Valerie Faris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Valerie Faris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2014 Cumartesi

Little Miss Sunshine: Kaybederken de Güzel Olmak

İnsanlara hayatları boyunca aynı şey söyleniyor: Çalış, kendini geliştir, kazan. Kaybettiğinde ise yeterince istemediğin, yeterince çabalamadığın ya da yanlış yaptığın söyleniyor. Başarı böylece yalnızca ulaşılması gereken bir sonuç olmaktan çıkıp insanın kendi değerini ölçtüğü bir cetvele dönüşüyor. Little Miss Sunshine tam da bu cetveli eline alıp kırmaya çalışan bir film. Üstelik bunu büyük cümlelerle, öfkeli nutuklarla ya da sistem karşıtı bir tavırla yapmıyor. Bunun yerine, birbirinden hiç hoşlanmayan, aynı evin içinde bile birbirine yabancılaşmış bir aileyi eski bir minibüse dolduruyor ve onları yola çıkarıyor. İlk bakışta bu yalnızca tuhaf bir aile komedisi gibi görünüyor. Fakat yol ilerledikçe, filmin asıl meselesinin bir güzellik yarışmasına yetişmekten çok, insanın kendisini başkalarının belirlediği ölçülerle değerlendirmeyi bırakabilmesi olduğunu görüyorum.


Hikayenin merkezinde bulunan Hoover ailesinin küçük kızı Olive (Abigale Breslin), California’daki Little Miss Sunshine güzellik yarışmasına katılma fırsatı yakalıyor. Ailenin geri kalanının hayatı ise bunun tam tersine, bir şeylerin sürekli ters gittiği bir noktada duruyor. Başarı takıntılı ama başarısız bir baba olan Richard (Greg Kinnear), bütün aileyi bir arada tutmaya çalışan yorgun bir anne olan Sheryl (Toni Colette), konuşmayı reddeden öfkeli bir genç olan Dwane (Paul Dano), intihar girişiminin ardından eve dönen bir akademisyen bir amca olan Frank (Steve Carell) ve hayata dair bütün kuralları çoktan çöpe atmış bir büyükbaba olan Edwin (Alan Arkin) aynı minibüse doluşuyor. Amaç Olive’in yarışmaya yetişmesini sağlamak gibi görünse de yolculuk ilerledikçe başka bir şey gerçekleşiyor. Evde birbirlerinin varlığına tahammül edemeyen bu insanlar, hareket halindeki o eski minibüsün içinde giderek birbirlerine tutunmaya başlıyor.

Filmin en sert tarafı, 'başarı' fikrini yalnızca Richard karakteri üzerinden ele almaması. Richard, kazanmayı hayatın temel koşulu olarak görüyor. Ona göre başarısızlık neredeyse ahlaki bir kusur. Fakat Richard’ın trajedisi, sürekli kazananlardan söz ederken kendisinin bir türlü kazanamıyor olması. Motivasyon cümleleriyle örmeye çalıştığı dünya, kendi hayatında karşılığını bulmadıkça daha da komik hale geliyor. Burada film, kişisel gelişim kültürünün oldukça basit ama etkili bir açığını yakalıyor: Herkesin kazanabileceğini söyleyen bir sistemde kaybedenlerin varlığı nasıl açıklanacak? Cevap genellikle kaybedenin kendisinde aranıyor. Daha az çalışmıştır, yeterince istememiştir, yanlış düşünmüştür. Böylece sistem kusursuz kalırken insan kendisini suçlamaya başlıyor. Richard da aslında tam olarak bunu yapıyor.


Olive’in katılmak istediği güzellik yarışması ise bu anlayışın çocuklara kadar uzanan halini gösteriyor. Daha çocuk yaşta beden, güzellik, yetenek ve sahne performansı üzerinden değerlendirilen çocuklar, yetişkinlerin rekabet dünyasının küçük birer temsilcisine dönüşüyor. Yarışmanın abartılı makyajı, kostümleri ve yapay gülümsemeleri bu yüzden yalnızca komik görünmüyor; aynı zamanda rahatsız edici bir taraf taşıyor. Film burada önemli bir şey söylüyor: Toplumun yetişkinlerden beklediği “başarılı olma” hali, çocukların dünyasına da sızıyor. Çocuğa bile yalnızca olduğu haliyle yetmesi öğretilmiyor; daha güzel, daha yetenekli, daha başarılı olması gerektiği söyleniyor. Olive’in bütün bunların ortasında hâlâ yarışmaya inanması ise filmi daha ilginç kılıyor. Çünkü Olive henüz başarı kavramını yetişkinler kadar zehirli bir hale getirmemiş durumda. O yalnızca sahneye çıkmak istiyor.

