31 Ocak 2012 Salı
if istanbul yaklasiyor.
30 Ocak 2012 Pazartesi
Hayattan & Sinemadan Sahneler
Hayatttan
Kucukken, henuz daha 5 yasindayken, ustkata amcamin oglu icin bir sunnetci gelmisti. Haberi duydugumda evden, mahalleden kacmak istedim. Ve tabi bunun icin yanimda bir buyuge ihtiyacim vardi. Anneme dedim, beni gotur buralardan, disari cikalim , parka gidelim. 'Tamam' dedi, giyindi. 'Ama dur ustkata bi bakalim'. Hayir anne, yapma, etme, gitmeyelim derken kendimi bi yataga yatirilmis pipisi kesilmis olarak buldum. Gume gitmisti-m. Neyse dedim, bir de diger taraftan bak olaya. Mahalledeki arkadaslardan duymustum, sunnet sonrasinda olacaklar hakkinda da bilgim vardi yani. Simdi eve misafirler dolacak, hediyeler gelecek, tum ilgi benim uzerimde olacak. Yeni bir telli araba, belki de pilli hatta. Ama umdugum gibi olmadi, birak telli arabayi, tel getiren bile olmadi. Sunnetim sonrasinda aldigim tek hediye ise apartmanimizin altinda bakkali olan dedemin, babannem araciligiyla yolladigi cikolatali gofret. Gozumde o kadar buyuttugum pipi anca gofret edivermisti.
1 yil sonra Avusturya'da yasayan halamlar geldi. Cocugunu Istanbul'da sunnet ettirmek icin. Dedemin evinde cocuga bir oda ayrildi, yatak suslendi ve nihayet sunneti de gerceklesti. 'Sen de umitlenme' dedim icimden, ' ayni akrabalara sahibiz, gofretle idare et'. Benim sunnetimde beni sasirtan akraba, kuzenimin sunnetinde yine beni sasirtmisti. Babam da dahil herkes odaya ya hediye ya da ceyrek altinla geldi. Oyuncak trenler, pilli robotlar ve koca koca kamyonlar. Hayalimde bile bir araya getiremedigim onca oyuncak. Simdi hepsine sahipti. Bu hic hos olmamisti ve bunu unutmayacaktim.
Aradan 2 yil gecti, bizim kuzen yeniden geldi Istanbul'a. Bu seferki gelisi iyi kullanmam gerekiyordu. Ufak bir nedenden oturu (sanirim bana ait olan bir celik comak sopami almisti sadece) bununla tartismaya tutustuk. Sopami geri almistim. Ama yok, hala bir seyler eksikti. Tatmin olmamistim. Ondan sopami geri istemiyordum, baska seyler istiyordum. Olayi daha da cirkeflige vurarak kavga cikardim. Bunu bir guzel dovdum. Her vurusumda ondan bir seyler alip kendi bedenime aktariyordum sanki. Yerde serili halde onu birakip eve gittim.
O an neden dovmek istedigimi bilmiyordum ama simdi cok iyi anliyorum. Onda bana ait olan , benim istedigim, benim olmasini gerektigine inandigim bir mutluluk vardi. Onu geri almaliydim ve aldim da.
Sinemadan
Sinema tarihinin en sevdigim sahnelerinden biri Raging Bull filminin bir sahnesidir. Jake La Motta ( Robert de Niro) nun genc rakibi Janiro ile kapistigi sahne. Dovus boyunca rakibinin yuzunden baska hicbir yerini hedef almayan seri kroseleri ile rakibini nakavt ettigi. Ama Jake La Motta nakavt etmek istemiyordu, yere dogru her dususunde rakibi kaldirip ayakta durmasini saglayan yine La Motta idi. Onun dovuse ortak olmasi icin degil elbet, hakem oyunu bitirmeden daha fazla vurabilmek, yuzunu daha fazla dagitabilmek icindi. Neden mi? Cunku sevdigi kadin rakibi sirin ve yakisikli bulmustu. Cunku La Motta kendisi icin duymayi istedigi o sozleri rakibi icin duymustu. Bu sahne bir dovus sahnesi degildir asla, bir intikam sahnesidir.
Sonuc mu? Artik sirinlikten eser kalmamisti.
(he aint pretty no more)
16 Ocak 2012 Pazartesi
Tek Mekana Bağlı Kalan Filmler Top 10
9- The Breakfast Club: Birbiriyle herhangi bir bağı olmayan 5 tane
lise öğrencisinin disiplin cezası nedeniyle cumartesi gününü okulda
geçirmeleri üzerinden ilerleyen yapım grup psikoterapisinin en nadide
anlatımlarındandır. Gruptaki kişilerin farklılıklarının anlatımı ile başlayan
film günün sonunda birbirlerinden sebepsiz nefret eden insanların belirli ortak
paydalarına eğilmeleriyle şekil alır. Filmden akılda kalan en önemli
repliği ise ; "When you grow up,your heart dies"
7-My Dinner with
Andre: İki eski arkadaşın bir akşam
yemeği için buluşmasını ve burada ettikleri muhabbeti konu edinen yapım tamamen
ikili arasındaki diyaloğa bağlı ilerler. Felsefe,yaşam ve daha nice konunun
açıldığı bu akşam yemeğinde muhabbetin mahiyeti ve konuların çekiciliği bizlere
masanın bir köşesinden kendimize yer ayırtma isteği uyandırır.
