Yorgos Lanthimos, sinema dünyasında sınırları zorlayan, rahatsız edici ve absürt anlatımlarıyla tanınan bir yönetmen olarak anılmaya başladı. The Lobster filmindeki distopik ve tuhaf ilişki dinamiklerinde, Dogtooth'un klostrofobik ve boğucu evreninde ya da The Killing of a Sacred Deer'ın gerilim dolu, tekinsiz atmosferinde her zaman insan psikolojisinin en karanlık ve baskı altında kalan köşelerini irdeliyor. İzleyicisini hiçbir zaman konfor alanında bırakmayan, sıradanlığa meydan okuyan bu sinemasal dil, şimdi bizi 18. yüzyıl İngiltere’sinin saray koridorlarına çağırıyor ve merak uyandırıcı, alışılmışın dışında bir dönemsel hikayenin kapılarını aralıyor.
12 Ocak 2019 Cumartesi
The Favourite: Yorgos Lanthimos’tan Çarpık Bir Saray Hikayesi
13 Aralık 2018 Perşembe
Stranger Than Fiction: Kader Bir Kurgu mu?
Bir sabah uyanıp hayatının aslında sana ait olmadığını fark ettiğinizi düşünün. Attığınız her adımın, söylediğiniz her sözün, hatta ölümünüzün bile başka biri tarafından çoktan yazılmış olduğunu veya an itibariyle yazılıyor olduğunu… Stranger Than Fiction bu duygunuzu, dost meclislerinde muhabbete konu ettiğiniz bu düşüncenizi resme döken bir film. Ve bunu yaparken hem tuhaf bir mizah kuruyor hem de beklenmedik bir duygusal derinliğe ulaşıyor.
17 Kasım 2018 Cumartesi
Bohemian Rhapsody: Freddie Mercury Dirildi
13 Ekim 2018 Cumartesi
Lucky: Modern Zaman Kovboyu
John Carroll Lynch’in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan Lucky, sinemanın büyük anlatılardan çok küçük anların gücüne yaslan filmlerden biri. Neredeyse tamamı 90 yaşına yaklaşmış Lucky'nin (Harry Dean Stanton) yüzünde ve bedeninde şekillenen bu film, bir hikaye anlatmaktan çok bir yaşam halini izleyiciye sunuyor. Arizona çölünün kavurucu sessizliği içinde ilerleyen Lucky, yaşlılık, yalnızlık ve ölüm fikrini dramatik patlamalarla değil; tekrarlarla, gündelik rutinlerle ve suskunluklarla ele alıyor. Filmin bir de bize bir sürprizi var, o da oyuncular arasında ünlü yönetmen David Lynch'in de oluşu.
Filmin kapağına baktığımızda başlıktaki sarının tonu, fontu, şapka, sarı bozkırlar ve kaktüs bize bir western filmi sunuyor gibi duruyor. Manası bakımından evet, bir kovboy yalnızlığı ve kendi ile kaim bir adam figürü buluyoruz. Ama bu filmde koşan atlar, soyulan bankalar, patlayan silahlar yok. Kovboyun yalnız ama yalnızca yalnızlığı var. O da Lucky'nin hayatında, vücudunda ve tüm yaşantısında sirayet etmiş şekilde karşımızda duruyor.
Film, Arizona’nın kurak çöl manzaralarıyla açılıyor. Kamera, ağır ağır ilerleyen bir kaplumbağayı izliyor; bu görüntünün kısa süre sonra filmin ana karakteri Lucky’nin metaforik karşılığı olduğu anlaşılıyor. Lucky, II. Dünya Savaşı gazisi, yalnız yaşayan, neredeyse tüm günlerini aynı rutine göre sürdüren yaşlı bir adam. Sabahları yoga yapar, sigarasını içer, kahvesini içtiği lokantaya uğrar, akşamları ise kasabanın barında zaman geçirir.
Bir gün yaşadığı bayılma sonrası doktora giden Lucky, ironik biçimde son derece sağlıklı olduğunu öğreniyor. Bu durum, onu ölüm korkusundan kurtarmak yerine daha derin bir varoluşsal boşluğa sürüklüyor. Film boyunca Lucky’nin kasaba sakinleriyle - bar sahibi Elaine, eski asker dostları, kayıp kaplumbağasını arayan Howard (David Lycnh) ve genç bir sigorta memuru - kurduğu ilişkiler aracılığıyla yaşamına tanıklık ediyoz. Hikayede dramatik bir kırılma yaşanmıyor, atlamalar, kovalamacalar, bağrışlar, kavgalar,silahlar vs yok; aksine, yaşlı bir adamın 'henüz ölmemiş olma halini' sakin bir akış içinde gözler önüne seriyor.
