10 Mayıs 2014 Cumartesi
Frequency (2000): Gelecekten Gelen Ses
19 Nisan 2014 Cumartesi
The Social Network: Facebook'un Hikayesi
David Fincher’ın yönettiği The Social Network (2010), yalnızca Facebook’un kuruluş hikayesini anlatan bir biyografi filmi değil; modern çağın iletişim biçimlerini, sınıf yapısını, aidiyet arzusunu ve dijital kimliğin doğuşunu sorgulayan karanlık bir çağ portresi. Film, 'bağlanmak' kavramının hiç bu kadar yaygın fakat aynı zamanda hiç bu kadar yüzeysel olmadığı bir dönemin başlangıcına odaklanıyor. Aaron Sorkin’in keskin diyaloglu senaryosu ve David Fincher’ın yönetmenlik estetiğiyle şekillenen film, sosyal ağların insanları bir araya getirirken nasıl yalnızlaştırabildiğini çarpıcı biçimde gözler önüne de seriyor.
The Social Network’ü güçlü ve etkileyici kılan en önemli unsur, klasik bir başarı hikayesi anlatmayı bilinçli biçimde reddetmesidir. Film, bir milyarderin yükselişini alkışlamak yerine bu yükselişin arkasındaki duygusal yoksunluğu, sosyal kırılmaları ve etik boşlukları merkeze alıuor. Hikaye, Facebook’un nasıl kurulduğundan çok, neden kurulduğunu sorguluyor.
3 Mart 2014 Pazartesi
Garip Bir Oscar'ı Geride Bıraktık
Oscar adaylarının açıklandığı tarihten itibaren akademiye eleştiriler hiç bitmedi. Ödüllere gelecek tepkilerin ne şekilde olacağı merak konusu.
Bu sene iki filmde de aday gösterilebilecek olan 2 oscar ödüllü Tom Hanks için ölü taklidi yapıldı ve kendisi iki film için de görmezden gelindi. Ödüllük performansa sahip değilse de adaylık ile taçlandırılabilirdi usta oyuncu. Tek başına koca bir filmi sırtında taşıyan ve bunu seyirciye izlettirebilen 78 yaşındaki Robert Redford'a en azından bir saygı duruşunda bulunulmalıydı görüşünde olanların da olduğunu belirteyim. Adayları belirlemede biraz garip davranılsa da kanımca gecenin en haklı Oscar'ı da bu dalda verildi. Matthew McConaghuey, Dallas Buyers Club'taki performansıyla benim favorimdi ve nitekim akademi ile ender olan görüş birlikteliğim sonucu ödül de ona gitti.
Bir diğer görmezden gelinen oyuncu ise Oprah Winfrey. The Butler filmiyle o da en azından adaylığa konmalıydı eleştirileri çıkmıştı. Ama bu dalda da kimsenin Cate Blanchett'in heykelciği kaldırmasına lafı olamaz.
Daniel Brühl de yardımcı erkek oyuncu dalında Bafta ve Golden Globe'da aday gösterilmiş fakat kazanamamıştı. Akademi 'ne de olsa bizde de kazanamaz' diyip onu da es geçmiş, performansını görmezden gelmiş olabilir. Ve bu ödülü Dallas Buyers Club'taki transgender woman performansıyla Jared Leto aldı. Barkhad Abdi biraz daha gözüme girmişti oysa.
Kategorilerde olması gerektiği düşünülen birkaç film de var. Bunların başında Coen Kardeşlerin filmi Inside Llewyn Davis geliyor. Bu sene böyle bir film çekilmemiş tavrı almış gibiydi akademi. ki haksızlık olmasın diye aday gösterilen filmlerin sayıları bile çoğaltılmıştı. Demek ki yeterli sayıya ulaşılamamış. En iyi film dalında gerilerden bangır bangır gelen Gravity vardı. Yavaş Yavaş tüm ödülleri toplamasına 12 Years a Slave filmi dur dedi ve en prestijli ödülün sahibi oldu. Filmde çok ufak bir sahnesi olasına rağmen bazı ülkelerde afişlere resmi en önden koyulan ve bu yüzden eleştiri alan Brad Pitt için iyi oldu bu ödül. Zira en iyi fil ödülü heykelciğinin verildiği yapımcılar listesinde onun da adı var. İlk Oscar'ını da bu sayede almış bulunuyor.
