlı başına bir dışlanma mekanizmasına dönüşüyor. Bu yolculuk sırasında, Londra’dan Newcastle’a zorunlu olarak taşınmış, iki çocuklu bekar anne Katie (Hayley Squires) ile tanışıyor. İkili arasında gelişen dayanışma, filmin karanlık atmosferi içinde nadir olan nefes alanını yaratan tek unsur olarak duruyor.
I, Daniel Blake, modern bürokrasinin insanı nasıl görünmez kıldığına dair sert bir eleştiri yapıyor. Filmde devlet, yüzü olmayan ama her yerde hissedilen bir iktidar olarak karşımıza çıkıyor ki bu Ken Loach sinemasının olmazsa olmazlarındandır. Kararlar kim tarafından alındığı belirsiz 'decision-maker'lara havale ediliyor. Bu durum, Orwellvari bir yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Loach, yoksulluğu soyut bir istatistik değil, bedensel ve psikolojik bir deneyim olarak ele alırken, izleyiciyi sadece tanık olmaya değil, taraf olmaya davet ediyor ve nötrlüğün ahlaki bir seçenek olmadığı fikrini açıkça savunuyor.
Ken Loach filmografisi içinde I, Daniel Blake, yönetmenin köklerine dönüşü olarak okunabilir. Film, Loach’un kariyerinin başından beri savunduğu temel fikri neredeyse manifestovari bir açıklıkla tekrar ediyo: Yoksulluk bir kader değil, politik bir tercihin sonucudur. Bu yönüyle I, Daniel Blake, Loach’un en rafine filmi değil belki, ama en doğrudan, en öfkeli ve en tavizsiz işlerinden birisi olduğu net.
John Madden'in yönettiği Miss Sloane filmi, Washington'un cilalı koridorlarında dönen güç oyunlarını politik bir gerilim kalıbı içinde anlatırken, lobicilik gibi kapalı kapılar ardında işlenen bir alanı, ahlaki bulanıklığıyla birlikte görünür kılıyor. Ve bunu yaparken de Jessica Chastain trafından hayran bırakacak bir oyunculuk sergileniyor.
Elizabeth Sloane (Jessica Chastain), Washington'un en güçlü ve en korkulan lobicilerinden biri. Kazanmak dışında bir motivasyonu olmayan, bu uğurda her şeyi yapmayı göze alan ve bunu dile getirmekten çekinmeyen birisi. Büyük bir lobicilik firmasında çalışırken, silah satışlarına yönelik düzenlemeleri engellemeyi amaçlayan güçlü bir silah lobisinden gelen teklifi reddediyor. Bununla da kalmıyor, karşı cepheye geçerek, bu düzünlemeyi savunan küçük ve idealist bir firmaya katılıyor.
Film, Sloane'un bu kararının ardında gelişen politik savaşı ve paralel olarak Senato'da hakkında yürütülen etik soruşturmayı iç içe ilerleten bir anlatıya sahip. Burada odak noktası, Sloane'da bulunan kazanma arzusunun gösterirken altının doldurulması. Film, lobiciliği bir ahlak mücadelesi olarak değil, kuralların sürekli yeniden yazıldığı bir oyun alanı olarak ele alıyor. Bu yönüyle film, klasik olan 'doğru olan için mücadele' anlatısından ziyade, gücün nasıl işlendiğine dair karanlık bir karakter portresi sunuyor. Sloane'un iş arkadaşlarını kolaylıkla harcaması, özel hayatını tamamen işlevselleştirmesi ve insan ilişkilerine neredeyse robotlaştırması, onun başarı mitini oluştururken ödediği bedeller olarak ortaya çıkıyor.
Jessica Chastain'in yoğun ve yorucu performansı, senaryodaki birçok boşluğu örtüyor, hatta filmi ayakta tutan temel unsur oluyor. İzleyici olarak o tam dolu hayatta biz bile yoruluyoruz. Ve film, anlattığı sistemin eleştirisini yapmak yerine, o sistemin acımasızlığını göstermeyi tercih ediyor. Bu da Miss Sloane'u politik olarak kışkırtıcı olmaktan çok, 'kazanmanın her şey' olduğu bir dünyanın parlak ama içi boş bir yansımasına dönüşüyor. Etkileyici, sürükleyici ve bittiğinde düşündürdüğünden daha çok hayran bırakıcı bir film.
Modern dünyanın hızına, tüketim kültürüne ve dijital yabancılaşmasına karşı geliştirilen kaçış fantezileri, son yıllarda sinemanın en sık başvurduğu anlatı biçimlerinden biri haline geldi. Matt Ross’un yazıp yönettiği Captain Fantastic, bu kaçış arzusunu radikal bir aile modeli üzerinden tartışmaya açarken, izleyiciyi hem heyecanlandıran hem de huzursuz eden bir ahlaki ikilemin içine yerleştiriyor. Film, 'doğru yaşam' fikrinin gerçekten mümkün olup olmadığını sorgularken, iyi niyetle kurulan ütopyaların nasıl kolaylıkla baskıcı yapılara dönüşebileceğini de gözler önüne seriyor.
Film, Amerika’nın kuzeybatısındaki ormanlarda, modern dünyadan tamamen izole bir şekilde yaşayan Cash ailesini merkezine alıyor. Ailenin babası Ben (Viggo Mortensen), altı çocuğunu şehir yaşamından, kapitalist sistemden ve ana akım eğitimden uzak tutarak doğayla iç içe bir hayat kuran birisi. Çocuklar ise avlanmayı, hayatta kalmayı, fiziksel dayanıklılığı öğrenirken; geceleri Dostoyevski, Nabokov ve Marx okumaları yapıyor.
Bu alternatif yaşam düzeni, annenin bipolar bozukluk nedeniyle hastaneye kaldırılması ve ardından intiharıyla sarsılıyor. Bunun üzerine Ben, çocuklarıyla birlikte uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk, hem çocukların modern toplumla ilk gerçek karşılaşması hem de Ben’in kurduğu sistemin kırılmaya başladığı bir yüzleşme süreci oluyor.
Captain Fantastic, yüzeyde doğaya dönüşü ve kapitalizm karşıtlığını yücelten bir film gibi görünse de, esas meselesi ideallerin otoriteye dönüşme tehlikesidir. Ben, çocuklarına sorgulamayı öğretirken, kendi fikirlerinin sorgulanmasına izin vermeyen paradoksal bir figür haline geliyor. Filmde sıkça vurgulanan bu çelişki, özgürlük kavramının kim tarafından ve nasıl tanımlandığı sorusunu gündeminde tutuyor.
