Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır.
20 Mart 2026 Cuma
Solo Mio: Tek Kişilik Balayı İşkencesi (Ama İzleyiciye)
Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır.
16 Mart 2026 Pazartesi
98. Oscar Ödülleri: Beklenenler Oldu
Geçen seneki Anora faciasından sonra bu seneki Oscar ödülleri 'liyakat' içerisinde geçti denebilir. Tüm adaylıklarda beklenenler dışında bir sürprizin çıkmadığı, hafif "keşke"lerin olduğu bu gecede One Battle After Another filmi, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil toplamda 6 Oscar alarak gecenin en büyük kazananı oldu. Onu 4 Oscar ile Sinners, 3 Oscar ile Frankenstein takip etti. Marty Supreme ise geceden eli boş döndü.
En İyi Film ve Yönetmen ödülünün en büyük favorisi One Battle After Another idi ve her ikisini de alarak bekleneni gerçekleştirdi. En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Hamnet filmindeki oyunculuğuyla Jessie Buckley ise gecenin belki de en çok beklenen ödülüydü. Büyük kategorilerden yine en tartışmalı sezonu En İyi Erkek Oyuncu kategorisi yaşadı. Kime verseler diğerlerine pek de haksızlık edilmeyecek bir kategori gibi duruyordu ise de yine en büyük favorilerinden biri Marty Supreme filmindeki rolüyle Timothee Chalamet'ti. Ancak törenden birkaç gün önce 'opera ve baleyi gereksiz bulduğunu' söylediği bir röportaj verince ve bunu da filmin tanıtım etkinliklerinden birinde yapınca gözden düştü. Akademi opera ve bale sanatçılarını karşısına almak istemedikleri gibi, törende Timothee Chalamet üzerinden bol bol alay da yapıldı.
En İyi Yardımcı Erkek oyuncu kategorisinde, One Battle After Another filmindeki muhteşem oyunculuğuyla Sean Penn ödülü aldı ama ödülü almak için törene gitmedi. Milyonların, izlemek için bile uykusuz kaldığı bu geceye, ödül almak için bile gidilmemesi garip geliyor evet. En İyi Yardımcı Kadın oyuncu Oscarını ise, adaylar arasında en az ekran süresine sahip isim olan Amy Madigan, Weapons filmindeki rolüyle aldı. Karşı çıkmayacağım bir ödül olsa da, ustaya saygıdan dolayı bu Oscarın verildiğini düşündüğümü de not düşmek istiyorum.
Her törende en çok merak ettiğim kategori olan En İyi Yabancı Film kategorisinde de sürpriz yaşanmadı ve Sentimental Value filmine gitti. Zaten En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil birçok dalda adaylığı da bulunan bu filme En İyi Yabancı Film ödülünü vermemek saçmalık olurdu. Ama gönül yine de Sırat'tan yanaydı.
Bir diğer itiraz konum ise En İyi Ses ödülünün F1 The Movie'ye verilmesi. Bu yarışı izleyenlerin bile kulaklık takarak katlanmak istemedikleri araba sesine yapım süresince maruz kaldığı için verilmiş olabilir belki de. Ancak yine bu senenin en beğendiğim filmlerinden olan Sırat en azından bu kategoride Oscar alarak geceyi Oscar ile tamamlamalıydı.
Senaryo ödüllerinden En İyi Uyarlama Senaryoyu One Battle After Another alırken En iyi Özgün Senaryo ödülünü ise Sinners aldı. Sinners filminin en hak edilmiş diğer iki ödülü En İyi Sinematografi ve En İyi Orijinal Müzik diyebiliriz. Daha önce Black Panther ve Oppenheimer filmleriyle Oscar kazanan Ludwig Göransson, aynı zamanda en beğendiğim dizi müziklerinden biri olan The Mandalorian'ın müziğinin de bestekarı. Aldığı Oscarlar ana sütü gibi helal. Seneye yine bu kategoride kendisini, Christoper Nolan'ın yönettiği ve ülkemizde de çekimleri yapılan The Odyssey filmi ile göreceğiz.
