The Menu, zengin zevklerini suçlayan diğer filmlerden daha başka bir şeyler söylemiyor bize. Ancak sunduğu gerilim ve yemek deneyimle konusunda gönüllere tercüman olduğu için izlenebilir kıvamda bir film.Yazıya büyük beğeni ile başlayıp sonrasında balonu söndürmem, tıpkı benim bu filme olan duygularım gibi. Ben de yükselerek izlemeye başladığım filmden sönük çıkmıştım. Tek bildiğim, film çıkışında çok acıktığım.
25 Kasım 2022 Cuma
The Menu: Yemek Değil Deneyim
The Menu, zengin zevklerini suçlayan diğer filmlerden daha başka bir şeyler söylemiyor bize. Ancak sunduğu gerilim ve yemek deneyimle konusunda gönüllere tercüman olduğu için izlenebilir kıvamda bir film.Yazıya büyük beğeni ile başlayıp sonrasında balonu söndürmem, tıpkı benim bu filme olan duygularım gibi. Ben de yükselerek izlemeye başladığım filmden sönük çıkmıştım. Tek bildiğim, film çıkışında çok acıktığım.
29 Ekim 2022 Cumartesi
The Peripheral: All Sci-Fi's in One
Amazon Prime’ın bugünlerde billboardları süsleyen sci-fi dizisi The Peripheral’ın şimdilik ilk 3 bölümü yayınlandı. Henüz ilk iki bölümünü izlemiş olsam da dizinin giriş bölümünde herkesi meşgul eden bir mevzu var: “Bu dizi daha önceki yapımlardan hangisine benziyor?”
Şimdilik iki cevabı var.
İlki:Hepsi.
Çünkü Ready Player One diye başlıyor, Matrix diye ilerliyor, The 13th Floor olacak diye sanılıyor ama neden Fringe de olmasın ki diye giderek uzuyor liste. Listeye Avatar'ı hatta Terminator'ü bile ekleyebiliriz. İzlediğiniz tüm Sci/fi yapımlarını toplayın, hepsinden var gibi.
Peripheral kavramını The Matrix filmindeki Matrix dünyası gibi kullanıldığından bir tür simülasyon evreni içerisinde olabileceğimizi düşünüyoruz. Ama reel world sandığımız kısımda da doğaüstü birkaç şeye tanıklık edince bu kez Another Matrix in the Matrix oluşuyor ki bu da simülasyon içi simülasyon filmi olan The 13th Floor a götürüyor. Bayrağı bu filmden daha sonra Fringe dizisi alıyor. Yapılar ve ya adını henüz koyamadığımız boyutlar arası bir kavganın içerisinde buluyoruz kendimizi. Cidden
kategorize edebileceğimiz bir yapısı henüz yok dizinin. Ama şu ana kadar oldukça sağlam gittiğini ve şimdiden sci-fi konusunda izleyicinin zihnini açıp düşüncelere gark ettiğini söyleyebilirim. Sci-fi severlerin Matrix Resurrections hüsranından sonra yüzlerini güldürebilecek bu yapıma hemen atlayıp seveceğini de söyleyebilirim. Henüz söyleyemeyeceğim şey ise dizinin konusunun nasıl çözümleneceği ve sonlanacağı. Bir diziyi ya da yapımı kalıcı şekilde güzel yapacak olan kısımları konuşmak için henüz erken. Nihayetinde, itibar sonadır.
Billboardlarda göğsünü gere gere de afişe iliştirilen "Westworld dizisinin yaratıcılarından" ibaresi biraz trick kaçıyor. Bu ibare ile kastı ünlü yönetmen Christopher Nolan'ın da filmlerinin senaristliğini yapan kardeşi Jonathan Nolan kastediliyor. Oysa Jonathan Nolan, Westworld dizisinin yapımcıları arasında olduğu gibi o dizinin senaristleri arasında da yer alıyor. Ama
14 Ekim 2022 Cuma
Amsterdam: Yıldızlarla Dolu Bir Curcuna
Yönetmen David O.Russell'ın son filmi Amsterdam adeta yıldızlar geçidi. Margot Robbie, John David Washington, Anya Taylor-Joy, Chris Rock, Michael Shannon, Taylor Swift, Zoe Saldana, Rami Malek, Robert De Niro... Daha niceleri ve tabi ki yönetmenin American Hustle ve The Fighter filmlerinin de baş rolünde olan Christian Bale. Bunca yıldızı bir araya getiriyorsan dikkati dağıtmak istiyorsundur. Ve dağıtıyorsun da, ki mesele bu değil. Mesele dağıtılanı toparlayabilmekte.
Sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeceğim. Amsterdam, büyük yıldızlarla dolu, karmaşık bir curcuna. Yönetmen bir önceki filmlerinden olan Ameriacan Hustle filmi gibi, bu filmi de yapısal bir karmaşıklığa sahip, ama o filmin akıcılığından ve tutarlılığından yoksun. Görsel cazibe ve araya serpiştirilmiş eğlenceli anlar sunsa da, yönetmenin önceki yapımlarındaki etkileyici görsel dili ve samimi karakterlerden yoksun bir film. Nihayetinde filmin temel mesajı olan 'insan nezaketine duyulan basit ihtiyaç' seyircinin gözünde 'sonradan akla gelen sinik bir düşünce' gibi kalıyor.
