1988 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1988 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2026 Cuma

Spoorloos (The Vanishing,1988) Filmi, Kötülük Hakkında Bize Ne Söylüyor?

Son zamanlarda sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan ve Stanley Kubrick’in "sinema tarihinin gördüğü en ürkütücü yapıtlardan biri" olarak tanımladığı Spoorloos (The Vanishing, 1988), yönetmenliğini George Sluizer’ın yaptığı, psikolojik gerilim türünde Hollanda-Fransa ortak yapımı bir film. Bir kadının kayboluşundan hareketle saplantıyı, kötülüğün sıradanlığını ve insanın gerçeği öğrenmek uğruna neleri göze alabileceğini anlatan bu filmin önce bir incelemesini, ardından da spoiler içeren okumasını yapalım.


Hikaye, sevgilisi Saskia (Johanna ter Steege) ile birlikte Fransa’daki tatil yolculuğuna çıkan Rex Hofman’ın (Gene Bervoets), sıradan bir benzin istasyonu molasında sevgilisinin iz bırakmadan ortadan kaybolmasıyla ana hikayesine başlıyor. Saskia’nın ne bir iz bırakarak ne de arkasında bir ipucu bırakarak buharlaşması, Rex’i üç yıl sürecek saplantılı ve tüketici bir arayışın içine sürüklüyor. Film, bu gizemli kayboluşun ardından hem katilin soğukkanlı hazırlık sürecini hem de Rex’in yaşadığı ruhsal çöküntüyü paralel bir kurguyla gözler önüne seriyor. 

Yönetmen George Sluizer, klasik gerilim filmlerinin aksine katilin kimliğini gizlemek yerine hikayenin başından itibaren seyirciyi suçluyla tanıştırarak alışılmışın dışında bir yol izliyor. Bu tercih, filmi kimin katil olduğunun merak edildiği bir bulmacadan ziyade, katilin zihnindeki karanlık mekanizmayı ve kaçınılmaz sona doğru ilerleyen süreci inceleyen psikolojik bir çözümlemeye dönüştürüyor. Klasik bir korku filmi canavarı yerine son derece sıradan, aile babası profili çizen bir kimya öğretmeninin kötülüğü işlemesi, gerilimi daha da sarsıcı kılıyor. 

Yönetmen, şiddet olgusunu herhangi bir nedene bağlamadan, insan doğasının en karanlık köşelerinden süzülüp gelen 'nedensiz şiddet' veya daha önce blogumuzda The Zone of Interest filmi yazısında değindiğimiz, Hannah Arendt'in Kötülüğün Sıradanlığı kavramı üzerinden ele alıyor. Katil Raymond Lemorne’un (Bernard-Pierre Donnadieu) kötülüğü bir akademik merak, bir deney veya kusursuz bir suç işleme arzusuyla yapması, filmin alt metnini zenginleştiriyor. Karakterin çocukluğundan itibaren 'kadercilik' kavramıyla olan hesabı ve sıradan hayatının arkasına sakladığı sosyopat kimliği, klasik 'kötü adam' tiplemelerinin çok ötesinde katmanlı bir portre sunuyor.

Filmin en çarpıcı tematik katmanlarından birini ise Rex’in Saskia’ya duyduğu aşkın zamanla yıkıcı bir takıntıya, hatta hastalıklı bir meraka dönüşmesi oluşturuyor. Rex, sevgilisini bulmaktan ziyade 'gerçeği öğrenme, ne olduğunu bilme' dürtüsünün kurbanı haline geliyor. Film ilerledikçe, bu arayışın masum bir sadakat göstergesinden çıkıp, iki erkeğin entelektüel ve ruhsal bir düellosuna evrilmesini hayranlıkla izliyoruz; nitekim bu durum, Rex’in katille yüzleşmek için kendi ayaklarıyla tehlikenin içine yürüyüşünde net bir şekilde görülüyor. 