4- Dial M For Murder : İntikam her zaman en doğru zamanı kollayarak
gerçekleştirebilen profesyonel bir iştir. Tony de eşi Margot’tan ihanetin
intikamını almak için uzun süreli bir plan gerçekleştirmiştir. Planın
işlevselliği diğer bireylerin performansına bağlıdır ve Tony başarısız bir cinayet
planından dahi kurtulacak kadar birçok detayı düşünmüştür. Hitchcock
sinemasının en önemli eserlerinden olan Dial M for Murder gerilimin ve akıl
oyunlarının üst seviyelerde seyrettiği yapımlardandır.4 Ocak 2012 Çarşamba
Reggae Yeniden Doguyor : Sattas

-Öncelikle şunu sormak istiyorum. Sattas ismi nerden geliyor?
"Satta" Jamaika ingilizcesinde "rahatla" "takma" demek "satta man" kalıbı ile kullanırlar sonunda ki "s" ise çoğul eki burdan geliyor.
-Türkiye'de reggae müziğe olan ilgiyi yeterli buluyor musun? Gelecekte bu ilginin daha da artacagı ya da azalacagını düşünyor musun?
Reggea müziğe ve bize olan ilgi giderek artıyor. Umarız böyle devam eder.
- Geçen sene askerde oldugundan dolayi grup seni beklemek zorunda kaldı ve dönüşte hızlı bir giriş yaptınız tekrardan. Bu hep böyle devam edecek mi yoksa uzun süren aranın vermiş oldugu iştah mı bu?
Askerden döndükten sonra esasında daha az sayıda konser verdik. Unutmuşuz nasıl davranılması gerektiğini, sonrasında tekrar birşeyleri hatırladık ve konser sayımızda bizlerin performans ve çalışma durumlarına bağlı olarak arttı. Tabi bir de Burçin'le (menajer) tekrar çalışmaya başlamamız da çok iyi oldu.
-Peki askerdeyken hic şarkı sözü yazdın mı ya da bi fikir oluştu mu?
Askerdeyken evet söz ve şarkı yazdım. Hatta şu an üzerinde çalıştığımız albümede iki ya da 3 tanesi konacak sanırım. Ve daha bir dolu fikir oluşmuştu. Zaman çoktu ve düşünecek bol bol zamanı oluyor insanın.
-Askerden sonra askeriye ile alakali fikirlerinde degisme ya da kararlasma oldu mu?
Askeriye ile ilgili düşüncelerim öncesi ve sonrası aynı; silahın olduğu yerde, savunmanın olduğu yere ne gerek var ne gerek var askerliğe, savaşa. Keşke hiç olmasa ama, keşke...
-Askerde sizi hic tanıyan ya da bir hayranınız ile karşılaştınız mı?
Bizleri izlemiş bir iki kardeşim vardı konuştuk. Hayran demiyelim de müziğimizi sevmişler ya da en azından bana öyle söylediler :))
-Albüm çalışmaları nasıl gidiyor ve ne zaman piyasada olması bekleniyor?
En zor kısmını bitirdik albümün; kayıtlar. Simdi makyaj kısımları devam ediyor (ben oyle diyorum açıkçası). Tabi makyajdan yanlış anlaşılmasın nefesli kayıtları düzeltmeler falan gibi işlerimiz kaldı. Eğer bir aksilik olmazsa bahar sonu yaz başı çıkar diye düşünüyoruz bakalım.
-Belli bir hedef kitleniz vardır elbet? Kime hitap ediyor yahut kimlere etmek istiyorsunuz?
Olayı hiç pazarlama yada benzeri hikayelerde düşünmedik. Mutlaka düşünmeye çalışacak birileri olacaktır etrafta. Elimizden geldiğince herkesin dinlediği birşeyler yapmak istiyoruz. Reggae kolay bir müziktir yapısal olarak,basittir. iki dörtlüdür ritim bazında. Mutlaka ve mutlaka hafif bir sallandırır insanı. Konserlerde 16,17 ile 60 ını devirmiş yada sonlarında bir dolu insanın dans ettiğini gördük. Özellikle halk konserleri nefis geçmişti bu bağlamda. Bizden nefret eden ya da gerçekten çok sevenler en sevdiğimiz müzik dinleyicisi, yani ya siyah yada beyaz olanlar....