İçimdekileri attığıma göre filme geri dönebilirim. Film, 1930'ların New York'unda bir cinayetle başlıyor. Doktor Burt (Christian Bale) ve avukat Harold (John David Washington) bu cinayetle suçlanıyor ve kendilerini kanunun hedefinde buluyorlar. Ölen kişi, Burt'ün ve Harold'ın eski komutanı, askeri bir kahraman olan babasının cinayetini soruşturmalarını isteyen kızları. ve hikaye burada 1918 yılına, Burt ve Harold'ın asker oldukları yıllara geçiş yapıyor. Ve bu kısım önce Belçika'da, ardından da Amsterdam'da geçiyor. Sahra hastanesinde tanıştıkları Valerie (Margot Robbie) ile tanışmaları da burada oluyor. Ancak Burt ve Harol, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışırken daha büyük bir komployla karşı karşıya kalıyorlar.
Yönetmen David O.Russel, ton geçişlerinde tutarlılığı saplayamıyor. Bu sebebi ise filmin akışı hikayeyi yavaşlatan açıklayıcı parçalarla tıkanmış. Özellikle finalde yönetmenin daha önceki iki saatlik dağınık anlatımında yeterince açıklayamadığı noktaları, uzun konuşmalar ile izah etmek zorundan kalması filmin olmamışlığının en bariz göstergesi. Curcunanın ortasında en iyi olan şey ise Christian Bale'in usta oyunculuğu. Onun dışında ne yazık ki filmin verebileceği çok bir şey yok.
30 Eylül 2022 Cuma
Athena: France (may) on Fire!
( Filmin kamera arkasını ve o meşhur giriş sahnesinin nasıl çekildiğini izlemek için aşağıya buyrun. )
Paris gettosunda polislerce(!) öldürülen küçük bir çocuğun ardından çıkan olayların anlatıldığı bu filmin gövdesini bir aile oluşturuyor. Ölen çocuğun, karakterleri farklı 3-benzemez abisi ( Kerim, Abdel, Muhtar) ve annesi..Bu 4 karakteri biraz tanımlamak gerekirse:
Karim: Bu 3lünün en küçüğü, abisinin tabiriyle bozulan yeni neslin temsilcisi ve en radikal görüşlüsü. Kardeşini öldüren kişilerin isminin verilmesi için ayaklanmayı başlatan ve tüm o kaosu organize eden çete lideri. (Bu karakteri canlandıran Sami Slimane'nin ilk ve tek oyunculuk deneyimi bu filmmiş bu arada)
Abdel: Ortanca kardeş. Yıllarca Fransa ordusu için savaşmış, madalyalar almış ve o toplumu özümsemiş bir birey. Ayaklanmalarda her iki taraftan da olan çevresi için ara buluculuk rolünü üstlenen kişi.
Muhtar: Ailenin en büyüğü. İki kardeşinden de alaşımlar yapmış ve bunu makyavelist ölçüde kendisine fayda sağlar hale getirmiş bir kokain ve silah kaçakçısı. Olaylar ve görüşler umurunda değil, kendi yoluna bakan bir tip.
Anne: Bu 3lüyü bir arada tutan unsur. Babaları farklı olan bu 3lüyü kardeş yapan bileşke. Filmin adının barış tanrıçası olan Athena'dan geldiği düşünülürse, filme adını verebilecek olan yegane dişi karakterin anne motifi olduğunu söyleyebiliriz. Film süresince her 3 kardeşi de sırayla arayıp teskin etmeye çalışan ve onları düşünen kapsayıcı bir motif.
Bu 4 karakterden 1'i dışında diğer 3'ü baştaki halleri üzerine tüm filmi devam ettiriyorlar. Değişime uğrayan tek karakter ortanca kardeş olan Abdel. Devlet yanlısı olan duruşu ile başlayan karakter, önce cenaze evine geldiğinde üzerindeki askeri kıyafeti çıkarıp kendisine verilen yerel kıyafeti giymesiyle diğer tarafa yolculuğunun başlayacağını önceden bize sezinletiyor. Ancak kıyafet değişimi sonrası eski devletçi tavrından yine ödün vermiyor. Karakterin bu değişimi sürece iyi yedirilememiş ve tek bir sahne sonrası keskin U dönüşü ile bu geçiş sağlanıyor. Filmin aşağıya doğru evrilen kısmı da zaten bu noktada başlıyor. lki dakika önce herkesi sukunete davet eden o Abdel gidiyor, bir anda tüm isyanı organize eden çete liderine dönüşüveriyor.
Avrupa'da giderek artan göçmen sorunu ve aynı doğrultuda artan milliyetçilik akımı, bu filmin hikayesini uzunca bir süre gündemde tutacaktır. Sayıları günden güne artan etnik gruplara karşı olabilecek yerli neo-faşist grup saldırılar için bir ön sezi oluşturur nitelikte çünkü. Film bu konuda, gerek olayları başlatan kesimin manipüle edilmiş olabileceğini ve gerekse de tüm olacaklara rağmen her daim herkesi kapsayan bir Anne/Athena rolünün bulunabileceğini izleyicisine aşılamak istiyor. Bu filmde kötü gösterilmeyen, aksine iyi ve tüm bu olaylardan masum, hata mazlum ayrılan taraf Fransız polisi çıkıyor.
