Geçen aylarda vizyona giren Smile filminin kadrosunda bulunan Kyle Gallner'ın filmografisine bakarken dikkatimi çeken bir film olmuştu, 2020 yılı yapımlı Dinner in America. Yönetmenini (Adam Rehmeier) de tanımıyorum, filme de daha önce denk gelmemiştim. Yani beklentim, ön bilgim sıfır, öyle izledim filmi. Film başlangıçta Amerikan banliyösüne ve onun kurallarına saldıran bir punk komedisi gibi dursa da sonradan dışarıda bırakılmış iki insanın birbirini bulma hikayesine dönüşüyor.
Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü üzere filmin merkezinde Simon ve Patty isminde iki ana karakter var. Simon (Kylle Gallner), punk müzikle uğraşan, uyuşturucu satan, başını sürekli belaya sokan ve çevresindeki hiçbir otoriteyi ciddiye almayan biri. Bir yangın olayının ardından polislerden kaçarken yolu Patty ile kesişiyor. Patty (Emily Skeggs) ise ailesinin baskısı altında yaşayan, sosyal açıdan beceriksiz görülen, çevresindeki insanlar tarafından küçümsenen ve hayatını büyük ölçüde punk grubu Psy Ops’a duyduğu hayranlık üzerinden anlamlandıran genç bir kız. Simon’ın Patty’nin yolları kesişiyor. İkilinin birlikte geçirdiği zaman, başlangıçta birbirine hiç benzemeyen bu iki insanın aslında aynı şeyden mustarip olduğunu ortaya çıkarıyor: İçinde yaşadıkları toplumun onları dışarı ittiği gerçeği.
Filmin en ilginç taraflarından biri, Amerikan yemek masasını mekan olarak değil, bir düşünce biçimi olarak ele almasıdır. Kusursuz evler, düzenli sofralar, aile yemekleri ve dışarıdan bakıldığında güvenli görünen hayatlar, filmin dünyasında huzurun değil baskının göstergelerine dönüşüyor. Yemek masası özellikle önemli bir simge. Ailelerin bir araya geldiği bu masalarda birlik ve sıcaklık görüntüsü oluşurken, konuşmalar ilerledikçe bastırılmış öfkeler, yalanlar ve toplumsal beklentiler açığa çıkıyor. Film böylece 'Amerikan rüyası(!)'nın vitriniyle arka odasını birbirinden ayırıyor.
Simon, sistemin dışında kalmayı seçen bir karakterden çok, sistemin kendisine tahammül edemeyen bir provokatör gibi davranıyor. İlk bakışta onun isyanının herhangi bir ideolojik derinliği yokmuş gibi görünüyor. İnsanları rahatsız ediyor, kuralları çiğniyor, kavga çıkarıyor ve her fırsatta düzenin üzerine benzin döküyor. Ancak film ilerledikçe Simon’ın öfkesinin yalnızca kişisel bir kabadayılıktan ibaret olmadığını seziliyor. Uğraştığı müzik türü olan punk da burada yalnızca bir müzik türü değil, itaat etmeme, sorgulama ve normal kabul edilen şeyleri reddetme tavrını temsil ediyor.
Patty ise filmin bu düşüncesine çok daha duygusal bir yerden yaklaşıyor. Simon dünyaya yumruk atarak karşı çıkarken Patty sessizce ve fark edilmeden yaşıyor. Ailesi onun heyecanını bastırıyor, çevresindeki gençler onu aşağılıyor, toplum ise onun farklılığını bir kusur olarak görüyor. Ona sürekli daha az görünmesi, daha az konuşması ve daha az tepki vermesi öğütleniyor. Bu nedenle Simon’ın hayatına girmesi, Patty için yalnızca romantik bir karşılaşma olmuyor. Kendi arzularının ve kişiliğinin farkına varmasını sağlayan bir kırılma yaratıyor.
Filmin burada yaptığı önemli şey, Patty’yi klasik çirkin ördek yavrusu anlatısına tamamen teslim etmemesi. Karakterin dönüşümü, toplumun kabul edeceği daha normal bir kadına dönüşmesi üzerinden gerçekleşmiyor. Tam tersine Patty, kendisini değiştirmek yerine kendisini saklamaktan vazgeçiyor ve gün yüzüne bu zamana kadar var olduğu kimliği ve benliğiyle çıkıyor. Simon da onu sisteme uyum sağlamaya yönlendirmiyor. İkisinin ilişkisi, birbirlerini düzeltmelerinden çok birbirlerinin gerçek kişiliğini ortaya çıkarmalarına dayanıyor. Bu açıdan film, romantik komedinin alışılmış formülünü punk estetiğiyle yeniden kuruyor.