Harry Dean Stanton neredeyse veda niteliğinde bir performans sergiliyor. Lucky’nin “ruh yoktur” sözü, kariyeri boyunca sinemaya insan ruhunu taşıyan bir oyuncunun ağzından çıktığında, film beklenmedik bir ironik derinlik kazanıyor. Bu yönüyle film, izleyicisini ağlatmak ya da sarsmak istemiyor. Beni izlerken yanıma otur, sen de bir sigara yak diyor ve şunu fısıldıyor: Yaşamak bazen sadece burada olmaktır.
5 Eylül 2018 Çarşamba
American Animals
O bakış;
Film, birçok açıdan ele alınabilir olması açısından hoşuma gitti. Mesela filmi, sinematografik açıdan konuşabileceğimiz gibi, suçluları o suça iten ya da o suç için merak uyandıran kişisel güdüleri irdelemek için psikolojik/ sosyolojik açıdan da konuşabiliriz. Ve hatta, Amerikan pazarının kişilere her halükarda bir ekmek kapısı oluşturabileceğini de filmden bağımsız olarak konuşabiliriz. Başarız geçen bir soygunun ardından gençliği, geleceği mahvolan ve toplumda bu sicille yer edinememiş olan 4 gencin, hikayesinin filme dönüştürülmesinden sonra değişen ve tekrar kazanılan hayatları ve belki de çalmaya çalıştıkları 12 milyon dolarlık kitabın kendilerine olacak getirisinden daha fazlasına bu soygunun başarısız sonlanmasıyla ulaşmaları Amerikan rüyasında sık karşılaşabileceğimiz ironilere örnektir.
“Success is not final, failure is not fatal: it is the courage to continue that counts.” - Winston Churchill
Filmin yönetmeni Bafta ödüllü Bart Leyton. Leyton bu ödülü yine belgesel/film karışımı olan The Imposter filmiyle almıştı. Ki yönetmenin filmografisine baktığımızda sinemaya belgesel kökenli bir giriş yaptığı ve henüz tam manasıyla değilse de ufak ufak kurgulara giriştiğini görüyoruz.
3 Mayıs 2018 Perşembe
Molly's Game: Jessica Chastain Yine Sahnede
Aaron Sorkin’in kaleminden genellikle hızlı konuşan, keskin zekalı karakterler çıkıyor. Molly's Game de tam olarak böyle bir dünyanın kapılarını aralıyor: kelimelerin silah gibi kullanıldığı, zekanın en büyük güç olduğu ve kontrolün her an el değiştirebildiği bir evren. Tıpkı Jessica Chastain'in geçen seneki filmi Miss Sloane gibi. Ona da birazdan değineceğiz.
Filmin merkezinde yer alan Molly Bloom ise yalnızca bir karakter değil; aynı zamanda güç, hırs ve kırılganlık arasında gidip gelen modern bir anti-kahraman. Ancak bu parlak yüzeyin altında, zaman zaman tökezleyen bir anlatı ve kendi zekasına fazla güvenen bir yönetmenlik yaklaşımı da kendini hissettiriyor.
6 Nisan 2018 Cuma
Game Night: Oyun, Eğlence ve Kaos
John Francis Daley ve Jonathan Goldstein'ın yönettiği Game Night filmi, ilk bakışta sıradan bir arkadaş grubu komedisi gibi dursa da, kısa sürede beklentiyi aşan, temposu yüksek bir filme dönüşüyor. Film, absürt mizah ile gerilimi iç içe geçirirken yetişkinlik, rekabet, evlilik ve hayal kırıklığı gibi temalara da göz kırpıyor. Tek izlenilmeyecek, grupça izlenebilecek, eğlenceli ve üzerine sohbet edilebilir bir film kısaca.
Max (Jason Bateman) ve Annie (Rachel McAdams), oyunlara takıntılı, rekabetçi ve uyumlu evli bir çift. Sıklıkla düzenledikleri oyun geceleri, arkadaş gruplarının merkezinde yer alıyor. Ancak Max'in kendisinden her anlamda daha başarılı(!) olan kardeşi Brooks'un (Kyle Chandler) devreye girmesiyle işler değişiyor. Brooks'un organize ettiği 'cinayet' oyunu, gerçek bir kaçırılma vakasına dönüşüyor. Grup üyeleri, yaşananları uzun süre oyunun bir parçası sanarak ipuçlarını takip ederken, kendilerini gerçek suçlular, FBI ajanları ve giderek daha tehlikeli durumların içinde bulmalarıyla işler daha kaotik bir hal alıyor.
Game Night, bir eğlence sunmasının yanında bazı sorular da soruyor.'Hayat bir oyun ise, kim kazanıyor?' sorusunu iki kardeş olan Max ve Brooks üzerinden izleyicisine soruyor. Annie ile olan evlilik dinamiği, çocuk sahibi olamama gibi bastırılmış bir hayal kırıklığını da açığa çıkarıyor.
