Öncelikle söylemek istiyorum, sonra yanlış anlaşılma olmasın, filmin adı "Sarıyer, İstanbul " tarzındadır. "Moskova, Belçika'da değil ama" diye düşündüm tabiki en başında ama Belçika'da da varmış. Genth şehirinin bir bölümüne Moskova deniliyormuş ve filmin adının 'Moscow, Belgium' olmasının nedeni de orada çekilmiş olmasıymış. Filmin türü romantik - komedi ama Hollywood tarzı romantik-komedilerden çok farklı, güzel olanlarından bile. Filmin yönetmenliğini Christophe Van Rompaey yapmış, Jean-Claude Van Rijckeghem ve Pat van Beirs ise senaryosunu yazmışlar. Oyuncu kadrosu daha önce pek tanınmamış isimlerden oluşuyor. Barbara Sarafian, Jurgen Delnaet, Anemone Valcke bunlardan birkaç tanesi.


Bir alışveriş merkezi sahnesiyle açılıyor film. Üç çocuk annesi Matty'nin bezgin, her şeyden bıkmış bir surat ifadesiyle, yanında koşuşturan iki çocuğuyla beraber ruhsuz bir şekilde alışveriş yapmasını izliyoruz. Böyle olmasının nedeninin öğretmen olan kocasının 20li yaşlarda bir öğrencisi için onu terkettiği olduğunu öğreniyoruz. Daha da beteri, Matty hala onu seviyor ve geri gelmesini bekliyor, hatta bu yüzden daha boşanmamışlar bile. Kocasının bir başka kadından sıkılıp, kendisine dönmesini bekleyen 41 yaşındaki bir kadın için hayat pek eğlenceli olmasa gerek. Alışveriş bitiriip, malzemeleri arabaya yükledikten sonra eve gitmek için gaza basıyor Matty ama kocaman bir kamyona çarpıyor. Çarptığı kamyonun sahibi Johnny bir hışımla aşağı inip, bağrınmaya başlayınca, Matty aşağı kalmıyor tabi. Bütün hıncını Johnny'den çıkarıyor sanki. Johnny başta sevmediği bu kadına aşık oluyor birdenbire, tartışma sırasında söyledikleri yüzünden. Matty, önceleri ilgilenmiyormuş gibi dursada, bu tatlı adamın bitmek bilmez ilgisine kayıtsız kalamıyor tabiki. Kocasının geri dönmeye çalışmasıyla birlikte işler karışıyor ve işte film Matty'nin yaptığı bu seçimi anlatıyor bize.


Filmi bir müzik aleti olarak tarif etmek gerekirse bu alet ya akordiyon ya da mızıka olur herhalde. Benzerlerinden çok farklı bu film çünkü karekterleri çok sıradan ve çok gerçek. Güzel kadın ve yakışıklı erkek yok bu defa başrolde, onların yerine iki 'kaybeden' var. Tip olarak getirdikleri farklılığın yanında çok da iyi oynuyor bu oyuncular. Özellikle Barbara Sarafian rolünün hakkını tam anlamıyla vermiş. İlk baştaki soğuk ve kuşkucu tavırları ve zamanla değişen kişiliğini çok iyi yansıtmış bizlere. Bence geçen senenin en iyi performanslarından birini koymuş ortaya. 'Johhny' rolündeki Jurgen Delnaet de iyi belki ama şekerliği, oyunculuğunun önüne geçiyor sanki. Oyunculuğundan bahsetmek gereken bir diğer isim ise Anemone Valcke. Kardeşlerin en büyüğü rolünde, gelecek için büyük şeyler vaad ediyor bana kalırsa. Sade ve doğal bir oyunculuğu var, e eli yüzüde düzgün olduğuna göre, sırtı yere gelmez bence artık. Filmi bu kadar güzel yapan en önemli unsur ise senaryosu. Akıllıca yazılmış diyaloglar ve anlatılmak isteneni verebilen karakterler ustalıkla oluşturulmuş. Film Cannes Eleştirmenler Haftasından 3 ödülle dönmüş, onların dışında 11 ödül ve 3 adaylığı daha var. Böyle filmler çok fazla çıkmıyor ne yazık ki, bulunca kaçırmamak lazım. Geçen senenin 'Little Miss Sunshine' ı, izlenmeyi gerçekten çok hakediyor.

Jenna, on dört yaşında okulunda yer alan popülariteye doğru gidip gelen bir genç kızdır. Tüm bu "genç kız" karmaşasının yanısıra bir de hayattaki tek dayanağı olan annesinin kanser hastalığına yakalandığı ortaya çıkar. Bu durum onda büyük bir korku yaratmasının yanı sıra hiç sevmediği anneannesiyle bir arada yaşamaya başlamanın zorluklarını da getirir. Bir de aklından çıkaramadığı Sakke vakası vardır üzerinde. Ona göre okulundaki en çekici erkek olması ile birlikte, ulaşması en zor olanıdır. Sakke'ye ulaşmak için okulun popüler tipleriyle bir arada "takılmaya" başlar. Okulda adından çok sık söz ettiren Ullis ile tanışır. En yakın arkadaşının Ullis'e olan önyargılarını önemsemeden onunla arkadaş olan Jenna, annesinin zor anlarını, yeni kurduğu arkadaşlık ilişkileri ve sorunlu ilişki ağlarıyla atlatmaya çalışır.

Film için tam bir aile draması denebilir aslında. Popüler bir seyircisi olduğundan çok, az ve kemik bir kitlesi olduğunu söyleyebiliriz. İnternette yaptığım araştırmada birkaç sinema sitesinde Onüç / Thirteen filmine benzetmeler gördüm. O filmi izlemedim ama izleyenlerden bildiğim kadarıyla çok bir alakası olmadığını söyleyebilirim. I taket lyser stjärnorna, IMDB'de aldığı 6,7 puanla ve ödülleriyle, 2009 İsveç sinemasının en gözde filmlerinden biri.




Dram filmi dediğimiz şeye bir Çağan Irmak gözü ile bakıyorsanız eğer, bu filmin size göre olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Filmde "ağlak" öğe dediğimiz çok fazla öğe olmasına rağmen, yönetmen Lisa Siwe bunu seyirciyi ağlatmaktan çok etkilemek için kullanmış ve kendi adıma çok da başarılı olduğunu söyleyebilirim. Filmin konusundan bahsettiğimiz zaman anahtar kelimelerde, on dört yaş ergenliği, kanser bir anne, sorunlu bir ilişki ağı ve çekilmez bir anneanne yer alsa da, bu film sanılan teenage drama filmlerinden kesinlikle değil.






Jenna babasını hiç tanımamış olmasından ötürü annesine çok düşkündür ve annesi birçok annenin yanı sıra bir arkadaştır onun için. Çünkü kendisinin de zamanında bir "annesi" olmuş ve üzerindeki baskıdan o kadar sıkılmıştır ki çocuğuna aynı şeyleri yapmamaya yemin edip arkadaşça davranmıştır. Bu yüzden de Jenna annesine birçok insana göre daha bağımlıdır. Ve hastalığını öğrendiği gün derste bir not yazar kağıda: "If you are die mother, i'll take my life." Cebine sıkıştırıp koyduğu kağıtta annesi ölürse eğer kendi hayatından da vazgeçip onsuz bir hayat yaşayamacağından bahseder. Film ise aslında temelde bu dipnota dayanır. Özetlemek gerekirse eğer, istediğiniz şey etkileyici ve çok fazla seyirciye oynamayan bir dramaysa, bu filmi mutlaka izlemenizi öneririm. Her ne kadar on dört yaş bunalımını konu alsa da, I taket lyser stjärnorna, sevdiklerini kaybetmekten korkan her yaştaki insanın izlemesi gereken bir film.