Uykusuz bir gecenin ardından daha fazla uzatmadan ödülleri yazayım ve aradan çekileyim. Belki ilerleyen zamanlarda önemli olan birkaç kategoriye yeniden değiniriz.
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street
Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club
Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club
Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises
Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom
Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom
Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska
Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street
1 Şubat 2014 Cumartesi
The Sunset Limited: İnanç ile Hiçlik Arasında
Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor.
Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.
White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.
16 Ocak 2014 Perşembe
2014 Oscar Adayları Açıklandı
En İyi Erkek Oyuncu dalında Tom Hanks'in olmaması ise şaşırtıcı gelen bir diğer nokta. Ödülü neyse de adaylığı hakeden bir oyunculuğu olduğu aşikardı.
Aday gösterilen filmlerdeki temaları ise ekonomi, terorizm, hayatta kalma mücadelesi olarak kategorize edebiliriz.
Adaylar ile Box Office (Gişe Hasılatı) arasında pek bir uyum yok. Adaylar arasında en fazla gelir getiren film 670milyon dolar ile Gravity filmi.
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street
Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club
Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club
Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises
Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom
Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom
Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska
Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street
31 Aralık 2013 Salı
Cristian Bale Asasıyla Geliyor
Ridley Scott'ın yönettiği, Cristian Bale'in karşımıza Hz.Musa olarak çıkacağı Exodus filmi 2014 aralıkta vizyonda. Bu da filmden ilk kare.
18 Aralık 2013 Çarşamba
Trier Yolunda Devam Ediyor : Nymphomaniac
Lars Von Trier'in cekmeyi hayal ettigi bir film turu vardir, bilenler bilir. Iste o ture en yakin olcude cektigi en sert filmi Nymphomaniac 25 Aralik'ta vizyona giriyor bilgisini versem de umitlenmeyin. Bu filmin ulkemizde vizyona girmesi yok gibi.
Filmde oynayan oyunculardan bazilari : Charlotte Gainsbourg, Shia LaBeouf, Christian Slater, Willem Dafoe, Uma Thurman ve Udo Kier
Daha fazlasi icin; google it, youtube it and get it.
12 Aralık 2013 Perşembe
Erkek Tarafı Testosteron
10 Eylül 2013 Salı
Gaudi’nin Şehri: Barcelona
6 Eylül 2013 Cuma
The IT Crowd - Final
14 Ağustos 2013 Çarşamba
Oldboy Yeniden
Filmin başrolünde ise Josh Brolin var. Ki şimdiden filmi güzelleştiren en büyük etken. Yoksa Oldboy gibi bir filmin Amerikan kültürünce uyarlanması hiç çekilmez olabilirdi. Oldboy'u diğer uyarlamalardan ayrı tutmamın sebebi ise üslubu. Sahne çevirisi yapmaya benzemez üslup çevirisi yapmak. Ama bunu da iyi yapan ya da yapmaya çalışan bir Quentin Tarantino örneği de var. Zaten biraz daha beklenseydi ve Oldboy hafızalardan silinmiş olsaydı bu filmi garanti Tarantino çekerdi. Uzaktakini alıp yakına getirmek... Tam Tarantino'nun kalemi.
1 Ağustos 2013 Perşembe
29 Temmuz 2013 Pazartesi
Ölümden Sonra Hayat

İki efsane isim 1983 senesinde bir araya gelip stüdyoya girerler. Fakat albüm çıkarma işlemi başarısızlıkla sonuçlanır. Ama rivayet odur ki ikilinin beraber söylediği 3 şarkı kayıda alınmış ve bu senenin Eylül ayında piyasaya çıkacakmış. Haberi doğrulayan ise Queen grubunun efsanevi gitaristi Brian May.