Filmin en büyük alkışını şüphesiz yönetmen Romain Gavras hakediyor. Paris doğumlu Yunan asıllı olan Gavras'ın filmdeki gettolardan çıkan biridir diye düşünürken karşıma aksi bir profil çıktı. Ailesi bütünüyle sinema sektörünün içinde. Öyle ki babası Costa Gavras oscar ödüllü bir yönetmen. 1969 yapımı Z filmi ile Yabancı Dilde En İyi Film ödülünün yanında, En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerine de adaylığı bulunmuş. Geçtiğimiz senelerde Parazit filminin elde ettiği büyük başarıyı kısmen de olsa geçmişte elde etmiş bir yapımın yönetmeni. Böylesine donanımlı bir aileden çıkan yönetmenin bu derece başarılı bir iş çıkarmasına bu yüzden şaşırmamalı.
Açılış sahnesinin nasıl çekildiğini bu videodan izleyebilirsiniz.
21 Eylül 2022 Çarşamba
The Taste of Things: Yemekte Aşk Var
The Taste of Things filminde yemek hazırlama eylemi hem gerçek, hem de mecazi anlamlar taşıyor. Yemeğe gösterilen özen, karakterlerin birbirine duydukları hisleri ifade ediyor. Yemek pişirmek, onlar için bir yaratış eylemidir. Hem fiziksel gıdanın, hem de duygusal gıdanın. Duygular, kelimelerden çok yemek aracılığıyla ifade ediliyor. Hastalan Eugenie için hazırlanan bir tatlının incecik hamuruna Dodin'in özlemi katılıyor mesela. Sevgiyle pişirilmiş ve kaşıkla yenilen bir omlet, en içten bir sone kadar saf ve samimi kalıyor.
Yönetmenin, yemek ve tenin duyusal deneyimleri arasındaki paralellikleri vurgulamasında, özellikle de bir armut tatlısından sonra Binoche'nin çıplak kalçasına yapılan çekimin incelikten yoksun bulduğumu ekleyeyim. Her ne kadar Juliette Binoche ve Benoit Magimel iyi bir oyunculuk sergilese de aralarındaki aşksal anlamda bir uyumsuzluk da seziliyor. Belki yanlış bir cast seçimidir, bilemiyorum. Ama yemek yapmak ve aşık olmak arasındaki ilişkiyi anlatan şöyle bir gerçek de var: Birisi için yemek pişirmek ile birisini sevmek arasında hiçbir fark yoktur.
25 Ağustos 2022 Perşembe
Çin Kutusu nedir bilir misiniz?
Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?
İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler.
Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.
16 Ağustos 2022 Salı
Better Call Saul
Tartışmasız şekilde son yılların en iyi dizileri arasında yer alan Breaking Bad'in spinoffu olarak çekilen ve onun kadar başarılı olan Better Call Saul dizisi, 6 sezon 62 bölümün ardından, dün yayınladığı 63.bölüm ile final yaptı. Finale uzanan son 3 bölümün IMDB puanın yüksek olması, 6 sene süren bir dizinin final beklentisinin iyi karşılandığının bir göstergesi.
---- spoiler alert ----
Final bölümü, birçok dizide yaşadığımız, eski bölümleri bir yere bağlama aceleciliğinde değildi. Standart bir Better Call Saul bölümünde yönetmenin sunumu ve bölümün kurgusu nasıl ise, hemen hemen aynı şekildeydi. Tek bir cümlelik refer bile birçok hikayeyi ve duyguyu toplamaya yetebiliyor. Mesela Mike'ın "zaman makinesi icat edilmiş olsaydı gitmek isteyeceği zaman" sorusuna verdiği ilk cevap olan 8 Aralık 2001 tarihi, oğlu Matt'in öldürüldüğü tarihti. Ama daha sonra o hatanın düzeltilmesi için aslında daha gerilere gidilmesi gerektiğini düşünüp "17 Mart 1984" olarak güncelliyor cevabını, ilk rüşvet aldığı tarihi. Çünkü o düzelmezse, 8 Aralık 2001deki olay da düzelmeyecekti. 8 değil de 18 Aralık, 2001 değil de 2007 olacaktı.
Saul Goodman, savcı yardımcısı ile 7 yıl ceza üzerine anlaşıp mahkemeye bunu tescil ettireceği sırada anlaşmayı kendisi bozuyor ve mahkemeye daha fazlasını anlatmaya başlıyor. İşte bu kısmın 2 açıklaması olabilir. Birincisi Saul Goodman bir arınma durumu yaşıyor ve vicdanını rahatlatıyor. İkincisi ise abisi Chuck Mcgill'e inat giriştiği bu yolda haklı olduğunu göstermek. "Hayatında sahip olduğu tek şeyi aldım; Hukuku" Saul Goodman abisine her şeyin yozlaştığını ve hatta hukukun da yozlaştığını ona bu yolla göstermişti. Ve tüm bu yaptıklarının da bir şekilde tescillenip kötü bir reputation da olsa hak ettiği o itibarı üzerine almak için. (Bunu Breaking Bad'de Walter White'ın gururla Heisenberg olduğunu söylediği, "I am the one who knocks" diye kendisinin de artık korkulan olduğunun bilinmesini istemesi ile benzer görüyorum. Birilerinin yanlış da olsa, illegal de olsa bir başarı elde ettiğinde onu duyurmak istediğini daha önce Wag The Dog filminde Dustin Hoffman'ın canlandırdığı Stanley Motss karakterinde de görmüştük.) Ve Saul Goodman bu itibar sahiplenişin bedelini aldığı 86 yıl ceza ile ödemek zorunda kalıyor.
Ve böylece Breaking Bad'in ardından, Better Call Saul dizisinin de sonuna gelmiş olduk. 6şar sezondan 12 senemizi güzelleştirdiler. Anlatım o kadar temiz ve güzeldi ki, karakterlerin birçoğundan yeni spinofflar çıka da bilir. Temennim Hector Salamanca spinoff'u.