Filmin bir takım problemleri de var. Bir yandan kapitalist sistemi, tüketim toplumunu ve modern eğitimi eleştirirken, diğer yandan bu eleştirinin doğurabileceği etik sonuçlarla yüzleşmekten bilinçli biçimde kaçınıyor. Ben’in kurduğu yaşam modeli açık biçimde otoriter: çocuklar tek bir dünya görüşüyle büyütülüyor, dış temasları engelleniyor ve baba figürü tartışılmaz bir lider konumunda. Buna rağmen film, bu yapıyı gerçek bir tehlike olarak ele almak yerine 'eksantrik ama sevgi dolu bir aile düzeni' olarak sunmayı tercih ediyor.
Asıl olmamışlık da burada başlıyor. Film, ütopya ile kült arasındaki çizgiyi fark ediyor ama o çizgiyi aşmaya cesaret edemiyor. Ben’in çocuklarına sorgulamayı öğretmesi anlatıda yüceltilirken, pratikte bu sorgulamanın yalnızca onun ideolojisi sınırlarında mümkün olması ise görmezden geliniyor. Çocuklardan biri itiraz ettiğinde anlatı onu 'ergen öfkesi' ile açıklayarak etkisizleştiriyor, onu bir yakarış olarak görmekten kaçınıyor.
Captain Fantastic, yalnızca alternatif bir yaşam biçiminin hikayesi değil; modern bireyin ahlaki arayışlarının, ebeveynlik korkularının ve ideolojik kör noktalarının sinemasal bir tartışması aynı zamanda. Filmin olmamışlığı ise, kötü bir film olmasından değil; olabileceği kadar iyi bir film olmaktan vazgeçmesinden kaynaklanıyor. İçinde çok güçlü bir tartışma potansiyeli barındırırken, bu potansiyeli konforlu bir hümanizmle bastırıyor. Sistem eleştirisi yaparken kendi ideolojik kör noktalarını sorgulamaması filmi de tıpkı Ben gibi baskıcı otoriter yapıyor.
Daha önce bloga 3 filmi ile konuk olan Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen yeniden konuğumuz oluyor. Bu sefer ki filminin adı Men and Chicken. Yönetmenin alamet-i farikası olan rahatsız edici mizah ve ahlaki belirsizlikler üzerinden ilerleyen tuhaf bir aile hikayesi. Jensen, tuhaf olanı sergilemekle kalmıyor, asıl problemin normal olan olduğu bir anlatı sunuyor.
Yönetmenin daha önceki filmlerine de baktıysak (Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flikering Lights) yönetmenin tarzına biraz aşina olmuşsunuzdur. O sebepler kelimelere vuramayacağım absürtlükleri siz varmış gibi baştan düşünün derim ve filmin hikayesine geçeyim. Film, babalarının ölümünden sonra geçmişlerine dair beklenmedik sırlarla yüzleşen üvey kardeşler Gabriel (David Dencik) ve Elias'ın (Mads Mikkelsen) yolculuğuyla başlıyor. İki, daha önce varlıklarından bile haberdar olmadıkları diğer kardeşlerini bulmak üzere, nüfusu 42 olan, izole bir ada olan Ork Adası'na gidiyorlar. Burada, terk dilmiş bir akıl hastanesinde yaşayan, hayvanlarla iç içe, ilkel kuralların geçerli olduğu bir kardeşler topluluğuyla karşılaşıyorlar. Elektriğin dahi olmadığı bu mekanda şiddet, cinsellik, gerçek, oyun iç içe geçmiş durumda. Gabriel aklın ve düzenin peşindeyken, Elias bu kaotik dünyaya şaşırtıcı biçimde hızla uyum sağlayan taraf oluyor.
Jean-Jacques Rousseau'nun 'doğal insan' düşüncesinde doğaya bırakılan insanlar yalnız, masum, basit ihtiyaçlara sahip, ahlaki olaran nötr kişilerdir. Yönetmen ise bu filmde bu fikri ters yüz ediyor, doğaya bırakılan bireylerin masum değil, aksine acımasız ve ilkel olabileceğini bize gösteriyor. Film aynı zamanda normallik kavramını ele alıyor. Bedensel deformasyonlar, bastırılmamış cinsellik, şiddetin gündelikleştirilmesi... Tüm bu unsurlar seyirciyi rahatsız etmek için değil, toplumsal olarak bastırılan dürtülerin ne kadar 'insani' olduğunu hatırlatmak için kullanılıyor. Ortaya çıkan şey, ne tam anlamıyla bir komedi, ne de saf bir korku filmi. Daha çok etik açıdan gri alanda gezinen bir tavuk hikayesi.
Yönetmenin daha önceki 3 filminde de harikalar yaratan Mads Mikkelsen, bu filmdeki Elias performansı ile yine döktürüyor. Karakteri kesinlikle karikatürize etmeden, düşünceleri, dürtüleri ve çelişkileriyle 'gerçek' bir figür gibi sunuyor. Zaten diğer filmlerinde de gördüğümüz üzerine Jansen'in yarattığı dünyadaki hiç kimse sevilebilir değil, ama izlenmeye değer. Ama bu filmde en uç noktada yer alıyor bu ayrım. Diğer filmlerde seyircinin yine empati kurabileceği kişiler varken, bu filmde 'kimi sevmeliyim' sorusu cevapsız kalabilir.
Men and Chicken, izleyicisine net cevaplar sunan bir film değil, hatta ne anlattığını tam olarak çözmek de mümkün değil gibi. Ancak Anders Thomas Jensen'in kurduğu evren o kadar kendine özgü ve tutarlı ki, filmin mantığını sorgulamak anlamsızlaşıyor. Tüm filmografisini bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bu sebeple bu film de izlenmeli. Ancak diğer 3 film kadar beklentide olmadan, sıfırdan bir film gibi.
Boks sineması, sürprizlere değil tekrarın gücüne yaslanan bir tür. Ringde olduğu gibi anlatıda da belirli kalıplar vardır: düşüş, kayıp, arınma ve geri dönüş... Antoine Fuqua’nın Southpaw filmi de bu tanıdık yapının içine yerleşik; ne türü yeniden icat etmeye çalışıyor ne de izleyiciyi yanıltmak gibi bir iddiası var. Ancak film, bu bilindik çerçeve içinde duygusal yoğunluğu ve oyunculuk performanslarıyla kendi ağırlığını koymayı başarıyor. Southpaw, bir boks filminden çok, şiddetle yoğrulmuş bir erkekliğin çözülüşü ve yeniden inşası üzerine bir baba/kız hikayesi olarak izlenebilir.