Merakla bekliyoruz.
12 Temmuz 2013 Cuma
Sinema Dünyasından Haberler #5
* Johnny Depp hayranları buraya! Johnny Depp'in gelecek projesi David Koepp'in yöneteceği, Mortdecai filmi olacak. Bu film, Kyril Bonfiglioli'nin 70'li yıllarda üç cilt halinde yazdığı kitabından uyarlanan bir suç draması olacak. Depp, Andrew Lazar ve Christi Dembrowski ile birlikte filmin yapımcılığını da üstlenecekmiş.
* Spike Lee'nin yeniden çektiği Old Boy'un red band (yetişkinler için) fragmanı yayınlandı.
* İngiliz Sinema ve Televizyon Akademisi'nin Los Angeles bürosu (BAFTA LA), 2013 Stanley Kubrick Britannia Ödülü'nü Zirveye Giden Yol (The Ides of March) yönetmeni ve Avukat (Michael Clayton) oyuncusu ünlü yıldız ve yönetmen George Clooney'e verecek. 'Sinemada Üstünlük'ü kutlayan ve BAFTA LA tarafından her sene verilen ödül, Clooney'e 9 Kasım 2013 tarihinde verilecek.
* Guardians of the Galaxy'nin kötü adamları belli oldu: Benicio Del Toro, Lee Pace ve Karen Gillan.
* Sophia Loren, Jean Cocteau’nun ‘The Human Voice’ adlı tiyatro eserinin sinema uyarlamasıyla oyunculuk günlerine geri dönüyor. Hayranlarına duyurulur.
* Christian Bale, bundan kelli Batman filmlerinde yer almayacağın belirtmiş. Üzücü bir haber.
kaynak: imdb.com, beyazperde.com, ntvmsnbc.com
20 Haziran 2013 Perşembe
Rest in Peace
Tony Soprano ( The Sopranos )
James Gandolfini (1961–2013)
8 Mayıs 2013 Çarşamba
Yeni Bir Simon Pegg Filmi :
Filmde, çocukluklarını beraber geçirmiş 4 kişinin, yıllar sonra tekrar bir araya gelip " twelve pubs, twelve pints" mottasıyla eski mahallelerine yaptıkları 'sıla-ı rahim' anlatılıyor. Ama işte senaryo Simon Pegg'ten çıktığı için bu küçük kasaba eski halinden çıkmış, zombili, 'alien'lı bir kasabaya dönüşmüş. Aynı pilavı farklı sunumlarla bize sunsa da Simon Pegg komedisi henüz sıkmış değil. Takipçileri için film 19 Temmuz'da İngiltere'de, 23 Agustos'ta Amerika'da gösterime giriyor, Türkiye'de girer mi bilmem.
Şimdilik fragmanı ile idare edin
19 Nisan 2013 Cuma
Flickering Lights (Blinkende Lygter)
Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen anlatmaya devam edelim. Geçen hafta The Green Butchers filmini yazmıştım. Bugün ise yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Flickering Lights filmini konuk ediyoruz. Buralara, bu yönetmen, bu filmlere nereden gelmiştik peki? Tabi ki Ademin Elmaları filminden.
Flickering Lights (orijinal ismi bakmadan yazamadığım için bunu kullanacağım), Anders Thomas Jensen'in Danimarka sinemasına hediye ettiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmenin 3 adet uzun metraj filmi var. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003) ve Adam's Apples (2005). İzlemeye ve yazmaya sonran geri doğru gidiyorum ve şu anda yönetmen için ilk, benim için son olan filmindeyiz.
Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin bu olduğunu söylesem de yönetmeni bu filme kadar pişmemiş görmeyin. Bu filmden önceki 3 kısa filmi ile de Oscar'a aday gösterilmiş ve son kısa filmiyle de (Valgaften) bu heykelciği göğüslemiş bir yönetmen etiketiyle bu filmi çekmiş. Bu yüzden usta bir yönetmen izlemekten bir farkı yok.