"Eğer sen ölürsen anne, senin için yaşarım."

Sinema seven kişilerde bile bazen oluşan bir düşünce çizgiden oluşan herşeye çizgi film adını vererek onu küçümseme.Bir bakıma bunu çocukluk olarak görenler bile var.Lakin bu yargılarını yıkacak olan materyallere uzak kaldıkları için de bu düşüncelerini her daim savunurlar.Bu nedenle esasında kıyısından köşesinden Anime serilerine aşina olanlar zaten bahsedeceğim seriden haberdardır.Onların dışında bu sektöre önyargı ile bakanlara hitaben yazıyorum bu yazıyı.

L ve Yagami Light

Her insan kendini bir çok kişiden farklı,daha özel bulur.Dış görünüşü,eğitim derecesi,kültürel faaliyetleri,sosyal sınıfı gibi türlü etkenlerle kendini diğerlerinden üstün görür.En ulaşılmaz olanı oynamak sonuçta insanın doğasında var olan bir durum.Peki sonu nedir bunun?Maddi dereceden en tepede olmak mıdır yoksa bilgi birikimle dolu bir yaşam geçirmek mi?Karacaoğlan'ın bir dizesiyle duruma bakıcak olursak 'Sultan Süleyman'a kalmayan dünya' da maddiyat en yükseğe ulaşmak olamaz.Bilgi birikim de sonu olmayan bir derya olduğuna göre cevabımız ancak yeryüzünde Tanrıyı oynamak olabilir.İnsanlar içinde adaleti kendi değer yargılarına,kendi doğrularına göre şekillendirip bu doğrulara uymayanları öldürmek en büyük güç olabilir.Bunun doğru olup olmadığı esasında halkın ne hissettiğidir zira Hitler saf Ari ırkını oluşturmaya çalışırken bu Alman topraklarında yaşayan Almanlar için doğru, diğer insanlar için ise mutlak yanlıştır.

Death Note bu adalet kavramını bir satranç oyunu gibi bizlere sunuyor.Ölüm tanrılarının rutin görevlerinden sıkılması ve içlerinden bir tanesinin ölüm defterini yeryüzüne düşürmesi ve yaşıtlarından daha zeki,daha bilinçli bir genç olan Yagami Light'ın bu defteri bulması ile adalet kavramını kendi doğrularına göre şekillendirmesi ile başlıyor.Senaryosunun sürükleyiciliği ve seriye hemen monte edilen dünyanın en iyi dedektifi L ile Yagami arasındaki kovalamaca ile her bölüm gerilimi artan bir animeye dönüşüyor.Ölüm defterini kullanmanın bazı zahmetli! yolları var.Kısaca :

  • Death Note'a ismi yazılan insan ölür. İsmi yazıldıktan sonra 40 saniye sonra ölüm nedeni, ölüm nedeninden 6 dakika 40 saniye sonra detaylar yazılabilir.
  • Death Note'u kullanan biri, öldüreceği insanın yüzünü görmüş olmalıdır. Aynı isimdeki diğer kişiler bu şekilde etkilenmezler.
  • Death Note'u kullanan insan ne cennete ne cehenneme girebilir.
  • Death Note başkalarına verilebilir. Ancak bu durumda onunla ilgili tüm hatıralar kişinin aklından silinir.
  • Death Note olanaksız şeyleri sağlamaz.
  • Shinigamilerin(ölüm meleği) gözleri, insanların adı ve soyadını, yaşam süresini, yaşını vb. gösterir. İnsanlarla bu gözler değiştirilebilir ancak karşılığında insan ömrünün yarısı Shinigami'ye geçer.
  • Bir Shinigami, insan hayatını kısaltmak için yaratılmıştır. Bunu uzatmak için defteri kullanan Shinigami ölür.
  • Death Note, eğer bir insanın eline geçerse, deftere önceden sahip olan Shinigami, o kişiyi 39 gün içinde bulmalıdır. Bu kitap ölüm tanrısı ile insan arasında bir bağ olacaktır.

Bunlar Death Note'da ki belli başlı kurallar esasında daha birçok kural var ve bölüm aralarında bu kurallarla ilgili bilgiler veriliyor.Yagami Light'ın adalet anlayışı suçlu kişileri öldürmek olduğu için halk tarafından bu cezalandırıcı olan Tanrıya tapınma söz konusu.Ve halk Tanrılarının kimliğini bilmedikleri için Yagami'yi Kira olarak adlandırıyor.Diğer yandan mutlak adaleti yargının sağlayacağını bir insanın buna yetkisi olmayacağını düşünen polis teşkilatı da L'in önderliğinde Yagami'yi bulma çabasında.Esasında seriyi izlerken iki karakterinde mükemmel denebilicek özgünlükte olması(özellikle L karakterinin) aralarında seçim yapmayı zorlaştırıyor.İyi olanın kazanmasını istediğimiz bir kapışmaya sahne olan ve mükemmel bir senaryo ile 37 bölümlük bir efsaneye dönüşen bir seri.

Tsugumi Ooba'nın yazdığı mangadan yola çıkılarak anime halini alan serinin ayrıca 3 tane sinema filmi var.Anime izlemeyi düşünenler için en popüler olanını ve çoğu kişiye göre senaryo olarak en iyisini önermek ne kadar doğru bilmiyorum ama eğer anime izlemediyseniz veya önyargılı davranıyorsanız bu önyargıdan kurtulmak için müthiş bir fırsat.


Avustralya'dan çıkmış çok fazla film izleme şansım olmadı şimdiye kadar ama küçük bir kısmı bile bu kadar güzelse izlemediklerimin, çok şey kaçırmışım demektir. The Black Balloon, yönetmeni Elissa Down'un ilk uzun metrajlı filmi ama bayaa bir kısa film geçmişi varmış. Senaristliğide Jimmy Jack ile paylaşmış Elissa Down. Başrollerde ise Rhys Wakefield, Luke Ford, Toni Collette ve Gemma Ward gibi isimler var. Katıldığı festivallerden 15 ödül ve 23 adaylıkla dönmüş. Kazandığı en önemli ödül ise Berlin Film Festivalinden aldığı Kristal Ayı ödülü.


Dört kişilik bir aileyi anlatıyor film hatta neredeyse beş. İki erkek kardeş, hamile bir anne ve babadan oluşan 5 kişilik bir aile bu. Ailenin küçük oğlu Thomas(küçük dediğim de film başladığında 15, bittiğinde 16 yaşında) üzerinden anlatılıyor hikaye. Baba asker olduğu için, belirli aralıklarla taşınmak zorunda kalıyorlar ve taşındıkları bu yerde iyi bir başlangıç yapmak istiyor Thomas ama ona göre önünde büyük bir engel var, otistik ağabeyi Charlie. Mümkün olduğunca saklamaya çalışıyor Charlie'yi okuldaki arkadaşlarından ve özellikle de hoşlandığı kız olan Jackie'den. Bu çabaları bir gün Charlie evden kaçıp, şans eseri Jackie'nin evini tuvalet ihtiyacı için kullanmaya karar verdiğinde boşa çıkar. İşler Thomas'ın düşündüğü gibi gitmez, en azından kısmen. Okuldaki arkadaşları konusunda haklı çıkarken, Jackie hakkında yanılır. Annesinin hamileliğinin en son safhada olması ve babasının yoğun işleri yüzünden Charlie'nin bütün yükü Thomas'a kalır ve bu onu iyice bunaltır ama Jackie ona destek olmak için onun yanındadır.


