filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Louis Theroux'un The Settlers (Yerleşimciler) belgeseli, Batı Şeria'da yaşananları ve Gazze'de yaşanacakları yerleşimcilerin gözünden gösteriyor. Bu insanlar, uluslararası hukuka göre de yasa dışı olarak Filistinlilerin evlerini, tarlalarını, yaşam alanlarını gasp ederek, kendilerine yeni bir 'vaat edilmiş toprak' yaratıyorlar. Yerleşimcilerin söylemleri, hayalleri ve uygulamaları, İsrail'in Gazze'de bugün yürüttüğü politikanın yıllardır planlanan ve istenen bir şey olduğuna işaret ediyor. Gerekçeleri ise tek: "Tanrı'nın buyruğu!".

2025 yılı oscarlarında En İyi Belgesel ödülünü alan No Other Land yapımını bloga misafir etmiştik. O belgeselde Batı Şeria'nın Masafer Yatta bölgesinde yaşananları, o bölgede yaşayan Filistinlilerin gözünden izlemiştik. Şimdi kamera ve mikrofonlar meselenin diğer ucuna, yerleşimcilerin kendilerine tutuluyor. Vereceği cevapların bizlerin, en azından kendilerince, onları haklı görebilmemizi sağlayacak şeyler olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. 

Belgeselde öne çıkan figürlerden biri olan Daniella Weiss, kendini 'yerleşim hareketinin annesi' olarak tanımlıyor. Harita üzerinde Büyük İsrail hayalini gururla sergilerken, Filistinlilerin yaşadığı acıları ise küçümseyerek gülüp geçiyor. Belgeselin sonlarında Louis Theroux "kendi halkına ve çocuklarına öncelik vermeni anlayabiliyorum. Ama diğer insanlar ve çocuklar hiç mi önemli değil?" diye sorduğunda Daniella sadece gülüyor. Louis tamamlıyor: "Bu sosyopatça!"

Deniella Weiss'ın ve diğer yerleşimcilerin söylemlerinde tekrar eden bir motif var: Tanrı'nın buyruğu. Toprağa el koymayı, başkalarının evlerini yıkmayı, köylerini boşaltmayı dini bir emirmiş gibi sunuyorlar. Hukukun ve insan haklarının karşısına 'ilahi hak' kalkanını koyuyorlar. Modern bir kolonizmi, dinsel argümanlarla kılıflayıp hareketin tabanda daha geniş kitlelere yayılmasının önünü açmaktan başka bir şey değil. En çok patent sahibi ülkelerden diye modern ülke kategorisine sokulan İsrail'in, aslında hala Orta Çağ zihniyetinde olduğunun bir göstergesi.


Belgesele gelen eleştirilerden biri çok uç ve marjinal kişilerce görüşüldüğü, bunların çoğunluğu temsil etmedi oluyor. Ki bu eleştiri de yine tamamen bir algı çalışması çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Belgesel aslında, yerleşimcilerin ideolojisinin nasıl 'uç bir görüş' olmaktan çıkıp İsrail siyasetinde merkezi bir güç haline geldiğini de gözler önüne seriyor. Yapılan yağmalamaların, işgallerin, katliamların hükumette yer alan politik figürlerce de desteklendiği gerçeği, meselenin yalnızca bir uç grup vakası olmadığını kanıtlıyor. Öyle ki, Louis "Peki Hükümet ne diyor?" diye sorduğunda. Danielle elindeki yerleşim planını göstererek "Tüm bunları kim yaptı sanıyorsun. Biz, hükumetin yapamadıklarını hükumet adına yapıyoruz." diyor. Temel planın küçük küçük yerleşimlerle orada kalıcı olup, sonra da hükumetçe tanınmak olduğunu anlıyoruz. İki devletli çözüm ya da tek devletli ve herkesin eşit haklara sahip olduğu bir çözümü de kabul etmiyorlar. Filistinlilerin mutlaka Afrika'ya, Kanada'ya ve hatta Türkiye'ye gitmesi gerektiğini dile getiren Denielle, sadece yahudilerin bulunduğu ve yahudi yasalarıyla yönetilen bir yahudi devleti istediklerini dile getiriyor.