Hafif ağır siklet dünya şampiyonu Billy Hope (Jake Gyllenhaal), kariyerinin sonuna yaklaşmış, ringde olduğu kadar özel hayatında da kontrolsüz bir boksör. Eşi Maureen (Rachel McAdams) ve kızı Leila (Oona Laurence), Billy’nin hayattaki tek duygusal tutunma noktalarıdır. Ancak bir basın toplantısı sonrası yaşanan silahlı çatışma Maureen’in ölümüyle sonuçlanıyor ve Billy’nin hayatı geri dönülmez biçimde dağılıyor. Lisansı iptal edilen, servetini kaybeden ve kızının velayetini yitiren Billy, kendini alkol ve şiddet sarmalında buluyor. Tam bu noktada, eski bir boksör olan antrenör Tick Willis (Forest Whitaker) ile yolları kesişiyor. Billy’nin yeniden ayağa kalkma mücadelesi artık yalnızca kemer için değil, kızına layık bir baba olabilmek içindir.
Southpaw, yüzeyde klasik bir 'yeniden doğuş' hikayesi sunsa da özünde erkekliğin şiddetle kurulan dili üzerine bir sorgulama yapıyor. Kurt Sutter’ın senaryosu, Sons of Anarchy’de olduğu gibi, saldırganlık ile sevgi arasındaki kırılgan ilişkiye odaklanıyor. Billy Hope, duygularını ifade edebilen bir karakter değil, onun dünyasında sevgi de öfke de yumrukla konuşuyor. Benzer tavrı diğer tüm boksör filmlerinde görüyoruz. Özellikle Raging Bull filminde Jake LaMotta'da.
Buradaki asıl çatışma ringdeki rakiple değil, Billy’nin kendi içindeki kontrolsüzlükle yaşanıyor. Film, boksu bir spor olmaktan çok, karakterin içsel karmaşasının fiziksel dışa vurumu olarak kullanıyorr. Baba/kız ilişkisi ise hikayenin duygusal omurgasını oluşturuyor. Southpaw, şampiyonluk anlatısını bilinçli biçimde geri plana itip, asıl zaferi Billy’nin kızına karşı sorumluluk alabilmesi olarak sunuyor.
Bununla birlikte film, dramatik anlarda zaman zaman aceleci davranıyor. Bazı yan karakterler ve alt hikayeler derinleşmeden geçiliyor. Özellikle 'kurtarılması gereken genç' motifi, fazlasıyla işlevsel ve yüzeysel kalıyor. Yine de Jake Gyllenhaal’ın fiziksel ve duygusal performansı, bu anlatı boşluklarının büyük kısmını dolduruyor. Gyllenhaal, Billy Hope’u yalnızca kaslı bir beden olarak değil, duygusal olarak da parçalanmış bir figür olarak inşa ediyor. Forest Whitaker’ın Tick Willis performansı ise filmin ahlaki pusulasını temsil eden karakter konumunda.
Southpaw, tür klişelerinden kaçınmayan ama bu klişeleri duygusal bir samimiyetle yeniden üreten bir film. Evet, hikaye büyük ölçüde tahmin edilebilir; ancak film, ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla değer kazanıyor. Billy Hope’un hikayesi, ringde kazanılan bir maçtan ziyade, şiddetle şekillenmiş bir hayatın sorumlulukla yeniden kurulma çabasıdır. Southpaw, boks filmleri geleneği içinde devrimci bir yerde durmayacak evet; ama yine de boks ortalamanın üstünde kalacaklardan biri olacak her daim.
Bugünün anısına, az oyunculu, tek mekanlı film kataloğumdan bir film ile geldim; The One I Love. Evlilik anlatılarını romantik klişelerden çıkararak tekinsiz bir sorgulama alanına dönüştüren, düşük ölçekli ama fikir açısından son derece iyi bir alana park eden bir film. İlk bakışta bir ilişki draması gibi başlayan hikaye, ilerledikçe bilimkurgu ve psikolojik gerilimle iç içe geçerek modern ilişkilerin en kırılgan noktalarına temas ediyor. Film, 'birlikte olma' fikrinin ardındaki bastırılmış arzuları, pişmanlıkları ve kimlik çatışmalarını ilginç bir yöntem üzerinden görünür kılıyor.
Film bir çift olan iki karakter üzerine kurulu ve çok ufak roller dışında bu ikiliden başkası yok filmden. Bu ikili, evliliklerinde ciddi bir çıkmaza giren Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elizabeth Moss). İletişimsizlik ve duygusal uzaklık ilişkilerini neredeyse işlevsiz hale getirmiştirleri sırada çift terapistlerinin önerisiyle hafta sonu için izole bir kır evine gidiyor. Amaç, gündelik hayattan uzaklaşarak yeniden bağ kurmaktır.
Başlangıçta bu kaçamak umut verici görünüyor: birlikte yemek yapılıyor, sohbet ediliyor, eski yakınlık yeniden filizleniyor. Ancak kısa süre sonra özellikle evin misafir bölümünde tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor. Gerçeklik algısı bozuldukça, Ethan ve Sophie kendilerini yalnızca ilişkileriyle değil, kendi kimlikleriyle de yüzleşmek zorunda kaldıkları bir labirentin içinde buluyor. Film, bu noktadan itibaren sıradan bir evlilik krizini metafizik bir sorgulamaya dönüştürüyor.
The One I Love’ın merkezinde 'ideal partner' fikri yer alıyor. Film şu soruyu soruyor:
İlişkilerde sevdiğimiz kişi gerçekten karşımızdaki insan mıdır, yoksa onun hayal ettiğimiz versiyonu mu? Günümüz modern dünyasında ilişkiler giderek performansa/gösteri sanatına dayalı hale geldiğinden insanlar yalnızca başkalarına değil, partnerlerine karşı da daha iyi, daha eğlenceli, daha anlayışlı bir versiyon sergileme baskısı altında oluyor. Filmdeki alternatif karakterler, tam olarak bu beklentilerin cisimleşmiş hali. Daha neşeli, daha ilgili, daha arzulayan ve daha problemsiz.