-Şarkı sözleri sadece sözlerden mi ibaret olmalı yoksa onlara politik anlamlar da yüklenmeli mi?
ikisi de. Bu senin neyi nasıl yaptığına bağlı. Reggae mesaj kaygılı bir müzik ama kör göze de parmak basmamak lazım. Yeni yeni öğreniyoruz hala, bu ülkede de yurtdışında da mesaj kaygılı müzik yapan çok çok dev insanlar var saygı ile izliyoruz veya sindiriyoruz. Hayatın kendisi bütün duyguları barındırıyor, etki yaratıyor tepkisiz kalamayız mutlaka bir cevabımız olmalı ve genelde oluyor.
-Bazı şarkılarınızdan dolayı sizi faşist ya da anarşist diye adlandıran oldu mu?
Anarşisti daha çok duyduk bir iki defa da "mustafa" şarkısı yüzünden faşist diyen oldu. Her zaman söylüyoruz bizler herhangi bir "izm" e hizmet etmiyor ve inanmıyoruz. Mustafa bir tepki şarkısıydı hatta önyargı ile yazılmıştı ve bir filme idi o kadar. Şarkı "kemalist reggae " oldu ki alakamız yoktur. Bizler sadece humanist olabiliriz başka bir şey değil. Fakat anarşist olarak adlandırılmamız çok daha fazladır. Diğer şarkılarda ya da genelinde daha çok baş kaldırma vardır (elimizden geldiği kadar).
Ayrıca sanatta anarşizm güzledir bazen...
-Türkiye de reggae denilince akla ilk siz geliyorsunuz başkaları yokmu bu müzikle uğraşan?
Bizlerden önce uğraşan da vardı tabi. Medyanın ve tabi ki çok fazla konser vermemizin sayesinde biz gözükür olduk; mesela Ras Memo var ve çok önemli şahsiyettir kendisi. Osman Ozman ki kendisi artık Kanada'da yaşıyor, Mahi Abi, Enzo İkah, Iya Waves, Neşeli Milis, Seroman King, Selekta Genjah, Naranjaman, Kadijah Whomanity, SelktaFiruzaga, SelektaUfuk ve Come Again çok önemlidir ve aklıma ilk gelenler. Unuttuklarım da var daha, bir dolu güzel insan..
-Yakınlarda konser ?
6 ocak ta Nayah,26 Ocak'ta İstanbul
Lİve ve 04 Şubat Babylon2 Ocak 2012 Pazartesi
Afrika sinemasının şaşırtıcı çeşitliliği
İstanbul Modern Sinema, 5-22 Ocak tarihleri arasında 10 filmlik bir seçki sunuyor

İstanbul Modern Sinema, yarım yüzyıllık tarihiyle dünyanın en genç kıta sineması sayılan, ancak bu süre içinde çıkardığı benzersiz filmlerle küresel sanat hayatına büyük bir zenginlik katan Afrika sinemasından bir program sunuyor. 5-22 Ocak tarihleri arasında “Afrika!” başlıklı programda, uzmanlığı Afrika antropolojisi olan Illinois Üniversitesi profesörlerinden Mahir Şaul’un hazırladığı 10 filmlik bir seçki sunulacak. Bu seçki, 1960’larda doğan Afrika sinemasından bir dizi başyapıtı içeriyor. Filmler, geleneksel sanatlardan video ve avangarda uzanan Afrika sinemasının şaşırtıcı çeşitliliğini gözler önüne seriyor. Bunların bir kısmı Afrika’nın en önemli film şenliği olan Ouagadougou kentinin FESPACO Sinema Festivali’nde büyük ödül almış yapıtlar, diğerleri de dünya klasiği niteliğine ulaşmış ya da yenilikçi üsluplarıyla dikkat çekmiş ürünler. Film seçkisinin açılışı, 5 Ocak Perşembe saat 19:00’da Senegalli dansçı ve davulcuların yer alacağı bir gösteriyle yapılacak.