Kazananlar:
En İyi Film: One Battle After Another
En İyi Yönetmen: Paul Thomas Anderson (One Battle After Another)
En İyi Yabancı Film: Sentimental Value
En İyi Aktör: Michael B.Jordan (Sinners)
En İyi Aktris: Jessie Buckley (Hamnet)
En İyi Yard. Aktör: Sean Penn (One Battle After Another)
En İyi Yard. Aktris: Amy Madigan (Weapons)
En İyi Özgün Senaryo: Ryan Coogler (Sinners)
En İyi Uyarlama Senaryo: Paul Thomas Anderson (One Battle After Another)
En İyi Kurgu: Andy Jurgensen (One Battle After Another)
En İyi Sinematografi: Sinners
En İyi Makyaj: Frankenstein
En İyi Kostüm Tasarım: Frankenstein
En İyi Yapım Tasarımı: Frankenstein
En İyi Ses: F1 The Movie
En İyi Özgün Müzik: Sinners
En İyi Özgün Şarkı: Golden ( Kpop Demon Hunters)
En İyi Görsel Efekt: Avatar Fire and Ash
En İyi Casting: One Battle After Another
En İyi Animasyon: Kpop Demon Hunters
En İyi Belgesel: Mr.Nobody Against Putin
En İyi Kısa Film: The Singers ve Two People Ezchanging Saliva
En İyi Kısa Animasyon: The Girl Who Cried Pearls
En İyi Kısa Belgesel: All The Empty Rooms
ÖZET:
- One Battle After Another: 6 Oscar (Film,Yönetmen,Uyarlama Senaryo,Yardımcı Erkek Oyuncu, Kurgu, Casting)
- Sinners: 4 Oscar (Erkek Oyuncu, Özgün Senaryo, Sinematografi, Özgün Müzik)
- Frankenstein: 3 Oscar ( Makyaj, Kostüm, Yapım Tasarım (Sanat Yönetmenliği) )
- Kpop Demon Hunters: 2 Oscar (Animasyon, Özgün Şarkı)
- Hamnet: 1 Oscar (Kadın Oyuncu)
- Sentimental Value: 1 Oscar (Yabancı Film)
- Weapons: 1 Oscar (Yardımcı Kadın Oyuncu)
- F1 The Movie: 1 Oscar (Ses)
- Sirat: Oscar Kazanamadı
- Marty Supreme: Oscar Kazanamadı
- One Battle After Another: 6 Oscar (Film,Yönetmen,Uyarlama Senaryo,Yardımcı Erkek Oyuncu, Kurgu, Casting)
- Sinners: 4 Oscar (Erkek Oyuncu, Özgün Senaryo, Sinematografi, Özgün Müzik)
- Frankenstein: 3 Oscar ( Makyaj, Kostüm, Yapım Tasarım (Sanat Yönetmenliği) )
- Kpop Demon Hunters: 2 Oscar (Animasyon, Özgün Şarkı)
- Hamnet: 1 Oscar (Kadın Oyuncu)
- Sentimental Value: 1 Oscar (Yabancı Film)
- Weapons: 1 Oscar (Yardımcı Kadın Oyuncu)
- F1 The Movie: 1 Oscar (Ses)
- Sirat: Oscar Kazanamadı
- Marty Supreme: Oscar Kazanamadı
5 Mart 2026 Perşembe
La Grazia: Günler Kime Ait? Devlet, Tanrı ve Birey Arasında
İtalyanca bir kelime olan 'grazia'nın birçok anlamı var. Bunlar; lütuf, iyilik, bağışlama, merhamet, zarafet, güzellik, erteleme, yakınlık... Bu film için tek bir anlamı seçmek, diğerlerinin filmdeki anlamını eksik bırakacaktır diyebiliriz. Filmin konusuna kısaca bakacak olursak film; görev süresinin son altı ayına giren İtalya Cumhurbaşkanı Mariano De Santis’in (Toni Servillo) hikayesini anlatıyor. 'Beton' lakabıyla anılan, hukukçu kimliğiyle tanınan ve anayasal titizliğiyle saygı gören bir lider. (Bu haliyle bize 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i anımsatıyor.) Ancak masasında üç ağır dosya var: Ötanaziyi yasallaştıracak bir kanun, eşini öldüren bir profesör için af talebi ve kocasını uykusunda öldüren bir kadın için ikinci bir af dosyası.