Yönetmenler, filmin tonu ve temposu konusunda oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Film, absürtlüğün sınırına kadar ilerliyor ama hiçbir zaman karikatürleşmiyor. Bunun başlıca etkeni Jason Bateman ile Rachel McAdams'ın uyumu filmin merkezini sağlam tutmasından kaynaklanıyor. Jesse Plemons'ın canlandırdığı donuk ve tekinsiz komşu karakteri Gary, filmin en unutulmaz mizahi unsurlarından biri olmuş.Sahne çalmıyor, başrollerin önüne geçmeye çalışmıyor ama buna rağmen filmin tonunda oldukça etkili şekilde yer ediniyor.
Komediyi, absürt olduğunda seven biri olarak Game Night filmini sevdiğimi söyleyebilirim. Güçlü oyuncu kadrosuyla sadece eğlendiren değil, aynı zamanda karakterler aracılığıyla izleyiciye ayna tutan bir film. Ciddiye alınmayan türlerden biri olan komediye türüne ait olan Game Night, komedinin de söyleyeceği şeylerin var olduğunu, en azından istese bunu da yapabileceğini gösteriyor.
10 Şubat 2018 Cumartesi
The Place: Bir Dileğin Bedeli Ne Kadar Ağır Olabilir?
Bir dileğin gerçekleşmesi için ne kadar ileri gitmeye hazırsınız? Sevdiğiniz bir insanın iyileşmesi, kaybettiğiniz bir şeyi geri kazanmanız, bir başkasının sizi arzulaması ya da hayatınızdaki büyük bir boşluğu doldurmanız mümkün olsa; bunun karşılığında sizden ahlaki sınırlarınızı aşmanız istense ne yapardınız? The Place filmi bu sorunun etrafında dolaşıyor. Bir dileğin gerçekleşmesini mucize olmaktan çıkarıp bir pazarlığa dönüştüren film, insanın istediği şeye ulaşmak için kendisine ait sandığı ahlaki sınırları ne kadar kolay yeniden çizebildiğini sorguluyor.
13 Ocak 2018 Cumartesi
The Mountain Between Us: Görüntü Var, Ses Yok
Charles Martin'in aynı adlı romanından uyarlanan ve yönetmen HanyAbu-Assad imzalı The Mountain Between Us, hayatta kalma mücadelesini romantik bir yakınlaşmayla birleştirirken, başlangıçta vaat ettiği duygusal derinliği hikayesinin sonuna kadar taşıyamıyor. Üstelik karşımızda yalnızca bazı ayrıntıları değiştirilmiş bir kitap uyarlaması değil, kaynak eserin karakterlerini, ilişkilerini ve temel duygusal çatısını önemli ölçüde dönüştüren bir anlatı bulunuyor. Dağların ortasında geçen bu yolculuk, görsel olarak etkileyici anlar barındırsa da anlatmak istediği hikayenin ağırlığını taşımakta zorlanıyor.
Filmin merkezinde, farklı hayatlara
ve önceliklere sahip iki yabancı bulunuyor. Foto muhabiri Alex Martin (KateWinslet), düğününe yetişmeye çalışırken, beyin cerrahı Ben Bass (Idris Elba)
ise ertesi gün gerçekleştirmesi gereken önemli bir ameliyat nedeniyle bir an
önce yola çıkmak istiyor. Olumsuz hava koşulları nedeniyle uçuşların iptal
edilmesi, ikiliyi alternatif bir ulaşım yolu aramaya yönlendiriyor. Küçük bir
uçak kiralayarak yola çıkan Alex ve Ben, pilotun uçuş sırasında geçirdiği
rahatsızlık sonucunda karlarla kaplı, ıssız bir dağlık bölgeye düşüyor. Ağır
yaralanmalarına ve sınırlı imkanlarına rağmen hayatta kalmak zorunda kalan
ikili, yardımın kendilerine ulaşmayacağını fark ettiklerinde kendi yollarını
bulmaya çalışıyor. Başlangıçta birbirlerinin kararlarına güvenmekte zorlanan bu
iki insan, zorlu doğa koşullarıyla mücadele ederken giderek birbirlerine
bağımlı hale geliyor. Hayatta kalma içgüdüsüyle başlayan yolculuk, zamanla
duygusal bir yakınlaşmaya dönüşüyor.