Yönetmenin olayları melodramatik bir kaosa sürüklemeden, son derece dingin ve kontrollü bir atmosferde işlemesi filmin etkileyiciliğini artırıyor. Bununla birlikte, Rex karakterinin yaşadığı krizlerin bazen hafif karikatürize bir boyuta yaklaşması ve filmin bazı sahnelerinde tempo düşüklüğü yaşanması eleştirilebilecek yönleri arasında yer alıyor. Ancak bu  kusurlar, finalde izleyiciyi bekleyen o sarsıcı bitişin etkisini asla gölgelemiyor. 

Spoorloos, İngilizce adıyla The Vanishing, sıradan bir kaçırılma öyküsünün çok ötesinde, insan zihninin en kuytu köşelerine sızan, izledikten sonra bile günlerce zihnimizi meşgul eden ve seyirciye ne hissedilmesi gerektiğini dikte eden usta işi bir yapıt. Günümüz sinemasında bolca gördüğümüz, zoru seçmeyen ve kolaya kaçan gerilim filmlerinin aksine, 'nasıl' sorusunun peşinden giden bu Avrupa sineması klasiği, sinemaseverler için keşfedilmeyi bekleyen zamansız bir hazine olma özelliğini sürdürüyor. Ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Bernard-Pierre Donnadieu’nün soğukkanlı, mesafeli ve büyüleyici bir performansla hayat verdiği sosyopat katil Raymond Lemorne, sinema tarihinin en unutulmaz kötü adamları arasındaki yerini fazlasıyla hak ediyor. 


YAZININ BURADAN SONRAKİ KISMI SPOİLER İÇERİR



Gelelim filmin ana hatlarına. Kurgusal olarak bölecek olursak önce Saskai'nin kayboluşu, ardından katil Raymond'un sıradan hayatı ve ardından gerçeğin peşine düşen Rex'in 3 yıl süren merakı ve cevaba ulaşmak uğruna feda ettiklerini konuşacağız. Sırayla gidelim.

1. Saskia’nın gizemli kayboluşu

Rex Hofman ve sevgilisi Saskia Wagter, Fransa’da arabayla tatile çıkar. Yolculuk sırasında Saskia, sürekli gördüğü tuhaf bir rüyadan söz ediyor: Uzayın derinliklerinde altın renkli, yumurta biçiminde bir kapsülün içinde tek başınadır. Son gördüğü rüyada ise başka bir kapsül daha vardır. İkisi çarpışırsa her şeyin sona ereceğini düşünür. Bu kapsül olayına birazdan tekrar değineceğiz.

Çiftin arabası bir tünelde benzinsiz kalıyor. Bir süre sonra bir benzin istasyonuna uğrarlar. Saskia, Rex’ten kendisini bir daha asla terk etmeyeceğine dair söz istiyor. İkisi, aralarındaki bağlılığın bir sembolü olarak, bir ağacın dibine birer madeni para gömer.

Ardından Saskia içecek almak için istasyona girer. Ancak bir daha geri dönmez. Rex istasyonu arar, çevreyi dolaşır ve polise başvurur. Fakat Saskia’dan hiçbir iz yoktur. Ne bir ceset bulunur ne de kaçırılmasını açıklayacak bir kanıt. Rex için bu kayboluş, zamanla hayatının merkezine yerleşen bir saplantıya dönüşür.

2. Raymond Lemorne: Sıradan görünen bir canavar

Film, Saskia’nın kayboluşunun arkasındaki kişiyi izleyiciye oldukça erken gösteriyor: Eşi ve çocuklarıyla yaşayan, dışarıdan bakıldığında sıradan bir aile babası Raymond Lemorne. Filmde onun bir canavar gibi görünmemesi özellikle önemli.Raymond, toplumun içinde rahatlıkla var olabilen, planlı ve soğukkanlı olan eğitimci bir adamdır.