Ancak bu kusursuzluk, aynı zamanda insan olmanın temel şartı olan çatışmayı, kusuru ve sürekliliği ortadan kaldırıyor. Film bu noktada romantik ideali yerle bir ediyor. Çünkü mükemmel versiyonlarla kurulan bağ, gerçek bir ilişki değil; geçici bir tatmin ve kaçış alanı oluyor. Bu yönüyle The One I Love, modern bireyin ilişkilerde yaşadığı temel çıkmazı görünür kılıyor: İnsan, sevdiği kişiyi değil; sevdiği kişinin kendisine hissettirdiği duyguyu sevmekte.
Charlie McDowell’ın yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajı olan The One I Love, hikayesini büyük efektlere ya da karmaşık anlatı yapılarına yaslanmadan, neredeyse iki oyuncu üzerinden anlatan minimal bir film. Aşkın bir bulmaca değil, bir tercih meselesi olduğunu hatırlatıyor. Kusursuz bir 'öteki' yoktur; yalnızca kusurlarıyla birlikte kalmayı seçtiğimiz insanlar vardır. Ve film, bu seçimin ne kadar zor, ne kadar ürkütücü ama aynı zamanda ne kadar insani olduğunu kendi yöntemiyle izleyicisine anlatıyor.
Kuzey sineması denildiğinde daha çok Norveç, Danimarka akla geliyor. İzlanda sineması son yıllarda bu resme kafasını sokmaya çalışan ülkelerden. Grimur Hakonarson'un yönettiği Hrutar (Rams) filmi, coğrafyayı yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatının kendisinde bir ana unsur olarak yer alan bir film. Cannes'tan da ödülle dönen bu film İzlanda'nın kuzeyinde geçen küçük bir hikayeyi, neredeyse evrensel bir kardeşlik ve kayıp anlatısına dönüştürdüğü bu filminde; sessizliği, inadı ve bastırılmış duyguları merkezine alıyor.
Film, 40 yıldır birbiriyle konuşmayan iki kardeş olan Gummi ve Kiddi'nin hikayesini anlatıyor. İkisi de aynı soydan gelen koyunları yetiştiren, hayatlarını bu hayvanlara adamış yalnız kişiler. Aralarındaki tek iletişim, not taşıyan bir çoban köpeği üzerinden sağlanıyor. Yerel bir koç yarışmasında Kiddi'nin hayvanının birinci, Gummi'nin koçunun ise ikinci olmasıyla filmin gerilimi başlıyor. Yarışma sonrası Kiddi'nin sürüsünde bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık tespit edilince, köyde bulunan tüm koyun ve koçların itlaf edilmesine karar veriliyor. Bu sadece bir ekonomik yıkım değil, aynı zamanda kimliklerini de bu hayvanlar üzerine inşa edenler için bir benlik yıkımı anlamına geliyor. Ancak bu olay, kırk yıldır konuşmayan bu iki kardeşin yavaş yavaş birbirine yaklaştıran bir kırılma noktası oluyor.
Yönetmen filmi bu hikaye üzerine inşa ederken, alt metinde erkeklik gururu, yalnızlık, kuşaklar arası inat ve duygusal ketlenme üzerine düşüncelere pencere açıyor. Film aynı zamanda modern devlet mekanizmaları ile geleneksel yaşam biçimleri arasındaki gerilimi de gösteriyor. Hastalıkla mücadele adına uygulanan kurallar her ne kadar rasyonel olsa da, bu rasyonellik bireysel hayatlar üzerine yıkıcı sonuçlar da doğurabiliyor. Ancak yönetmen bunu söylerken ne otoriteyi şeytanlaştırıyor, ne de köylüleri romantize ediyor.
Yönetmenin filmografisine baktığımızda belgesel kökenli olduğunu görüyoruz. Ve bu da filmin çekim tarzına da yansıyor. Kamera oldukça sabırlı ve dramatizmden kaçınıyor. Karakterlerin sessizliğine saygı duyuyor, tıpkı bir hayvan belgeselinde olduğu gibi sadece izliyor, onları konuşmaya zorlamıyor. İç mekanlar ise sanki yıllardır önce, 1940larda bırakıldığı gibi duruyor. Yani durağanlığı, tutuculuğu yalnızca karakterler üzerinden değil, mekan üzerinden de bize veriyor yönetmen.
Hrutar son zamanlarda izlediğim en sıcak filmlerden biri. Her ne kadar iki kardeşin hikayesi sınırlı bir coğrafyaya sıkışmış gibi görünse de, kayıp karşısında verilen insani tepkilerin evrenselliği sayesinde genişliyor. Film, uzun olan küskünlüklerde uzlaşının çoğu zaman bir tarafın adımı ya da jesti ile değil, bazen dış etkenlerin ya da bir felaketin ardından gelebileceğini ama bunu da zorunlu bir yakınlık olduğunu bize hatırlatıyor.
Mad Men dizisindeki Don Draper rolüyle 2008 yılından beri her sene Drama dalında En İyi Erkek Oyuncu ödülüne aday gösterilen Jon Hamm, nihayet Emmy ödülünü kazandı.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını geçenlerde okuma fırsatı buldum. Romanın isminin güzel olması bir yana roman boyunca böyle bir enstitütünün kurulması gerekliliğini o kadar güzel betimlenmiş ki insan bir işin gerekliliğine inana dursun çevresindeki kişileri de bunun gerekliliğine bir o kadar rahat inandırabilir. Mevzu bahis keza saatler olur, keza farklı bir olgu. Malum süreç boyunca aslolan işin gerekliliğine inanabilmek. Bilakis inanmayı bıraktığınız anda karşılaşılacak durum da roman içerisinde detaylıca işlenmiştir.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir yana, sinemanın doğuşu sayabileceğimiz dönemlerden (Metropolis 1927 ) bugüne saat ve zaman kavramı sinemanın vazgeçilmez detaylarından biri olmuştur. Bazen sembolik, bazen detay odaklı olarak yakın kadraja konu olan saatler de filmlerin bir parçası. Aşağıda aklıma ilk gelen duvar saatlerini paylaşıyorum. Hangi filmlere ait olduklarını bilen?