“Günlerimizin sahibi kim?” sorusu filmde yalnızca felsefi bir cümle değil, doğrudan ötanazi yasasının kalbine yerleşen etik bir düğüm. Mariano’nun imzalamak üzere olduğu yasa, bireyin kendi hayatı ve ölümü üzerindeki tasarruf hakkını tanıyıp tanımama meselesidir. Yani insan, kendi günlerinin sahibi midir, yoksa o günler Tanrı’ya, devlete ya da hukuka mı aittir? Bir cumhurbaşkanı olarak Mariano, başkalarının son günleri üzerinde sembolik bir otoriteye sahiptir; tek bir imza, birinin acısını sonlandırabilir ya da uzatabilir. Bu nedenle soru kişisel olmaktan çıkıyor, siyasal bir ağırlık kazanıyor. Eğer günlerimizin sahibi bireyin kendisiyse, devletin müdahalesi ne kadar meşrudur? Ama eğer hayat kutsal ve dokunulmazsa, bir imza nasıl meşrulaştırılabilir? Yönetmen bu soruyu kesin bir cevapla değil, tereddütle bırakıyor. Çünkü film boyunca Mariano’nun yaşadığı kriz, aslında şu: Her gün kendisine okunan günün programı ile kendi günlerinin bile gerçek sahibi olamayan bir adam, başkalarının günleri hakkında karar veren biri nasıl olabilir?
Buna karşılık film, bazı izleyiciler için fazlasıyla mesafeli ve soğuk bulunabilir. Duygusal yoğunluk bilinçli biçimde bastırıldığı için dramatik patlama bekleyen seyirci tatmin olmayabilir. Sorrentino’nun sembolik dokunuşları (uzay, müzikaller ve beklenmedik kültürel referanslar) kimi yerlerde derinlik katmak yerine yapay bir estetik gösteriye dönüşme riski taşıyor. Yönetmenin önceki filmlerindeki görsel taşkınlığa alışkın olanlar için bu daha sade yaklaşım bir olgunluk göstergesi değil, bir geri çekilme gibi de okunabilir. Bu nedenle La Grazia, güçlü fikirler barındırsa da herkese eşit ölçüde temas etmeyen, daha çok sabırlı ve düşünsel izleyiciye hitap eden bir film olarak değerlendirilebilir.
25 Şubat 2026 Çarşamba
Exit 8: Metro Çıkışının Bir Labirente Dönüşmesi
Şu haliyle Exit 8, zihinde iz bırakan ama tam olarak tatmin etmeyen, etkili ama yeterli olmayan bir film deyip yazıyı sonlandıralım.
Puanım: 6/10
23 Şubat 2026 Pazartesi
BAFTA Ödülleri Sahiplerini Buldu
Bu yıl 79'uncusu düzenlenen BAFTA (İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi) ödülleri sahiplerini buldu. En İyi Film dalında BAFTA ödülünü One Battle After Another kazanırken, Hamnet filmindeki oyunculuğuyla Jessie Buckley En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ise sevindiren bir şey oldu ve bu ödülü 'Timothee Chalamet mi yoksa Leonardo DiCaprio mu' kavgasında araya giren I Swear filmindeki performansıyla Robert Aramayo kazandı.