Alex ve Ben arasındaki ilişkinin inandırıcılığı,
filmin en önemli sınavlarından birini oluşturuyor. Kate Winslet, karakterinin
girişken, risk almaktan çekinmeyen ve sezgileriyle hareket eden tarafını
yansıtmaya çalışırken, Idris Elba daha temkinli, kontrollü ve içine kapanık bir
Ben portresi çiziyor. Aslında karakterler arasındaki bu karşıtlık, ilişkinin
gelişimi açısından oldukça elverişli bir zemin hazırlıyor. Alışılmış romantik
anlatılardaki cinsiyet rollerinin tersine çevrilmesi de dikkat çekici bir
tercih olarak karşıma çıkıyor. Ancak iki oyuncunun bireysel performanslarıyla
karakterler arasındaki duygusal uyum aynı seviyeye ulaşmıyor. Winslet'in
deneyimi ve Elba'nın karizmatik ekran varlığı, filmin özellikle ilk bölümünü
ayakta tutuyor. Buna rağmen aralarındaki romantik çekim yeterince güçlü
hissedilmiyor. Birbirlerini tanımaya, anlamaya ve güvenmeye başlamaları gereken
süreç, senaryonun aceleci yaklaşımı nedeniyle beklenen duygusal karşılığı
yaratamıyor. Özellikle Ben'in geçmişine ilişkin önemli ayrıntıların yüzeysel
biçimde ele alınması, karakterin iç dünyasına yaklaşmamızı zorlaştırıyor. İki
başarılı oyuncunun varlığına rağmen karakterlerin arasındaki bağın seyirciye
geçmekte zorlanması, filmin temel problemlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Filmin yönetmen koltuğunda, daha önce Paradise Now (2005) ve Omar (2013) gibi politik ve toplumsal meseleleri merkezine alan, uluslararası alanda dikkat çeken yapımlara imza atan Filistinli yönetmen Hany Abu-Assad oturuyor. Her iki film de yönetmenin insan ilişkilerini daha geniş toplumsal ve politik çatışmaların içerisinde ele alma becerisini ortaya koyuyor. Özellikle Omar, gerilim ve romantik ilişkinin iç içe geçtiği anlatısıyla The Mountain Between Us öncesinde yönetmenin bu tür duygusal çatışmalara yabancı olmadığını gösteriyor. Ancak Abu-Assad'ın önceki filmlerindeki politik arka plan, karakter derinliği ve ahlaki ikilemler burada kendisini aynı ölçüde hissettirmiyor. İngilizce çektiği ilk film olan The Mountain Between Us'ta daha ana akım bir sinema anlayışına yöneliyor. Uçağın düşüşü ve sonrasındaki hayatta kalma sekanslarında gerilimi başarıyla kuruyor; karla kaplı dağların büyüklüğünü ve karakterlerin doğa karşısındaki çaresizliğini görsel açıdan etkileyici biçimde aktarıyor. Bununla birlikte yönetmenin teknik anlamdaki kontrolü, senaryonun duygusal eksikliklerini kapatmaya yetmiyor. Önceki çalışmalarında insanın içinde bulunduğu koşulları sorgulayan Abu-Assad, bu kez aynı derinliği romantik bir hayatta kalma hikayesine taşımakta zorlanıyor.
Filmin en başarılı taraflarından
biri, hikayeyi gereksiz yere uzatmadan ilerletmesi ve ilk bölümde kurduğu
temposu. Uçağın düşüşüne kadar geçen süre fazla oyalanmadan tamamlanıyor.
Kazanın gerçekleştiği sahne, karakterlerin içinde bulunduğu tehlikeyi kısa
sürede hissettirmeyi başarıyor. Sonrasında ise hayatta kalma mücadelesi, filmin
temel gerilim unsuru haline geliyor. Soğuk hava, yiyecek sıkıntısı,
yaralanmalar ve iletişim imkanlarının bulunmaması, karakterlerin karşılaştığı
engelleri görünür kılıyor. Karakterlerin birbirlerine duydukları güvenin yavaş
yavaş gelişmesi de başlangıçta hikayeye belirli bir hareket alanı kazandırıyor.
Diyalogların zaman zaman esprili ve doğal bir tona yaklaşması, filmin ağır bir
hayatta kalma dramına dönüşmesini engelliyor. Ancak bu tercih, aynı zamanda
anlatının kendi dramatik ağırlığını hafifletiyor. Ölüm tehlikesinin bu kadar
yakınında bulunan iki insanın yaşadığı fiziksel ve psikolojik yıpranma,
romantik hikayenin önüne geçemiyor. Bir noktadan sonra doğanın acımasızlığı,
karakterlerin iç dünyalarını değiştiren bir deneyim olmaktan çıkıp romantik
yakınlaşmayı mümkün kılan bir arka plana dönüşüyor.