Yaklaşık 10 saatlik yolculuk sonrası dünyanın en iyi havaalanıyla karşılar sizi Seul. incheon havaalanı Seul'e yaklaşık 1 saat uzaklıkta. İstanbul'da Sabiha Gökçen'e uzak derdim ama bu incheon'u görünce uzaklık neymiş anlıyor insan. Havaalanından Seul'e otobüsle veya tren kullanarak gidebilirsiniz. Ama treni tavsiye etmem. İkide bir aktarma yapmak zorundasınız trenle giderseniz. Ancak otobüsle direk istediğiniz yere gidebilirsiniz. Otobüs fiyatı 10.000 wondur. yaklaşık 16 TL. Otobüsler pek konforlu değil Havataş'ın-Havaş'ın otobüsleri yanında. Otobüslerde ve metrolarda 4 dilde anons yapılıyor: Korece, Çince, Japonca, İngilizce. Durağınızı kaçırmamak için dikkatle dinlemeniz tavsiye edilir otobüsler içinde. Metrolarda ise LCD ekranlarla durak takibi yapabilirsiniz. Otobüs şoförleri pek İngilizce bilmez. Yardım istemeye çalışırsanız İngilizce bilmeyen türk abinin yardımcı olmaya çalışma yönteminin Kore versiyonunu görebilirsiniz. metro sistemini ciddi şekilde geliştirmişler. London Underground'u ile yarışır kesinlikle. Konforda ise Londra'nın eline verir. Metrolarda telefonlarınızı kullanabilirsiniz, genelde beleş wifi bulabilirsiniz. Yine metro duraklarındaki geniş LCD ekranlarda şehirle ilgili bilgi alabilirsiniz. T-Money kart kullanırsanız metro ile otobüs arasında aktarma yapabilirsiniz.
-Kore'de fiyatlar genel olarak Türkiye ile aynı. otobüsler 1100 won, metro aynı şekilde 1100 won. yaklaşık 1.7 TL.
-Sigara fiyatları bir Türk genci için çok cezbedici. En pahalı sigara 2700 won:) 4 TL civarında. Orada yaşayan, para kazanan için düşünürsek aşırı derecede ucuz sigara. He bir de sigaraların orasında burasında resim yok. Korece uyarılar yazıyor. Zaten bir şey anlamayacağınız için rahatça içebilirsiniz. Sigara ucuz olmasına ucuz ama öyle her yerde sigara içmezsiniz. Belirli caddelerde sigara içmek yasaktır. Kapalı alanlarda sigara içme yasağı yok. aksine açık alanlarında sigara içme yasağının olması biraz garip. misal havalimanında dışarı çıktınız açık alana, sigara içemezsin burada. sigara içme odalarına gitmeniz lazım. Ama güzellik şurada havalimanının içinde de sigara içme odaları var. Gir içeri iç sigaranı berbat sigara kokusuyla.
-Adamlar Seul'u han nehrinin iki yakasına kurmuşlar. Gariptir ki şehir yine nehrin kuzeyine kurulmuş diğer nehirli Avrupa şehirleri örneğinde olduğu gibi. Nehir dediğimde baya bir geniş. bir Boğaziçi kadar var. Ama nehir kenarını otoyollarla doldurmuşlar. Bizim boğaz gibi bir anlamı cazibesi yok. Sıfır cazibe. Nehrin üstüne kurulan köprülerde de bir cacık yok Avrupa şehirlerinde olduğu gibi. Bildiğin düz köprü yapmışlar genelde. He şehir merkezi demiştim. Şehir merkezi bu nehrin kuzeyine kurulmuş. Kuzeyde göreceğiniz 'N Seul' kulesinin etrafı şehrin merkezini oluşturuyor. bu tepeye çıkarsanız genel olarak Seul'u görürsünüz. göreceğiniz şey gökdelenler, yine gökdelen apartmanlardır. Şehirde yerleşim alanının fazla olmayışı ve şehir nüfusunun fazla oluşu bu büyük apartmanları gerekli kılmış. Var olan az katlı yerler de yıkılıp yerine büyük apartmanlar dikilmekte.
-Seul'u görünce Kore'yi görmüş olursunuz. Kore'nin tüm şehirleri Seul gibidir gelişmişlik olarak. Busan olsun, İncheon olsun Seul gibi ciddi şekilde gelişmiş şehirlerdir. Demem o ki bizdeki gibi sadece bir şehrin gelişmiş olduğu bir yapıya sahip değiller. İnsan bunları görünce kendi tarihini yadırgamaya başlıyor. Meğer diyorsun biz bir baltaya sap olamamışız. Şehirdeki arabaların 10da 4ü Kia, 10da 4ü Hyundai geri kalanı da yine Kore menşeili araba markaları. Adamlar zamanında bir değil onlarca babayiğit çıkarmışlar. Renault markası da bu Kore arabaları arasında iş yapmasının zor olduğunu anlamış olmalı ki ismini Samsung-Renault olarak değiştirmiş. Amblem olarak da Samsung'un amblemini kullanıyor arabalarda.
-Hediyelik eşya almak isterseniz İnseadong en iyi yerdir. Cadde boyunca bir çok dükkan bulabilirsiniz.
Soldaki fotoda gördüğünüz üzere DVD Roomlar - Cafe Roomlar şehrin bir çok yerinde var. Room kelimesinden anlaşılacağı üzere buralarda oda konsepti var. DVD romlarda izlemek istediğin filmi seçer odaya girersin. Kimse rahatsız etmez sizi. Sipariş falan isterseniz getirilir. Aynı konsept Cafe Roomlarda da var. Oda içinde bulunan bir butonla çalışan birini çağırıp siparişini verebilirsin. İki saat garson diye mi bağırsam usta mı desem kaptan mı desem tribine girmek yok burada.
Şehir genel olarak geniş caddelere ev sahipliği yapıyo. Buna rağmen akşam ve sabah trafiği İstanbul'la yarışır. Bu arada şehirdeki efsane metro sistemine rağmen trafik oluşunu görmek geleceğe yönelik karamsarlık yaratıyor insan. Malum halihazırda bir çok metro projesi veya yol köprü projesi ile İstanbul'un trafik sıkışıklığı düzelecek sanıyorsun ya!, sanma sakın. Şehirde 100 tane metro hattı da olsa şehirde yine trafik olacak. Buna alış canımcım.
Şehrin bir çok yerinde Türkiye ile ilgili şeyler dikkatini çekebilir. Kore Savaşında, Güney Koreyi askeri olarak en çok destekleyen ülkelerden biri Türkiye. Yabancı askerle arasında en çok şehit şehit verenler arasında Türkiye 3. sırada.