En İyi Film
Yabancı Dilde En İyi Film
En İyi Yönetmen
En İyi Kadın Oyuncu
En İyi Erkek Oyuncu
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
En İyi Yadımcı Erkek Oyuncu
En İyi İngiliz Filmi
Kazanan: Hamnet
28 Years Later
The Ballad of Wallis Island
Bridget Jones: Mad About the Boy
Die My Love
H Is for Hawk
I Swear
Mr. BurtonPillion
Steve
En İyi Orijinal Senaryo
Kazanan: Sinners,
Ryan Coogler
I Swear,
Kirk Jones
Marty
Supreme, Ronald Bronstein, Josh Safdie
The Secret
Agent, Kleber Mendonça Filho
Sentimental
Value, Eskil Vogt and Joachim Trier
En İyi Uyarlama Senaryo
Kazanan: One Battle After Another,
Paul Thomas Anderson
The Ballad of Wallis
Island, Tom Basden and Tim Key
Bugonia, Will Tracy
Hamnet, Chloé Zhao and
Maggie O'Farrell
Pillion, Harry Lighton
En İyi Belgesel
Kazanan: Mr Nobody Against Putin
2000 Meters to Andriivka
Apocalypse In The
Tropics
Cover-Up
The Perfect Neighbor
En İyi Görüntü Yönetmenliği
Kazanan: One Battle After Another, Michael
Bauman
Frankenstein, Dan Laustsen
Marty Supreme, Darius
Khondji
Sinners, Autumn Durald
Arkapaw
Train Dreams, Adolpho
Veloso
En İyi Kurgu
Kazanan: One Battle After Another,
Andy Jurgensen
F1, Stephen Mirrione
A House of Dynamite,
Kirk Baxter
Marty Supreme, Ronald
Bronstein and Josh Safdie
Sinners, Michael P. Shawver
En İyi Kostüm Tasarım
Kazanan: Frankenstein, Kate Hawley
Hamnet, Malgosia Turzanska
Marty Supreme, Miyako
Bellizzi
Sinners, Ruth E. Carter
Wicked: For Good, Paul
Tazewell
En İyi Orijinal Müzik
Kazanan: Sinners, Ludwig Göransson
Bugonia, Jerskin Fendrix
Frankenstein, Alexandre
Desplat
Hamnet, Max Richter
One Battle After Another,
Jonny Greenwood
Yükselen Yıldız Ödülü
Kazanan: Robert Aramayo
Miles Caton
Chase Infiniti
Archie Madekwe
Posy Sterling
En İyi Çıkış Yapan İngiliz Yapımcı
Kazanan: My Father's Shadow
The Ceremony
Pillion
A Want in Her
Wasteman
21 Şubat 2026 Cumartesi
Mercy: İzlemeyin
Bu filmi izlemek için 2 gerekçem vardı. Birincisi; tabi ki Rebecca Ferguson. İkincisi ise; bilimkurguda tarzını sevdiğim işler çıkaran Kazak asıllı Rus yönetmen Timur Bekmambetov. Hakkında yazmaya değer bile bulmadığım bir film ama sırf uyarmak için notlarıma düşmek istedim. Ne yazının devamını okuyun, ne de bu filmi izleyin. Uzaklaşın.
Kısaca filmin konusundan bahsedeyim. Gönül tüm filmi anlatıp izlemekten herkesi uzak tutmak da istiyor ama durayım şimdilik. Mercy, 2029 yılında Los Angeles’ta geçen, yapay zekanın adalet sistemini tamamen devraldığı distopik bir geleceği konu alıyor. Filmde, LAPD (Los Angeles Police Department) dedektifi Chris Raven (Chris Pratt), geliştirilmesine katkıda bulunduğu Mercy adlı yapay zeka destekli mahkeme sistemi tarafından kendi eşini öldürmekle suçlanıyor. Raven, yapay zeka yargıç Maddox’un (Rebecca Ferguson) önünde bir sandalyeye bağlı şekilde uyanıyor ve masumiyetini kanıtlamak için yalnızca 90 dakikası var. Evet, burada suçluluğu kanıtlaması gereken bir kurum yerine, sanık kendi masumiyetini kanıtlamak zorunda ve bunun için 90 dakikası var.
Mercy sistemi, geleneksel mahkemelerin yerini almış bütünüyle. Yapay zeka hem hakim, hem jüri, hem de infaz makamı. Raven, bu süre içinde şehirdeki tüm kamera kayıtlarına, telefon verilerine ve dijital arşivlere erişerek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor. Filmin elle tutulur tek yanı gerçek zamanlı olarak ilerlemesi. Yani aynı 90 dakika seyirciye de verilmiş durumda.