Programda, Batı Afrika sinema tarihinde bir dönüm noktası oluşturan Mali’den Souleymane Cisse’nin 1982’de Kartaca Film Festivali’nde Altın Tanit Ödülü kazanan, Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen ve 1983’te FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü’nü alan Rüzgar, Moritanya’dan Med Hondo’nun yönettiği ve 1987’de FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü’nü alan Saraunya, Burkina Faso’dan Afrika sinemasının Avrupa’da en büyük yankı uyandıran filmlerini yaratan Idrissa Ouedraogo’nun modern bir trajediye benzetilen filmi Töre, Afrika’nın en özgün yönetmenlerinden Senegal’den Djibril Diop Mambéty’nin Friedrich Dürrenmatt’ın ‘Yaşlı Hanımın Ziyareti” adlı oyunundan uyarladığı en önemli filmi Sırtlanlar, Afrika sinemasının en tanınmış isimlerinden Senegalli yönetmen Osman Sembene’nin “Afrikalı kadınların her günkü kahramanlığına bir övgü” olarak nitelendirdiği Faat Kine, Joseph Gaï Ramaka’nın Senegal’in değişik müziklerinden seçilmiş örneklerden oluşan 2001 yapımı Karmen’i, her yeni filmi heyecanla beklenen, ABD’de de yankı uyandıran çağdaş yönetmenlerinden Mali-Moritanya’dan Abderrahman Sissako’nun 2003’te FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, Fibresci Ödülü kazanan ve Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen gerçekle kurgusal arasında şiirsel filmi Mutluluğu Beklerken (2002), yönetmen Zola Maseko’nun 2005 FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü kazanan, gerçek bir olaydan yola çıkan, Afrikan Amerikalı oyuncu Taye Diggs’in başrolde harika oyunculuk sergilediği, yeni Güney Afrika sinemasının gözde yapıtı Drum, Kamerunlu Jean-Pierre Bekolo’nun üzerinde en çok konuşulan Afrika filmlerinden biri olan 2007 yapımı Kanlı Kızlar Kulübü ve Çad’dan Mahamat Saleh Haroun’un kefaret, intikam, kan davası gibi konular üzerine karmaşık duygular uyandıran 2006 yapımı Kuru Mevsim başlıklı filmler gösterime sunulacak.
Rüzgar (Finyé)
Souleymane Cissé, Mali, 1982, Renkli, 105’
Birbirini seven iki üniversite öğrencisi kendilerini ani bir fırtınanın ortasında bulur. Sınav sorularına hile karışmıştır ve kitle gösterileri yapılmaktadır; iki sevgili siyasal eylemlere karışınca hapishaneye düşerler. Bu olaylar birbirine zıt olan ailelerini karşı karşıya getirir. Ailelerden biri siyasal iktidara yakındır, öbürü ise kırsal bölgenin eski mistik geleneklerini sürdürmektedir. Batı Afrika sineması tarihinde bir dönüm noktası olan Rüzgar’ın özellikle ataların ruhlarıyla olan ilişkisini gösteren köy sahnesi, gerçekçi toplumsal sinemacılıktan Afrika geleneksel kültürüne yönelen yeni bir sinema sanatına geçişin işaretini verir.
Kartaca Film Festivali Altın Tanit Ödülü, 1982; FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, 1983; Cannes Film Festivali, “Belirli Bir Bakış,1982 .
Saraunya (Sarraounia)
Med Hondo, Moritanya, 1986, 120’
Saraunya, bir kadın önderin başlattığı yerel bir direniş hareketini perdede canlandırarak Afrika’nın Avrupalılar tarafından işgalinin en karanlık bölümlerinden birini gözler önüne seriyor. 1899 yılında iki genç Fransız subayı büyükçe bir sömürge ordusu ile etrafı kan ve ateşe boğarak Orta Afrika’ya doğru hızla ilerlemektedir. Amaçları Britanya işgal girişiminin önünü kesmektir. Ancak bugünkü Nijer Cumhuriyeti olan bölgeye geldiklerinde bir ovada kaybolmuş iki köyün halkı beklemedikleri bir direnişle bu ilerlemeyi durdurur. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir alanda eski geleneklerini sürdüren bu bir avuç insanın kraliçe/kâhin önderlerine (Saraunya) olan güveni Avrupalıların silahlarına ve yaydıkları büyük korkuya baskın çıkmıştır. Afrika sinemasının biçimsel olarak da en yenilikçi yapıtlarından biri olan destansı boyutlardaki bu film, seyircinin kolay kolay zihnininden atamayacağı yoğun imgeler sunuyor.
FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, 1987.
Töre (Tilaï )
Idrissa Ouedraogo, Burkina Faso, 1990, 81’
Sahel olarak anılan bölgenin sonsuz çoraklığında bir yolcu uzun bir ayrılıktan sonra köyüne döner. Saga, köyüne vardığında haberci neşeyle boynuz trompetini öttürüp onun gelişini ilan etse de, evine ulaştığında umduğu mutluluğu bulamaz. Uğruna bütün fedakarlıkları göze aldığı sevgilisi kendisini beklememiş, üstelik de babasıyla evlenmiştir. Saga duygularına hakim olamaz. Karmaşık duygusal ilişkilerden bütün aileyi içine çekip yutan bir kan ve kin yumağı oluşur. Vahşi bir tabiat, kesin çizgilerle kotarılmış karakterler, geleneklerle duygu arasında bocalayan insanlar. Ouedraogo, Afrika sinemasının Avrupa’da en büyük yankı uyandıran filmlerini yaratmış önemli bir yönetmen.