Bir şehirde yapılabilecek en güzel atraksiyon şehre özgü yemekleri tatmaktır benim için. Bunu seviyorsanız seul size onlarca çeşit yemek sunar:
-Pilav sevenlere bibimpab ve bulgogi tavsiye edilir. pilavın et ve çeşit çeşit yeşillik katılmış hali diyebiliriz buna. ama bu yemeklerin kişiye özel pişiyor olması yemeği daha bir tatlı kılıyor. Fiyatı 6000-7000 won arası. yaklaşık 10 tl.
-Et sevenler barbekü restoranlarına uğramadan dönmesinler. Bildiğin kendin pişir kendin ye restoranları. Ama onlarca çeşit et var. Ve açık büfe tarzında. Yiyebildiğin kadar ye. Ama artık bırakmaman lazım. Bırakırsan 5000 won cezası var. Açık büfenin fiyatı da 11,500 won akşam vakti. öğlen vakti 9000 won. Bir de sadece et yok menüde. Mezeler ve salatalar da açık büfeye dahil.
-Tavuk pilav sevenler dakgalbi'yi kesinlikle denesinler. Aşçılardan birinin alet edevatıyla masanıza gelip, masanızda canlı canlı yemeğinizi pişirmesi eminim hoşunuza gidecektir.
-Kore noodle'ı da denenebilir. marketten alıp otelinizde sıcak suyla noodle'ı yapmanız daha mantıklı. zira restoranlarda basit noodle'a yaklaşık 10 tl para vermek koyabilir.
-Her asya ülkesinde olduğu gibi Seul'de de mükemmel sokak yemekleri bulabilirsiniz. Myeong-dong caddesine bir uçtan girip, sokak yemeklerini deneye deneye bir uçtan çıkabilirsiniz. Cadde üzerindeki tavuk döneri tavsiye ederim. İçine kattıkları sos tavuk döneri sıradanlıktan çıkarıyor. yediğim en iyi tavuk dönerdir.
-Şehirde bütün restoranlarda su bedavadır. hava limanında içme suyu çeşmeleri bulabilirsiniz. genelde her metro istasyonunda tuvalet-lavabo vardır ve beleştir. şehir içinde de bazı yerlerde halk tuvaleti bulabilirsiniz ve bunlar da beleştir:)
Aşağıda Belgrad(Sırbistan) gezisi sırasında aldığım notları sıraladım ki sıra sıra okuyasınız.
-Havalimanında uçaktan iner inmez karşına polis dikilir. Amacın ne, ne iş yapıyorsun, nerede kalacaksın falan sorularını geçiştirmek için kalacağın yerin rezervasyon çıktısını almayı unutma. Havalimanı çıkışında Tourist İnformation noktasından haritanı alabilirsin.
-Havalimanından şehre taksi, özel otobüs veya halk otobüsleri ile gidebilirsin. Paran varsa 15 eurodan fazlasını vermemek koşulu ile taksi kullan derim. Tabii bunu bir kaç kişi gideceğini varsayarak yazıyorum. teksen atla otobüse git. Sittin saatte gidersin şehir merkezine. Tam bir halk otobüsü. Bizim çıktığımız vakit tıkış pıkıştı. Direktoman taksiye atladık biz. (Biz üç kişiydik bu arada.)
-Kalacak yeri airbnb'den ayarladık. Reklamı da hakediyor burası.
-'Tatil olsa da maçları kaçırmam abi ben' diyosan balkan bet adlı ultra gelişmiş iddaa bayilerine git. İçeride maçını izler, sempatik çalışanları kesebilirsin. Fiyatları yine on numara seviyesinde. En kalabalık ve en güzel balkan bet şubesi Hotel Moskova'dan Knez Mihailova Caddesine giderken solda olan. Tavsiye burası içindir. diğer yerlerde full erkek popülasyonu ile karşılaşabilirsiniz.
-Taze adlı zincir pastane tarzında dükkanlar var. Her türlü hamur işini bulabilirsiniz. Bu taze dükkanlarından birinde ismini öğrenemediğim büyük hamburgerler var. Bildiğin kocaman hamburger. Bizim kumpir muhabbetinde olduğu gibi hamburger etinin üstüne 10-15 çeşit nevaleden ne istersen koyduruyorsun. Fiyatı da tam bir şaka. sadece 200 dinar. 5 lira yani. bu mekanı Knez Mihailova Caddesinin Hotel Moskova tarafındaki girişinden kendini soldaki sokağa bırakınca bulabilirsin. Sokak girişinde bir büfe var. O büfenin arkasında Taze yazısını göreceksin. Sokakta Coca Cola sandalyeleri falan var.
-Knez Mihailova Caddesinin ortasında su içme yeri var. Bildiğin çeşmelerden su akıyor işte. Beleş. Kalemegdan tarafına bakarken sağ tarafında Fresco Cafe var. Yine dışarıda sandalye masaları var. Buranın sandviçlerini çok beğendim. Taze Taze. Bir de buranın sandviç ekmekleri on numaraydı. İçerde kendileri yapıyorlarmış ekmekleri. Bu da büyükçene. Fiyatı 150 dinardı. 3-4 lira gibi bişi. Yanına bi kahve ile keyfini sür. Bu Fresco Cafenin az ilerisinde Knez Mihailova Caddesi üzerinde siyah tasarımlı ismini unuttuğum pastaneler zincirinin bir şubesi var. Bunlarında kruvasanları on numaraydı. Fiyatı 57 dinar. 1-2 lira işte.
-Skadarlija sokağı veya diğer adıyla bohem sokak akşam üstü muhabbet etmelik güzel bir yer. Burada da Red Bar'ı baya sevdim. Sokağa hakim terasında kahveni içebilir veya içeceğini yudumlayabilirsin. Bu sokaktaki Türkçe menü, hoş geldiniz afişleri asılı iki tane restoran var. Onlardan birine girdik Sırp yemekleri için. Garson müthiş ilgisizdi. Yemeklerin gelmesi yarım saati buldu. Kolaları sıcaktı. Bi restoranda yaşanabilecek her türlü aksiliği yaşattılar bize. asık suratlı garsonlar da cabasıydı. tavsiyem bunlara girmemeniz. Sırpların yerli diyebileceğimiz yemeği Sırp kebabı dedikleri bildiğiniz İnegöl köftesinin Sırp versiyonu. Denemeseniz de olur.