Önceki yıllarda bir çocuğu boğulmaktan kurtarmıştır. Çocukları bu yüzden onu kahraman olarak görüyor. Ancak Raymond’ın zihninde tuhaf bir soru beliriyor: Bir insan gerçekten iyi midir, yoksa yalnızca kötülük yapmaya cesaret edemediği için mi iyidir?

Bu düşünceyi sınamak için kendisine korkunç bir hedef koyuyor: Yapabileceği en kötü şeyi yapacak ve kendi sınırlarını test edecektir.

Bunun üzerine kadınları kaçırmak için planlar yapmaya başlıyor. İnsanları nasıl kandıracağını, onları nasıl etkisiz hale getireceğini ve yakalanmadan nasıl hareket edeceğini önceden deniyor. Bir noktada kolu alçıdaymış gibi davranarak yardıma ihtiyaç duyan, zararsız bir adam izlenimi yaratıyor hatta.

Saskia’yı da bu yöntemlerden biriyle kandırır. Onunla sohbet edip güvenini kazanıyor ve arabasına binmesini sağlıyor. Ardından kloroform kullanarak onu bayıltarak etkisiz hale getiriyor.

Raymond’ın amacı para kazanmak, intikam almak veya cinsel bir arzuya ulaşmak değil. Kendi kötülük kapasitesini sınamak, korkunç bir eylemi gerçekten yapabilecek biri olduğunu kendisine kanıtlamaktır. Filmin en ürkütücü taraflarından biri de bu zaten. İçindeki kötülüğün sınırını görmek için yapılan kötülükler sadece bunlar.


3. Üç yıl sonra: Rex gerçeğin peşini bırakmıyor

Aradan üç yıl geçiyor. Rex hala Saskia’nın başına ne geldiğini öğrenmeye çalışıyor. Bu süreçte Lieneke isimli başka bir kadınla ilişki kursa da Saskia’nın kayboluşu zihninden çıkmıyor. Rex’in bu ilişkisi de geçmişin gölgesinde kalıyor ve ayrılık yaşanıyor.

Rex’in hayatında artık tek bir soru vardır: Saskia’ya ne oldu?

Televizyona çıkarak kamuoyuna sesleniyor. Saskia’nın öldürülmüş olabileceğini bile kabul etmeye hazırdır. Onun için belirsizlik, ölüm ihtimalinden daha dayanılmaz zira.

Sonunda Raymond, Rex’in karşısına çıkıyor. Saskia’yı kaçıran kişinin kendisi olduğunu açıklıyor ve Rex’e gerçeği öğrenme fırsatı sunuyor.

Fakat bir şartı vardır: Rex, Saskia’nın yaşadıklarının aynısını yaşamak zorundadır.

4. Raymond’ın teklifi: Gerçeği öğrenmenin bedeli

Raymond, Rex’e Saskia’yı nasıl kandırdığını ve kaçırdığını anlatıyor. Ancak onun sonrasında ne yaşadığını söylemiyor. Çünkü bunu öğrenmesi için aynısını yaşaması gerekmekte.

Rex öfkelenip Raymond’ı tehdit etse de, hatta onu polise ihbar edebileceğini düşünse de, ortada onu kendisini suçlayacak somut bir kanıt bulunmadığını biliyor. Rex’in asıl çaresizliği burada ortaya çıkar: Yıllardır aradığı kişi karşısındadır, ama gerçeğe ulaşmak hala kendi kontrolünde değildir.

Raymond ona aynı deneyimi yaşatacağını söylemişti zaten. Rex başlangıçta bunu reddediyor. Ancak yıllardır süren arayış, belirsizlik ve Saskia’ya duyduğu bağlılık onu geri dönmeye ve bu teklifi kabul etmeye itiyor.

