Adam Rehmeier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adam Rehmeier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Carolina Caroline: Suç Yolda Düzülür

Sinemanın en eski hikayelerinden biri şu: Aşkın, özgürlük arzusunun ve suçun aynı yolda buluştuğu, iki insanın dünyadan kaçarken giderek kendi sonlarına yaklaşması. Bonnie and Clyde’dan Badlands’e, True Romance’dan Natural Born Killers’a ve Thelma & Louise'e uzanan bu gelenek, romantizmle şiddeti, özgürlük duygusuyla yıkımı yan yana getiriyor. Carolina Caroline da bu tanıdık damar üzerinden ilerliyor. Dinner in America filminin de yönetmeni olan Adam Rehmeier’in bu filminde, eski filmi ile karşılaştırılabilecek unsurlar da bulunuyor.


Filmin isminde de merkezinde de, Teksas’ta bir benzin istasyonunda çalışan, küçük kasaba hayatından sıkılmış Caroline (Samara Weaving) bulunuyor. Rutin bir yaşantısı olan, babasıyla yaşayan ve uzun zamandır görmediği annesine dair eksik bir hikayeyi içinde taşıyan Caroline’ın hayatı, istasyona gelen bir yabancı olan Oliver’la (Kyle Gallner) karşılaşmasıyla değişiyor. Oliver’ın benzinlikte yaptığı küçük bir dolandırıcılık hilesi (ki bu para bozdurma dolandırıcılığını biz 2000 yapımlı Arjantin filmi Nine Queens'ten de (Nueve Reinas) biliyoruz.) Caroline’ın dikkatini çekiyor. Ancak Caroline’ın ilgisi yalnızca onun dolandırıcılık becerilerine yönelmiyor. Oliver’ın temsil ettiği başka bir hayat fikrine de kapılıyor. Çok geçmeden ikili birlikte yola çıkıyor ve küçük dolandırıcılıklarla başlayan macera, giderek daha ciddi suçlara dönüşüyor. Güney Amerika’nın eyaletleri boyunca ilerleyen bu kaçışın altında ise yalnızca para kazanma arzusu değil, geçmişlerinden kurtulma ve kendilerine başka bir hayat kurma isteği yatıyor.

Filmin temel meselesi aslında suçtan çok kaçış. Caroline için küçük kasaba, sıradanlık ve terk edilmişlik duygusuyla özdeşleşiyor. Oliver ona yalnızca sevgiyi değil, hareket etme imkanını da sunuyor. Bu nedenle Caroline’ın Oliver’a duyduğu çekimi yalnızca romantik bir tutku olarak okumak bana eksik geliyor. Çünkü Oliver, Caroline’ın hayatında bir insan olmanın ötesine geçerek bir çıkış kapısına dönüşüyor. Onunla birlikte olmak, Caroline açısından başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmak anlamına geliyor.

Bu noktada film, Amerikan rüyasının daha karanlık bir yüzüne de yaklaşıyor. Caroline ve Oliver daha iyi bir hayat kurmak için çalışmak, beklemek ya da sisteme uyum sağlamak yerine istediklerini doğrudan ele geçirmeyi tercih ediyor. Para onlar için çoğu zaman asıl hedef bile değil. Dolandırıcılık ve soygun, birlikte yaşadıkları heyecanın bir parçasına dönüşüyor. Bir bakıma suç işlemek, ilişkilerinin ortak dili haline geliyor. Bu nedenle ikilinin yolculuğunu yalnızca suça sürüklenen iki sevgili biçiminde değerlendirmek yerine, birbirlerinin arzularını büyüten iki insanın hikayesi olarak okumayı daha anlamlı buluyorum. Suça sürüklenen yolculuk tanımına daha uygun olan film mesela Thelma and Louise.


