1960 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1960 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2009 Cumartesi

À bout de souffle ( Serseri Aşıklar )

"Bir kızın yanında uyumak değil ; yanında uyanmak güzel şeydir."

Hikayesinin aslında türk insanına pek de yabancı gelmeyeceği bir filmdir A Bout de Souffle. Esas kızı tav etmek için erkeğin oluşturduğu yalan dünya ve oynadığı zengin rolü çercevesince kıza kendini ispatlama çabaları. Fakat film kendini o kadar samimi gösteriyor ki basit bir aşk hikayesinin bile ne denli tatlı anlatılabileceği sunuluyor. Fakat bir çok eski yapımı filmde olduğu gibi sahne ve diyalog kopuklukları bu filmde de mevcuttur fakat filme olan bakışınız bunları görmezden gelmenize neden oluyor (farkettirmiyorum).

-William Faulkner'ı tanıyor musun?
-Hayır..Yattın mı onunla?

Belki de bu diyalog ve sahne kopukluklarnı ilk uzun metraj deneyiminde fazla göstermemek istemiş olacak ki uzun diyalog ve sahnelere ağırlık vermiştir. Aralarında Michel’in Patricia ile ilişkiye girmek için yaptığı kurlar ve oluşan komik diyalogların bulunduğu 22 dakikalık (film 90 dakikadır) hotel odası sahnesi vardır. Filmin güzel sahnelerinden de biridir hatta.

À bout de souffle, Godard’ın ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen en beğenilen filmleri arasındadır. Bunda hikayenin izleyicide bıraktığı tat ve Godard’ın gördüğü desteğin önemli etkisi vardır. Senaryo yazımında Godard’a eşlik eden Fahrenheit 451 filminin yönetmeni Traffuat (ki hikaye aslında bunundur, Godard düzenlemesini yapmıştır), teknik destekte de o zamanlar Godard'dan daha deneyimli fransız yönetmen Jean-Pierre Melville var. Filmde basın toplantısı yapan yazarı oynayan kişi de Melville dir. Bu sahnede kadınlar hakkındaki bir takım düşüncelerden bahseder. Aşkın erotizmden farksız olduğunu; hayattaki 2 önemli şeyin kadın ve erkek olduğunu.

W.Faulkner - İnsan güzel bir kızı zengin bir adamla görünce, kızın iyi bir kız,adamınsa aşağılık biri olduğunu söyleyebilir.
Muhabir - Brahms'ı sever misiniz?
W.Faulkner - Herkes gibi sevmem

Muhabir - Hayatta en büyük amacınız nedir?
W.Faulkner - Ölümsüzleşmek. Sonra da ölmek.


bu kadın çok güzel arkadaş !

Favori aktristlerim listesinde kendisine oldukça değer biçtiğim Jean Seberg, Patricia rolünde oynarken, Michel ise Jean-Paul Belmonde oynuyor. Filmi sevip karakterlere özenenler -yahut sevgisini belirtmek isteyenler- Patricia 'nın New York Herald Tribune t-shirtünden yahur Michel'in o dudak hareketinden esinlenmeler yapmıştır. ( o t-shittü giyen her kıza da tavımdır, söliim). A bout de souffle ‘nin kelimesel anlamı “nefes nefese” olmasına rağmen filmi “serseri aşıklar” diye çevirenlere de burdan selam ediyorum, sevdim sizi.
-- F i n --

6 Nisan 2009 Pazartesi

Festival Günlüğü # 2 / JUNGFRUKÄLLAN


JUNGFRUKÄLLAN
(Genç Kız Pınarı)


Festival kitapçığı ne zaman çıksa ilk olarak eski filmlere, iyi yönetmenlere yani dünya sinema tarihine adlarını sağlam puntolarla yazdırmış olanları arar gözlerim. Genç Kız Pınarı filmi de bu sene Bergman’ın festivale katkısı. Geçen sene Kurdun Saati filmini izlemiştim. Bu sene izlediğim filmi açmadan önce şunu belirteyim; Bergman daha hüsrana uğratmadı beni.


Filmlerinde dinsel temalara cesurca değinen Bergman, bu filminde de 13. yüzyılda bir halk şarkısı üzerinden çıkıyor yola. Film ateşle başlıyor ve bir dolu Hıristiyanlık göndermesi ile bezeniyor.


Bakire bir kız olan Karin, dini bir ritüeli yerine getirmek adına ailesi tarafında kiliseye gönderiliyor. Bu ritüelin önemini daha izlerken belli ediyor yönetmen. Gencecik kızın bir gelin gibi hazırlanması, ay gibi suratıyla birleşince karakterin her yanından saflık akıyor adeta.


Bu kiliseye giden yol, saflığın, temizliğin, bakire bir kızın hayatında çok büyük bir yere sahip olacak şüphesiz ama öyle olmuyor. Yol da engeller onun peşini bırakmıyor bir türlü. Bergman, ana karakteri Karin’i bir peri masalı kahramanı gibi iyi bir şekilde sunuyor bizlere. Ölümü onların elinde olacağı 2 çoban ve bir kardeşi ile ekmeğini paylaşması, filmin sonlarına doğru izleyenin aklına geliyor bir daha.


Öldürdükleri kızın ailesini bilmeyen çobanlar ve kardeşi, kızın evine kızın elbiseleri ile gidiyor. Bakireliğini tescil ettirmek isteyen ve evlenene kadar kimseyle birlikte olmak istemeyen Karin’i, tecavüz ederek ardından öldüren bu dağlılar o elbiseleri aileye satmaya çalışınca işler ortaya çıkıyor.


Bergam film boyunca bu karşıtlıkları çok iyi kuruyor. Karin’in etrafında birden çok engeller koymuş. Özdeşleşiyorsunuz kızla.


2 çobanın erkek kardeşi ise film boyunca Karin kadar naif bir rolde karşımızda. Karin’in ailesi ile yemek yerken, büyükleri rahatlıkla yemek yerken o, cinayet anının tanığı olarak hiçbir yemeği yiyemiyor. Günahsız biri olarak betimleniyor adeta. Ama Karin’in babasının gazabına o da uğruyor.


Genel olarak sinematografik baktığımız zaman ise, yakın plan ve ışık kullanma üstadı olan Bergman,, yine imzasını atıyor. Her plan Bergman kokuyor. Persona, Yedinci Mühür, Kurdun Saati, Yaban Çilekleri ve en son olarak Genç Kız Pınarı… Birbirlerinin devamı gibi planlar var bu filmlerde. Kameranın anlamlı olarak sağa, sola track yapması, durağan giden filme bir nebze hareket katıyor.


Bir toparlama yapacak olursam; su-ateş karşıtlığı filmin çatısını oluşturuyor. Karin’in yanına giden babası ölü bedenini topraktan kaldırdığı zaman, başının olduğu yerden bir su kaynağı çıkıyor. Günahsızlığa, bakireliğe sağlam bir gönderme ile sonlanan film, babasının kızının katillerini öldürdüğü elleriyle tanrı’ya kilise yapacağı sözünü vermesi ile izleyeni bir süre koltuğuna yapıştırıyor.


KONUK YAZAR: cem
http://asmali-mescit.blogspot.com/


# Diğer Festival Günlükleri #
# Diğer Konuk Yazarlar #