Adı da The Salamancas: La familia es todo (Aile Her Şeydir)
10 Ağustos 2022 Çarşamba
Bullet Train: Biraz Komedi ve Biraz Karmaşa
Bullet Train, Japonya'da hızla ilerleyen bir Shinkansen (hızlı tren) üzerinde geçen, aksiyonlu bir komedi filmi. Filmin ana karakteri, yakın zamanda öfke kontrolü eğitimi almış ve artık kimseyi öldürmemeye yemin etmiş olan deneyimli suikastçı Ladybug (Brad Pitt). Ladybug'a basit bir görev tanımlanıyor: başka bir suikastçının yerine geçerek, önemli bir evrak çantasını çalmak ve trenden sessizce inmek. Ancak Ladybug'ın şansı bu kadar da olağanlığa el verişli değil. Tren birbirine düşman olan veya geçmişinden kaçmaya çalışan kiralık katillerle dolu. Bunlardan bazıları: evrak çantasını korumakla görevli Tangerine (Aaron Taylor-Johnson) ve Lemon (Brian Tyree Henry) ikilisi. Bir diğeri, masum bir okul kızı gibi davranan ama acımasız olan The Prince (Joey King). Ve trende bulunan yaşlı suikastçı The Elder (Hiroyuki Sanada). Ve bu olayların ve kişilerin hepsi,Yakuza ailesini de ele geçirmiş olan Rus suç patronu White Death'e (Michael Shannon) de bir şekilde bağlanıyor.
Filmin kaynağı Japon yazar Kotaro Isaka'nın romanı olmasına ve Japon kültürüne ait ögeler kullanılmasına ve hatta Japonya'da geçmesine rağmen Japon karakterin başrolden uzak tutulması ayrı bir tartışma konusu. Filmin büyük bir kısmı yeşil perdede çekilmiş, şehir manzaraları ve kırsal alanlar çoğunlukla minyatürler ve CGI olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar filmi oldukça yapay yapıyor ne yazık ki. Seyircinin zihninde kök salmayacak belki bu film, ama yorgun bir yaz akşamında kılçıksız izlenebilecek bir film olduğu rahatlıkla söylenebilir.
2 Temmuz 2022 Cumartesi
Hit The Road: Bir Panahi Filmi
Hit the Road filmi, Hollywood terimi olan 'yol filmi' kalıbına tam olarak uymuyor. Daha çok İran sinemasının, devletin gözetiminden kaçınmak için yarı gizlice araç içinde çekilen kendine has türünün bir parçası. Yani yol, hukümetten bir nevi kaçış için var. Araba, hem sahne donanımı, hem sembol, hem hareketli mekan, hem de çekim sırasında dikkat çekmeden oyuncu ve ekibi taşıma aracı olarak kullanılıyor. Abbas Kiarostami'nin Kirazın Tadı ve Jafar Panahi'nin Taksi Tahran filmleri de bu amaçlı türün diğer örnekleri.
Panah Panahi, tüm bu kadere rağmen umut ve mizah duygusunu terk etmiyor. Cezalı olan babası Jafar Panahi'yi onurlandıran bir yapım olarak karşımıza çıkıyor diyebilirim. Babasının Taksi Tahran filminden esinlenilmiş çekim tarzı ile ona selamı veriyor. Babası ile aynı kaderi yaşamamak için ise de siyasi mesajlarını geride tutmayı, sebepler değişik olsa da sonuçların yıkım olduğunu göstermek adına, sadece sonuçlara odaklanmayı tercih ediyor. Bu da babasından ayrı tutulan yanı. Hangisinin yoğurt yiyişi daha geçerli, daha güncel bilmiyorum. Gün gelir de Jafar Panahi yeniden film çekerse o zaman güncel bir film ile Panahi'leri kıyaslarız. O gün gelene kadar, Jafar Panahi'ye özgürlük verilene kadar, bu sorular cepte duracak.
4 Haziran 2022 Cumartesi
Men: Bir Alex Garland Filmi
Tıpkı daha önceki filmleri Ex Machina ve Annihilation gibi, yönetmen Alex Garland'ın Men filmi de baştan sona baskın bir korku ve gerilim duygusu yaratıyor. Filmin temposu, ürkütücü sinematografisi, şaşırtıcı ses tasarımı ve görsel efektleri gerilime yardımcı olan başarılı unsurlar. Bir Ex Machina tadı arayanlar kenarda dursun, geri kalanları içeri buyur edeyim.
Film, kahramanımız Harper'ın (Jessie Buckley) derin bir trajedi yaşadıktan sonra sığındığı İngiliz kırsalında geçiyor. Başlangıçta huzurlu görünen bu çevre (görkemli bir ev, sessiz ve gür ormanlar) bir anda saklanacak yerin kalmadığı bir tuzağa dönüşüyor. Harper, yaşadığı kaybın ardından Londra'daki evinden 4 saat uzağa kaçmış olsa da, kısa sürede kendini farklı bir travmanın merkezinde buluyor. Huzurlu görünen bu yerde bir şeylerin yolunda olmadığı aşikar. Özellikle karşılaştığı herkesin erkek olması!