-Sırplar için varsa yoksa Tesla, Djokovic, ve şu 1. dünya savaşını başlatan adam. Her yerde bunları görebilirsiniz Şehirde. Tesla için müze kurmuşlar. Müthiş derecede ufak. Giriş 500 dinar. Para vermeden de müzeyi gezmeniz mümkün bence. Vermemek ayıp olur tabi. bu müzede Teslanın buluşlarını deneyerek görebilirsiniz. Elektrikle iletişim kurmak için mutlaka bu müzeye gidin.
-Kalemegdan dedikleri bildiğiniz park. İçinde hayvanat bahçesi, türbe, kale duvarları falan var.
-Akşam 10dan sonra dükkanlarda içki satışı yok. Evde içecem diyorsan erkenden al (Ey içen adam lafım sana: ülkenin kıymetini bil).
-Mcdonaldsda Ceaser Classic diye bir menü var. İçinde yoğurt roka olan bir hamburger. Tadına bayıldım ben. Hamburgere roka koymayı kim aklına getirdiyse bir an önce bize de getirsin please.. Yerel bir tat babından denemelisiniz. Menü fiyatı 570 dinar. 15 lira falan.
-Knez Mihailovanın arka sokaklarından olan Yuka Karadzica sokağı bildiğiniz cihangir. Daha bi elit mekan. Fiyatlar da ona göre tabi. Ona göre dediğim de yine pahalı değil.
-Tramvayla şehir turu atabilirsiniz. Stari Savski Most köprüsünden karşıya Novi Beograda geçin. Burada alışveriş merkezlerini de bulabilirsiniz. Bu kısımda yani yeni Belgradda bisikletle tur atmanız da mümkün. Burası daha bir düz olduğu için bisiklet alanları fazlaca. Bisiklet demişken nehir kenarında yaklaşık 5 km'lik bisiklet yolu var. Bisikleti alıp baştan başa bir Belgrad turu yapabilirsiniz.
-Aziz Sava Klisesi Ayasofyadan hallice. Ayasofyadan daha yüksek daha dar. Gitmişken görmeden olmaz tabi. Stadyum severler Aziz Savadan devam ederek partizanın stadını görebilirler. Kızıl yıldızı da tabi ki. Partizan stadı karşısında Yugoslavya Müzesi var. Yugoslavya tarihi anlatılıyor.
-Karı kız yardırmaya gelmiş Türklerle karşılaşmaya hazırlıklı olun. Şehirde gezilecek yerler kısıtlı olduğundan her an Türklerle karşılaşabilirsiniz. Ve bu Türklerden bazıları, abazan olanları, etraftakilerin anlamadıklarını umarak karı kız muhabbeti yapar. Bunlardan uzaklaşmak en iyisi.
-Sırplar gayet cana yakın insanlar. En azından bizim tanıştıklarımız bizle iyiydiler. Türkçe kelime söylemeye çalışmaları ve tanıştıklarımızın hepsinin İstanbul'a hayranlıkları dikkatimi çekti.
Velhasıl 3-4 arkadaşla hafta sonu çok iyi vakit geçirmek için güzel bir yer. Şehir olarak bir Prag değil belki ama gitmesi kolay. Uçak bileti ucuz, vize istemiyor, Şehir ucuz. gidin görün efendim. tavsiye edilir.
Richard Eyre’ın yönettiği Notes on a Scandal (2006), izleyiciyi rahatsız etmeyi hedefleyen ama bunu sansasyonel bir ahlak tartışmasıyla değil, insan doğasının karanlık dürtülerine odaklanarak yapan bir psikolojik gerilim filmi. Zoe Heller’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, dışarıdan bakıldığında bir 'skandal' hikayesi gibi görünse de, merkezine suçtan çok iktidar, arzu, sınıfsal hınç ve yalnızlık gibi derin insani çatışmaları yerleştiriyor. Judi Dench ve Cate Blanchett’ın olağanüstü performanslarıyla güçlenen film, izleyiciyi yalnızca olan bitene değil, bu olayları anlatan kişinin zihnine mahkum ediyor ve geriyor.
Film, Londra’daki bir devlet okulunda tarih öğretmeni olarak çalışan ve emekliliğe yaklaşan Barbara Covett’ın (Judi Dench) etrafında şekilleniyor. Hayatla bağı zayıflamış, insanlara karşı keskin bir küçümseme geliştirmiş olan Barbara, yalnızlığını günlüklerine sığınarak ve çevresini yargılayarak bastıran birisi. Okula yeni atanan genç ve güzel resim öğretmeni Sheba Hart’ın (Cate Blanchett) gelişi, Barbara’nın durağan hayatında sarsıcı bir etki yaratıyor. Sheba’nın zarafeti, sosyal konumu, rahat tavırları, Barbara’da hem hayranlık hem de derin bir kıskançlık uyandırıyor. Bu ilgi zamanla da saplantıya dönüşüyor.
Barbara, Sheba’nın öğrencilerinden biriyle yasak bir ilişki yaşadığını öğrendiğinde, bu bilgi onun için ahlaki bir sorumluluktan çok bir güç aracına dönüşüyor. Sözde dostluk, giderek bir şantaj ilişkisine evriliyor bu noktadan sonra. Barbara kendini Sheba’nın tek sığınağı olarak konumlandırırken, aslında onun hayatını sistemli biçimde kontrol altına almaya çalışıyor. Bu dengesiz ilişki, filmin sonunda yıkıcı ve kaçınılmaz bir patlamaya ulaşana kadar seyirciyi de psikolojik anlamda germeye devam ediyor.
Barbara karakteri, arzunun romantik ya da erotik bir biçiminden çok, sahip olma ve kontrol etme isteğini temsil ediyor. Sheba’ya duyduğu ilgi aşk değil, sınıfsal aşağılık duygusuyla beslenen, kıskançlıkla sertleşen ve yalnızlıkla patolojik hale gelen bir bağımlılık. Film burada nadir işlenen bir duyguyu merkezine alıyor: sosyal kıskançlık. Barbara’nın Sheba’ya duyduğu öfke yalnızca gençliğine ya da güzelliğine değildir; onun ait olduğu sosyal sınıfa, rahatlığına ve hayatta bir adım önde oluşunadır. Bu nedenle film, arzuyu cinsellikten çok sınıf bilinci ve hınç üzerinden kuruyor.