Oyuncu kadrosu ise Jansen filmlerini izleyenler için tanıdık. Kadroda Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen, Hem Ademin Elmaları, hem de The Green Butchers filmlerinde de olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas bulunuyor. Mads Mikkelsen bu filmde de psikopat biri, hem de oldukça.
Yönetmen filmde seyirciyi mutlu etmeyi amaçlamıyor. Küfürlü, kanlı ve çoğu zaman acımasız oluyor. Ama tam da bu yüzden, anlattığı dünyanın sahiciliğini koruyor ve bunu kara mizah ile de süslüyor. Şiddeti kesinlikle parlatmayan, onu bu alem için sıradan ve neredeyse rutin bir alışkanlık gibi sunuyor. Bu da filmden geriye bir soru bırakıyor; bazıları için başka bir hayat mümkün mü? Net bir cevap yok, tıpkı filmin ismi gibi, kısa süreliğine yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar sön...
12 Nisan 2013 Cuma
The Green Butchers: Bir İtibar Meselesi
Her fırsatta sevdiğimi dile getirdiğim filmlerden biri olan Ademin Elmaları filminin yönetmeni Anders Thomas Jensen'in 2003 tarihli bu filmini Ademin Elmaları filmini izledik sonra izlemiştim. Hakkında yazması anca nasip olan bu film, kara mizahın sınırlarında gezinen, seyirciyi hem güldürüp hem de rahatsız eden bir yapım. Tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi.
Kadrosu yine tanıdık isimlerden oluşuyor. Ademin Elmaları filminin rahibi Mads Mikkelsen ve yine daha önce bloga konuk olan Recontruction filminin oyuncu Nicolaj Lie Kaas. Film, kasaplık yapan Svend (Mads Mikkelsen) ve Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) kendilerine kasap dükkanı açmalarıyla başlıyor. Büyük hayallere ve tanıtım masraflarına rağmen açılışta ve sonrasında beklenen ilgiyi görmüyor. Her şey, dükkana tamire gelen bir elektrikçinin bir kaza sonucu derin dondurucuda unutulmasıyla başlıyor. Ne yapılacağı konusunda tedirgin olan bu iki ortaktan kafası biraz gidik olan Svend, kendisine gelen ilk büyük siparişe de malzemesiz yakalanınca, donmuş olan adamın bir bacağını önce kıyıp, sonra da marine edip müşterisine yolluyor. İnsan etinden yapılmış olan bu özel soslu ürün çok beğeniliyor ve beklenmedik bir ilgi oluşuyor kasap dükkanına karşı. Önünde yüzlerce kişilik kuyruk, tek almak istedikleri soslu o et. Tabi ki de buzluktaki etin de bir sınırı var, parça parça tüm adamı müşterilere satıyorlar. Hayatında ilk defa takdir gören Svend bu durumun bitiyor oluşuna çok üzülüyor. Çünkü işe yaramaz biri olarak görülmekte ve sırf bu yüzden karısı tarafından da terk ediliyor. Svend kendisine yeni bir kurban arar ve onu da buzluğa alıp hapseder.
16 Mart 2013 Cumartesi
Kelebeğin Rüyası

Rüyalar Gerçek, Kelebekler Sonsuz Artık
“Şiir” der Yahya Kemal Beyatlı “Nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir. Şiirde 'nefes' ve 'ses' iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil'in sûru kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.”