Bu kırsalın merkezindeki sıkıntı, tek bir adamın çeşitli biçimlerde vücut bulmasında yatıyor. Bakıcı, rahip, barmen, polis ve en rahatsız edici formlarında çıplak takipçi ve somurtkan genç olarak karşımıza çıkan bu karakterlerin aslında hepsi tek bir kişi ve o kişiyi de Rory Kinnear canlandırıyor (Kendisi Black Mirror serisinin ilk izlediğim bölümünde domuz ile ilişkiye zorlanan İngiliz Başkabanı idi evet). Kinnear, saç ve makyaj efektlerinin de yardımıyla her karaktere farklı bir kimlik kazandırsa da her birinde hakim olan ortak yöne tehditkar bir hava oluyor.
Bu farklı halde ama aynı erkek olma durumu, dramatik açıdan araç olmaktan öte Harper'ın deneyimleri ve anıları tarafından şekillendirilen bir dünya görüşünü yansıtıyor. Bu erkek karakterlerin aynı kişi olduğunu fark etmemesi; erkeklerin tekdüzeliğini ve ortak özelliklerini evrensel bir gerçek olarak sunuyor. Ve bir bakıma Harper'ın kişisel reaksiyonu konumunda her farklı erkek.
Men filmi, belirli bir noktadan sonra izleyiciyi tamamen gerçekçilikten koparıyor. Başlangıçta Harper'ın sadece paranoyak olabileceği ihtimali varken, zamanla tam bir halüsinasyon bölgesine giriyor izleyici. Ancak filmin temaları biraz belirsiz kalıyor. Özellikle kadınların katlanmak zorunda oldukları zorluklar hakkında ne söylemeye çalıştığını pek anlayamıyoruz. Buna ek olarak ağaçtan elma kopararak yaratılış hikayesine gönderme yapılırken, bir yandan da 70'lerin eski usul korkularına ait pagan ayini imgelerinin araya sokulması biraz basitlik gibi duruyor. Yazının başında da dediğim gibi, bir Ex Machina bekliyorsanız, beklemeyin boşuna. O film kadar kayda değer değilse de neticede bir Alex Garland filmografisine hakim olmak açısından izlenmeli diye düşünüyorum.
21 Mayıs 2022 Cumartesi
Pig: Bir Domuzun Peşinde
En sonunda Pig filmi, kendisini bir 'duygusal iyileştirme' filmine dönüştürüyor. Acının ve kaybın kaçınılmazlığına rağmen, film beklenmedik bir yerden umut ışığı çıkarıyor. Ama kesinlikle yüksek sesle değil, hatta bazen çok kısık. Ancak bu kısıklık, dikkatle bakmayı talep eden için bir derinlik sunuyor. Cage'in son yıllardaki kötü performansıyla düşen karizmasının bu film ile yeniden toparlanacağı kanısını da taşıyorum.
27 Nisan 2022 Çarşamba
Sundown: Duygusuzluk Portresi
Michel Franco'nun yazıp yönettiği ve Tim Roth'un başrolünde oynadığı Sundown filmi; sınıf, kayıp ve insan ruhunun soğuk boşluğu üzerine bir film. Zengin bir İngiliz ailenin tatilinin trajik bir olayla kesintiye uğramasıyla başlıyor, ama baş kahramanın şok edici tepkisi hikayeyi beklenmedik bir yöne sürüklüyor.
Usta oyuncu Tim Roth'un canlandırdığı Neal Bennett tam bir bencillik abidesi olarak filmin merkezinde yer ediniyor. Meksika'nın Acapulco kentinde, kız kardeşi Alice (Charlotte Gainsbourg) ve iki yeğeniyle lüks içinde bir tatil yaparken, annelerinin ölüm haberini alıyorlar. Herkes cenaze için apar topar İngiltere'ye dönmeye hazırlanırken, Neal pasaportunun kaybolduğunu bahane ederek tatiline devam ediyor. Buradan bakınca biraz Albert Camus'nun Yabancı kitabı akıllara geliyor. Peki öyle mi?
Bennett kardeşlerin, zengin bir imparatorluğun varisleri olduğunu öğreniyoruz. Neal'in yaşama bakış açısı, endüstrileşmiş bir sömürüyü finanse edenlerin yaşam tarzlarına işaret eden bir sembolizm olarak okunabilir. Ama yine de filmin mesajı kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış. Neal'ın bu tavırları, her şeyi havaya uçurma ihtiyacı mı yoksa birçok zengin karakter gibi, bir ömür boyu birikmiş ayrıcalıkları reddetme arayışı mı belli değil. Neal, paraya ilgi duymadığını ve göreceli olarak küçük bir aylık maaşla yetindiğini öğrendiğimizde bu soruya cevaplar arıyoruz çünkü. Neal'ın ailesinin zenginlik kaynağına duyduğu tiksintiyi akla getiren kesilmiş domuz vizyonları görmeye başlamasıyla cevaba biraz yaklaşıyoruz. Çünkü bu ailenin servetinin ardında büyük bir domuz kesim tesisi yatıyor.
Sundown filmi, yönetmen Franco'nun daha önceki filmlerinden New Order'daki gibi provokatif çizgide işleniyor. Franco, duygusal sadeliği yansıtan orta mesafeli çekimlerle karakterini uzaktan çerçeveler. Tim Both'un etkileyici, donuk oyunculuğu sayesinde ayakta duran film, hayattan umudunu kesmiş ve duygusal olarak kopmuş bir adamın hikayesini bizlere verse de ötesine fazla gidemiyor ve mesajıyla sınırlı kalıyor.