Bu konuyu Çağan Irmak'ın eline verseniz, birkaç paket mendil eşliğinde izlemek zorunda kalırsınız herhalde ama yönetmen Elissa Down, iki otistik kardeşle büyümenin verdiği tecrübeyle olsa gerek çok daha sakin ve gerçekçi yaklaşmış konuya. Komediyi işin içine tam ayarında katmış yönetmen. Charlie için üzüldüğünüz sahnelerden çok daha fazla gülüp, eğlendiğiniz sahneler var. Oyunculuklar ise filmin en başarılı kısmı. Charlie'yi oynayan 'Luke Ford'un İmdb sayfasına girmesem ve biri bana ısrarla onun gerçekten otistik olduğunu söylese, inanabilirdim herhalde. Luke Ford'un yanında Rhys Wakefield ve Gemma Ward biraz sönük kalsalar da, gayet başarılı oynamışlar. Anne rolü için Toni Collette bence zaten biçilmiş kaftan, daha önce "Towelhead"de hamile rolünde izlemiş ve yine çok beğenmiştim. Burda oyunculuğu nedeniyle değilde daha çok filme dikkat çekmek için oynuyor gibi geldi bana, o ayrı. Toni Collette'nin anne rolünde olduğu filmlerin afişlerinde ağırlıklı sarı renk kullanılıyor olsa gerek(bkz. Little Miss Sunshine), ilginç(en azından bana ilginç geldi). Bu oyuncuların iğrenç Avustralya aksanıyla konuşmamaları ise ayrı bir hoş olmuş."The Black Balloon-Siyah Balon" farklılığa dikkat çekmek için konulan bir isim gibi gözüküyor ama daha yaratıcı bir şey bulabilirlerdi herhalde diye demeden edemeyeceğim. Sonuçta ortaya arşivlik bir film çıkmış, bulup izlemek lazım.


-the following is a work of fiction. any resemblance to persons living or dead is purely coincidental.
-especially you jenny beckman.
-bitch

Bu yazılarla açılıyor film ve daha en başından fazlasıyla eğleneceğimizin sinyalini veriyor. Jenny Beckman'dan çok çekmiş yönetmenimiz Marc Webb'in ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen Imdb Top 250'de şimdilik 196. sırada yer bulmuş kendisine. Romantik-komedi türünü pek sevmeyen ben, filmi ilk olarak görücüye çıktığı ve büyük övgüler aldığı Sundance Film Festivali'nden beridir merak ediyordum, izlemek ancak nasip oldu. Başrollerde Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel var, aşka dair bu hikayede. Türkiye'de "Aşkın 500 günü" adıyla gösterime girdi. Hala isminde 'aşk' kelimesi var diye film izleyen var mıdır bilmiyorum ama çevirenlerin bir bildiği vardır herhalde.

Klasik bir platonik aşk hikayesi gibi gözüksede, benzerlerinden çok farklı bir film. Zaten filmde de denildiği gibi "bu bir aşk hikayesi değil, aşk hakkında bir hikaye"."Kız ve oğlan tanışırlar. Çocuk aşık olur. Kız aşka inanmaz." yazıyor Türkçe afişinde filmin. Filmdeki çocuk, Tom Hansen (Joseph Gordon-Levitt) ilk görüşte aşka inanan ve hala hayallerindeki kızı arayan birisiyken, kız ise tam tersi aşka inanmayan, hafif deli dolu Summer (Zooey Deschanel)'dır. Tom işyerinde Summer'ı gördüğü ilk andan itibaren O'nun aradığı kişi olduğundan emindir ama bunu Summer'a anlatmak biraz zor olur. Bir şekilde Summer'a açılır Tom ama Summer her şeyi en başından söylemiştir, ciddi bir ilişki istemiyordur. Tom her şeyi göze alır ve bu ilişkiye devam eder ama gün gelip Summer ondan ayrılınca hayata küser. Ne yapıp edip Summer'ı geri kazanmaya çalışır.


Filmi izledikten sonra ''ben bu adamı bir yerlerden tanıyorum'' diyerek girdiğim Imdb, beni yanıltmadı ve hatırlamış oldum ki, Joseph Gordon-Levitt 'Brick'te oynayan elemanmış. Bütün duygularını sadece yüzü vasıtasıyla hissettiriyor bu filmde. Yaşlanınca oynayan o bütün kaslar biraz çirkin bir görüntü oluşturabilir belki ama oyunculuk kariyeri açısından çok yararlı oldukları kesin, o ayrı. Film boyunca 'Tom' ile beraber sevinip, beraber üzülüyoruz ve beraber Summer'dan nefret etmeye çalışıyoruz. Summer'dan nefret etmek o kadar kolay olmuyor tabiki. Zooey bütün o şirinliğiyle bakınca mavi mavi, insan unutuyor her şeyi, aynı şey 'Tom' içinde geçerli olsa gerek bir türlü kopamıyor ondan. Film Tom'un Summer'la yaşadığı 500 günü doğrusal olmayan bir şekilde anlatıyor ve bunu gelişigüzel de yapmıyor bana kalırsa. Kurgu açısından çok başarılı film. Bilmemiz ya da görmemiz gereken her şeyi tam zamanında gösteriyor ve ileri ya da geri sarıyor. Oluşturulan karakterlerin hiçbirinin içi boş değil. Herbirinin neye, nasıl tepki vereceğini az çok tahmin edebiliyorsunuz. Oyuncuların karakterleriyle ve birbirleriyle olan uyumları harika. Joseph Gordon-Levitt karakterin hakkını tam anlamıyla vermiş, e zaten Zooey'i bu tarz rollerde görmek onu tanıyanlar için pek yeni değil.


Yakaladığı renkler ve güzel kamera açıları filmi farklı kılan birkaç diğer unsur. Şimdiye kadar anlattıklarımın hepsi önemliydi tabiki ama Marc Webb'in yaptığı bir şey var ki; o, bu filmi benim gözümde özel bir yere koyuyor. Bir sahnede 'Tom'un aklından geçenleri iyice anlatmak için, ekranı ikiye bölüp, yarısında "expectations-beklentiler", diğer yarısında "reality- gerçekler"i göstermesi bence filmin doruk noktasıydı. Filme dair bir diğer güzel nokta ise soundtracki. The Smiths, Regina Spektor hatta Carla Bruni gibi isimler var soundtrackte. Benim en sevdiğim şarkı ise "expectations-reality" kısmında çalan Regina Spektor- Hero oldu. Tekrar tekrar dinlemeden edemiyor insan. Romantik komedilerin en sevdiğim yanı güzel soundtrackleri olmaları zaten.(Bkz. Once, Bkz. Nick & Norah's Infinite Playlist). Filmin sonunu eleştirmeden geçemeyeceğim birde. Sonunu söylemiyorum tabiki ama izleyince bana hak vereceksiniz zaten.


Yuri Orlov:Dünya çapında 550 milyondan fazla ateşli silah var. Bu gezegenimizde her on iki kişiden birinde ateşli silah bulunması demektir. Geriye kalan soru: Diğer on birini nasıl silahlandırabiliriz.

2005 yapımı Lord of War filminde silah ticareti yapan Yuri Orlov(Nicholas Cage)'un çarpıcı sözleri.

Konusu itibariyle zor bir yapım olmasına karşın(silah ticareti ve savaş) kimseye yaranmaya çalışmaması ile olağanüstü bir film.Ayrıca bana göre Nicholas Cage'in en iyi performansı.


Tony Montana:Kapitalizm ne biliyor musun? İnsanın ağzına sıçılması.