Filmin asıl sorunu ise hikayenin ilerleyen bölümlerinde belirginleşiyor. Başlangıçta iki yabancının birbirlerine güvenmek zorunda kalması üzerinden kurulan anlatı, giderek oldukça tanıdık bir romantik drama dönüşüyor. Karakterlerin geçmişleri, ilişkileri ve birbirlerine karşı geliştirdikleri duygular yeterince işlenmediği için hikayenin duygusal kırılma noktaları beklenen etkiyi yaratmıyor. Özellikle Ben'in evlilik geçmişi üzerinden oluşturulabilecek gizem, senaryonun yüzeysel yaklaşımı nedeniyle önemini kaybediyor. Film, seyircinin karakterlerle duygusal bir bağ kurmasını bekliyor ancak bu bağı oluşturacak ayrıntılara yeterince zaman ayırmıyor. Son bölümlerde tempo da düşüyor ve hikayenin nasıl sonuçlanacağına ilişkin tahminler giderek kolaylaşıyor. Romantik anlatının gerektirdiği bazı klişeler, karakterlerin doğal gelişiminin önüne geçiyor. Bu nedenle film, başlangıçta sunduğu hayatta kalma gerilimini de romantik ilişkinin duygusal derinliğini de tam anlamıyla karşılayamıyor.
The Mountain Between Us'un en büyük handikapı, uyarlandığı romanla arasındaki
mesafeyi yalnızca sinemanın anlatım olanaklarına uyum sağlamak için yapılan
değişikliklerle açıklayamamam. Charles Martin'in romanında Ben ve Ashley
arasındaki ilişki, yalnızca tehlikeli koşullarda birlikte geçirilen zamanın
sonucunda ortaya çıkmıyor. Karakterlerin geçmişleri, hayata bakışları ve
birbirlerinde keşfettikleri insani özellikler, ilişkinin duygusal temelini
oluşturuyor. Filmde Ashley'nin yerini Alex alırken Ben'in karakteri ve geçmişi
de önemli ölçüde değişiyor. Romanın merkezinde bulunan Ben'in eşi Rachel'ın
ölümüne ilişkin gerçek, hikayenin en sarsıcı dönüm noktalarından birini
oluşturuyor. Rachel'ın ikiz bebeklerine hamileyken yaşadığı komplikasyonlar
sonucunda iç kanama nedeniyle hayatını kaybetmesi, Ben'in geçmişini ve duygusal
dünyasını anlamlandırmamız açısından büyük önem taşıyor. Üstelik bu gerçeğin
ortaya çıkışı, romanın finalindeki duygusal etkiyi belirleyen temel unsurlardan
biri. Film ise Rachel'ın ölümünü bir beyin tümörüne bağlayan kısa bir
açıklamayla geçiştiriyor. Böylece romanın üzerinde titizlikle durduğu kayıp,
yas ve geçmişle hesaplaşma meseleleri büyük ölçüde ortadan kalkıyor.
Karakterlerin kişilikleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkinin gelişimi de
aynı ölçüde değişiyor. Dolayısıyla burada yalnızca bir uyarlama farklılığından
değil, hikayenin duygusal merkezinin yeniden şekillendirilmesinden söz
ediyorum. İki eser arasında tercih yapmam gerektiğinde ise hiç tereddüt etmeden
romanı seçiyorum. Charles Martin'in anlatısında karakterlerin geçmişiyle
kurulan bağ, ilişkinin gelişimine ayrılan alan ve finalin yarattığı duygusal
etki, filmin ulaşamadığı bir derinlik sunuyor.
Sonuç olarak The Mountain BetweenUs, etkileyici oyuncu kadrosu, görsel açıdan güçlü doğa manzaraları ve başlangıçtaki sürükleyici anlatımına rağmen vaat ettiği hikayeyi karşılamakta yetersiz kalıyor. Hayatta kalma mücadelesi ile romantik dramı bir araya getirme fikri başlı başına sorunlu değil; ancak bu iki anlatı arasında kurulması gereken denge bir türlü sağlanamıyor. Karakterlerin yaşadıkları deneyimlerin onları nasıl değiştirdiğini görmek yerine, senaryonun önceden belirlediği duygusal sonuçlara doğru ilerliyorum. Üstelik bütün bunlar, çok daha güçlü bir hikaye anlatma potansiyeli taşıyan bir romanın gölgesinde gerçekleşiyor. Kitabı okumamış biri için zaman zaman keyifli bir seyirlik sunabilse de özgünlük, karakter derinliği ve duygusal etki bakımından geride kalıyor. Romanı okumuş olanların ise bu uyarlamada tanıdıkları hikayeden çok, onun eksiltilmiş ve dönüştürülmüş bir versiyonuyla karşılaşacaklarını düşünüyorum. The Mountain Between Us, dağların ortasında iki insanı bir araya getiriyor ancak aralarındaki mesafeyi kapatacak duygusal zemini kuramıyor. Bazen bir hikayeyi yeniden anlatmak, onu sinemaya taşımaktan çok daha fazlasını gerektiriyor. Bu kez benim için doğru tercih, dağların arasındaki bu yolculuğa filmle çıkmak yerine Charles Martin'in romanının sayfalarında kalmak oluyor.