Sırtlanlar (Hyenas)
Djibril Diop Mambéty, Senegal, 1992, Renkli, 103’
Küçük bir şehrin yoksul ama gururlu sakinleri önemli bir hanımın ziyarete geleceğini duyunca heyecanlanırlar. Hanımefendinin “Dünya Bankası’ndan daha zengin” olduğunu duymuşlardır. Acaba şehrin kalkınmasına yardımcı olacak mıdır? Ancak ikramlar ve methiyelerle karşıladıkları misafir, yüreğindeki sönmemiş bir acının intikamını almak için gelmiştir ve halkı hayrete düşüren bir koşul ileri sürer. Kinayeli bir ahlak dersi havasında gelişen hikaye birden olmadık ufuklara yelken açar. Perdedeki kahramanların açmazları, seyirciyi de bilinmez bir vicdan muhasebesine sürükler. Göz alıcı ama hayali Afrika dekorları ve giysileriyle sunulan bu kıssanın en şaşırtıcı taraflarından biri, İsviçreli oyun yazarı Friedrich Dürrenmatt’in ‘Yaşlı Hanımın Ziyareti (Der Besuch der alten Dame)’ adlı oyunundan uyarlanmış olması.
Faat Kine
Osman Sembene, Senegal, 2001, Renkli, 121’
Afrika sinemasının uluslararası alanda en tanınmış isimlerinden Sembene’nin hayatının son döneminde gerçekleştirdiği yapıtlardan biri olan bu filmde kadınlar ön plana çıkıyor. Faat Kine, dar boğazlardan geçerek tek başına bir yerlere gelmiş başarılı bir iş kadını. Kendi kurduğu hayatını kolayca paylaşacak bir insan değil, ama yaşlı annesi, tek başına büyütüp üniversiteye gönderdiği çocukları hâlâ sorumluluğu altında. Sembene’nin “Afrikalı kadınların günlük kahramanlıklarına bir övgü” olarak nitelendirdiği bu filmi, Afrika’nın çağdaş gündelik yaşamını gazete ve dergi kalıplarının tamamen dışında ama başka türlü beklenmedik ve parlak bir ışıkta görmek isteyenler için iyi bir fırsat.
Karmen Geï
Joseph Gaï Ramaka, Senegal, 2001, Renkli, 82’
“Aşk isyankar bir kuştur, kimse ona gem vuramaz”. Senegalli Karmen de tıpkı Bizet’nin operasındaki Carmen gibi bu mısraları şarkıya dökerek aşık olur, karanlık işlere dalar, özgürlüğünü ilan edip ayrılır ve bu uğurda her şeyi feda eder. Afrikalı Karmen, Fransız benzerinden daha bağımsız, fırtınalı ve pervasız bir hayat sürer. Gaï Ramaka bu uyarlamasında sevilen operadan aşina olduğumuz, ama hikayesi tamamen farklı bir kadın kahraman yaratıyor. Dakar’ın okyanus görüntülerine karşı gelişen bu müzik ve dans şöleni, Bizet’nin günlük hayatımıza sinmiş popüler aryalarına rağbet etmiyor. Filmin müzikleri Senegal müziklerinden ustaca seçilmiş örneklerden oluşuyor. Sözle tanımlanması zor, kökeninde melez, ama görünüşünü Afrika güneşinden, renklerini de Afrika desenlerinden alan bir yapıt.
Mutluluğu Beklerken (Heremakono)
Abderrahman Sissako, Mali-Moritanya, 2002, Renkli, 95’
“Gurbet daha yola çıkmadan başlar,” diyor yönetmen Sissako. Bir araba dolusu yolcu, okyanus kıyısındaki bir balıkçı köyünde bozulan arabalarının tamir edilmesini bekliyor. Aralarında talihini Avrupa’da deneyecek olanlar, ailesini ziyarete gelenler, ayrıca gidemeden hayatını kaybedecek olanlar var. Kişisel izlenimlerle örülmüş, yer yer anı yer yer de bir köyün tasviri gibi duran bu şiirsel ve doğaçlama film, gerçekle kurgu arasında belirlenmesi zor bir çizgide gelişiyor. Nefes kesici imgeler ve yönetmenin kendine özgü olağandışı mizahı seyirciyi gözlerini perdeden ayıramaz hale getiriyor. Sissako, Afrika’nın her yeni filmi heyecanla beklenen, ABD’de de epey yankı uyandırmış çağdaş yönetmenlerinden biri.
FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, FIPRESCI Ödülü Cannes Film Festivali “Belirli Bir Bakış”, 2003.
Drum
Zola Maseko, Güney Afrika, 2004, Renkli, 104’
Yeni Güney Afrika sinemasının bu gözde yapıtı, gerçek bir yer ve olayı perdeye taşıyor. 1950’lerde Johannesburg’da yayınlanan Drum adlı dergide başarılı bir gazeteci olan Henry Nxumalo, etliye sütlüye karışmayan spor yazıları yazmaktan bıkar, siyaset eleştirileri de içeren günlük konulara eğilmeye başlar. Bu değişilikten başta biraz kaygılanan editörü,yazıların ilgi çektiğini görünce yazarı cesaretlendirir. Ne var ki hükümetin gizli bir niyetinin keşfedilmesi işin rengini değiştirir. Johannesburg’un, Afrikalı sakinlerinin alımlı müzik ve eğlence dünyasını zamanın mekan ve dekorları içinde çekici bir şekilde yeniden yaratan bu film aynı zamanda yakın tarihimizeki dünyanın en acımasız siyasi düzenlerinden birinin de karmaşık bir resmini sunar.
FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, 2005.
Kanlı Kızlar Klübü (Les Saignantes)
Jean-Pierre Bekolo, Kamerun, 2007, Renkli, 97’
Şehrin renkli ışıklarıyla yer yer aydınlanan gecenin karanlığında iki genç kadın, önemli bir devlet adamının cesedinden kurtulmaya çalışıyor. Genç kadınlar amaçlarına ulaşmaya çalışırken fütürist mekanlarda olmayacak olaylarla karşılaşırken, arkalarında Mevungu diye anılan esrarengiz bir feminist güç vardır. En çok tartışılan Afrika filmlerinden biri olan Kanlı Kızlar Kulübü, bir video parodisi gibi görünse de, önemini şüphesiz Bekolo’nun ustalıklı kurgusundan alıyor. Godard’ı andıran atlamalı kurgu, üst üste bindirilmiş imgeler ve hepsinin ortaya çıkardığı beklenmedik renkli, zengin görsel ve işitsel doku.
Kuru Mevsim (Daratt)
Mahamat Saleh Haroun, Çad, 2006, Renkli, 96’
Tropikal Afrika’nın kurak mevsiminde tarım işleri durunca köy halkı ya başka işlere bakar ya da seyahate çıkar. Delikanlı Atim (Yetim) de torbasını alıp tozlu yollardan uzaktaki başkente doğru ilk kez yola koyulur. Ancak havada bir gerginlik vardır. Yıllar süren iç savaştan sonra barış vaadi ile gelen hükümet geçmiş çatışmalarda suç işleyenlerin hepsine af çıkardığını ilan etmiştir. Haber mağdur ailelerini galeyana getirir, karmaşaya yol açar. Atim de gizli bir görevle şehre gönderilmiştir. Çantasında yıllar önce ölen babasının silahı vardır. Ne var ki şehirde bir canavar ararken istemeden kendini bir baba-oğul ilişkisi içinde bulur. Farkına varmadan ahlaki değişim yaşar. Kum tepelerinin ardındaki köyüne döndüğünde olgunlaşmış başka bir insandır.
Istanbul Modern Basin Bulteni
http://www.istanbulmodern.org/
13 Aralık 2011 Salı
2011'in En iyi Filmleri Anketi
Eğer blogumuzu sık sık takip ediyorsanız farkettiğiniz ilk şey blogda eskiye nazaran çok daha az yazı çıktığıdır. Hayatın öncelikleri blogun önüne geçince son dönemde blogdan fazlasıyla uzakta kaldık. Genelde film incelemeleriyle blogun varlığını sürdürdüğümüz için okuyucuların sadece bazı filmlere ilişkin bilgilere ulaştığı bir blog hüviyetindeyiz. Bundan sonra da okuyucularla daha içiçe bir blog olabilmek adına zaman zaman hem eskiden düzenlediğimiz küçük çaplı yarışmalara hem de okuyucu kitlesinin genel olarak film zevkini daha yakından tanıyacağımız anketlere yer vermeye çalışacağız. Bu bağlamda geride bırakıyor olduğumuz 2011 senesinin en çok göz önünde olan filmlerini Sigara Yanıkları takipçilerinin oylamasına sunuyoruz. Liste çok kısa ve muhakkak listede olmayan bir çok iyi film var ama anketi sadece sekiz filmle sınırladık. Eğer bu filmler dışında bir film sizin için sinema adına 2011 senesinin hatırlanmasına vesile oluyorsa yorum olarak belirtmenizi bekliyoruz.
Dip Not: Blog Ödüllerinde geçtiğimiz sene olduğu gibi bu sene de bizlere oy vererek yarışmanın ilk etabını geçmemizi sağlayanlara ayrıca teşekkürler.