16 Nisan 2022 Cumartesi
Everything Everywhere All at Once: Dikkat Kaos Var
Filmin ilk bölümleri, Evelyn'in (Michelle Yeoh) sıkışmışlığını neredeyse fiziksel olarak hissettiren bir ritimle açılıyor. Çamaşırhanenin karmaşası, vergi memurları denetiminin tedirginliği, yaşlanan babanın beklentileri, eşiyle çözülemeyen iletişim sorunları ve kızının kimliğiyle arasındaki mesafe... Hepsi aynı dar mekanda, aynı anda Evelyn'in üzerine yığılarak bir boğulma hali yaratıyor. Bu kaos, filmin başlığının vaat ettiği hissi daha metafor katmanlarına geçmeden, yalnızca mutfağın, fatura yığınlarının ve bitmek bilmeyen sorumlulukların üzerinden gösteriliyor. Kaldı ki bu kaosa daha 'zaman' da eklenecek.
Yönetmenler (Daniel Kwan ve Daniel Scheinert), filmin tüm bu karmaşasının merkezine anne-kız ilişkisini yerleştiriyor. Joy'un (Stephanie Hsu) yalnızlık ve anlaşılamam duygusunu, kuşaklar boyunca aktarılan karılmaların birikimiyle harmanlıyan yönetmenler, bu nihilist kaosun karşısına radikal bir sevgi önerisini çıkarıyor. Dev bir 'her şey çöreği' üzerinden kurulan o mizahi ama etkileyici metafor bile bu nedenle çalışıyor: Bazen her şey aynı anda gerçekleştiğinde anlam çözülebiliyor; o boşluğu dolduracak şey ise her şeye rağmen bağ kurma çabası.
22 Mart 2022 Salı
Parallel Mothers
Pedro Almodovar'ın sinemasında anne figürü, geçmişle hesaplaşma neredeyse her zaman birbirine değen, kimi zaman çarpışan iki temel unsur olarak karşımıza çıkıyor. Parallel Mothers filmin de bu motifler, yönetmenin yıllar içinde iyice olgunlaştırdığı melodram dili ile karşımıza çıkıyor. Yüzeyde bir 'bebek değiştirme' hikayesi gibi duran anlatı, ilerledikçe İspanya'nın kolektif hafızasına, bastırılmış acılarına ve kadın dayanışmasının dönüştürücü gücüne uzanan yoğun ve duygusal bir hale dönüşüyor.
Parallel Mothers filminde, doğum için aynı hastane odasını paylaşan iki kadının hayatlarının beklenmedik bir şekilde kesişmesini anlatıyor. Doğumdan sonra gelişen olaylar, iki kadının (Janis ve Ana) bebekleriyle ilgili şüpheleri, saklanan gerçekler ve yüzleşmelerle giderek karmaşık bir hal alıyor. Filmin merkezinde kırklarına yaklaşan, başarılı ama aynı zamanda kendi ailesinin geçmişiyle yüzleşme çabasını taşıyan bir fotoğrafçı olan Janis (Penelope Cruz) var. Janis'in hastanede tanıştığı genç Ana (Milena Smit) ise filmin tonunu dengeleyen, daha kırılgan, daha gölgeli bir unsur olarak duruyor.
Almodovar'ın anlatısı her zamanki gibi kıvrak ve cesur. Sürprizli yapısı kolayca anlaşılabilecek hissi verilirken yönetmen bunu engelleyen iki büyük koz kullanıyor: kusursuz oyunculuk ve sinemasının imzası haline gelen görsel mimari. Kırmızı ve sarının farklı tonlarını duygusal birer işaret gibi kullanan sinematografisi buna ön ayak oluyor. Özellikle Janis'in kırmızıyla kurduğu görsel ilişki (çanta,perde, bebek arabası, gömlek) hem tutkuya hem de kontrol edilemeyen kaderin titreşimine işaret ediyor ve bir yandan endişe ritmini ayakta tutuyor.
Parallel Mothers (aka Madres Paralelas), her anlamda 'paralel' olmaktan ziyade, birbirine dokunan, kesişen ve sonunda aynı yerde buluşan yaşam çizgilerinin filmi olmuş. Filmin sonunda izleyici, yalnızca bir anne-çocuk dramının değil, aynı zamanda sessiz kalmış bir ulusal yaraya incelikli bir yüzleşmenin içinden geçtiğini fark ediyor. Her ne kadar savaş ve toplu mezar teması hikayenin son bölümünde ritmi bozan ağırlıkta olsa da, sonuç olarak Parallel Mothers, Almodovar'ın en olgun işlerinden biri. Yoğun ama ölçülü, dramatik ama içten, gösterişli ama derinlikli..
11 Mart 2022 Cuma
Flee: Bir Kimlik Arayışı
Flee, yüzeyde bir mülteci hikayesi gibi görünse de, yönetmen Rasmuusen'in kurduğu dünyada aslında 'kimlik' ile 'güvenlik' arasındaki kırılgan ilişkiyi anlatıyor. Sınırların ne kadar keyfi olduğunu hatırlatarak başlıyor; bir çizgi, bir kadar, bir imza... Kimileri içeri alınıyor, kimileri dışarıda bırakılıyor. Ama bu görünmez çizgilerin açtığı yaralar yıllar boyunca kapanmıyor. Flee, işte tam da bu yaranın içinde yaşayan birinin hikayesini anlatıyor.
Baş karakterimiz Amin'in hikayesini, Amin'in anlatıları üzerinden izliyoruz. Amin'in kanepeye uzanıp tavana bakarken anlattıkları, sadece bir hatırlama değil, aynı zamanda yıllarca bastırılmış acının, sürgünün ve utancın içten bir çözülüşü oluyor. Ve bu anlatılar resmedilirken filmde kullanılan animasyonun tonu, çocuksu yalınlığı ile travmanın karanlık ağırlığı arasındaki uyumu bize güzel sunuyor.