Ancak sanık koltuğunda bir felçli gibi oturan Raven, henüz suçsuzluğu kanıtlanmadan birden operasyon yönetmeye başlıyor. Yalandan ve insani duygulardan muaf tutulmuş olan yapay zeka yargıcı Maddox ise insani duygulara bürünüyor. Yani filmin geneline yayılmış bir kimlik bozukluğu yaşanıyor.
Film, yapay zekanın adalet sistemindeki rolünü, gözetim toplumunu ve mahremiyetin çöküşünü ele almayı hedefliyor aslında, bunu anlayabiliyorum yönetmeni Timur'dan dolayı. Ancak bu temaları gerçekten irdelemek yerine yalnızca dekor olarak kullanıyor. Evet, her yerde kameralar var. Evet, devlet her veriye erişebiliyor. Evet, masumiyet karinesi neredeyse ortadan kalkmış. Ama film bu dünyanın ahlaki ve politik sonuçlarını cesurca sorgulamıyor.
Daha kötüsü, film zaman zaman kendi kurduğu distopyayı meşrulaştırıyor gibi görünüyor. Toplumsal eşitsizlik, “kırmızı bölgeler”, suç ve yoksulluk arasındaki ilişki neredeyse sorgusuz kabul ediliyor. Adaletin algoritmaya devredilmesi gibi radikal bir fikri ele alırken, film bu sistemi gerçekten yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmuyor. Sadece “AI da hata yapabilir” demekle yetiniyor. Bu da böylesi iddialı bir konu için fazlasıyla yüzeysel kalıyor.
Film boyunca akla ister istemez Minority Report filmi geliyor. Ancak oradaki etik ikilemler, sistem eleştirisi ve dramatik yoğunluk burada yerini basitleştirilmiş bir kovalamacaya bırakmış. Mercy, ilham aldığı fikirlerin bile gölgesinde eziliyor.
18 Şubat 2026 Çarşamba
I Was a Stranger
Suriye'de yaşanan savaşın doğurduğu sorunların başında gelen göçmenliğin, 5 farklı karakterin perspektifiyle tek bir göç olayı üzerinden anlatıldığı I Was a Stranger filmi için şimdiden 2026 yılında vizyona giren iyi filmlerden biri diyebiliriz. Daha önce 2024 yılında İstanbul Film Festivali'nde Strangers' Case ismiyle gösterilen ve bir kısmının İzmir'de çekildiği bu filmin bu seferki ismi, her ne kadar açılışta gösterdiği William Shakespeare şiirine bağlansa da ismin asıl doğuş yeri İncil. Bunun için filmin dağıtımcısına bakmak yeterli; Angel Studios.
Brandt Andersen’in yazıp yönettiği I Was a Stranger, göçmenlik meselesini politik sloganların, haber başlıklarının ve istatistiklerin ötesine taşıyarak, bu deneyimi yaşayan insanların gözünden anlatmayı amaçlıyor. Ancak bunu tek bir karakter üzerinden değil, beş farklı karakterin parçalanmış hikayeleri aracılığıyla yapıyor. Bu tercih, yalnızca anlatısal bir teknik değil, filmin temel felsefesini oluşturan da bir yaklaşım. Göçe iten sebeplerden bağlayıp, göç istikametine varan/varamayan insanlardan devam edip, kıyının karşısında onları karşılayanlara kadar tüm süreci, her biri sürecin aktörünün gözünden izletiyor.
Film, bir hastanede çalışan Suriyeli doktor Amira’nın (Yasmine Al Massri) hayatından bir kesitle başlıyor. Bu sahne, yüzeyde sıradan görünüyor. Ancak kısa süre içinde bu sıradanlığın bir yanılsama olduğu anlaşılıyor. Amira bir doktor olarak, taraf ayrımı yapmaksızın hayat kurtarmaya çalışırken, bir gece ailesinin evi bombalanıyor. Amira ve kızı hayatta kalıyor, ancak artık ait oldukları bir yer yoktur.