Ondandır belki de şiire olan mesafeli duruşu insanların. Çok emek ister, çok can taşır yazılan bir şiir. Edebiyatın “ağır abisi” halleri vardır. Kuralları çok, etkisi derindir. Hani hayranlık uyandıran işler vardır yapmak isteyip de yapamadığımız, çok başarılı kişiler vardır ulaşamadığımız, ya da gitmek istediğimiz yerler vardır gidemedikçe daha gizemli ve uzak gelen... Şiir de öyledir işte. Herkes şair olamayacağı için, çekim alanından kurtulamadığımız bi soğukluk vardır sanki hep. Düz yazıda sayfalarca anlattığın tek bir “söz”, şiirde önce zihinde yazılır. Kağıda döktüğünde bile kullandığın kelimeler zihnindeki gibi betimleyemeyebilir o “söz”ü. Yazarken bu kadar zahmet gerektiren bir iş, okurken de olduğu gibi anlatmaz, göstermez kendini sana... Bir şiiri iç sesinle okuduğunda farklı, yüksek sesle okuduğunda farklı, iki dizeyi yan yana koyduğunda farklı alt alta dizdiğinde farklı... Kendine has koreografisi var gibidir şiirin. Herkes şiir okur ama kaçı yanına yaklaşmaya cesaret eder bilinmez...
Ve gün gelir, başka bir sanat dalı, sinema yaklaşır en yakınına şiirin. Kaç şaire ilham olmuş bu topraklarda ilk defa şiir üzerine bir film yapılır ve adlarını bu zamana kadar duymamış olduğumuza utandığımız iki harika şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun mutluluğu ve acıyı aynı anda yaratan yazma tutkuları anlatılır bizlere. Bu filmle birlikte şiir artık çok sevdiğimiz ama yanında rahat edemediğimiz bir adam değil, “Sana sandığından daha yakınım. Sendenim... Sendeyim...” diyen sıcacık bir rüyadır. Ömrü kısa olsa da güzelliği baki olan bir Kelebeğin Rüyası’dır.
Bir filme verdiğiniz paranın son kuruşuna kadar değdiğini ilk sahneden anlamanız çok nadir olacak bir şeydir. Kelebeğin Rüyası’nın açılış sahnesindeki her detay öyle gerçek ki, Mükellefiyet Kanunu sonrası Zonguldak’ta bir maden ocağında çalıştırılan insanların sefaleti, çelimsiz vücutları, yorgunluklarını taşıyan yüz çizgileri, sahnenin baskın rengi grinin başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz tonu ve o griye inat zengin kodamanların takım elbiselerinin ve fötr şapkalarının beyazı sarıveriyor etrafınızı bir anda.
Dönemi bu kadar etkili anlatan bir girişi olsa da film, politik mesaj verme çabasında değil. İkinci Dünya Savaşı zamanlarında henüz 18 yaşında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin fakir yüzü, mutluluğa bahane yaratan şairlerin umutlarıyla dengelenmiş. Cumhuriyet’in modern yüzü gençlerin vals yaptığı balo salonlarında yan yana asılan “Vatan Borcu Çalışma ile Ödenir” tabelası ve İnönü resimlerinin mesajı ise seyirciyi rahatsız etmeden kadraja giriyor zaman zaman.
Aşkı Şiire, Şiiri Hayata Bahane Etmek
Arka planı bu kadar başarılı oluşturulan filmin kalbi, verem hastası ve “şiir sıtması” iki genç şair Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayata olan tutkularında atıyor. Seyirci, onca melankolinin arasında şairlerin kağıdı olmasa da yazmaya devam etmelerine, daktiloyu görünce yüzlerinde oluşan sevince, okuma yazması olmayana şiir kitabı satmalarına, iki dize şiirleri yayınlanınca “Başladık Muzaffer gerisi gelir” derkenki umutlarına gülümsüyor farkında olmadan. Yaşadıkları dönem mükellefiyet yılları diye geçiyor. Onlarsa yazmakla mükellef, sevmekle mükellef hep... Aşkı ve acıyı şiire, şiiri hayata bahane edip yaşıyorlar. Muzaffer ve Rüştü’nün tatlı çekişmeyle devam eden sıcacık dostlukları ve yokluk içinde dağ gibi büyüyen tutkuları ders veriyor en ufak zorlukta hemen pes eden bizlere. Karısı Mediha’nın gözlerinin içine bakarak “Varlığın her şeyin tam manasıyla kötü olmasına mani oluyor” diyen Rüştü’nün aşkı ve Suzan’ına “Tokalaşınca verem bulaşmaz, sevgi bulaşır. O da unutunca geçer” diyen Muzaffer’in naifliği, kaybettiğimiz inançları geri getiriyor adeta.