Hikayeler anlatıldıkça coğrafya genişliyor ama umut daralıyor. Kabil'den Moskova'ya, oradan Baltık kıyılarına kadar uzanan bu yolculuk,mülteci olmanın yalnızca bir göç hareketi olmadığını, bir kimlik parçalanması olduğunu açıkça gösteriyor. Amin'in ailesinden kopuşu, defalarca ölümle burun buruna gelişleri, insan kaçakçılığının insafsızlığı ve Rusya'da sıkışıp kalmış binlerce mültecinin görünmezliği... Tüm bu olanlar, Rasmussen'in zekice kurguladığı animasyon-arşiv görüntüsü birleşimi sayesinde hem somutlaşıyor hem de daha da gerçek oluyor.
Filmin en önemli sahnelerinden biri ise Amin'in cinsel kimliğini keşfetme sürecinin işlendiği kısım. Afganistan'da adı bile olmayan bir yönelim, göç yollarının tehlikesi ve yeni bir ülkede farklı bir kültürün dayattığı utanç... Amin'in Jean Claude Van Damme'nin posterine duyduğu çocukça hayranlıktan, yetişkinliğinde 'iyileşmek' için ilaç istemesine uzanan çizgi, homofobinin farklı coğrafyalarda nasıl görünüm alabileceğini gösteriyor. Bu sebeple filmin bu sahnesi, Flee'yi yalnızca politik özgürlük hikayesi değil, aynı zamanda kişisel özgürleşme hikayesi pozisyonuna da getiriyor.
Flee animasyonu, mülteci, kimlik, hafıza ve sevgi üzerine söylenmiş en samimi sözlerden birisi. Finalinde, Amin'in geçmişten bugüne taşınan ağır gölgeleri arasından, nihayet ışığın sızabildiğini görüyoruz. Filmde hem kayıpların hüznü, hem de yeni bir hayat kurmanın sessiz sevinci var. Filmden bana kalan soru ise şu oluyor: Bir insanın, kendisini gerçekten güvende hissedebilmesi için ne kadar uzağa gitmesi gerekiyor?
26 Şubat 2022 Cumartesi
A Taste of Hunger: Mükemmellik Takıntısı
Film özetle, evli çift olan Carsten (Nikolaj Coster-Waldau) ve Maggi'nin (Katrine Greis-Rosenthal) Kopenhag'da işlettikleri Malus adlı restoran için Michelin yıldızı alma yolunda yaşadıklarını merkezine alıyor. Restorana gizli bir Michelin eleştirmeninin geldiğini düşündükleri bir gecede, tabaklardan birine bozuk bir malzeme girmesi büyük bir kriz yaratıyor. Aynı zamanda Carsten, karısının başka birini sevdiğini ima eden mektuplar da bulunca gece hepten bir travmaya dönüşüyor. Maggi hem evliliğini, hem de restoranını kurtarmak için bu eleştirmenin peşine düşüyor.
A Taste of Hunger, büyük duygusal patlamalara yaslanan bir melodram gibi görünse de, aslında çok daha kişisel bir hikaye anlatıyor: iki insanın birlikte kurdukları bir hayalin aslında nasıl ezilebildiğini. Mükemmelliğe duyulan açlığın, hem ilişkiyi hem de bireyi nasıl tüketebildiğini. Film, kusursuz bir menü sunmasa da, hem duygulara hem göze, hem de biraz mideye hitap eden iyi bir seyir sunuyor. Mükemmellik takıntısını eleştiren bir filmin mükemmel olmasını beklemek de ironi olurdu zaten.
20 Şubat 2022 Pazar
The Worst Person in the World
Film aslında 12 bölüm içerisinde Julie'nin (Renate Reinsve) hayatından birkaç belirleyici yılı anlatıyor. Bu süre içerisinde Julie; tıp, psikoloji, fotoğrafçılık gibi alanlar arasında savrulmuş, sonunda bir kitapçıda çalışan, 30 lu yaşlarında 'kim olmak istediği' sorusuna hala net bir yanıt veremeyen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Hayatı, kendisine göre daha stabil bir hayatı olan, kariyerinde yerleşik bir çizgiye ulaşmış Aksel (Anders Danielsen Lie) ile ilişkisinde belli bir düzene kavuşmuş gibi oluyor. Taa ki karşısına, kendisi kadar kararsız ve kimliğini henüz tayin edememiş Eivind (Herbert Nordrum) çıkana kadar. Bu tanışma Julie'nin Aksel ile olan düzenini sarsıntıya uğratıyor. Film, bu iki ilişki üzerinden Julie'nin seçimlerinin bedellerini ve seçemeyişinin yarattığı boşluğu takip ediyor.
Oslo Üçlemesi
Oyuncu kadrolarına baktığımızda, üç filmde de Anders Danielsen Lie'nin olduğunu görüyoruz. Bu yalnızca bir oyuncu tercihi değil, bilinçli bir süreklilik hissi verilmek istenmesinden de olabilir. Reprise filminde gençliğin kibri, Oslo 31 August'ta yenilgiye dönüşürken, The Worst Person in the World filminde canlandırdığı Aksel karakteri, artık geçmişte kalmış bir kuşağın temsilcisi oluyor.
16 Şubat 2022 Çarşamba
An Inspector Calls
- Tanrı'ya inanıyor musun?
+ Evet
- Nasıl oluyor da inanabiliyorsun?
