Denis Villeneuve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denis Villeneuve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2024 Salı

"Dune" Filminin Önemi

Değerli kaynakları için dış gezegenlerden gelenlerce doğası talan edilen bir gezegen düşünün. Sonra yine dış gezegenden gelen bir yabancı bazı entegrasyon sorunlarını aştıktan sonra yerlilerden biri olsun ve hatta yerli bir kıza da aşık olsun. Dilini, dinini ve yaşam tarzını öğrenip benimsesin. O gezegenin en büyük hayvanına hükmetsin ve kehanete göre de o gezenin kurtarıcısı ilan edilsin. Ve sonra bu yerli halkı örgütleyerek kendilerini sömürenlere karşı açtığı savaşta liderlik etsin.

Şu ana kadar anlattıklarım kimi için Dune, kimi için James Cameron'ın Avatar filmiydi. Dune kitabını okumamış, filmini izlememiş oluşunuz, Dune'den bihaber oluşunuz anlamına gelmiyor. Şimdiye kadar Dune esinlemeleri izledik. artık gerçeğine sıra geldi.


Dune filmini izleyen bir arkadaşıma filmi nasıl bulduğunu sorduğumda "Güzeldi. Ama senaryoda çok klişe var. Daha kuvvetli bir hikaye bekliyordum" demişti. 'Bu filmi klişe yapan da onun büyüklüğü. Klişe bulmana sebep olan tüm filmler bu hikayeden uyarlama ya da esinlenme' diye cevap verdim. Bu diyalog üzerine daha önce hazırladığım metin taslağını silerek bu benzerlikten giriş yapmayı uygun buldum. 

Dune kitabından esinlenilmiş büyük yapımların başında çoğu kez Star Wars gösterilir. Her ikisinin de epik uzay hikayesi oluşu, farklı gezegenler arası geçen karmaşık politik entrikalar ve destansı savaşlar oluşu sebebiyle. Yönetimsel açıdan da benzerlikler var. Her ikisinde de tepede galaktik imparatorluk ve gezegenleri yöneten hanedanlar mevcut. Her ikisinde de mistik bir oluşum var, bu Dune filminde Bene Gesserit iken, Star Wars serisinde Güç ve Jedi Şövalyeleri. 


Ama Dune kitabının en büyük esinlenmesi Avatar filmidir. Her ikisinde de hikaye, olayın geçtiği gezegene (Arrakis/Pandora) gelen yabancı bir karakterin (Jake Sully/Paul Atreides) perspektifinden anlatılıyor. Ve bu gezegenler maddi değeri yüksek madenle (Baharat/Unobtanium) doludur. Gezegenini korumak isteyen yerlilere (Fremen/Na'vi) dış dünya gezegenleri savaş açar. 

Yine her ikisinde yerliler barbar gibi görülse de aslında doğa ile uyumlu, spiritüel olarak sağlam inançları olan kişilerdir. Ve yaşadıkları gezegenin coğrafi şartlarına kendilerini herkesten daha çok adapte etmişlerdir. Baş karakterlerin entegrasyon süreci de benzerdir. Önce biraz dışlanırlar, daha sonra içeri kabul edilir ve içlerinden bir kıza (Chani/Neytiri) aşık olarak dilsel, inançsal ve bedensel adaptasyon süreci hızlanır. Ve o gezegenin en büyük hayvanına (Ikran/Worm) binerek inanışa göre o kavmin kurtarıcısı (Muaddip/Toruk Makto) olurlar. Ve hikaye böyle böyle devam ediyor. )Her iki filmin yönetmenin kendi aralarında yaptığı video sohbet linkini de buraya bırakayım bu arada.) 

Star Wars, Avatar, Matrix ve daha nicelerine ilham olmuş veya fikri alınmış bir kitaptan uyarlanan bir yapıma bu sebeple klişe denemez. Birçoğu yok iken, kendisi var olan bir hikaye söz konusu. Bu meseleye bir netlik kazandırdıysak şimdi asıl mevzumuz olan Dune Part Two filmine geri dönebiliriz.