Belgeseldeki yerleşimcilerin zihniyetini izledikten sonra Gazze'de yaşananları ve ileride yaşanacakları anlamak daha kolay hale geliyor. Hatta Hamas'ın 7 Ekim'de gerçekleştirdiği saldırıya iten süreç için bir empati yolu dahi açabilir. Yerleşimcilerin lokalde uyguladığı şiddet, bugün Gazze'de devlet eliyle, uçaklarla, tanklarla, bombalarla sürdürülüyor. Bir halkın aç bırakılması, bırakılması, evsiz bırakılması, savaş dahi olsa temel ihtiyaçlarından alıkoyulması insanlığa karşı suç kapsamına giriyor. Tüm bu şiddet 'Tanrı'nın emri', 'kutsal topraklar', 'güvenlik' gibi kılıflarla meşrulaştırılmaya çalışılıyor ve ne yazık ki hiçbir ülke ya da uluslararası organizasyonlar da bu konuda bir şey yapmıyor. 


Bugün Gazze'de olan biten, sadece bir savaş değil. Bu, adaletsizliğin, dini kılıflar altında sistematik bir şekilde işlenmesidir. Louise Theroux'un The Settlers belgeseli, bu zihniyeti bire bir kişiler üzerinden gösterdiği için önemli. Belgesel bize, yerleşimcilerin dili ile devletin politikalarının aynı noktada buluştuğunu gösteriyor: "Filistinliler o topraklardan gitmeli!".  Ve şu gerçeği görmezden gelmeden, açıkça bilmek gerekiyor: Gazze'nin kalıcı işgali yeni bir fikir değil. Yıllardır istenen, yıllardır planlanan ve dini gerekçelerle cilalanan bir proje. Ve bu proje, modern dünyanın gözleri önünde, hala 'güvenlik' ya da 'savunma' yalanlarıyla sürdürülüyor. Ve kimse de bir şey yapmıyor. 


HATIRLATMA: Son yazıdan (31/08/25) bugüne (03/09/25) 28'si açlıktan 282 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !



Hiçbir şey yapmıyorlar. Kendilerine atalarından, onlara da onların atalarından kalan evlerinde oturup çocuklarını büyütüyor, zeytin ağaçlarını suluyor, geçmişlerine tutunarak günlerini ve geleceğini kurmaya çalışıyorlar. Ama yeterli olmadı. Çünkü birileri onların evlerini 'başkalarının' toprağı ilan etti. Kendi topraklarında fazlalık ilan edildiler. Oscar ödüllü No Other Land belgeseli işte bu fazlalık hissini dünyaya en sade şekilde anlatan bir çığlık. 


Belgeselin merkezinde Batı Şeria'daki Masafer Yatta bölgesinde yaşayan Filistinlilerin varoluş mücadelesi var. Yönetmenlerden Basel Adra'nın kamerası sadece bir gözlemci değil, aynı zamanda bir özne. Bu köyde yaşayan Basel, kendi evi yıkılırken hem öfkeyi hem de çaresizliği taşıyor izleyiciye. 2019 yılından beri tek yaptığı sadece olanları kayıt altına almak. Buradan bakılınca No Other Land yalnızca bir belgesel değil, bir tanıklıktır. Çünkü kamera gözlemci olmaktan çıkıp, müdahaleci konuma dönüşüyor. Michel Foucault'un iktidarın mekansal düzenlenişine dair analiziyle ilişkilendirecek olursak, Basel Adra gözetlenen değil, gözetleyen bir iktidar karşıtı pratiğe dönüşüyor. Kameranın bu şekilde kullanımı, Filistin direnişinin önemli ayraçlarındandır. Çünkü görünürlük, tehdit olabileceği gibi, aynı zamanda bir savunma aracıdır.

Kendisine bir İsrail vatandaşı olan Yuval Abraham da eşlik ediyor. Masafar Yatta'da olanları daha yakından gözlemlemek için geldiği bu köyde Basel ile tanışınca, gelip olanlar hakkında makale yazmaktan ilerisine taşıyor insan hakları savunuculuğunu ve ülkesinde 'hain' ilan edilme pahasına da olsa yaşananları kameraya alıp dış dünyaya aktarmaya çalışıyor. Bu ortaklık belgeselin politik gücünü de arttırıyor. Bu birliktelik, klasik 'biz ve onlar' karşıtlığını aşarak, vicdanın ulusa değil, adalete ve hakkaniyete bağlı olabileceğini bizlere gösteriyor. Filistinli Basel Adra yıkımı kayda alırken İsrailli Yuval Abraham o yıkımın adını koyuyor: Ortada bir "çatışma" değil, "zulüm" var.