Notes on a Scandal, izleyiciyi kimin suçlu olduğu sorusuyla değil, insanın ne kadar tehlikeli olabileceği gerçeğiyle baş başa bırakan bir film. Ahlakın çoğu zaman bir değer değil, bir silah haline gelebildiğini gösteriyor. Skandal, yasak ilişkide değil; bu ilişkiyi kendi varoluşunu beslemek için kullanan zihniyette olduğunu da görmüş oluyoruz. Konusu, oyunculuğu, işlenişi ile bence izlenmesi gereken bir film.
Bu toprakların ezberlenen ağlamaklı ve bol entrikalı (aşk soslu elbette) dizilerinden artık gına geldi. Yok mu şöyle batılı tarzda çekilen bir polisiye dizi derken çıkageldi Filinta:Bir Osmanlı Polisiyesi.
Gerek Trt'de yayınlanıyor oluşundan (malum devlet kanalı) gerekse de polisiye dizilerin (tuhaf fenomen Arka Sokaklar'ı saymazsak) pek bizim halkı sarmaması gerçeği nedeniyle önyargıyla bakılıyor sanırım bu diziye.
Filinta dizisi Kudret Sabancı yönetmenliğinde çekiliyor. Devasa bir plato varmış Kocaeli'de. O günün muhitleri, dükkanları yani tamamıyla her şeyi en kanlı canlı haliyle ve de hiç sırıtmadan izleyicinin gözlerinin önüne getiriliyor. Ciddi bir maddi yükümlülük getiren, artı emek isteyen bir girişim bu. Takdir edilesi.
Lost'un yönetmeni Bobby Roth'un yapıma danışman olması yine ciddi bir artı. Dizideki o ülke dışı kokan görsellik ve profesyonelliği bu adamın rehberliğine de borçlu olmalılar. Roth, diziyle ilgili konuşurken "Amerika'da da izlenecek bir iş yapıyorlar ama başarılı olmak zorundalar" demiş. Bunu destek verdiği diziyi pohpohlama adına dediğini düşünebilirsiniz. Ancak bu çok doğru bir öngörü olmaz. Gerçekten gerek görsellik, gerekse de kurgu anlamında hayli batılı bir havası var dizinin. Ve her geçen gün ritmi daha da artırıyorlar.
Dizinin kahramanı, Galata müşiri Filinta Mustafa'yı Onur Tuna canlandırıyor. Öncelikle kendisi ilk gördüğümde sadece fiziğinden dolayı mı bu adamı başrole oturtmuşlar dedim. Lakin bölümler ilerledikçe oyuncu bu role iyice ısındı. Bu diziden sağ salim bir başarıyla çıkarsa ülke belki de iyi bir jön kazanabilir.
Filinta Mustafa'nın gönlünü kaptırdığı dilber portresinde karşımıza çıkan Lara'yı Damla Aslanalp oynuyor. Her hikayede bir aşk masalı olmasına alışığız. Dozunda karşımıza çıkıyor bu ikili dizi boyunca. Bu da güzel.
Bahsedilmesi gereken esas karakter ise kesinlikle Kadı Gıyaseddin rolündeki Mehmet Özgür. Hem duruşu hem de belki de rolü gereği hakim olduğu lisanıyla dizideki en Osmanlı karakter. Açık ara... Bu role cuk oturmuş. Kalabalıkları elini kaldırıp "sukunet" diye susturması oldukça karizmatik. Keza devlet işleri ve adli vakalardaki genel yaklaşımları da.
Son olarak hikayenin kötü adamı Boris Zaharyas'tan bahsetmeli. Gerçek hayattaki muadilinin Osmanlı'nın başına türlü türlü çoraplar ören Basi Zaharoff olduğunu tahmin etmek güç değil. Bu savaş tacirini ise Serhat Tutumluer canlandırıyor. Kadı Gıyaseddin rolündeki Mehmet Özgür'den sonra dizinin en iyisi kesinlikle. Bu karakter sebebiyle konuyu günümüzün meşhur devlet içi illegal yapılanmalara (veya en son tabirle paralel yapı) göndermeli bir dizi diyerekten Filinta dizisini hakir görenler var. Büyük bir hata yapıyorlar zira tarih boyunca devletlerin altını oymaya çalışan illegal oluşumlar hep olmuştur. Zaten Basil Zaharoff adlı gerçek kişi de bu tarz bir adamdır. Ve buna ek olarak diziyi hiç izlemeden, ortaya dökülen emeği ve kaliteli yapımı hiçe sayarak yapılan yorumlar çok boş. Hele bir iki bölüm izleyin, ondan sonra dizinin kalitesi üzerine üç beş kelam edin.
Uzun uzun yazmak yerine dizide yer alan meşhur bir kaç oyuncunun daha olduğunu isimlerini zikrederek yazalım. Yosi Mizrahi, Kayra Şenocak, Naz Elmas ve Kamil Güler de piyasanın iyi bilinen isimleri ve onlar da dizide önemli rollerdeler.
Dizinin batılı havasından Cumhuriyer gazetesi yazarı Mehmet Çoban da diziyi övdüğü bir yazısında bahsetmişti. Hemen ilk bölümün ardından yazılan bu yazıda bunca kaliteye ve ülkedeki çoğu işten üstün olan bir yapım olmasını rağmen bir türlü halkın diziye ısınamadığını güzelce anlatmış. İki önceki cümlede yazıya bir bağlantı koydum. Okumanızı tavsiye ederim. Kısa bir cümleyle yazıya değinmek gerekirse; Türk dizi izleyicisinin, Özcan Deniz'in modern ağa rollü dizilerine ve Muhteşem Yüzyıl gibi bol entrikalı (bol aşklı meşkli anlamında) dizilere aşina olması, çabuk kanının kaynaması en büyük etken diyor bu duruma. Yoksa henüz bu topraklar batı kalitesinde çekilen polisiyelere uzak mı? Veya en fazla Adanalı tarzı klişe işleri mi beğeniyoruz? Cevaplaması çetrefilli bir soru.
Filinta'nın avantajı devlet kanalında olması. Çok ciddi bir reyting kaygıları bu sebeple olmaz. Lakin bu dizi gerçekten izlenmeli. Hem ülke dizi sektörü bu kadar gelişti mi yahu diye şaşırmak ve takdir etmek için hem de yurt dışına tüm kalitesiyle pazarlanabilecek bir diziye destek vermek için.
İnternetten izlemesi daha keyifli elbette. Ancak dizinin 2 saate yakın süre boyunca reklamsız bir şekilde televizyondan da yayınlandığını hatırlatayım.