Dune Part Two filmi, ilk filmindeki girizgahın ardından yönetmen Villeneueve'nin kendisini artık daha rahat hissedebileceği bir bölüm beklentisiyle vizyona girdi. İlk filmde evrenin ve karakterlerin tanıtımından sonra ikinci filminde daha çok aksiyon ve hikaye akış beklentisi oluşmuştu yönetmenin ifadelerinden sonra. Ancak 5.günün şafağında beklenen Gandalf gibi bizi tutup savaşa çeken benzeri bir sahne belirmemişti. Lakin bu beklenti boşuna, çünkü Dune severliği aksiyondan ve hikayeden bağımsız oluşuyor. Atmosfer ve yaratılan dünyanın sempatizanlığı bu filmlere hayran olmaya yetiyor. Aynı hazzı Star Wars serisinden de alırsınız, The Mandalorian serisinden de. 

Filmin bütününü hoş bir kalp çarpıntısıyla izlediysem de hikayedeki sıçramalar biraz gözüme battı. Paul'un çöl insanı olabilmesi için çölde geceler geçirmesi gerekirken, bir gidişini gördük, bir de gelmiş halini. Zamansal sıçramaları yaparken yönetmenin rahat oluşu, seyircinin Dune'un hikayesini zaten biliyor oluşu inancından geliyor. Kültleşmiş bir roman, önceden filme çekilmiş bir hikaye hali hazırda mevcuttu. Kendi çektiği serinin ilk filminin ardından yıllar da geçtiği için ikincisine gelecek seyircinin bu süre zarfında zaaaaten hikayeyi araştırıp öğrenmiş olacağını varsaymanın rahatlığı vardı yönetmende. Bu tarz aceleye getirmelere rağmen mükemmel bir iş çıkarmış diyebiliriz yine de.

Timothe Chalamet'e şu ana kadar çok ısınamamış biri olmakla beraber bu film ile aramız biraz düzeldi diyebilirim. Yönetmen Chalamet için "O benim tek tercihimdi. Bunda Timothy'de bulunan feminen görüntünün de etkili olduğunu söyleyebilirim. Çünkü filmde canlandırdığı Paul karakteri tüm gücünü anne tarafının kadınsı yönünden alan bir karakter ve Timothy bunu gerek yaşıyla gerekse maskülen/feminen duruşuyla sağlıyor" demişti. Chalamet, Paul karakterini canlandırırken güçlü bir performans sergiliyor. Ergen bir çocuktan, lider bir komutana, bir kurtarıcıya, bir peygambere dönüşünü, karakterin içsel çatışmalarını ve duygusal yolcuğunu etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Chani rolündeki Zendaya ise benim için hala overrated olsa da Lady Jessica rolündeki Rebecca Ferguson yine kendisine hayran bıraktırıyor. Oğlu Paul'ün karakter gelişimi sürecinini arka kapıdan hazır hala getiren kişi yine anne Jessica oluyor. Her ikisinin de zamanda yolculuk yapmaya başlayan zihinleri yeni bilgilerle şaşırması ve bizi de şaşırması bende biraz Game of Thrones tadı da bıraktı.


Film, efektleri ve ses tasarımı ile izleyiciyi kendisine çekmeyi başarıyor. Atmosferi derinleştiren ve gerilimi arttıran ses efektleri izleyiciler üzerinde etki bırakıyor. Ve buna Hans Zimmer imzalı müzikler de eklenince film bu serisiyle kendi müzik jargonunu oluşturacak diyebiliriz. Artık bir yerlerde duyduğumuzda "işte bu Dune müziği" diyebileceğimiz müzikler sunuyor. 

1984 yılı David Lynch yapımı Dune filminden farkı?