No Other Land belgeseli direnişin sadece taş atmaktan ibaret olmadığını aldığı Oscar ile bizlere gösterirken, direnişin biçimlerini de yeniden tanımlıyor. Direnmek, bazen sadece kalmak demektir, gitmemek, evinden vazgeçmemektir. Yıkılan ev duvarlarını her gece yeniden örmek, gündüzleri yaşananları belgelemek ve tanıklık edilene dünyayı da tanık etmektir. Ancak böyle olduğunda eldeki görüntüler yalnızca bir belge değil, aynı zamanda savunma aracı ve hatta karşı saldırı aracı haline gelebileceğini bizlere gösteriyor. 

Hamas'ın 7 Ekim 2023'te İsrail'de gerçekleştirdiği eylemde yüzlerce sivilin ölümüne yol açmış, uluslararası kamuoyunda ciddi bir tepki doğurmuştu. Bu olay, askeri bir eylem olarak Filistin meselesini gündeme taşımış olsa da, sivilleri hedef alması nedeniyle büyük ölçüde 'terör saldırısı' olarak tanımlanmış ve Filistin halkına yönelik uluslararası sempatiyi ciddi şekilde zedelemişti. Bu olay İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarını meşrulaştırmak için bir gerekçe olarak kullanılmış, aynı zamanda bazı batı medyasında Filistin meselesinin terörle özdeş haline gelmesinine yol açmıştı. Ama her ne olursa olsun, Hamas’ın yaptıkları, İsrail devletinin yaptıklarını asla meşrulaştırmaz, onları haklı kılmaz. 

Bu belgesel ise Filistinlilerce şiddet içermeyen, sivil tanıklığa dayalı ve insani anlatısıyla dikkat çekiyor. Filmle Filistinliler bırak kurşun veya taş atmayı, kendisine saldıranlara tekme dahi atmıyor. Sadece bir evin yıkılışını gösteriyor. Ancak bu yalınlık, vicdanlara daha fazla dokunuyor. Daha önce de dediğim gibi, tanıklıklarına bizleri de tanık ediyorlar. İngiltere eski Başbakanı Tony Blair de bu tanıklığa dahil olup Masafar Yatta'yı ziyarete geldiğini ve geldiği günden sonra birçok yıkımın durdurulduğunu da belgeselde görüyoruz. Yani direnişin bu yönü sabır gerektiren bir yöntem olsa da Filistinli yönetmen Basel Adra'nın da dediği gibi "kazanan sonunda biz olacağız, çünkü buradan asla gitmeyeceğiz" inancını güçlü kılıyor. Bu bakımdan bu belgesel geleceğe dair bir umut taşıyorsa, bu sadece anlatılanların gücünden değil, anlatanların bu inadından geliyor. 


İsrail devleti yasaları Filistinlilerin insani haklarını korumak için değil, onları dışlamak için kullanıyor. Batı Şeria'da iki farklı renkte araba plakaları var. Sarı plakalı araçlar İsraillilere ait ve bir Filistinli bu aracı kullanamaz. Filistinlilerin plaka rengi ise yeşil ve bu araçların Batı Şeria'dan çıkması yasak. Yıktıkları köylere yakın yerlere İsrailli yerleşimcileri koyarak, asker nezaretinde onların Filistinlilere saldırmasına göz yumuluyor. Bir İsraillinin silah edinmesi ve edindiği bu silahla bir Filistinliyi vurması serbest iken, Filistinli üzerinde bıçak dahi taşıyamıyor. Bu yüzden mücadeleyi kayda alıp bu kaydı dünyaya ilan ederek sürdürmek eldeki tek çözüm oluyor ve etkisini gösteriyor. 

No Other Land, Filistinlilerin "başka bir yerimiz yok" sözünü yalnızca bir aidiyet olarak değil, aynı zamanda bir direniş cümlesi olarak kurulduğunu bizlere gösteriyor. İnatla evinde kalmak, gitmemek en radikal ve en insani bir direniş biçimi çünkü.