Diyaloglarıyla her daim hatırlanıcak bir film Good Will Hunting.Kendisine en çok yakışan rolde Robin Williams(Sean),önemli projelere henüz imza atmamış genç Matt Damon(Will),aktörlüğünü hiçbir zaman beğenmediğim Ben Affleck.Senaryosunu Ben Affleck ve Matt Damon birlikte yazmış,Gus Van Sent'de yönetmiştir.Ayrıca nedir bu Ben Affleck ile Matt Damon kankalığı nedenini bilen varsa bize de çıtlatsın.Onca filmde birlikte rol almak yetmiyor,senaryo yazarlığını da yapıyorlar.Diyalog ve konuşma baya uzun ama kesmeye,kısaltmaya kıyamadım.


Sean
: Sana sanat soracak olsam bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın.Michelangelo hakkında çok şey biliyor musun? Çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin ama Sistine Kilisesi'nin kokusunu söyleyemezsin. Çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. Görmedin...
Sana kadınları sorsam neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. Belki bir iki kere yatmışsındır da ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.Zorlu bir çocuksun.
Sana savaşı sorsam Sheakspeare'den bahsedersin, değil mi? "Bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar." ama hiç savaş görmedin. En yakın dostunun kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin.
Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. Sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin.
Tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin.Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun.Bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı.Her şeye rağmen,kansere rağmen. Bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun.Doktorun gözlerine baktığında “ziyaret saatleri” kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun.
Gerçek kayıp ne bilmiyorsun.Çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin.Birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.
Sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. Ürkek bir velet görüyorum ama sen bir dahisin.Bunu kimse inkar edemez.Kimse senin derinliklerini anlayamaz.Sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsunHayatımı yorumladın.
yetimsin değil mi?

Sırf Oliver Twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim?
Bu seni anlatır mı? Şahsen umurumda bile değilsin. Senden bir şey öğrenemem.Sen kim olduğunu anlatmak istemezsen sırf kitap okudum diye seni anlayamam.
Anlatırsan ben varım ama sen istiyor musun?
söyleyebileceklerinden korkuyorsun.
Sıra sende şef.




Will: Sen daha 1.sınıftasın değilmi?Marxsist bir tarihçinin kitabını bitirmiş olmalısın. Doğal olarak gelecek ayda James Lemon'u savunacaksın.Ondan sonra Virginia ve Pensilvania'nın 1940larda girişimci ve kapitalist bir sisteme sahip olduğunu savunacaksın.
2.yılda seni burada gordon boodun devrim öncesi hayali ve askeri hareketlerin sermaye birikimindeki rolü konusundaki düşüncelerini anlatırken dinleyeceğiz yoksa yanılıyormuyum?
Harwardlı: Aslına bakarsan hayır çünkü bu servet birikimindeki toplumsal farklılığı ve özellikle miras ....(Will araya girer)
Will: Çünkü bu servet birikimindeki toplumsal farklılığı ve özellikle miras olayını gözardı etmiştir.Evet bunu Weekersten aldın.Serbest bölge çalışmaları sayfa 98 öyle değilmi?
Evet bende okudum.Sadece okuduklarınımı tekrarlarsın yoksa bir fikrin varmı? Bunları kendi fikrinmiş gibi söyleyerek bir kaç kızı kolay yoldan etkileyebilirim mi sanıyorsun.Bu kızları etkilemek senin fikrinmi yani?Biliyomusun senin gibi adamlar aradan 50 yıl geçtikten sonra bu hayatta iki önemli şey olduğunun farkına varırlar dostum.
1-Sakın yapma!
2-150 bin dolar harcayarak aldığın eğitimi 1,5 dolarlık kütüphane pasosuyla da alabilirsin.
Hardwardlı:Evet ama benim diplomam ne olacak?Biz kayak tatiline gittiğimizde sen çocuklarıma dadılık yapacaksın.
Will:Olabilir ama en azından bir gerzek olmayacam.


Dan:Seni seviyorum.
Alice:Nerede?
Dan:Ne?
Alice:Göster bana.Sevgin nerede? Göremiyorum,dokunamıyorum, hissedemiyorum. Duyabiliyorum. Bazı kelimeler duyabiliyorum ama bu basit kelimelerle birşey yapamıyorum.Ne söylersen söyle çok geç.

Alice(Natalie Portman)'in artık Dan(Jude Law)'i sevmediğini söyledikten sonra içi boş sevgi cümlesine sitemi.

İlişkiler üzerine izlenebilicek en 'sert' filmlerinden Closer'ın son sahnelerinden.

1930lu yıllarda geçen hikayede Dogville isimli kasabaya gangsterlerden kaçarak gelen Grace(Nicole Kidman),kasabanın önemli isimlerinden Tom(Paul Bettany)'un da yardımıyla kasaba halkı tarafından saklanmasına yardım edilir.Dogville,Rocky Mountains madenlerinin eteklerinde sakin,herkesin birbirini tanıdığı,iyi insanlardan oluşan bir kasabadır. İki hafta boyunca Grace'in kasaba da kalmasına ses çıkarmayan kasabanın yerlileri Grace'in onlara işlerinde yardım etmeye başlamasıyla onu daha çabuk benimseye başlarlar.Sürekli olarak kasabada yaşamaya başlayan Grace için ilk zamanlarında yaptığı yardımlar kasabaya uyumu ve meşguliyet kazanmasıyla ilgili iken polislerin kasabaya kayıp ilanları asmasıyla,Grace'in kendilerine muhtaç olduğunu bilen halk zaman içinde gerçek yüzünü göstermeye başlar...

Lars Von Trier'in her filmi seyirciyi şaşkınlığa uğratıcak bir kurguya sahiptir.Dancer in the Dark,Breaking the Waves ve Europa yapımlarıyla izleyicinin gönlünde farklı bir yere sahip olan Trier 2003 yapımı Danimarka-Fransa-İsveç yapımı olan Dogville'de seyircinin ilk başlarda alışmak da zorlanacağı bir mekan anlatımı seçmiş.Dogville kasabasını tiyatral ortamda ele alan ve kapısız evler ile çizimden oluşan mekanlarla farklı bir bakış açısıyla filme adapte olmamızı sağlamıştır.Metafor ve sembol kullanımını önplanda tutan (ki bunlar;köpeğin isminin Musa olması,Grace'in 7 tane biblo biriktirmesi ve Grace'in her kötülüğü affetmesidir.(dişi İsa anlatımı)) yapımda Trier'in ayrıca anlatıcı kullanımına gitmesi ve seyirciyi bu şekilde Grace ile özdeleşleştirmeye çalışması izleyiciyi filmin sonunda hangi ruh haline sokmak istediğiyle alakalı bir durum.


Yapımda Grace'in başına gelen her tecavüz,aşağılanma,halk tarafından köle olarak kullanılması gene de Grace'in sabır içinde hep bir polyannacılık oynama şekliyle bağışlayıcı tavrı bizim de sinirlerimizi geriyor ve o gerilen sinir filmin sonunda sadece intikamı istiyor.Hiçbir kötülük affedilmemeli ve her suç layığını bulmalı deyiminin beyine kazındığı sahnelerde kurgulanan insan modeline sövüyoruz.Sonuçta insan doğası ne düz mantıkla iyidir veya kötüdür.Duruma göre değişkenlik gösteren,menfaatler dahilinde yaptıklarımızı yargılıycak bir sistemde olmayınca iyi insan maskesini çıkarmak sadece biraz zaman alır.Artık kendilerini oynamaya başlayan halka olan da budur işte.Çünkü şu bir gerçek ki yapılan iyilik veya iş,bunu talep eden tarafından zamanla daha fazlası istenicek şekilde artacaktır.