Böylesine önemli bir yapıtın sinemalaştırılması elbette bugüne bırakılmadı. Daha önce biri tamamlanan, biri tamamlanmayan iki film projesi oldu. Tamamlanan yapım 1984 yılında usta yönetmen David Lynch tarafından çekildi. Ancak sinemada pek tutulmadı. Bunun bazı sebepleri vardı. Her ne kadar yazar Frank Herbert kendisiyle senaryo öncesi buluşmuş ve notlarını aktarmış olduğunu söylese de yönetmen David Lynch in böylesine karmaşık bir hikayeden sağ çıktığı söylenemez. Kurgusal ve yapımsal zorlukların yanında yönetmen kendi tarzını yansıtacak dokunuşlar da ekleyince Dune kitlesi filmi sahiplenmedi. Ve piyasada yeniden talep doğdu. Bu kez de film projesi Şili'li yönetmen Alejandro Jodorowsky'e verildi. Jodorowsky kitabı okuyup zihnindeki filmin sunumunu yaptığında ise yapımcılar oluşacak maliyetin altından kalkamayacağını anlayıp projeyi tekrar rafa kaldırdılar. Taa ki Denis Villeneuve' ye kadar. 

Daha önce Arrival ve Blade Runner 2049 gibi bilimkurgu filmlerini başarıyla çekmiş biri olarak herkesin Villeneuve'ye güveni tam ve o da bu güveni şu ana kadar kesinlikle boşa çıkarmış değil. 1984'e nazaran teknolojik gelişmelerin ilerleyişi ve bence en önemlisi hikayeyi tek bir film çatısı altında işleme zorunluluğunun olmayışı bu seferki Dune yapımını daha iyi ve başarılı kılıyor.

Sonuç olarak, bu genreyi sevenler için çok özel ve başarılı bir yapım. Sevenlerin kaçırmayacağı ve neden sevdiğini belki de ifade edemeyeceği bir deneyim iken, türü sevmeyenler için de en azından daha önceden izledikleri ve bundan sonra izleyecekleri birçok filmin esinlendiği bu kültüre aşina olmaları açısından izlenmesi gereken bir yapım olduğunu söyleyebilirim. 

26 Ekim 2021 Salı

Dune Part One: Efsane Yeniden Başlıyor

Neredeyse tüm bilimkurgu filmlerinin atası, kutsal kitabı, baş tacı olan, Frank Herbert'in 'çekilemez' olarak anılan kült romanı, uzun yıllar boyunca sinema uyarlaması bekleyenler için yarım kalmış bir hayaldi. Gerek David Lynch'in tartışmalı 1984 yılı yapımı, gerekse Jodorowsky'nin hiç gerçekleşmeyen çılgın prosesi olsun, bu devasa evrenin sinemada hakettiği bir karşılık bulmasını sağlayamamıştı. Ancak bu kez direksiyonda sevdiğim bir yönetmen, Denis Villeneuve var. 


Dune evreni hakkında doğrudan pek bir şey bilmeyenlerden olabilirsiniz. Ama bu değil ki dolaylı da olsa ondan hali kalasınız. İzlediğiniz bir çok bilimkurgu filminin ana gövdesinde Dune kitabı var. Hayranlık duyduğunuz karakterler, o mutlak kurtarıcılar, uzay çağının sömürü düzeni...Bunun gibi onlarca yapım Dune kitabından referanslı. Star Wars serisini izliyor, bir gezegenin diğer gezegenleri sömürdüğüne tanıklık mı ediyorsunuz? Dune'dansınız. Matrix izliyor ve kehanetlerde zikredilen, kahinin müjdelediği o 'The One'ı mı bekliyorsunuz? Dune'dasınız. Güç savaşı için güçlü hanelerin birbiriyle olan savaşını mı izliyorsunuz Game of Thrones'ta? Dune'dasınız. gibi gibi gibi.