Bu noktada yolculuk, filmin en önemli metaforuna dönüşüyor. Hoover ailesinin evi huzurun değil, bastırılmış öfkenin ve kişisel başarısızlıkların mekânı olarak kuruluyor. Herkes kendi içine kapanmış durumda. Fakat minibüs hareket ettiğinde kaçacak yer kalmıyor. Birbirleriyle aynı havayı solumak, aynı sorunlarla uğraşmak ve aynı hedefe doğru ilerlemek zorunda kalıyorlar. Aracın sürekli bozulması da bu açıdan son derece anlamlı. Çünkü aile ne zaman ilerlemek istese önce birlikte mücadele etmek zorunda kalıyor. Bir noktada minibüsü hep birlikte itmeleri, filmin aile fikrini anlatan en basit ama en güçlü görüntülerinden birine dönüşüyor. Evde birbirlerine yük olan insanlar, yolda birbirlerinin yükünü taşımaya başlıyor. Kaos ortadan kalkmıyor; fakat kaosun içinde bir dayanışma doğuyor. Aile yolculuğa çıktıkça daha neşeli hale geliyor çünkü ilk kez aynı şeyi yapmak için bir araya geliyor.


Filmin karakterleri de bu “kaybedenler topluluğunu” farklı biçimlerde temsil ediyor. Richard başarısızlığı kabul edemeyen insanı, Dwayne toplumsal beklentilere tamamen sırt çeviren genci, Frank hayatındaki büyük yenilgiden sonra kendisini toparlayamayan yetişkini, Sheryl ise bütün bu erkeklerin krizlerini yönetmek zorunda bırakılan kadını temsil ediyor. Grandpa ise toplumun kabul edilebilir davranış sınırlarını çoktan terk etmiş durumda. Fakat film bu karakterlerin hiçbirini yalnızca birer karikatür olarak bırakmıyor. Her biri kendi kırılganlığıyla birlikte var oluyor. Bu yüzden onları izlerken yalnızca gülmüyorum; bir süre sonra neden böyle davrandıklarını da anlamaya başlıyorum. Filmin mizahı tam olarak buradan besleniyor: İnsanların kusurlarıyla dalga geçerken aynı anda onların acısını da görünür kılmasından.

Oyunculuklar da bu dengeyi taşıyor. Greg Kinnear’ın Richard’ı, sürekli kendisini kontrol etmeye çalışan ama kontrolü her an kaybetmek üzere olan bir adam olarak oldukça başarılı. Toni Collette, Sheryl’ın yorgunluğunu ve ailesini bir arada tutma çabasını abartıya kaçmadan taşıyor. Steve Carell ise Frank’te özellikle önemli bir iş çıkarıyor. Karakterin içine kapanıklığı, yaşadığı yenilgi ve insanlarla iletişim kurmakta zorlanması, Carell’ın neredeyse hiçbir şey yapmadan bile sahneyi doldurabilmesini sağlıyor. Paul Dano’nun Dwayne’i ise konuşmadan da ne kadar çok şey anlatılabileceğinin iyi bir örneği. Abigail Breslin’in Olive’i bütün bu karanlığın ortasında filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Olive’in diğerlerinden farkı, henüz dünyanın kendisine koyduğu kuralları tamamen içselleştirmemiş olması. Bu nedenle filmdeki en özgür karakter belki de en küçük olanı.


Little Miss Sunshine bana göre bir “mutlu aile” filmi değil; kusurlu insanların birbirlerini terk etmemesi üzerine kurulmuş bir film. Aile üyelerinin sorunları çözülmüyor, başarısızlıkları ortadan kalkmıyor, herkes bir anda hayata dair doğru cevabı bulmuyor. Ama yolculuğun sonunda artık birbirlerinin başarısızlıklarından utanmıyorlar. Belki de filmin en önemli değişimi burada gerçekleşiyor. Başta herkes kendi hayatını kurtarmaya çalışırken, sonunda birbirlerini kurtarmaya başlıyorlar. Ve Olive’in sahneye çıktığı an, yarışmanın sonucu ne olursa olsun, filmin gerçek yarışmasının çoktan bittiğini hissediyorum. Çünkü Hoover ailesi o noktada kazanmanın ne olduğunu yeniden tanımlıyor. Bazen kazanmak kupayı almak değil; kaybettiğinde yanında kimin kaldığını görmek oluyor. Little Miss Sunshine da tam olarak bunu söylüyor: Dünyanın kazananları alkışladığı bir yerde, birbirinin elinden tutabilen insanların hâlâ kaybetmiş sayılıp sayılamayacağını soruyor.