12 Aralık 2011 Pazartesi
Hayal ve Hakikat Sergisi - Istanbul Modern

28 Kasım 2011 Pazartesi
La Haine Üzerinden Vinz'e Mektup
Peki bu sefer namlunun ucunda kim var Vinz? Silahımızı kimedoğrultuyoruz? Her sinirlendiğimizde hıncımızı alacak birilerini bulmamız mıgerekiyor? Polisler,ırkçılar ve sistemin yanlışları. Her zaman sorun halinegetireceğimiz birileri vardır. Polisler evin etrafındadır,dazlaklar için iki sokak ötesi yeterlidir ve anlaşamadığımız bir dolu insan var. Peki esas sıkıntı dolu silahla adam olunuyormu Vinz? Öldürmeye yakın olan ölüme de bir o kadar yakındır. O silahın belindeolmasının bir nedeni de bu değil midir? Eğer eğitim alsaydın silahı belinetakanın sen değil her gün küfrettiğin dünya düzeni olduğunu da fark ederdin Vinz.Bu düzen senden hem ölmeni hem de öldürmeni bekliyor. Sen de bu düzenden her sıkıldığında silahınasarılıyorsun bir nevi oyunu bozmak istiyorsun ama bir gün içinde düzeni silahlakim değiştirebilmiş ki Vinz?
21 Kasım 2011 Pazartesi
New York: Çarşıya İnen Yol
Amerikan kültür ve gündelik hayatına çok girmeyeceğim ama yine de Amerikalı bir "oturan boğa" yahut ilk yerleşen İngiliz Fransız gruplarından bir kişi bile yok burada birebir muhabbet ettiğim aşağı yukarı bin tane insandan. Dünyanın her yerinden bir sürü insanı toplayıp yeni bir millet oluşturmuşlar advanced toplum mühendisliği dersi verir gibi. Burada yetmişiki milletten yetmişiki farklı hayat tarzı o belirlenmiş sınırların içerisinde yaşanılıyor velhasılı kelam. Konuştuğum insanların en eskisi buraya 70 sene önce dedesi yerleşmiş olan bir yaşlı adamdı. Diğerleri Amerika var dediler geldik kabilinden toplanmış insancıklar işte. Metroda her durakta civarların kime ait olduğunu zamanla çıkarabiliyorsunuz misal. Bir yer var, insanların esmerlik ortalaması Fedon ve üzeriyken belli bir muhite Little Italy, bir başka yere Chinatown denmiş. Yahudiler ise o kadar her yerdeler ki iehre gayriresmi Jew York diyenler var oldukça. 14 Kasım 2011 Pazartesi
Melancholia
10 Kasım 2011 Perşembe
Even The Rain
Daniel elinde megafon yaptığı bir konuşmada sorar:
-Bundan sonra neyi alacaklar? Nefesimizdeki buharı mı, alnımızdaki teri mi?
Filmin sonunda Daniel Costa'ya kızının hayatını kurtardığı için teşekkür ederken tekrar gelip gelmeyeceklerini sorar. Costa "Hayır" der. Artık emperyalizmin her çeşidi bölgeden çekilmelidir.
10 Ekim 2011 Pazartesi
Midnight in Paris
Yaşamı varoluşumuz üzerinden tanımlayacak olursak esas mesele kader olgusunu istekler varolduğu noktaya eğebilmektir. Güzel bir eş , zevk alınan bir iş ve kaliteli yaşam standardı muhakkak ki birçoğumuzun hayalini kurduğu yaşamın belirgin yönleridir. Midnight in Paris filminde bu özelliklere sahip olan Gil’in hayatını farklı bir yöne kaydırmaya başlamasını konu alır. Bu konuda Gil’in yardımcıları aşık olunacak bir şehir ve rol model olarak gördüğü sanatçılardır.
Bazı ilişkileri yaşanılabilir kılan en büyük özelliklerden biri şehir ve zaman olgularıdır. Şehirlerin insan duyguları üzerinde farklı tesirleri vardır ve muhakkak birine yaşanılabilir gelen bir şehir, bir başkası için her dönem anlamsızlığını korur. Gil ve Inez çifti için de Paris şehri her iki kalıba örnek teşkil eder.
Hollywood’un şaşalı gösterişinden ve onun samimiyetsiz gerçekliğinden nefret eden Gil’in gişe amacı güden film senaryosu yazmak yerine roman yazarı olmak istemesi ve yazdığı romanın bir çıkmaza girmesi onun duygularının evrimleşmesine neden olmuştur. Böyle bir dönemde Paris’e gelmiş olması kitabının devamı için önem teşkil etmektedir. Aşık olunabilecek şehirler listesinde bir çok kişinin tepeden sayacağı şehirlerden biri olan Paris, Gil üzerinde de olumlu duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur. Diğer yandan tatiller dışında Malibu’dan ayrılmayı düşünmeyen ve duyguardan ziyade mantık ilişkisi yaşayan Inez’in Gil ile ilişkilerin anlamsızlığı beyazperdeye çarpar. İlişkilerinde sevgiden ziyade güzellik ve kariyer odaklı bir birlikteliğe sahip oldukları ilk sahneden son sahneye kadar kendini hissettirir. Bu nedenle farklı bir şehirde ilişkilerini tartmış olmaları esas duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur.