Yine de bir özet geçeyim. Çok uzak gelecekte galaksiler arası bir imparatorluk tarafından yönetilen evrende, Atreides Hanedanlığı'na çöl gezegeni olan Arrakis'in kontrolü veriliyor. Arrakis, 'baharat' adı verilen ve yaşam süresini uzatan, bilinç açıcı özellikleriyle ve aynı zamanda evrenin enerji kaynağı olan bu maddeye ev sahipliği yapmakta. Ancak gözü bu doğal kaynaklarda olan bir hanedan daha var; Harkonnen Hanedanlığı. Bu bakımdan Arrakis'i elinde tutmak güç istiyor. Bir nevi ortadoğuda petrole sahip olmak gibi, herkesi gözü bu doğal kaynakta. Atreides Hanedanlığının genç prensi olan Paul Atreides (Timothee Chalamet), hem ailesinin bu tehlikeli görevi ile, hem de kendisine miras kalan kehanetlerle yüzleşiyor. Bu uğurda yolları Fremen halkıyla (çöl halkı) kesişiyor. Yakınlaşmakta olan büyük bir savaşın ön hazırlığı bu film ile başlıyor.

Dune:Part One, özünde bir iktidar, dömürgecilik, ekoloji ve kader hikayesi. Arrakis'teki baharatların sembolik karşılığı açıkça ortada: kaynakların kontrolü üzerinden kurulan emperyalist düzen ve bunun halklar üzerindeki yıkıcı etkisi. Ne kadar da tanıdık di mi? 

Paul Atreides'in hikayesi ise bir 'seçilmiş' kişi mitinin basmakalıp ifadelerini aşarak daha karanlık bir tona bürünüyor. Paul kendi öznel kimliğini bulmaya çalışırken; diğer yandan politik, dini ve kültürel güçlerin biçimlendirdiği bir figür olmaya zorlanıyor. Film bu bakımdan kehanetlerin bir kurtarıcı hikayesi mi yoksa kitleleri manipüle eden ideolojik bir araç mı olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.

Prisoners filmi ile kendini bana tanıtan, sonra Enemy filmi ile de kafamı karıştıran ve Arrival filmi ile de kendine aşık ettikten sonra Blade Runner 2049 ile de "bilimkurgu dünyasında da varım" diyen yönetmen Denis Villeneuve, Herbert'ın labirent gibi kurgusunu, ağır ve sembolik metnini sinemaya şu ana kadar başarılı ve dengeli şekilde taşımış. İsminden de anlaşılacağı üzere bu henüz birinci film, devamı olacak çünkü hikaye daha başlamadı bile. Bu sebeple tek film halinde çekilen ve sonlara doğru hikaye hepten sıçratılmış olan David Lynch'in Dune filmi acelecilik yok. Her şeyin hakkını vermek istiyor adeta. 

Oyuncu kadrosu ise filmin kendisi kadar güçlü. Baş rolde Paul Atreides'i canlandıran Timothee Chalamet var ki kendisi son dönemin parlak genç oyuncularından biri. Hemen yanında bir Zendaya duruyor. Paul'un annesi Jessica'yı ise Rebecca Ferguson canlandırıyor. Babası Leto'yu da Oscar Isaac. Bitmiyor tabi ki; Josh Brolin, Stellan Skarsgard, Javier Bardem, David Dastmalchian..


Dune, yalnızca bir bilimkurgu uyarlaması değil, sinemanın büyük ölçekli anlatılarına duyulan inancın yeniden sahneye konuluşu. Villeneuve de bunu yaparken, Dune eserinin ağırlığını filmin yapımında hissettiriyor. Bu filme ucuz bir yapım, basit bir anlatım asla hoş karşılanmaz. Hikayenin yalnızca başlangıcını anlatan bu film, devamı ne kadar güçlü olacağına dair bir beklenti yaratıyor. Çölün ortasında yükselen bu hikaye, sinemanın edebiyat dünyası ile olan uyumunu benzersiz şekilde yansıtıyor şu ana kadar. İyi kitaplardan iyi film çıkmaz algısını yıkacağa benziyor. Ve hazırsanız yolculuk henüz yeni başlıyor.