Tıpkı Matrix filminde Neo'nun gerçeği öğrenmek için Morpheus'un uzattığı kırmızı hapı alıp içmesi gibi, Rex de kendisine uzatılan kahveyi alıyor ve içiyor. Kahveyi içince de uykuya dalar. Bunu neden kabul etti peki Rex? Çünkü Saskia’nın başına gelenleri bilmeden hayatına devam edememektedir. Gerçeği öğrenmek, onun için artık kendini korumaktan daha önemlidir. Rex’in bu kararı filmin trajedisinin merkezindedir: Kendi özgür iradesiyle, onu öldürmek isteyen adamın tuzağına girer.


5. Rex’e ne oluyor?

Rex bilincini yeniden kazandığında her yer karanlıktır. Hareket edemediğini fark ediyor. Çakmağını yakarak etrafını aydınlatmaya çalıştığında gerçeği anlıyor: Bir tabutun içinde ve toprağın altına canlı canlı gömülmüştür.

Raymond, üç yıl önce Saskia’ya yaptığı şeyin aynısını Rex’e yapmıştır. Rex artık Saskia’nın başına ne geldiğini bilmektedir; çünkü onun yaşadığı dehşetin aynısını yaşamaktadır.

Rex karanlığın içinde çığlık atıp yardım istese de kimse onu duyamaz. Film, onun kurtulup kurtulmadığını da göstermiyor. Kaybolduğunu söylüyor, o kadar. Bu noktada amaç izleyiciyi sıradaki Rex yapmak. Rex'e ne olduğunu merak eden izleyici, bir adım öne gelsin ve şu kahveyi içsin demektir. 

Peki katil ne yapıyor bu noktadan sonra? Ailesiyle birlikte huzur içinde günlük yaşantısına devam ediyor. 


Peki filmin asıl anlamı ne? Temasında ne yatıyor? 3 başlıkta kısaca yazayım.

1. Belirsizlik bazen gerçeğin kendisinden daha korkutucudur.

Rex, Saskia’nın öldüğünü öğrense bile belki hayatına devam edebilirdi. Fakat onun ne yaşadığını bilmemek, bütün hayatını ele geçiriyor. Raymond da tam olarak bu zaafı kullanıyor.

2. Kötülük her zaman anlaşılabilir bir nedene dayanmaz.

Raymond’ın davranışlarını açıklayacak sıradan bir neden yok. O, kendi kötülük kapasitesini sınamak istiyor sadece. Film böylece izleyiciyi rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakıyor: Bir insan, yalnızca yapabildiğini görmek için korkunç bir kötülük yapabilir mi?

3. Gerçeği öğrenmek her zaman özgürleştirmez.

Rex, Saskia’yı ararken gerçeğin kendisini kurtaracağına inanıyor. Sonunda gerçeği öğreniyor ama bu bilgi ona hiçbir kurtuluş sağlamıyor. Tam tersine, hayatına mal oluyor. Ne diyorduk; Cehalet erdemliktir!

Altın yumurta rüyası neyi simgeliyor?

Saskia’nın rüyası, filmin en önemli sembolü. Altın yumurta, insanın kendi içine hapsolmuşluğunu ve başkalarından kopukluğunu temsil ediyor. Saskia bunu dayanılmaz bir yalnızlık olarak düşünüyor. Ancak bu kez rüyada ikinci bir altın yumurtanın oluşu, aynı olayın benzerinin yeniden yaşanacağı, tekrar edileceği anlamına geliyor ki bu da tabut sahnesi oluyor. Saskia, yıllardır kendi sonunu gördüğü rüyada, bu kez Rex'in sonunu da görmüştür. Filmin sonunda gazetede iki kayıp kişinin fotoğraflarının yumurta biçimli alanlarda görünmesi, bu rüyaya olayına bir geri dönüşü ifade ediyor.


Vakit buldukça yazdıklarımı toparladığım bir yazı olduğundan bazı cümle düşüklükleri olabilir, bu yüzden şimdiden sürçülisan ettiysem affola diyorum ve Spoorloos yazımın sonuna geliyorum. Bu film seyirciyi katilin yakalanmasıyla rahatlatan klasik bir polisiye değil. O filmlerin aksine bu filmde katil kazanıyor, kurbanlar kayboluyor ve geride adaletsizlik kalıyor. Filmin en düşündürücü tarafı ise Rex’in gerçeği öğrenmek için yaptığı seçimin, onu Saskia’nın kaderine ortak etmesi. 