+ İnsanlara inanmıyorum çünkü. Bir şeylere inanmak zorundayım, yoksa düşerim.
J.B.Priestley tarafından kaleme alınan, ilk kez sahnelendiği 1945 yılından beridir sahnelenmeye devam eden ve 2015 yılında BBC tarafından da filmleştirilen tiyatro oyunu bu diyalogla başlıyor. İnsanlara ve insanlığa dair tüm umutlarını yitirmiş olan Eva Smith'in feryadını, kimsesizleri kimi olarak bir müfettiş işitiyor ve Eva'nın hayatına dokunmuş olan bu insanları tek masa etrafında sorguya çekiyor. Daha doğrusu her biri belli bir sınıfı temsil eden karakterleri birbiriyle ve yaptıklarıyla yüzleştiriyor.
1912 yılının İngiltere'sinde Birling ailesi bir akşam yemeğinde toplanıp müstakbel damatlarıyla kızlarının nişanını kutlamak için bir araya geldikleri sırada evin hizmetçisi odanın kapısını açar ve bir polis müfettişinin geldiğini bildirir. İntihar etmiş olan bir kızın evinde bulunan günlükten yola çıkarak bir soruşturma yürüttüğünü söyler müfettiş ve başlar soruşturmasına. İlk sorusunu evin beyi olan Arthur Birling'e sorar: "Eva Smith 'i tanıyor musun?" Kapitalist sınıfın temsilcisi olarak bu oyunda yer bulan fabrikatör baba Arthur Birling 'isim tanıdık geldi, ama bir şey ifade etmiyor' diye cevaplıyor. Tam olarak Eva Smith'in Arthur Birling'teki karşılığı bu. Müfettiş Goole, cismini de hatırlatmak için Eva Smith'in fotoğrafını Arthur'a gösterdiği sırada odada bulunan oğlu Eric Birling de fotoğrafa bakmak ister. Ama müfettiş buna izin vermez ve karakteristik bir ekleme yapar "Ben böyle çalışırım, tek seferde tek soruşturma".
Müfettiş Goole odada bulunan tüm karakterlere sırayla sorular sorar, tam da söylediği gibi, her seferinde tek bir kişiyi teraziye alır, onu yaptıklarıyla yüzleştirir ve sıradakine geçer. Müfettiş öncesi yemek masasında her biri kendini pazarlayan ve çok bilmiş üst sınıfın parlak bireyleri olarak kendilerini sunan bu karakterler, soruşturma sonrası teker teker rüsvalaşır. Her karakterin temsil ettiği bir sınıfın olduğu bu oyunda peki Müfettiş Goole'un temsil ettiği neydi? İsmi 'ghoul (hayalet, gulyabani)' u çağrıştırdığı için odada bulunanlara kendileriyle yüzleştirme azabını vermek isteyen bir zebani mi? Yoksa oyunda da "Goole muydu yoksa Goold mu?" diye ikileme düştükleri gibi 'Goold' isminin çağrışımı olan 'god(tanrı)' mıydı ve Eva Smith kulunun feryadını duymuş ve kimsesizlere kim olmaya mı gelmişti?
Spoiler verip bu şaheseri ve izleyiciyi birkaç defa sağa sola sürükleyen o anlatımına zarar vermek istemediğimden daha fazlasını şimdilik yazmayayım. İngiltere'deyim diyen varsa bu seneki oyun takvimine şuradan ulaşabilir. Diğer izlemek isteyenleri isi şimdilik
2015 BBC yapımı filme yönlendiriyorum. Hangisini tercih ettiğinizin bir önemi olmayacak, zira iki türde de beğeneceksiniz.
31 Ocak 2022 Pazartesi
Drive My Car: Yol Terapisi
Filmin merkezinde, uluslararası alanda tanınan bir tiyatro yönetmeni ve oyuncu olan Yusuke Kafuku (Hidetoshi Nishijima) yer alıyor. Kafuku, senarist eşi Oto (Reika Kirihima) ile karmaşık bir ilişki içinde. Buna, Oto'nun cinsel ilişki sırasındaki dirty-talklarından ziyade, Kafuku'nun bir eve erken döndüğünde karısını genç bir aktör olan Koji Takatsuki (Masaki Okada) ile yakalaması sebep oluyor. Ki bu çift, yirmi yıl önceki tek kızlarının ölümü gibi badirelerden sağ çıkmış bir çift. Ancak Kafuku bu aldatmayı Oto'nun yüzüne vurmadan uzaklaşıyor. Bu sırrı Oto'nun ölümüne kadar saklı tutuyor. İşte asıl hikaye bundan sonrasında. Tüm bunlar birer altlıktı.
Yönetmen Hamaguchi'nin anlatı estetiği, Kafuku'nun, Oto'nun ve Misaki'nin hikayelerinin bir Venn şeması gibi üst üste bindirildiği, kısa hikayelerin bir mozaiği veya koreografisi şeklinde. Yönetmen filmi, düşük viteste ilerleyen, çok yavaş bir tempoyla işlemiş. Ama yine de Drive My Car, ruhsal bir yüzleşmeye doğru atılan düşündürücü ve göz yaşartıcı bir yolculuğun filmi. Yönetmen, duygusal karşılığı almak için seyirciyi uzun süre bekletse de, film insan ruhunun karmaşıklığını ve kırılganlığını ortaya koyan, son derece sakin ama sağlam bir sinema filmi ortaya koymuş.






