Dogville kasabasında da doyumsuzlukla birlikte iyilikler yerini zorunluluğa bırakır.Halkın tamamı gün içinde düzenli aralıklarla Graceden faydalanıyor ve tecavüzden,zincire vurmaya kadar herşeyi halkın tamamı biliyor.Bu nedenle kapısız evler kullanıp,çizimlerin ev halini alması hiçbirşeyin gizli kapaklı olmadığını,aradaki duvarları insanların ördüğünü betimleyen bir çağrışım.Yapım aslında sadece 1930lu yılların Dogville kasabasını anlatmıyor,kasaba üzerinden insani davranışlarımızı ele alıyor.Pekala anlatılan 2009 İstanbul'da olabilir.Filmin izleyicinin istediği mutlu! sonla bitmesi belki hümanist düşünce sahibi insanlar tarafından tartışılabilir ama adaletin bir şekilde yolunu bulması gerekiyor.Babasının Grace'e yaptığı kibir ile ilgili konuşmalar ki 'herkesi affetmek kibirden başka birşey değildir' deyimi Grace'in içindeki intikam ve öfkeyi açığa çıkarmaya yetiyor.Mevsimlerin değiştiği,iyilerin kötüye dönüştüğü kasabada değişmeyen iki şey Grace ve kasabanın köpeğidir ve bu iki canlı filmin sonunda hak ettikleri yaşama sahiptirler.

"köpeklere pek çok şey öğretebilirsin ama, doğalarında olduğu için yaptıkları her şeyi affederek değil."


”İyi ya, madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz, o halde bunca matem, bunca kahır niçin? Sizinkisi matem değil zaten, korku, korku! Hayat demek, ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, birçok şeyin tadına bakacağız, sonra da ister istemez “Gidiyorum Elveda” şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse, gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”

1967 yapımı Serseri filminde Balıkçı Kazım'ın (Sadri Alışık) veryansını.

Repliğin olduğu sahneyi izlemek için ----> Tıkla



Pekala, neler öğrendik? Bugünkü dersimiz neydi, OZ'daki bitmek bilmeyen gündüzlerin ve uykusuz gecelerin? Bu erdem geçici miydi? Bu erdem şiddet olmadan var olamaz mı?Dürüst olmak kusurlu olmak mıdır? Aşkı vermek ve almak, bizi hem yüceltir hem de aşağılar mı? Tanrı,Allah veya Yehova'nın sormaya cesaret edemediğimiz sorulara cevapları var mı? Hikaye çok basit. Bir adam hapiste yaşar ve ölür. Nasıl öldüğü...bu kolay. Kim ve niye kısmıdır zor olan...İnsani kısmı...Bilmeye değer olan kısmı: barış..

"-İyi olmaktansa şanslı olmayı yeğlerim- diyen adam hayatı anlamış adamdır." Teniste fileyi çoğu atışta sorunsuz geçen fakat kimi zaman filenin üst kısmına takılan ve şans faktörüne bağlı olarak hangi tarafa düşeceği belirsiz olan bir top.Düşeceği alan kazanmanız veya kaybetmeniz anlamına gelir ve şans faktörüne bağlı bir duruma insan müdahalesinin olamayışı çok acı.

Yönetmenliğini Woody Allen'ın yaptığı 2005 yapımı Match Point'in başrollerinde Jonathan Rhys Meyers (Chris Wilton) ve Scarlett Johansson (Nola Rice) var.Klasik bir hikaye olan zengin kız,fakir adam ve başka bir kadın.Fakat yönetmen koltuğunda Woody Allen olunca ve hikayede onun elinde son halini alınca ortaya uzun yıllar hatırlanacak bir eser çıkıyor.Yapım Woody Allen'ın farklı bir ülkede anlattığı ilk hikaye.Tamamı Londra'da geçen yapımda müzik tercihleri opera müziklerinden yana kullanılmış.Kasvetli Londra havasında;gergin,çıkmazda olan bir karakterin üzerinden ilerleyen yapımda kulağa oldukça hoş gelen bir tercih.



Tenis hocası olmak için Londraya gelen Chris,zengin bir aileye damat olup refah seviyesinin artması ve daha saygın bir işte çalışmaya başlamasıyla eski hayatından adeta kopar.Fakat fakir bir aileden gelmiş olmanın kendisinde yarattığı ezikliği her an hissetirir Chris.Restorantta arkadaşları ve sevgilisi havyar siparişleri verirken tavuk kızartması yemeyi uygun görüyor çünkü her insanın lüks anlayışı maddi durumla paralel ilerler.Aynı Chris ilk kez tattığı bir şarabı artık hayatının olmazsa olmazları arasına da getirebiliyor.Duruma her geçen gün alışan Chris sadece rahat bir yaşam konusunda sıkıntı çekmez zira aşık değildir Chloe'a ( Emily Mortimer).Kendisi gibi fakir olan ve oyuncu olmak isteyen Nola'ya gönlünü kaptırmıştır.Nola erkekler üzerindeki etkisini bilen kendine bu konuda güvenen fakat oyunculuk denemelerinde sahip olduğu tüm güveni kaybeden biridir.Ama Chris için Nola ile birlikte olmak zordur,çeşitli sorunlar vardır.Öncelikle alışmış olduğu bir yaşam standardı vardır.Aşk ve tutku için herşeyi elinin tersiyle itmek sadece fantastik aşk filmlerinde rahatlıkla olur.Zaman içinde aşk yerini sadece birlikte yaşıyor olma durumuna bırakınca elde kalan birşey olmayacaktır.Ayrıca onu seven ve adamı çileden çıkartıcak kadar iyi olan bir eşe sahiptir.Kısacası sahip olduğu yaşam standartı artık Chris'e sahip olmuştur.


Evinde iyice durgunlaşan,Nola ile birlikteyken de sadece ilişkiye giren,kimseyle birşey paylaşmayan Chris gün geçtikce durumunu daha çok sorgulamaya başlar.Elde etme tutkusuyla peşinden koştuğu Nola için karısını bırakmayı düşünen Chris,elde ettikten sonra zamanla karşısındaki insandan soğumaya başlar.Nola'nın hamile kalması da onu yarı yolda bırakma düşüncesinde süreci hızlandıran etki yapar fakat yaşanan bazı şeyler vardır ve bitti denince bitmeyecek olanlardır bunlar.

Filmin henüz başlarında Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza' adlı romanını okuyan Chris hikaye ilerledikçe romanın başkahramanı Raskolnikov ile benzerlikler taşımaya başlıyor.İki karakterde öncelikle fakirdir ve ikisi de cinayet işlemek zorunda kalmış kişilerdir.Ayrıca cinayetlerde fazladan birer kişiyi öldürmek zorunda kalmışlardır.Bunlar yanlış zamanda yanlış yerde olan amaç uğruna harcanabilicek kişilerdir.Sisteme karşı duran ve bu yüzden cinayet işleyen Raskolnikov zaman içinde vicdanına yenik düşmüştür ve suçunu itiraf etmiştir fakat Chris sahip olduğu sistemin devam etmesi için cinayet işler ve vicdanıyla muhasebesinde "Yakalanıp cezalandırılmam yerinde olurdu.En azından adaletin varlığına dair ufak da olsa işaret olurdu.Ufak da olsa herşeyin bir anlam taşıdığı ihtimaline dair bir ölçü olurdu." demekle yetiniyor.Belki bu muhasebeden galip ayrılıp hayatını yaşamaya devam ediyor ama filmin son karesinde uzaklara bakarken takındığı yüz ifadesi ömrü boyunca peşini bırakmıycak olan bir pişmanlığın izlerini taşımaktadır.Sonuç olarak refah yaşam,aşkı yenmiştir.