Filmin göze çarpan en önemli iki detayı; kültürel egonun hissiyata karşı yenik düşmesi ve altın çağ üzerine yapılan tartışmalardır. Film boyunca kültürlü bir profesörün bilgisiyle insanları etkisi altına almaya çalışması ve alkış aldıkça yüzündeki mutluluğun beyazperdeye çarpışına tanıklık ederiz. Nitekim çoğunlukla bilginin esas amacı gösteri peygamberliği yapmaktır. Bilgiyi kendisinden ziyade başkaları için kullanan insanların bir örneğini teşkil eden Profesörün, Inez’i etkisi altına alması bilginin gücünü gösterir. Bir tablonun hangi ressam tarafından hangi yılda çizildiğine önem verenler kadar Gil gibi o tablonun yarattığı hissiyata ve resmin sahibi için ne önem teşkil ettiğini düşünenler de vardır. Profesör, Paris’i görülecek müzeler, tadılacak şaraplar olarak görürken ; Gil yağmurda yürünecek ve sokaklarında kaybolabileceği bir şehir olarak görmektedir. Bu hususta hissiyatın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Gil sokaklarında kaybolduğu şehirde gerçeküstü bir zaman diliminin içerisinde kendini bulur.
Filmin ikinci çıkış noktası ise “Altın çağ” üzerine yapılan tartışmalardır. Geçmişe duyulan özlemin esas kaynağı yaşamın tıkanıklığı ve tekdüzeliğidir. bu nedenle geçmiş her zaman daha cezbedici ve huzur dolu gelmektedir. Karmaşadan yoksun bir geçmişin muhakkak ilgi çekici yönleri vardır. Gil’in de özlemini duyduğu ve Altın çağ olarak nitelendirdiği zaman dilimi 1920li yıllardır. Zira geçmişe duyduğu özlemin belki de en göze çarpan detayı , romanının esas karakterinin sahip olduğu nostaljik eşyalar satan dükkandır. Burada Gil’in işinde varolan mutsuzluk ve romanına bir çıkış bulamaması geçmişe dair özlem kurmasını tetiklemektedir. Geçmişle ilgili düşüncelerin çoğu subjektif yargılardır zira yaşanılan zaman diliminde oluşan mutsuzluk insanı bu düşünceye itmektedir. Filmde Gil dışında bu konuyu tartışan karakterlerden E.Hemingway için Rönesans , Adriana için ise 1890lı yıllar Altın Çağın varolduğu yıllardır. Muhakkak ki yaşadığımız zaman dilimi de bir asır sonra bir çok kişi için altın çağ olarak tanımlanacaktır. Altın çağ’ı tetikleyen bir diğer olgu da rol modellerdir. Gil'in hayatında S.Fitzgerald ve E.Hemingway'in yeri çok büyüktür. Bu nedenle bu ikilinin ve daha bir çok sanatçının yaşadığı 1920li yıllar Gil’i cezbetmektedir. Altın çağ ile ilgili tartışmaları da gene Adriana ile yaptığı bir tartışmayla bitirir ve hissiyatın,duygunun altın çağ seçimindeki önemini de zamanla kavramaya başlar.
Woody Allen, Midnight in Paris filminde gerçeüstücülük ve altın çağ tartışmalarına yer vererek yapımın ilişkiden bağımsız evrimleşmesine odak noktası oluşturmuştur. Filmde Gil karakterini yaratırken kendine uygun bir karakter yaratıp, oyunculuğu Owen Wilson’a vermiş olması üstadın film karakteri olarak kendi oyunculuğunu devam ettirecek birini bulduğunu göstermektedir. Zira Owen Wilson mimikleri, şaşkınlığı, naif kişiliği ve hızlı konuşmasıyla tam olarak Woody Allen’ı canlandırmıştır. (bir tek gözlüğü eksiktir!) Filme ivedilikle monte edilen sanatçılar da yer yer hızlı bilgi akışına neden olsa da izlediğimiz bir sinema filmi olduğu için yönetmenin kısıtlı sürede buna başvurması kaçınılmazdır diyebiliriz. Adrien Brody’nin yarattığı S.Dali karakteri umarım bu filmle sınırlı kalmaz ve farklı bir yapımda daha uzun sürelerle kendisini bu rolde izleyebiliriz. Diğer yandan Hemingway karakteri ve M. Cotillard'ın oynadığı Adriana karakteri bizlere sinema perdesinden de olsa 1920li yılların havasını yaşatmıştır. Woody Allen’ın uzun süre New York üzerinden anlattığı hikayelere Avrupa’nın önemli şehirlerinde devam ediyor olması hiç kuşkusuz izleyicide farklı bir merak konusu oluşturuyor.Geçtiğimiz senelerde Londra ve Barcelona’ya bizleri aşık eden yönetmen Paris’in büyülü dokusunu da filme monte ederek izleyicinin filme bağlılığı arttırmıştır.Yeni filminin çekimleri için Roma’da olan yönetmen hiç şüphesiz bizleri yepyeni şehirlere aşık edecektir.