Puanım:5,5/10
24 Kasım 2017 Cuma
Good Time
Filmin yönetmenleri olan Benny Safdie ve Josh Safdie kardeşlerin filmografisine baktığımda oldukça sinemanın içinde olduklarını görüyoruz. Oyunculuk var, kısa ve uzun metraj filmler var, senaristlik var. Ne iş olsa yaparım diyen birileri gibi duruyor. (Ki bu filmde yönetmenlerden biri oyunculuk da yapıyor (Benny Safdie).) Ama kendilerinin ilk defa uzun metraj filmlerini izlediğim Good Time filminde, işlerini iyi de yapmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Bu ikiliyi takibe aldığımı belirtip filme geçiyorum.
Film, zihinsel engelli olan Nick Nikas'ın (Benny Safdie) bir terapi seansıyla başlıyor. Abisi olan Connie (Robert Pattinson) kardeşini koruduğuna inansa da onu kötü planlanmış bir banka soygununa sürüklüyor. Kısa sürede fiyaskoya dönüşen bu soygunda zihinsel olarak sorunu olan küçük kardeş Nick yakalanıyor ve Rikers Island'a gönderiliyor, abisi Connie ise kaçıyor. Bu noktadan sonra Good Time, tek gecelik bir kaçış ve kurtarma hikayesine dönüşüyor. Connie, Nick'i hapisten/hastaneden kurtarmak istese de, yaptığı her hamle durumu düzeltmek yerine daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Film ilerledikçe anlatı, bir soygun filminden çok, zincirleme hatalar silsilesine dönüşen bir kaosa evriliyor.
Filmde ana aksiyon kaçış. Bu kaçış yalnızca polislerden değil, sonuçlardan ve sorumluluktan da kaçışı içeriyor. Connie, sürekli olarak bedel ödememeye alışmış bir karakter olarak bu kaçışların baş faili. Film, bu alışkanlığı Connie üzerinden beyaz erkek alışkanlığı olarak gösteriyor. Çünkü Connie'nin karşılaştığı hemen herkes (göçmen, siyahiler, kadınlar), Connie'nin çıkarları doğrultusunda araçsallaşıyor. Aynı zamanda Amerika'nın görünmez adaletsizliklerine de bakış getiriyor. Suçlu ile mağdurun, güçlü ile güçsüzün kolayca yer değiştirdiği bir sistem eleştirisi de barındırıyor.
Benney Safdie ve Josh Safdie, seyirciyi bu filmi izlerken yormaya ant içmiş. Kasıtlı yapılan bu tarz, amacına uygun olarak izlerken gerçekten yoruyor. Ancak bu yorgunluk bir şikayet olarak algılanmasın, aksiyonun bir parçasıymış gibi bir yorulma, filmi izleyiciye yaşatan. Kameranın çoğu zaman karakterlerin yüzüne yakın olması, izleyiciye de kaçacak, bakacak başka bir alan bırakmıyor. İster istemez o karakteri yakınında hissediyorsun. Connie karakterini canlandıran Robet Pattinson'ın performansı ise bu yapının merkezinde duruyor ve bu yükü benim de beklemediğim bir şekilde rahatlıkla kaldırıyor. Alacakaranlık serisi yüzünden uzak durduğum bir oyuncu iken beni ters köşe yapıyor.
Özetleyecek olursam, Good Time izleyiciyi iyi hissettirmeyi amaçlamayan, aksine yormayı hedefleyen ve bunu başaran bir film. Ahlaki ders vermiyor, rahatlatıcı ya da motive edici konuşmuyor. Bunun yerine seyirciyi Connie Nikas'ın zihninde ve bedeninde dolaştırıp onu yoruyor. Bunun yanında filmin benim için kazanımı takibe alacağım 2 yönetmen ve geçmişin bendeki algısını yıkmayı başarmış olan Robert Pattinson oluyor.
5 Ağustos 2017 Cumartesi
Der Kommer En Dag (The Day Will Come): Devletin Gözetiminde Bir Çocukluk Felaketi
Ailesinden uzaklaştırılmış ya da kaybetmiş, kendisini savunabilecek hiçbir güce sahip olmayan çocuklar, sığınmaları gereken bir kurumun duvarları arasında şiddetin, istismarın ve ihmalin kurbanına dönüşüyorsa orada yalnızca bireysel kötülükten değil, çok daha büyük bir toplumsal çöküşten söz etmek gerekiyor. Üstelik bunlar sadece üçüncü dünya ülkelerinde yaşanmıyor. Dışarıdan bakıldığında refah, ilerleme ve çağdaşlıkla anılan Danimarka gibi bir toplumun tam ortasında da olabiliyor. Gerkçek olaylardan esinlenerek yapılmış olan Jesper W. Nielsen imzalı Der Kommer En Dag (The Day Will Come), geçmiş yüzyılın ortalarında yaşanan olayları yeniden günümüze taşıyor.