"Hiç doğmamış olmak, belki de en büyük ihsandır" Sophocles



"Biliyorum belirtmeme gerek yok; ama yapacağım. Unutmayın ki, her şey yalnızca bir film. Bir yaratı. Ama yine de, acıtır." *

İksv’nin 17 – 25 Ekim tarihleri arasında düzenlediği Filmekimi, sekizinci yılında; Cannes, Sundance, Venedik, Toronto, Berlin gibi festivallerin sunumu konumunda.

Sinemaseverlerin heyecanla beklediği Filmekiminde bu yıl 24 film gösterimde. Süresi dokuz güne uzatılan ‘sonbahar film haftası’ iki ayrı sinemada izleyicisiyle buluşmayı bekliyor.


Bu sene gala programında olan filmler ;

• Kim Kiminle Nerede / Whatever Works / Woody Allen / ABD


Woody Allen’ ın dört filmlik Avrupa turnesi bir New York filmi olan Whatever Works ile bitiyor.Başrolde 'Curb Your Enthusiasm' ve 'Seinfeld' dizilerinin yaratıcısı Larry David’ e Evan Rachel Wood eşlik ediyor.

• Zamanın Tozu/ The Dust of Time /Theo Angelopoulos / Yunanistan-İtalya-Almanya-Rusya


Angelopoulos’un 'Ağlayan Çayır’la başlayan üçlemesinin ikinci filmi, İtalya, Almanya, Rusya, Kazakistan, Kanada ve ABD’de geçen 20. Yüzyıla dair tarihi bir yolculuk.Yıllardır beklenen film, festivalin kaçırılmaması gerekenlerinden.

• Parlak Yıldız / Bright Star / Jane Campion / Avustralya-İngiltere


Cannes tarihinde Altın Palmiye kazanan tek kadın yönetmen olan Jane Campion’ ın en iyi filmi olarak atfedilen Parlak Yıldız da; 25 yaşında hayatını kaybeden İngiliz şair Keats'in yaşamını izliyoruz.Koku ve I'm Not There’den tanıdığımız Ben Whishaw ‘a Abby Cornish
eşlik ediyor.

• Aşkım / Chéri / Stephen Frears / Fransa-İngiltere-Almanya


1900'lerin başında Paris'te geçen filmde; zengin erkekleri baştan çıkarmasıyla meşhur 49 yaşındaki Léa (Michelle Pfeiffer) ile 19 yaşındaki deneyimsiz Fred' in altı yıl süren ilişkilerini anlatıyor.Rakibesi Charlotte'un oğlu olan Fred'i kadınlar hakkında bir şeyler öğrenmesi için kanatları altına alan Léa kendini Fred’e aşık olmaktan alıkoyamaz.

• Beyaz Bant / The White Ribbon / Michael Haneke / Almanya-Avusturya-Fransa



Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye ve FIPRESCI Ödülleri’nin de sahibi olan film Filmekimi’ nin merakla beklenen yapımlarından.İzleyeni zorlayan, huzursuzluk kaynağı olan filmlerin yönetmeni Haneke; İsveçli usta yönetmen İngmar Bergman’a göz kırpıp, onun tarzında bir portre ile karşımızda. 1913-14 yıllarında Almanya'nın Protestan kuzeyinde bir köyde olan biteni izlediğimiz filmde; yönetmeninin ‘mutlak değerlerle kurulmuş sistemler terörizme yol açar’ tezini açığa çıkıyor.

•Hayata Çalım At / Looking for Eric / Ken Loach / İngiltere-Fransa-İtalya


Mayıs ayında Altın Palmiye için yarışan filmde; Manchester United’ın 1997’de futbolu bırakan efsane oyuncusu Eric Cantona’yı hayallerinde gören Manchester’lı bir postacının hikâyesini anlatıyor Ken Loach. Futbol aşkını betimlemiş gibi gözüksede dram ve komedi öğeleri ağırlıkta.

Festivalin gala gösterimi dışında göze çarpan filmleri ise şöyle;

• Kan Arzusu / Thirst / Yönetmen: Park Chan-wook / Güney Kore

2009 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan filmin senaryosunun esin kaynağı Émile Zola'nın romanı Thérèse Raquin.Yapılan kan nakli sonrası vampir olan ve günah dolu bir yaşam sürmeye başlayan bir rahibin hikâyesini anlatıyor yönetmen. Kana susayan Sang-hyun'un kendine olan inancı iyice sarsılırken doğaüstü öğeler ile karşıkarşıyayız.
Hayranları arasında Quentin Tarantino’nun da bulunduğu Chan-wook’ un filmi kaçırılmamalı.



• Che 1 Arjantin / Che Part One:... / Yönetmen: Steven Soderbergh / İspanya-Fransa
• Che 2 Gerilla / Che Part Two: Guerrilla / Yönetmen: Steven Soderbergh / İspanya-Fransa

Cannes ve Goya Ödülleri’nde Benicio Del Toro’ya En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran Che’ de 7 yıl süren takıntılı bir araştırmanın sonucunu izliyoruz .Soderbergh ve Del Toro’ nun ortak yapımcılığını üstlendiği filmde Che'nin yaşamından üç farklı süreci, Küba Devrimi, Bolivya mücadelesi ve BM'de konuşma yapmak üzere New York'a gidişini içeren filmin ikiye bölünmesi kararı verildi.İlk bölüm 1956'dan başlayarak Che'nin Küba Devrimi'nde yükselişini ve başarısını anlatırken, ikinci bölüm; güce kavuşan Che'nin Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmasıyla açılıyor. Che ardından Bolivya'ya gidiyor ve dağlarda ki gerillalarla buluşmasına tanık oluyoruz.
İki farklı tempo akışı, iki farklı renk skalası, iki farklı görüntü oranı, iki farklı zamansal akış benimseyen iki bölümden oluşuyor Che.



• Cennet Batıda / Eden Is West / Yönetmen: Costa-Gavras / Fransa-İtalya-Yunanistan

Mülteci sorununu Odisseia destanının günümüze uyarlanmış bir versiyonu türünde bir kahramanlıkla anlatıyor yönetmen Gavras.. Geleceğe göz kırpan filmde; Ege’nin serin sularındayız.Batıya kaçan Elias ve arkadaşı sahil güvenlikten kaçmak için gemiden atlayıp kıyıya yüzüyorlar. Vardıkları yer, Cennet adında lüks bir tatil köyünün çıplaklar kampı. Elias serüveni boyunca Avrupa hattında , polisler, kamyonlar ve yabancılar arasından geçerek son durak Pariste buluyor.



• Gel Porno Çevirelim / Humpday / Yönetmen: Lynn Shelton / ABD

2009 Sundance’te Bağımsızlık Ruhu Jüri Özel Ödülü alan Lynn Shelton’ın filmi homofobiyle yakından ilgilenerek iki yakın arkadaşın amatör bir porno film yarışmasına katılmaya karar vermesiyle; yaşadıkları eşcinsel deneyimi, sınırların zorlanılması ve hatta yıkımları ekrana getiriyor .Komedi türünde özgün bir deneme olan film tavsiyeler arasında.




• Cennette Beş Dakika / Five Minutes of Heaven / Yönetmen: Olivier Hirschbiegel / İngiltere-İrlanda

2009 Sundance Film Festivali’nde Senaryo ve Yönetmen ödüllerini alan film; Kuzey İrlanda'nın yakın tarihini inceliyor. Deney, Çöküş filmleri ile tanıdığımız yönetmen bir dram sunuyor bizlere. 1975 yılı ile açılan film, İngiltere'yle birleşme yanlısı Ulster Gönüllüleri'nden 17 yaşındaki Alistair Little, 19 yaşındaki Katolik Jim Griffin'in katletmesi ile devam ediyor. İki hafta sonra Alistair tutuklanarak cezaevine gönderilir. Jim'in 11 yaşındaki kardeşi Joe, cinayetin tanığıdır. Yaşanmış olaylara dayanması filmin; en büyük yaslanma noktalarından.