Bu noktadan sonra film, Amira’nın hikayesini doğrusal bir şekilde anlatmak yerine, her biri kendi yükünü taşıyan farklı karakterlerin bakış açılarına yöneliyor. Esad rejimine bağlı bir asker olan Mustafa (Yahya Mahayni), yaptığı görev ile vicdanı arasında sıkışıyor. İnsan kaçakçısı Marwan (Omar Sy), mültecilerin çaresizliğinden para kazanırken hasta oğluna daha iyi bir hayat sunma hayali kuruyor. Şair Fathi (Ziad Bakri), ailesini güvenliğe götürmeye çalışan bir baba olarak sorumluluğun ağırlığını taşıyor. Yunan sahil güvenlik kaptanı Stavros (Constantine Markoulakis) ise her gün hayat kurtarırken, kurtaramadığı insanların yükünü taşıyor.
Bu karakterlerin hikayeleri kesişiyor. Ancak onları birleştiren ortak bir gerçek vardır: hepsi bir sınırın üzerinde. Bu sınır, bazen coğrafi, bazen ahlaki, bazen ise psikolojik.
Karakterlere bakacak olursak; Amira, filmi açan ve kapayan karakter olarak göçün en görünür yüzünü temsil ediyor. Ailesini, kimliğini, mesleğini kaybetmiş ancak kızıyla hayatta kalmış bir insan. Onun hikayesi, göçmenliğin yalnızca fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda bir kimlik kaybı olduğunu gösteriyor.
Mustafa karakteri, göçün daha az görülen bir boyutunu temsil ediyor. Bir Esad askeri olarak sistemin bir parçasıdır, ancak vicdanı bu sistemle çatışır. Mustafa’nın hikayesi, savaşın ve göçün sadece kurbanlar değil, aynı zamanda ahlaki çatışma yaşayan tanıklar yarattığını da gösteren ilk sunum oluyor.
Marwan karakteri, göçün ekonomik boyutunu temsil ediyor. Mültecilerin çaresizliğinden para kazanan bir insan kaçakçısı. Ancak aynı zamanda bir baba. Bu çelişki, göçün sadece insani değil, aynı zamanda ekonomik bir gerçeklik olduğunu gösteriyor. Marwan ne tamamen kötü ne de tamamen masumdur cümlesinin kurulması istense de benim için bu cümle çok masumane kalıyor. O da en nihayetinde başkalarının trajedisini kullanan olarak sistemin bir parçası.
Şair Fathi karakteri ise sadece kendisi için değil, ailesi için de kaçarak göçün kolektif boyutunu temsil ediyor. Bu durum, göçün bireysel bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu göstermek için önemli. Fathi’nin hikayesi, göçün kahramanlık değil, hayatta kalma meselesi olduğunu vurgulayan kısım.
Son olarak kurtarma gemisinin kaptanı Yunan Stavros, göçün dışındaki dünyayı temsil ediyor. Hayat kurtaran ve bunu büyük bir aşk ve fedakarlıkla yapan biri olarak izliyoruz.. Ancak kurtaramadığı insanlar, onun çabalarının yetersizliğini gösteriyor. Bu kısım filmin en yapay kesiti oluyor. Önceki 4 bölüm için Shakespeare uyarlaması ile söyleyecek olursak "ölmek ya da ölmemek, işte tüm mesele bu" iken filmin kısmındaki kaybediş vicdan oluyor. Belki de bir canın kaybından daha da vahimdir, bir vicdanın kayboluşu.
Filmin parçalı anlatısı, sadece teknik bir tercih değil,göç deneyiminin doğasını yansıtan bilinçli bir tercih olduğunu belirtmiştim. Çünkü göç, sürekliliği olan bir deneyim değil. Kopuşlardan oluşuyor. İnsan, evinden, geçmişinden, kimliğinden ve aidiyetinden koparılıyor. Filmdeki anlatı yapısı, bu kopuş hissini izleyiciye doğrudan yaşatmak için kullanılıyor. Bu yapı aynı zamanda tek bir hakikat olmadığını da gösteriyor. Göçler tek bir hikaye değildir. Her göçmen, bu deneyimi farklı bir şekilde yaşar. Bu çoklu bakış açısı, izleyicinin sadece göçmenlerle değil, göçün içinde yer alan herkesle empati kurmasını amaçlıyor.