The Day Will Come filminin arka planında, Danimarka'nın Tisvildeleje
bölgesinde bulunan Godhavn Erkek Çocuk Yurdu'nda ve ülkenin farklı çocuk bakım
kurumlarında yaşanan gerçek istismar vakaları bulunuyor. Özellikle 1945-1976
yılları arasındaki döneme uzanan bu olaylarda, devlet koruması altına alınan
çocukların fiziksel şiddete, cinsel istismara, aşağılamaya, tıbbi ihmale ve
çeşitli tıbbi deneylere maruz bırakıldığına ilişkin ciddi tanıklıklar ortaya
çıkıyor. Filmdeki Gudbjerg kurumu da doğrudan Godhavn'ın tarihsel
gerçekliğinden esinleniyor. Ancak burada anlatılanları yalnızca tek bir kurumun
geçmişiyle sınırlamak doğru olmayacaktır. Çünkü sonradan yürütülen
araştırmalar, benzer uygulamaların Danimarka'daki başka çocuk bakım
kurumlarında da yaşandığını ortaya koyuyor.
Bu olayların kamuoyunun gündemine
taşınmasında 2005 yılında Danimarka televizyonunda yayımlanan Drengehjemmet
(The Boys' Home) isimli belgesel önemli bir rol oynuyor. Godhavn'da kalmış
eski çocukların ve kurumun geçmişinde görev almış bazı çalışanların
tanıklıkları, istismar ve ihmal iddialarını yeniden gündeme getiriyor. Bunun
ardından başlatılan bağımsız araştırmanın sonuçları 9 Mayıs 2011 tarihinde
yayımlanan Godhavn Raporu'yla kamuoyuna sunuluyor. Rapor, Godhavn'ın yanı sıra
18 farklı kurumu daha kapsıyor ve 85 eski kurum sakininin anlatımlarından,
arşiv belgelerinden ve ilgili kişilerin ifadelerinden yararlanıyor. Eski
çocukların yıllarca sürdürdüğü adalet ve hesap verebilirlik mücadelesi
sonucunda Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, 13 Ağustos 2019'da devlet
adına resmi özür açıklamasında bulunuyor. Mücadelenin hukuki boyutu da bununla
sona ermiyor; 2021 yılında devletle anlaşmaya varan 17 eski Godhavn sakini kişi
başı 300 bin Danimarka kronu tazminat alıyor. Aradan onlarca yıl geçtikten
sonra gelen bu gelişmeler, çocukluk döneminde yaşanan travmaların zaman
geçmesiyle ortadan kalkmadığını, aksine adalet arayışının da yıllarca
sürebildiğini gösteriyor.
Godhavn vakası, çocuk istismarının
belirli bir ülkeye, döneme veya toplumsal yapıya özgü olmadığını hatırlatan
örneklerden yalnızca biri. Çocukların ailelerinden ayrılarak bakım kurumlarına
yerleştirilmesi, onları otomatik olarak güvenli bir ortama taşımıyor. Birleşmiş
Milletler'in çocuklara yönelik şiddet üzerine hazırladığı dünya raporunda,
geçmişte dünya genelinde sekiz milyona kadar çocuğun kurumsal bakım altında
yaşadığına ilişkin tahminlere yer veriliyor. Raporda ayrıca bazı araştırmalarda
yatılı bakım kurumlarında şiddetin koruyucu aile bakımına kıyasla altı kat daha
yüksek bulunduğu, grup halinde bakım gören çocukların ise aile temelli bakım
alan çocuklara göre cinsel istismara uğrama ihtimalinin yaklaşık dört kat fazla
olduğu aktarılıyor. UNICEF'in 2025 yılına ilişkin verileri de dünya genelinde
yaklaşık iki milyon çocuğun yatılı bakım kurumlarında bulunduğunu gösteriyor.
Dünya Sağlık Örgütü'nün 2026 yılında yayımladığı güncel veriler ise beş yaşın
altındaki yaklaşık 400 milyon çocuğun düzenli olarak fiziksel cezaya veya
psikolojik şiddete maruz kaldığını ortaya koyuyor. Bu rakamlar farklı yaş
gruplarını ve şiddet biçimlerini kapsıyor; dolayısıyla doğrudan kurumsal
istismar oranı olarak değerlendirilmemeleri gerekiyor. Ancak çocukların
korunması konusunda dünya çapında hala ciddi sorunlar bulunduğunu açıkça ortaya
koyuyor.