Bu noktada Kyle Gallner ve Emily Skeggs'in oyunculuğu dikkat çekiyor. Çünkü ikili arasındaki uyum, canlandırdıkları karakterlerin başarısına da etki ediyor. Kyle Gallner, Simon’ı yalnızca kaba ve saldırgan bir karakter olarak oynamıyor. Karakterin ukalalığının ve şiddet eğiliminin altında saklanan mizahı, zekayı ve kırılganlığı izleyiciye gösteriyor. Simon’ın sürekli savunmada duran tavrı, Patty’nin yanında yavaş yavaş gevşiyor. Kyle Gallner’ın oyunculuğu, normal şartlarda seyirci tarafından sevilmeyecek olan bir karakteri sevilir hale getiriyor.
Emily Skeggs ise Patty’de bambaşka bir enerji yaratıyor. Karakterin sosyal beceriksizliğini yalnızca bir komedi unsuruna dönüştürmek yerine onun heyecanını, saflığını ve bastırılmış yaratıcılığını da ortaya çıkarıyor. Patty’nin Simon’ın yanında giderek daha fazla kendisi olması, Emily Skeggs’in yüzündeki küçük değişimlerle bile hissediliyor. Özellikle karakterin mutlulukla karşılaştığı anlarda ortaya çıkan coşku, filmin bütün kaba mizahının altında ne kadar saf bir duygu taşıdığını gösteriyor. İki oyuncunun birbirine zıt enerjileri ise filmi diri tutuyor. Simon ne kadar çevresine enerji saçan bir tip ve dışa dönük biri ise, Patty o kadar kara delik ve çevresinin istencini sönümlendiren bir ruh emici.
Yine de Dinner in America kusursuz bir film değil. Hatta en önemli problemlerinden biri, ilk bölümde kullandığı provokatif dilin zaman zaman filmin söylemek istediği şeyin önüne geçmesi. Film homofobik ve ırkçı ifadeleri özellikle rahatsız edici bir biçimde kullanıyor. Bunların bir kısmı karakterlerin toksik dünyasını göstermek için kullanılsa da her zaman yeterince anlamlı bir karşılık bulmuyor. Bu nedenle filmin 'rahatsız edici olma' isteği kimi sahnelerde eleştirel bir araç olmaktan çıkıp yalnızca şok etkisi yaratmaya yaklaşabiliyor. Filmin ilk yarısındaki sertlik ve saldırganlık bazı izleyicilerin hikayeyle bağ kurmadan filmden kopmasına neden olabilecek kadar yoğun.
Benzer biçimde senaryo da her zaman aynı seviyede çalışmıyor. Bazı espriler oldukça zekice kurulurken bazıları yalnızca tuhaflık üzerine yaslanıyor. Film, zaman zaman karakterlerini bilinçli olarak karikatürleştiriyor ve bu tercih hikayenin dramatik tarafını zayıflatabiliyor. Patty’nin dış görünüşü ve özgüveni üzerinden kurulan bazı anlar da tanıdık romantik komedi klişelerine yaklaşıyor. Dolayısıyla film özgün bir ruh taşımasına rağmen anlatısal olarak her an aynı ölçüde özgün davranmıyor.
Her şeye rağmen filmin en büyük başarısı ise bütün o gürültünün altında son derece sıcak bir romantik hikaye kurabilmesi. Dinner in America aslında aşkı, insanın başka biri sayesinde 'normalleşmesi' olarak görmüyor. Tam tersine aşk, iki insanın birbirlerinin tuhaflıklarından korkmamaya başlaması olarak ortaya çıkıyor. Simon, Patty’nin farklılığını törpülemiyor; Patty de Simon’ın bütün sertliğini ortadan kaldırmaya çalışmıyor. Aralarındaki bağ, ikisinin de maskelerini biraz olsun indirmesine izin veriyor.
Sıfır beklenti ile açtığım bir filmi bu kadar sevebileceğimi düşünmezdim. Denk gelirse, siz de şans verin.
Puanım: 7/10
%20Adam%20Carter%20Rehmeier-6.jpg)
%20Adam%20Carter%20Rehmeier-5.jpg)
%20Adam%20Carter%20Rehmeier-8.jpg)
%20Adam%20Carter%20Rehmeier-3.jpg)
%20Adam%20Carter%20Rehmeier-7.jpg)