Gelelim yazının başında belirttiğim Angel Studios meselesine. Filmin Angel Studios tarafından dağıtılıyor olması, filmin en dikkat çekici yönlerinden biri. Çünkü bu stüdyo genellikle Amerika için muhafazakar ve dini temalı filmlerle tanınıyor. Özetle Trump seçmenlerinin politikalarını. Bu nedenle, göçmenlerin yaşadığı trajediyi bu kadar açık bir şekilde gösteren bir filmin bu stüdyo tarafından desteklenmesi önemli bir çelişki yaratıyor.
I Was a Stranger, bir takım eksiklikler barındırsa da parçalı anlatımı sayesinde kendisini izlettiren ve sıkmayan bir film. IMDB'ye 9,1 puanla giriş yapmış olsa da ilerleyen zamanlarda bir düşme yaşayıp kendi konumuna erişecektir. Bunu şu sebeple belirtmek istiyorum, izleme nedeniniz puan beklentisi olmasın. İyi bir film izlemek, bu dünyada yaşananlardan bir şeyler izlemek için izleyin. Film 20 Şubat'ta Türkiye'de vizyona giriyor.
11 Şubat 2026 Çarşamba
Marty Supreme: Amacın Takıntı Hali
Safdie kardeşlerden Benny Safdie The Smashing Machine filmini solo olarak çekerken diğer kardeş Josh Safdie ise Marty Supreme ile karşımıza çıktı. Marty Supreme daha ilk dakikalarında seyircisine şunu söylüyor: Bu bir spor filmi olmayacak. Film, 1950’lerin dekorunu kullanıp bizi güvenli bir dönem anlatısına davet eder gibi yapsa da, kısa sürede zaman algısını yerle bir eden bir kaosun içine çekiyor. Safdie kardeşlerin diğer filmleri gibi kamera durmuyor, sesler ve konuşmalar üst üste biniyor, karakterler nefes almadan konuşuyor. Tıpkı filmin baş karakteri Marty Mauser (Timothee Chalamet) gibi. Ve film masa tenisinden çok, hırsın bir karakter üzerindeki etkisine odaklanıyor.
9 Şubat 2026 Pazartesi
The Voice of Hind Rajab: Geriye Sadece Sesi Kalan Bir Çocuk
Bazı filmler izleyicisine hikaye anlatmayı amaçlamaz, onu bir tanıklığın içine hapsetmek ister. The Voice of Hind Rajab da o filmlerden biri. 29 Ocak 2024 günü, bir İsrail saldırısıyla paramparça olmuş bir aracın içinde, 6 cansız bedenin arasında sağ ama yaralı olan 6 yaşındaki bir kız çocuğunun Filistin Kızılay'ıyla yaptığı telefon konuşmalarının kullanıldığı bu yapım, sizi o güne ve o gün yaşananlara tanıklık etmek istiyor. Kayıtlara geçen ses kadar ömrü kalan bir kız çocuğunun, yardım çığlığına şahit olmak, yıllarca Yahudi Soykırımı filmi izleyip de üzülmüş her sinemaseverin boynunun borcudur.