• Ciddi Bir Adam / A Serious Man / Yönetmen: Joel Coen & Ethan Coen / ABD

Kara komedinin en özgün yönetmenlerinden Coen kardeşlerin bu son filmi; Toronto prömiyeri ardından Filmekimin’de İstanbullu sinemaseverler ile buluşuyor. 1967 yılında geçen filmde; fizik profesörü Larry Gopnik'in hayatı altüst olmuştur: Karısı Judith, onu iş arkadaşı Sy uğruna terk edecektir. İşsiz kardeşi Arthur hâlâ kendisine ait bir yaşam kuramamış,onun evinde yaşamaktadır. Oğlu esrar almak için, kızı da estetik ameliyat için Gopnik’ten para çalmaktadır. Profesör çıkış yolunu hahamların -dinin- bilgeliğinde arar.



• Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi / Capitalism: A Love Story / Yönetmen: Michael Moore / ABD

Muhalif Belgeselci Michael Moore Kapitalist Sistem sorgulamasına mizahi ve sivri dilli bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Eylül ayında dünya prömiyeri yaptığı Venedik Film Festivali’nin Gençlik Jürisinin seçimiyle Altın Aslancık ödülünün sahibi olan film de ‘Kapitalizm aşkının bedeli nedir?’ sorusunun cevabını arıyoruz.


Bunların dışında festivalde gösterime sunulacak filmlerin listesi ise ;

• İspiyoncu / The Informant! / Yönetmen: Steven Soderbergh / ABD
• Ay / Moon / Yönetmen: Duncan Jones / İngiltere
• Londra Nehri / London River / Yönetmen: Rachid Bouchareb / İngiltere-Fransa-Cezayir
• Dönüşüm / Don't Look Back / Yönetmen: Marina de Van / Fransa-Lüksemburg-Belçika
•Polytechnique / Yönetmen: Denis Villeneuve / Kanada
• İntikam Peşinde / Vengeance / Yönetmen: Johnnie To / Hong Kong-Fransa
• Cennetin Kapısında / Valhalla Rising / Yönetmen: Nicolas Winding Refn / Danimarka-İngiltere
• Şark Oyunları / Eastern Plays / Yönetmen: Kamen Kalev / Bulgaristan-İsveç
• 9 / Yönetmen: Shane Acker / ABD
• Altın Çağdan Öyküler / Tales from the Golden Age / Yönetmen: Hanno Höffer, Marculescu, Cristian Mungiu, Popescu, Ioana Uricaru / Romanya


Film gösterimleri Beyoğlu Emek Sineması ve 23 Ekim Cuma, 24 Ekim Cumartesi ve 25 Ekim Pazar günlerinde Cinebonus Maçka G-mall Sineması’nda olucak.
Biletler 3 Ekim’den itibaren Biletix’te satışa sunulacak. Kaçırmamanız dileğiyle.

Program bilgileri ve ayrıntılar için;
http://www.iksv.org/filmekimi_2009/

KONUK YAZAR: Meriç Yanarkol


V.


"Uzunca süre maske takarsan altındaki kişiliği de unutursun." *


Darren Aronofsky'nin 1998 yılında senaryosunu da yazdığı Pi filmiyle sinemaseverler farklı bir yönetmenin geldiğini anlamıştı. Hatırladığım kadarı ile filmde doğadaki herşeyi ifade eden bir sayı arayan matematik dahisinin takıntı haline gelen bu amacı doğrultusunda hayattan kopuşu anlatılıyordu. 2008 yılında Wrestler filmi ile oldukça ünlendi, ben henüz izlemedim.

Aronofsky 2000 yılında Hubert Shelby'nin senaryosundan çektiği Bir Rüya İçin Ağıt'ta dört bağımlı insanın hikayesini anlatıyor. Sara Goldfarb eşini kaybetmiş hayatta tv izlemekten başka yaptığı birşey olmayan yaşlı bir kadındır, oğlu Harry ise uyuşturucu alabilmek için sürekli olarak annesinin televizyonunu rehinciye satar annesi de gidip alır. Harry, çocukluk arkadaşı Tyrone ve sevgilisi Marion ile aldıkları uyuşturucuları satarak "yırtmaya" karar verirler. Bu sırada Sara'ya bir tv şovuna katılma teklifi gelir. Sara o programa kocasının çok sevdiği kırmızı elbise ile katılmak ister ama içine giremeyecek kadar kilo almıştır. Diyet yapmaya karar verir ve bunun için diyet hapları kullamaya başlar. Bu ilaçları kullandıkça uyumamaya, halüsinasyonlar görmeye ve yemek yememeye başlar.

Harry, Marion ve Tyrone uyuşturucuları satarak iyi para kazanırlar. Harry annesini ziyarete gider, hediye olarak büyük bir televizyon alır. Annesindeki değişikliği farkeder ve ilaçları kullanmaması konusunda onu uyarır ama annesi onu dinlemez. Tyrone'ın hapse girmesi ile işler ters gitmeye başlar. Bütün paralarını onu çıkarmak için kullanırlar ve hem parasız hem uyuşturucusuz kalırlar.

Daha sonra uyuşturucu alabilecek parayı bulmak için Marion başkaları ile olmaya başlar. Harry'nin uyuşturucu enjekte ettiği kolu gittikçe kötüleşmeye başlar. Tyrone ile uyuşturucu almak için Florida'ya yola çıkar. Yolda kolunun acısına dayanamayarak bir hastaneye gider ve orada tutuklanırlar. Annesi Sara da halüsinasyon sonucu buzdolabının hareket edip ona saldırdığını sanarak evden kaçar ve garip hareketlerinden dolayı sonunda bir hastaneye götürülür.

Filmin sonunda bu dört insan da rüyalarına ulaşmak için yanlış yollarla çabalarken edindikleri bağımlılıklarının kurbanı olur ve biri kolunu, biri özgürlüğünü, biri bedenini, biri de aklını yitirir, film dördünün de cenin pozisyonunu alışı ve ulaşmak istedikleri hayallerinin gösterilişi ile biter. Sara zayıflamış ve istediği programa katılmıştır, Harry Marion'a, Tyrone bağımlı olduğu annesine, Marion da uyuşturucuya kavuşmuştur.

İnsanların vazgeçemediğinin rüyaları mı yoksa bağımlılık sahibi oldukları nesne mi olduğu da çok belirsiz, ikisi de olabilir. Filmin müziklerinin enfes olduğunu belirtmem lazım, zaten sanırım bir çok tv programında kullanılıyorlar, insana tanıdık geliyor çünkü. Filmde kırmızı rengin sadece Harry'nin hayallerinde ve Sara'nın elbisesinde kullanılması da dikkat çekici. Ayrıca uyuşturucu alındığındaki hisleri aktarmakta oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Filmde hikayenin işlenişi de çok ilginç; ilk bölüm Summer yaz gibi neşeli ve umut dolu başlıyor, hayallere ulaşma yolunda ilerliyor kahramanlar, ikinci bölüm Fall sonbahar hüznü hikayeye yansımaya başlıyor, sorunlar çıkıyor, hayallerden uzaklaşılmaya başlanıyor, üçüncü bölüm Winter kış bastırıyor, karamsarlık ve dekadans.