Bir dönem filmi olduğu için film atmosferinin 1940’lı yıllara uyarlanması, kostümler ve Zonguldak’ta kurulan dev film platosu büyük bir özveriyle hazırlanmış. Bu emeğe son derece gerçekçi olan oyunculuklar ve Zonguldak’ın doğal güzellikleri eklenince tam bir görsel şölen oluşturulmuş. Kariyerindeki ilk başrolde Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ, sesini, vücudunu, ruhunu karaktere tamamıyla teslim ederek çıtayı çok üst bir seviyeye çıkartıyor. Yıllardır kendini birçok filmle kanıtlamış olan Mert Fırat’ın oyunculuğu ise Rüştü Onur’un bitmeyen enerjisini, tutkusunu, fırlama hallerini şairin kendisi seyircilerin arasındaymış kadar hissettiriyor.
Türk sinemasının mihenk taşlarından biri olması muhtemel bu filmin arkasındaki en önemli isim ise, filmde de Rüştü ve Muzaffer’in hocaları Behçet Necatigil’i en az ve öz şekliyle canlandıran, Yılmaz Erdoğan. Bu proje için yedi senedir çalışan ve kendisi de şair olan usta oyuncu, yönetmen koltuğunda olmasaydı başka kim bir şairi bu kadar iyi anlayabilir ve anlatabilirdi bilemiyorum.
Ve Başrol Şiir’in
Filme negatif bir eleştiri getirmek zor. “Her şeyden daha çok olsaydı keşke” diyor insan sadece. Örneğin, hikaye son derece akıcı bir şekilde başlamasına rağmen Rüştü Onur, sanatoryuma yatması sebebiyle filmde bir süre hiç gözükmüyor. Filmin ana karakterlerinden biri daha çok görünmeliydi diye düşünebiliyorsunuz ya da Rüştü Onur’un en önemli ilham kaynağı eşi Mediha’yı biraz daha fazla tanımak istiyorsunuz. Amacı ne politik mesaj vermek, ne tek bir ismi öne çıkarmak olan filmin odağı ve başrolü ilk dakikadan itibaren “Şiir” olduğu için “keşke daha çok olsaydı” dediğimiz her hikaye de şiirle doluveriyor en usta haliyle.
Film bittiğinde yanınızdakine sorduğunuz “Nasıl, beğendin mi?” sorusuna cevap bu filmde “Evet” ya da “Hayır”ın ötesine geçiyor. Hissettiğiniz, mutluluk ve hüznün boğazınızdan geçerken yan yana sıkışması gibi bir şey. İzlediğiniz rüya mutlu uyanmanıza sebep oluyor ama bir yandan da “keşke” diyorsunuz, “keşke rüyalardan uyanılmasa ve ömürleri kelebek ömrü kadar olmasa”
Kelebeğin Rüyası, bu iki şairin rüyasını, ölümlerinden 70 yıl sonra gerçek kılan bir film. Her ikisi de artık özgür. Biliniyor ve seviliyorlar. Şiirleri basılıyor kitaplarca ve herkese ulaşıyor dizeleri. Rüştü Onur da, Muzaffer Tayyip Uslu da aramızda olmayanlarımız arasında en değerli varlıklarımız oluyor tarih 22 Şubat 2013’ü gösterdiğinde.
Konuk Yazar: http://www.sehirblogu.com / Gökçen Tuncer


(7.8).jpg)
(7.8)-2.jpg)
(7.8)-3.jpg)
(7.8)-4.jpg)






