Caroline ve Oliver başkalarına zarar veren işler yapıyor, dolayısıyla onları masum romantik kahramanlar olarak görmek mümkün değil. Fakat film onları tek boyutlu suçlulara da dönüştürmüyor. Özellikle Oliver’ın Caroline’a yaklaşımında gerçek bir şefkat hissediliyor. Caroline da Oliver’ın etkisi altına giren edilgen bir genç kadın olarak çizilmiyor. Tam tersine, daha ilk karşılaşmalarından itibaren bu dünyanın içine girmeye istekli olduğunu görülüyor. Oliver ona bir kapı açıyor evet, ama Caroline o kapıdan kendi isteğiyle çoktan kırıp içeri giriyor. Küçük bir kasabadan ilk kez çıkıp, suç piyasasına karşı oluşan bu hevesin altı çok da dolu değil açıkçası.

Oliver ile Caroline arasındaki bu durum, filmi Bonnie and Clyde, Badlands, Natural Born Killers, ve benzeri 'kaçak aşıklar' anlatılarından ayıran önemli noktalardan birini oluşturuyor. Söz konusu filmlerde aşk çoğu zaman şiddet, saplantı, narsisizm ya da toplumsal yabancılaşmayla çok daha sert bir ilişki kuruyor. Carolina Caroline ise daha mütevazı ve insani bir yerde duruyor. Buradaki suç ortaklığı, ilk aşamalarda neredeyse sevgililerin birlikte oynadığı bir oyun. Onları izlerken zaman zaman yaptıkları şeyin tehlikesini unutuyor, yalnızca birbirlerinden duydukları heyecanı görülüyor. 

Ne var ki filmin hikaye açısından en büyük zaafı da yine burada bulunuyor. Carolina Caroline, türün yol haritasını fazla yakından takip ediyor. Oliver’ın ortaya çıkışı, Caroline’ın kasabadan ayrılması, küçük suçların giderek büyümesi, polisin peşlerine düşmesi ve kaçınılmaz sona doğru ilerlemeleri fazlasıyla açık biçimde gösteriyor. Filmin finalindeki gelişmelerin şaşırtıcılığından çok duygusal etkisine güveniliyor. Bu yönetmen açısından oldukça iddialı bir güven. Çünkü finalde o duygusal etkiyi seyirciye veremeyecek ise, geriye koca bir türün sıradan bir tekrarı kalma riski var.


Buna rağmen film, karakterlerine biraz yatırım yaptığı için bu tanıdık hikayeyi bütünüyle sıradanlaştırmıyor. Özellikle Caroline’ın dönüşümü dikkat çekici. Filmin başında küçük kasabanın sıkışmışlığından kurtulmak isteyen genç kadın, Oliver’ın yanında suç işlemeyi öğrenirken kendisini yeni bir kimliğin içinde buluyor. Siyah peruk, güneş gözlüğü ve silah, onun değişimini görsel olarak da belirginleştiriyor. Ancak asıl dönüşüm dış görünüşünde değil, yaptıklarının sonuçlarını fark etmeye başlamasında gerçekleşiyor. Başlangıçta eğlenceli görünen suçlar ağırlaştıkça Caroline’ın vicdanı da hikayenin içine daha fazla giriyor. Caroline’ın annesiyle karşılaşması ise filmin geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkisini belirleyen önemli bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkıyor. Annesinin ona ve çevresine olan tavrını gördüğümüzde, Caroline’ın yıllardır içinde taşıdığı boşluğun bir buluşmayla kapanmayacağını anlıyoruz. 

Filmin atmosferi anlatının geleneksel yapısını önemli ölçüde destekliyor. Hikayenin belirsiz bir 1990’lar Amerika’sında geçmesi; telefon kulübeleri, gazeteler, eski arabalar, müzik kutuları, yol kenarı mekanları... Müzik kullanımı da bu atmosferin önemli bir parçası. Country ve folk-rock parçaları yalnızca dönemi belirtmek için kullanılmıyor; Caroline ve Oliver’ın yaşadığı özgürlük yanılsamasını da güçlendiriyor. Yol, araba, motel, bar ve sıcak yaz geceleriyle birleşen müzikler filmi zaman zaman bir suç dramasından çok hüzünlü bir Amerikan yol şarkısına yaklaştırıyor. Filmin bende en fazla etki bıraktığı unsuru müzikler desem yalan olmaz.