Bir başka bağımlılık hikayesi ise Zeki Demirkubuz'un ünlü "Masumiyet"inde işlenir. Orada daha çok insan bağımlılığı işlenmiştir gerçi. Hapiste olan sevdiği adamın peşinden şehir şehir dolaşan bir hayat kadını Uğur, ona aşık olup, tüm hayatını değiştiren eski mobilyacı Bekir, hapisten çıkan ama bir işi ve yeri olmayan Yusuf'un sürüklenmelerini anlatır. Bekir Uğur'a sahip olamamaya dayanamaz ve intihar eder. Onun yerini Yusuf alır, Uğur'a aşık olur ve daha önce hapse girmesine sebep olan ablasını anlar, anlar ki insanlar zaafiyetleri sözkonusu olunca yanlış şeyler yaparlar. Uğur'a kendisi ile bir hayat kurmasını teklif eder ve reddedilir. Uğur hapisten kaçan sevdiği adamla kaçarken adamın hasımları ile çıkan çatışmada ölür. Ortada kalan sağır ve dilsiz kızına Yusuf sahip çıkar.


Bu iki filmde de görürüz ki bağımlılık neye olursa olsun insanın hayatına doğrudan zarar veren ve kurtulamadıkça insanı daha içine çeken bir bataklıktır. Sonu yoktur. Peki hiç birşeye bağımlı olmadan yaşamak mümkün mü? Sistem böyle insanlar üretiyor mu? Aksine kontrol edilebilmemize imkan sağladığı için bağımlı insanlar olmamız isteniyor. En küçük sistemden en büyüğüne bağımsız oldukça, ödün vermedikçe yalnızlaşmaya, sevilmemeye mahkum edilmiyor muyuz? Bağımlılıktan kurtulmanın yolu onu tüketebilmek. Hevesini alıp bırakıp yeni bir bağımlılık bulmak ve çok bağlanmadan bırakmak belki.

KONUK YAZAR: Burcu Polat Çam
http://yasamingenisozeti.blogspot.com/


Kelimeler silahlardır. Ben yine de mak 10'u tercih ederim. Kimi mahkumlar yüzleşebileceğimiz en kötü şeyin şiddet olduğunu söylerler.
Bence büyük bir esnemedir. Sıkıcı tek düze günleri nasıl geçirebilirsiniz? Hayatımıza anlam ve düzen katması gereken rutinlerimiz vardır. Ama şahitlik ederim ki bence arkamdan şişlenmek rutinden daha az korkutucudur.
Çünkü rutin...
Rutin sizi öldürür.

"Bir gün bir çocuğa tutulursun. Sana parmakları ile dokunur. Ağzı ile dokunduğu derinde delikler açar. Ona baktığın zaman canın yanar. Bakmadığın zaman da yanar. Sanki birisi bir parça cam parçası ile seni kesip açıyor gibi gelir."

On beş yaşında çıplak Tracey Berkowitz’in bir otobüsün arkasındaki bir banyo perdesinin altında, kendini köpek sanan kardeşi Sonny’yi aramasıyla başlıyoruz filmi izlemeye. Tracey’nin yolculuğu bizi kentin karanlık yüzüne, duygusal açıdan bir çukur gibi olan evine, lisedeki sert ortamına, psikoloğuyla oynadığı kedi fare oyunlarına, erkek arkadaşı Billy Zero'ya ve indie rock fantezilerine götürür. Bir de Lance var tabii ki. Güya Tracey’yi kurtaracak olan ama sonunda onun başını belaya sokan Lance.


"İnsanlara bir şey olduğu zaman ışık saçarlar. Çünkü içlerine kazınmış bir fotoğraf vardır. Çünkü onlar oradadır ve siz değilsinizdir. Çünkü sizde sadece bir kısmı gözükür. Ve bir psikiyatrist de o tek parçayı yok etmeye çalışır." İçerisinde çok fazla kelime oyunu olan film aslında bir replik cenneti. Her sahnesini not alabileceğiniz nadir filmlerden biri olan The Tracey Fragments filmini üç ana başlığa ayırabiliriz. Daha filmin başında bizi karşılayan ve filmin bitimine kadar beynimize kazınan çiçek motifli banyo perdesi, kendini köpek sanıp ortadan kaybolan ve sürekli havlayışlarını duyduğumuz küçük kardeş Sonny ve elbette ki Tracey Berkowitz efsanesi Billy Zero. Ve aslında film için başlangıç ve bitiş sebebi de bu üç öğe desek yanlış olmaz.

"Tüm dünya kafanızın içindeyken neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlarsınız ki?" Aslına bakarsanız baştan sona bir sorgu var filmde. Sürekli bir şeylere itiraz etme ve çözümleme hali söz konusu. Psikolog ile oynanan küçük kelime oyunları da bunu doğruluyor aslında. Filmde Tracey Berkowitz rolüyle karşımıza çıkan Ellen Page, Hollywood'un son yıllardaki en parlayan yıldızı olarak tanımlanıyor. En son Drew Barrymore'un ilk uzun metraj deneyimi olan Whip It'de ekran karşısına geçen Page, kariyerinde birçok başarılı psikolojik dram filmlerini de barındırıyor.

Psikolojik gerilimle dramı birleştiren ve bunu yaparken son derece başarılı olan nadir filmlerden biri The Tracey Fragments. Bölünmüş ekranları ve arşiv görüntüsüyle aynı zamanda da görsel bir şov sunuyor seyircisine. Psikolojik dram seyircileri bir yana, hayatıyla ilgili sorguları olan ve bir şeylere anlatılanların dışında çözüm arayanların kesinlikle izlemesi gereken bir film.


"Bir at düşse, ağzından bir telefon çıkar. At düştüğünde ayağı yaralanır ve artık işe yaramazdır. Böylece birisi onu vurur. Attan da yapışkan madde yaparlar. Makineler yapıştırıcıyı tüplere doldurur ve çocuklar da onları sıkarak kartların üstüne kağıt yapıştırmaya çalışır. Yapıştırıcı çocukların eline bulaşır. Çocuklar da yapıştırıcıyı yer. Böylece çocuklar at olur."


Daha önce 10-17 Ekim tarihleri arasında yapılacağı açıklanan festivalin bu kez de Uluslararası Uzun Metraj Film bölümünde yarışacak filmler açıklandı. 12 filmin bulunduğu bu kategoride 2 de Türk filmi yarışacak.


Ülkemizin en prestijli sinema festivali olarak sunulan Altın Portakal Film Festivali'nde bu sene Asya ve Avrupadan filmler var. Fazla uzaklara gidilmeden komşulardan filmler seçilmiş. Buna bağlamak saçma olacak, ama üllke sınırları konulu filmler de ağırlıkta. Border filminde Ermeni-Azeri çatışması tamamen diyalogsuz işlenmişken, The Other Bank filminde güncel konulardan Gürcistan-Abhazya ilişkisine değinilmiş. Bir kısmı İstanbul'da da çekilen Eastern Plays filminde Almanya'daki oğullarını görmeye giden bir ailenin yolda -Sofya'da- başına gelenleri anlatan bulgar yapımı bu filmde Türk oyuncular Hatice Aslan ve Saadet Işıl Aksoy da oynuyor.
Festivalin bu dalında yarışacak 2 türk filmi ise; Pelin Esmer'e bu sene ödüller kazandıran filmi, "11'e 10 Kala" ve Abdullah Oğuz'un "Sıcak" filmleri.
Yarışmaya Katılan Filmler Şöyle :

11'e 10 Kala */ Türkiye
Sıcak / Türkiye
Eastern Plays */ Bulgaristan
English Strawberries / Çek Cumhuriyeti
Operation Danube / Polonya - Çek ortak yapımı
The Other Bank / Gürcistan
East Of Me */ Fransa
Katalin Varga / Romanya
Ambulance / Sırbistan
Border / Ermenistan
Paper Soldier / Rusya
Freedom / İtalya
*tavsiyelerim