Puanım: 7,5/10

27 Nisan 2009 Pazartesi

Bağımlı Bir Tutkusuzluğun Dönüşümü

Sükûnet bir kutsamadan öte kasıtlı bir işkenceye dönüştüğü gecelerde, kozasından acizlik tohumlarını saçar gibi dağıtan apartman blokları kaplar gri geceyi. Bulutlar, beton parçaları daha köklerini bulmadan çok önceleri o toprakların göğünde asılı kalmayı tercih etmiştir besbelli.




Gecenin keskin rengi ve gündüzün donuk hali, Kieslowski’nin yarattığı tanımda aşk için ihtiyacı duyulanları iki biçime ayırır, iki insanda farklı zamanlamalarda benzer takıntılarla şekil bulurken. Karanlığın beraberinde getirdiği hastalıklı sabır, sevgi kelimesinin sınırlarını açar. Tek bir pencere ve bir tek kadın büyüyen birer imgeye dönüşür, çalmanın suçunu yüksek bir değere bırakan, mesafeyi kısaltıp ürkekliği artıran tek yönlü bir cam parçasının ucunda. Davranışlarından şüphesizlik kalkar sabahın getirdikleriyle. Çaresizlik içinde kıvranan bir yüz ifadesi, gözetlerken hissettiği soğukkanlılığını çoktan yitirir. Umut veren asılsız mektupları yerleştirir, ne istediğini kavrayamayan yitirilmişliğini ört bas etmeye çabalarken. Daha da yakınlaştığında ergenlikten kurtulamamış on dokuz yaşındaki bakışlarının Magda’nın üzerinde dolanmasına engel olamaz Tomek.


Bir saat ziline bağımlı gün, tezatlığın ortasında gündüzü değil geceyi başlatır. Lambadan saçılacak ışık, gözün üzerinde oynaştığı pencereye vurduğunda rahatlama güveni sürükler. Sakin bir kabullenmenin, sinsice bütünlüğe karşı koyamadığı anlarda ahizeye kilitlenmiş tuşlar zihnine bağımlı parmaklarının iradesini yok sayar. Gözlerin haysiyetini yitirmesi yetmez, seslere de ulaşabilmeyi ister Tomek. Acı bir fren sesiyle kendine geldiğinde ulaşmayı seçtiği sesin, iniltilere dönüşecek görüntülerine katlanamayacağını bilir, O’nun için gün de bitmiştir. Reddettiği, tüm canlandırılmış sahneleri bilmesi değil iradenin katıksız hissiyatını da kavrayabilmesidir. Küçük düşmesini izlerken Magda’nın, çekingenlik kapılarını en dipteki kırıntıları ezene kadar açmaya devam edecektir. Farkına varılması imkânsızlaştığında ise, yüksek bir ahlak esintisine sığınarak tüm imkânsızlığını bir kuytuda yok olmaya teşvik eder, gözetleme ihtiyacı kendini itirafın keskin çizgisine bırakır, Tomek intiharın sadakatsiz bilinçsizliğine varacak süreci iradesi ile değil iradesizliğinin kalıntılarıyla sarmalayacaktır.


Kendini kaybetmesi bir seçim, seçimleri oldukları gibi aramak ayrı bir tercih gibidir Tomek için. Magda ise, gitmek isteyenlerin ardından sallanan vücutlar gibi her giden de bir burukluk yaşamak zorunda hissettiğinden, arkada kalanların da bir iç geçirme anlarında o burukluğu yaşamalarını isteyebilir. Sormaya tereddütlü dudak oynatışları, iç geçirmelere bırakır kendi sırasını, her seferde, her biri için istekli ilk görüşmelerinde. Gözetlenmekte ve gözetlemekte olan değillermiş gibi, garip bir masumiyeti tekrar kavramak ister Magda, o masumiyetin katıksız bir maddesi gibi duran Tomek’in ellerini kavrarken.