Bu karanlık geçmiş, sinemanın da
farklı coğrafyalarda tekrar tekrar ele aldığı konular arasında yer alıyor.
Peter Mullan'ın The Magdalene Sisters (2002) filmi, İrlanda'daki
Magdalene çamaşırhanelerinde dini ve toplumsal gerekçelerle kapatılan
kadınların maruz kaldığı baskıyı, sömürüyü ve şiddeti anlatıyor. Kanada yapımı The
Boys of St. Vincent (1992) ise bir yetimhanede çocuklara yönelik fiziksel
ve cinsel istismarı, bu suçların nasıl örtbas edildiğini ve mağdurların adalet
arayışını konu ediniyor. Bu filmlerin her biri farklı tarihsel ve toplumsal
koşullara odaklansa da ortak bir noktada buluşuyor: Koruma, eğitim veya ahlaki
terbiye iddiasıyla kurulan kurumlar, denetimden uzak kaldıklarında savunmasız insanların
hayatlarını karartan yapılara dönüşebiliyor. The Day Will Come da bu
sinemasal geleneğin içinde yer alırken Danimarka'nın yakın tarihindeki gerçek
bir toplumsal hesaplaşmayı görünür kılıyor.
Film, hikayesini yalnızca iki kardeşin hayatta kalma mücadelesi üzerinden kurmuyor; çocukları koruması gereken yetişkinlerin, kurumların ve denetim mekanizmalarının nasıl ortak bir sessizlik alanı oluşturabildiğini de sorguluyor. Bu yönüyle film, kötülüğün yalnızca şiddeti uygulayan kişilerden ibaret olmadığını, yaşananlara tanıklık ettiği halde müdahale etmeyenlerin de bu düzenin devamlılığında pay sahibi olduğunu hissettiriyor.
Filmin en etkileyici tercihlerinden biri, Gudbjerg'deki karanlık atmosferi aynı dönemde insanlığın uzaya ulaşma hayaliyle yan yana getirmesi oluyor. 1960'ların uzay yarışı ve Ay'a yolculuk fikri, özellikle Elmer'in dünyasında önemli bir yer tutuyor. Hayal gücü geniş, çevresindeki acımasız gerçekliğin ötesine geçmeye çalışan bu çocuk, astronot olma düşüncesine sıkı sıkıya tutunuyor. Yetişkinlerin gözünde anlamsız veya gülünç görünen bu hayal, benim için filmin en anlamlı karşıtlıklarından birini oluşturuyor. Bir tarafta insanlık olarak gökyüzünün sınırlarını aşmaya hazırlanırken diğer tarafta kendi çocuklarımızın en temel haklarını korumakta başarısız oluyoruz. Teknolojik ilerleme ile insani gelişimin aynı şey olmadığını hatırlatan bu paralellik, filmin toplumsal eleştirisini güçlendiriyor. Bununla birlikte Elmer'in hayal dünyasının hikayenin ilerleyen bölümlerinde aldığı biçim, zaman zaman anlatının gerçekçi tonundan uzaklaşmasına da neden oluyor. Özellikle bu sembolik çizginin bazı anlarda fazla zorlandığını düşünüyorum.
The Day Will Come yalnızca geçmişte yaşanmış istismar olaylarını anlatan bir dönem filmi olarak kalmıyor. Asıl meselesini, çocukları koruması gereken sistemlerin nasıl olup da onları kendi şiddet mekanizmalarının içine hapsettiği sorusu üzerinden kuruyor. Elmer'in gökyüzüne uzanan hayalleri, filmin karanlık dünyasında umudun tamamen kaybolmadığını gösterse de bu umut, yaşananların izlerini silmeye yetmiyor. Çünkü bazı çocuklar için beklenen gün gerçekten geliyor, bazıları içinse adalet ancak yıllar sonra kapıyı çalıyor. Filmin adının taşıdığı gelecek umudu, tam da bu nedenle hem teselli edici hem de acı bir anlam kazanıyor. İnsanlığın Ay'a ulaşabildiği bir çağda çocuklarına güvenli bir çocukluk sunamaması ise geriye bırakılan en ağır soru olarak zihinde yer ediyor.
Puanım: 7/10














(7.4).jpg)
(7.4)-4.jpg)
(7.4)-3.jpg)
(7.4)-2.jpg)
(7.4)-5.jpg)












%202016%20-%200.jpg)
%202016%20-%204.jpg)
%202016%20-%205.jpg)
%202016%20-%201.jpg)