Yönetmen Adam Rehmeier’in önceki filmi Dinner in America ile bu film arasındaki ilişki de önemli kanaatimce. İki film tür olarak birbirinden oldukça farklı görünse de Rehmeier’in sinemasında ortak bir damar hissediliyor: toplumun kenarında kalmış, sıradan hayatın kendilerine sunduğu seçenekleri yeterli bulmayan karakterler. Dinner in America'da da karakterler kendi dünyalarının dışında bir aidiyet arıyor. Orada punk kültürü ve asi kimlik üzerinden kurulan bu arayış, Carolina Caroline'da yolculuk, suç ve romantik ilişki üzerinden şekilleniyor.

İki film arasındaki en belirgin ortaklık ise uyumsuz karakterlere duyulan ilgi. Rehmeier, kusursuz kahramanlar yaratmak yerine toplumun normlarına tam olarak yerleşemeyen insanlarla ilgileniyor. Ancak iki filmin enerjisi aynı değil. Dinner in America daha saldırgan, daha komik ve daha anarşik bir tona sahipken Carolina Caroline biraz daha olgun, daha romantik ve daha melankolik ilerliyor. Dinner in America'nın kendiliğinden gelişen, yer yer kaotik yapısının karşısında Carolina Caroline'de daha klasik bir tür anlatısının disiplinini var.

Bu nedenle Carolina Caroline'ı yönetmenin önceki filminin seviyesine ulaşamayan bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün olsa da bunu filmin başarısızlığı olarak görmüyorum. Aksine, Rehmeier’in kendi sinemasındaki bazı temel ilgileri bu kez başka bir türün içine taşıdığını düşünüyorum. Dinner in America'daki gençlik öfkesi burada yerini kaçma arzusuna bırakıyor. Oradaki karakterlerin dünyaya karşı çıkışında bulunan enerji, burada iki insanın dünyadan birlikte uzaklaşma çabasına dönüşüyor. Yani fikrini, başka bir türde yoğuruyor yönetmen Adam Rehmeir.


Ama yine de bu filmi okuyabilmek için yol/suç/aşk tema türünün yukarıda saydığım filmlerini ve bu yönetmenin Dinner in America filmini bilmek gerekiyor. Ondan sonra Carolina Caroline filmi, hem yönetmene göre, hem de türe göre değerlendirip mukayese edilebilir duruma geliyor. Bu türün referans filmleri oldukça sağlamken bu filmin de onlar arasında yer edinmesi oldukça zor görünüyor. Dinner in America ile kıyasladığımda ise yine bir tık alta koyuyorum bu filmi. Ama yine de izle geç bir film için izlenebilirliği olan bir anlatısını olduğunu da söylemeliyim.

Puanım: 6/10

20 Kasım 2022 Pazar

Dinner in America: Bir Punk Masalı

Geçen aylarda vizyona giren Smile filminin kadrosunda bulunan Kyle Gallner'ın filmografisine bakarken dikkatimi çeken bir film olmuştu, 2020 yılı yapımlı Dinner in America. Yönetmenini (Adam Rehmeier) de tanımıyorum, filme de daha önce denk gelmemiştim. Yani beklentim, ön bilgim sıfır, öyle izledim filmi. Film başlangıçta Amerikan banliyösüne ve onun kurallarına saldıran bir punk komedisi gibi dursa da sonradan dışarıda bırakılmış iki insanın birbirini bulma hikayesine dönüşüyor. 


Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü üzere filmin merkezinde Simon ve Patty isminde iki ana karakter var. Simon (Kylle Gallner), punk müzikle uğraşan, uyuşturucu satan, başını sürekli belaya sokan ve çevresindeki hiçbir otoriteyi ciddiye almayan biri. Bir yangın olayının ardından polislerden kaçarken yolu Patty ile kesişiyor. Patty (Emily Skeggs) ise ailesinin baskısı altında yaşayan, sosyal açıdan beceriksiz görülen, çevresindeki insanlar tarafından küçümsenen ve hayatını büyük ölçüde punk grubu Psy Ops’a duyduğu hayranlık üzerinden anlamlandıran genç bir kız. Simon’ın Patty’nin yolları kesişiyor. İkilinin birlikte geçirdiği zaman, başlangıçta birbirine hiç benzemeyen bu iki insanın aslında aynı şeyden mustarip olduğunu ortaya çıkarıyor: İçinde yaşadıkları toplumun onları dışarı ittiği gerçeği.

Filmin en ilginç taraflarından biri, Amerikan yemek masasını mekan olarak değil, bir düşünce biçimi olarak ele almasıdır. Kusursuz evler, düzenli sofralar, aile yemekleri ve dışarıdan bakıldığında güvenli görünen hayatlar, filmin dünyasında huzurun değil baskının göstergelerine dönüşüyor. Yemek masası özellikle önemli bir simge. Ailelerin bir araya geldiği bu masalarda birlik ve sıcaklık görüntüsü oluşurken, konuşmalar ilerledikçe bastırılmış öfkeler, yalanlar ve toplumsal beklentiler açığa çıkıyor. Film böylece 'Amerikan rüyası(!)'nın vitriniyle arka odasını birbirinden ayırıyor.

Simon, sistemin dışında kalmayı seçen bir karakterden çok, sistemin kendisine tahammül edemeyen bir provokatör gibi davranıyor. İlk bakışta onun isyanının herhangi bir ideolojik derinliği yokmuş gibi görünüyor. İnsanları rahatsız ediyor, kuralları çiğniyor, kavga çıkarıyor ve her fırsatta düzenin üzerine benzin döküyor. Ancak film ilerledikçe Simon’ın öfkesinin yalnızca kişisel bir kabadayılıktan ibaret olmadığını seziliyor. Uğraştığı müzik türü olan punk da burada yalnızca bir müzik türü değil, itaat etmeme, sorgulama ve normal kabul edilen şeyleri reddetme tavrını temsil ediyor.


Patty ise filmin bu düşüncesine çok daha duygusal bir yerden yaklaşıyor. Simon dünyaya yumruk atarak karşı çıkarken Patty sessizce ve fark edilmeden yaşıyor. Ailesi onun heyecanını bastırıyor, çevresindeki gençler onu aşağılıyor, toplum ise onun farklılığını bir kusur olarak görüyor. Ona sürekli daha az görünmesi, daha az konuşması ve daha az tepki vermesi öğütleniyor. Bu nedenle Simon’ın hayatına girmesi, Patty için yalnızca romantik bir karşılaşma olmuyor. Kendi arzularının ve kişiliğinin farkına varmasını sağlayan bir kırılma yaratıyor.

Filmin burada yaptığı önemli şey, Patty’yi klasik çirkin ördek yavrusu anlatısına tamamen teslim etmemesi. Karakterin dönüşümü, toplumun kabul edeceği daha normal bir kadına dönüşmesi üzerinden gerçekleşmiyor. Tam tersine Patty, kendisini değiştirmek yerine kendisini saklamaktan vazgeçiyor ve gün yüzüne bu zamana kadar var olduğu kimliği ve benliğiyle çıkıyor. Simon da onu sisteme uyum sağlamaya yönlendirmiyor. İkisinin ilişkisi, birbirlerini düzeltmelerinden çok birbirlerinin gerçek kişiliğini ortaya çıkarmalarına dayanıyor. Bu açıdan film, romantik komedinin alışılmış formülünü punk estetiğiyle yeniden kuruyor.