Böylece katı bir sakinlik çöker donuk bir sabaha karşı yakaranların seslerine. Tahmini yalnızlıklarıyla daha bir belirsizlik ve karmaşa kendini saklar razı olmanın tavırlarıyla teslimiyetin hümanist yanı bir araya gelmek istemezken zorunlu hislerinde. Ama sahte bakışlara o kadar kanarlar ki gerçek bile sakıncasız yalanlardan ibaret olmuştur. Bulutlar ayrı bir konumlanır. Gökyüzü derinliğine uyanmayı seçenleri değişmez bir bulantıyla karşılamayı adet edinirken her ikisi de yıkıcı bir yüzleşme ile sonuçların telkinsiz kasılmalarının farkına varırlar. Yağmur, mevsim ayırt etmez yağmadığı zamanlar, sadece yağdığı apartman bloklarını değiştirir bilerek veya amaçsızca. Öyle bir değersizlikle yırtılır ki yaşamlar, geri dönülebilecek tek bir nokta bile kalmaz çevrelerinde.



Birleşmek demek sadece sevişmek demektir Magda için usulüne uygun adımlarla, kelimelerin de kişiliğini savunanlara iç parçalayan öbekler eşliğinde arka kapısında biriktirdiği ahlak harabelerini göstermekten utanmaz gibi davranırken Tomek’in tüm duyguları ve saplantısını da kendisinde bulur. Gözetlemenin iradesiz koridorlarına artık Tomek değil Magda boyun eğer. Kapıdan çıkıp gitmesini zorlayan bakışlarını anlar, kaçsın ki vazgeçemediklerini ardından içeri alsın, arkasına bile bakmasın ki kapının üstüne konuşlanmış damlaları pişmanlık duymadan çarpabilsin suratına isteksiz bir tokatçasına, olabildiğince kirli, elinden geldiğince yakarışsız.


İrdelenmemiş ahlak kulelerinden aşağıya düşmeye meyilli zihinleri, bilinçleri açıkken son kez konuşmalarını kaplar. İki cümle hem Tomek hem de Magda için önceliksiz bir boşluğun yarattığı iradesizlikle çalkalanır.


Magda: Ne istiyorsun?
Tomek: Bilmiyorum.


— Krótki Film o Milosci ( A Short Film About Love), Krzysztof Kieslowski


Okuyucuya küçük not: Magda rolündeki Grazyna Szapolowska çekimler boyunca kameraları ve hangi açılardan çekildiğini görmemiştir.

9 Mart 2009 Pazartesi

Big : büyümeden büyümek

Artık büyümek isteyen bir çocuk olan Josh Baskin günün birinde bir dilek kutusuna para atıp , büyümüş olmayı diler ve ertesi sabah kalktığında artık büyümüş bir çocuk olur. Ama bu büyüme sadece fiziki anlamda olmuştur. "Her yaşın ayrı bir güzelliği var" sözü mükemmel bir şekilde işlenmiş. Film ilk anda komedi filmi gibi seyretse de zaman zaman dokunaklı. Başrollerde Tom Hanks, inanılmaz performansıyla götürüyor filmi. Zaten 1988'de en iyi erkek oyuncu dahil olmak üzere 2 dalda oskara aday gösterilmiş "Big". Tom Hanks'in ünlendiği film olarak da söylenebilir. Filmin konusu çok çocukca gelebilir, ama izlenmesi gereken bir film. Ve sanıyorumki bu türdeki filmlerin ilklerinden bu film. Filmin yönetmeni ise Penny Marshall. Gelişme çağında olan bir çocuğun ruh halini, duygularını, hayallerini çok iyi işlemesinde herhalde yönetmenin bayan olmasının da bir etkisi vardır.