Sinemada Yahudi Soykırımı’nı konu alan filmler, Schindler’s List’ten The Pianist'e uzanan geniş bir yelpazedeki bu filmler çoğunlukla 'geçmişle yüzleşme' söylemi etrafında şekillendi. The Voice of Hind Rajab ise bu geleneği ters yüz ederek, tarihsel olarak kapanmış bir travmayı anlatmak yerine, henüz tamamlanmamış ve hala sürmekte olan bir şiddetin ortasında konumlanıyor. Film, izleyiciyi olayın tam içinde, sonucu en baştan bilinen ama yine de engellenemeyen bir ölümle yüz yüze bırakıyor. Yahudi Soykırımı filmlerinde sıkça karşılaşılan kurtuluş, tanıklık ya da anlatı yoluyla adalet duygusu burada bulunmuyor. Onun yerine, uluslararası sistemin işleyişi içinde normalleşmiş bir kayıtsızlık teşhir ediliyor. Bu nedenle film, önceki soykırım filmlerinden ayrılıyor. Artık yapabilecekleri bir şeyin olmadığı soykırımlara üzülenleri, hala devam etmekte olan bir soykırımı durdurmaya çağırıyor.
Film, Venedik Film Festivali’ndeki prömiyerinde 24 dakika süren ayakta alkışlarla karşılanmış; birçok eleştirmen tarafından 'izlenmesi zor ama kaçınılmaz' olarak tanımlanmıştı. Brad Pitt, Joaquin Phoenix, Rooney Mara, Alfonso Cuaron ve Jonathan Glazer gibi isimlerin projeye destek verip yapımcı olması, filmin uluslararası görünürlüğünü artıran bir diğer sebepler. Ki Jonathan Glazer'in yönettiği ve yine Yahudi Soykırımına bir bakış açısı sunan The Zone of Interest filmi, geçtiğimiz sene Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar almıştı ve bu film de o dalda yine Oscar'a aday. Aynı zamanda film, etik açıdan sert eleştiriler de aldı; bazı yorumcular Hind’in gerçek sesinin dramatik yapı içinde kullanılmasını sömürü riski taşıyan bir tercih olarak değerlendiriyor. Ancak benim tepkim filmin anlatısında. Ona da birazdan değineceğim. Önce filmin içeriğinden ve yönetmenin sunumundan biraz daha bahsetmek gerekiyor.
Kaouther Ben Hania’nın yönettiği The Voice of Hind Rajab, 29 Ocak 2024’te Gazze’de yaşanan gerçek bir olayı merkezine alıyor. Amcasının ailesiyle birlikte bulundukları araç ile İsrail ordusunun ateşi altında kalan altı yaşındaki Hind Rajab, araçta bulunan tüm akrabalarını kaybettikten sonra, kendisine ulaşan Filistin Kızılayı acil çağrı merkezi ile telefonda konuşmaya başlıyor. Film, Hind’in gerçek ses kayıtlarını kullanırken, çağrı merkezindeki görevlilerin yaşadıklarını dramatik bir kurgu içinde yeniden canlandırıyor ve bunu o günden gerçek görüntülerle de destekliyor. Kurtarma ekipleri Hind’e fiziksel olarak yalnızca birkaç dakika uzaklıktayken, İsrail'in saldırgan politikaları yüzünden mecbur bırakılan bürokratik izin süreçleri Hind'e ulaşması gereken yardımın önüne geçiyor.
The Voice of Hind Rajab, kolay tüketilen, mesafeli bir politik film değil. İzleyiciden tarafsızlık ya da soğukkanlılık talep etmiyor Aksine, rahatsız edip yük bindiriyor ve unutmayı imkansız kılıyor. Etik açıdan tartışmalı, biçimsel olarak sert ve duygusal olarak yıpratıcı olsa da, film tam da bu nedenle önemli. Hind’in sesi burada bir sembole indirgenmeden, bir çocuğun var olmuş olduğunun, yardım istemiş olduğunun ve karşılık alamadığının inkar edilemez kanıtı olarak kalıyor. Geçtiğimiz günlerde Filistin adına düzenlenen bir etkinlikte konuşan Manchester City teknik direktörü Pep Guardiola'nın dediği gibi 'ben tarafsız değilim, Filistin tarafındayım' demeye davet ediyor.
Hind Rajab
3 Mayıs 2018 - 29 Ocak 2024
5 yıl 371 gün
.jpg)
(6,7).jpg)






%20(6.4).jpg)
%20(6.4)-4.jpg)
%20(6.4)-2.jpg)