Bu noktada Kyle Gallner ve Emily Skeggs'in oyunculuğu dikkat çekiyor. Çünkü ikili arasındaki uyum, canlandırdıkları karakterlerin başarısına da etki ediyor. Kyle Gallner, Simon’ı yalnızca kaba ve saldırgan bir karakter olarak oynamıyor. Karakterin ukalalığının ve şiddet eğiliminin altında saklanan mizahı, zekayı ve kırılganlığı izleyiciye gösteriyor. Simon’ın sürekli savunmada duran tavrı, Patty’nin yanında yavaş yavaş gevşiyor. Kyle Gallner’ın oyunculuğu, normal şartlarda seyirci tarafından sevilmeyecek olan bir karakteri sevilir hale getiriyor. 

Emily Skeggs ise Patty’de bambaşka bir enerji yaratıyor. Karakterin sosyal beceriksizliğini yalnızca bir komedi unsuruna dönüştürmek yerine onun heyecanını, saflığını ve bastırılmış yaratıcılığını da ortaya çıkarıyor. Patty’nin Simon’ın yanında giderek daha fazla kendisi olması, Emily Skeggs’in yüzündeki küçük değişimlerle bile hissediliyor. Özellikle karakterin mutlulukla karşılaştığı anlarda ortaya çıkan coşku, filmin bütün kaba mizahının altında ne kadar saf bir duygu taşıdığını gösteriyor. İki oyuncunun birbirine zıt enerjileri ise filmi diri tutuyor. Simon ne kadar çevresine enerji saçan bir tip ve dışa dönük biri ise, Patty o kadar kara delik ve çevresinin istencini sönümlendiren bir ruh emici.


Yine de Dinner in America kusursuz bir film değil. Hatta en önemli problemlerinden biri, ilk bölümde kullandığı provokatif dilin zaman zaman filmin söylemek istediği şeyin önüne geçmesi. Film homofobik ve ırkçı ifadeleri özellikle rahatsız edici bir biçimde kullanıyor. Bunların bir kısmı karakterlerin toksik dünyasını göstermek için kullanılsa da her zaman yeterince anlamlı bir karşılık bulmuyor. Bu nedenle filmin 'rahatsız edici olma' isteği kimi sahnelerde eleştirel bir araç olmaktan çıkıp yalnızca şok etkisi yaratmaya yaklaşabiliyor. Filmin ilk yarısındaki sertlik ve saldırganlık bazı izleyicilerin hikayeyle bağ kurmadan filmden kopmasına neden olabilecek kadar yoğun.

Benzer biçimde senaryo da her zaman aynı seviyede çalışmıyor. Bazı espriler oldukça zekice kurulurken bazıları yalnızca tuhaflık üzerine yaslanıyor. Film, zaman zaman karakterlerini bilinçli olarak karikatürleştiriyor ve bu tercih hikayenin dramatik tarafını zayıflatabiliyor. Patty’nin dış görünüşü ve özgüveni üzerinden kurulan bazı anlar da tanıdık romantik komedi klişelerine yaklaşıyor. Dolayısıyla film özgün bir ruh taşımasına rağmen anlatısal olarak her an aynı ölçüde özgün davranmıyor.


Her şeye rağmen filmin en büyük başarısı ise bütün o gürültünün altında son derece sıcak bir romantik hikaye kurabilmesi. Dinner in America aslında aşkı, insanın başka biri sayesinde 'normalleşmesi' olarak görmüyor. Tam tersine aşk, iki insanın birbirlerinin tuhaflıklarından korkmamaya başlaması olarak ortaya çıkıyor. Simon, Patty’nin farklılığını törpülemiyor; Patty de Simon’ın bütün sertliğini ortadan kaldırmaya çalışmıyor. Aralarındaki bağ, ikisinin de maskelerini biraz olsun indirmesine izin veriyor.

Sıfır beklenti ile açtığım bir filmi bu kadar sevebileceğimi düşünmezdim. Denk gelirse, siz de şans verin.

Puanım: 7/10