11 Mayıs 2013 Cumartesi

Incendies: Bir Annenin Sessizliğinde Saklı Cehennem

Denis Villeneuve'nün yönettiği Incendies filmi finali ile izleyeni şok edecek bri film. Bir annenin ölümünün ardından başlayan ailevi bir araştırmayı, savaşın, inancın, intikamın ve insanlık dışı şiddetin iç içe geçtiği sarsıcı bir trajediye dönüştüren bu filmin en büyük başarısı; finalde ortaya çıkan gerçeği yalnızca şaşırtıcı bir sürpriz olarak değil, geriye dönüp bütün hikayeyi yeniden anlamlandıran korkunç bir kırılma noktası olarak sunmasında yatıyor.


Filmin hikayesi: Annelerinin ölümünün ardından Montreal'de yaşayan ikiz kardeşler Jeanne (Melissa Desormeaux-Poulin)ve Simon (Maxim Gaudette), avukatları aracılığıyla anneleri Nawal'ın (Lubna Azabal) vasiyetini öğreniyor. Nawal, çocuklarına bıraktığı iki mektubun belirli kişilere ulaştırılmasını istiyor: Jeanne'nin hiç tanımadığı babasına, Simon'ın ise varlığından haberdar olmadığı erkek kardeşine. Annesinin geçmişine dair bildiklerinin ne kadar eksik olduğunu fark eden Jeanne, bu isteğin peşinden Orta Doğu'daki savaşın izlerini hala taşıyan bir ülkeye doğru yola çıkıyor. Simon başlangıçta bu arayışa mesafeli yaklaşsa da zamanla o da kardeşinin yolculuğuna katılıyor. İkizler, annelerinin geçmişini araştırdıkça yalnızca ailelerinin saklı kalmış hikayesini değil, savaşın ortasında parçalanmış hayatları ve birbirine eklenen acıların izlerini de keşfediyor.

Incendies'in merkezinde, bireysel bir aile dramının çok ötesine uzanan savaş ve kimlik meselesi yer alıyor. Villeneuve, hikayenin geçtiği ülkeyi açıkça tanımlamasa da Lübnan İç Savaşı'nı çağrıştıran atmosferiyle belirli bir coğrafyadan çok daha geniş bir insanlık meselesine odaklanıyor (Bu arada film Ürdün'ün Amman bölgesinde çekilmiş). Filmde savaş, yalnızca cephelerde yaşanan silahlı çatışmalardan ibaret değil; insanların kimliklerini, aidiyetlerini, aile bağlarını ve geleceklerini şekillendiren bir yıkım mekanizması olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle dini ve mezhepsel ayrımlar üzerinden büyüyen düşmanlık, insanların kendi iradeleri dışında içine doğdukları kimliklerin nasıl birer ölüm fermanına dönüşebildiğini gösteriyor. Hristiyan bir kadınla Müslüman bir erkeğin aşkı, daha en başından toplumsal düzenin sınırlarına çarpıyor. İnanç, bireyin vicdanıyla kurduğu kişisel bir bağ olmaktan uzaklaşıp ayrıştırmanın ve şiddetin meşrulaştırılmasının aracına dönüşüyor. Yönetmenin burada sorguladığı şey doğrudan dinin kendisinden ziyade, onun siyasi çıkarlar, fanatizm ve intikam duygusuyla nasıl istismar edildiği oluyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri de şiddetin yalnızca kurbanlar üzerindeki etkisini değil, kuşaktan kuşağa aktarılan sonuçlarını da görünür kılması. Nawal'ın yaşadıkları, savaşın sona ermesiyle ortadan kalkmayan bir travmanın hikayesine dönüşüyor. Geçmişte yaşananlar, geride bırakılan insanları ve sonraki kuşakları belirlemeye devam ediyor. Filmdeki en çarpıcı düşüncelerden biri, nefretin kendi kendisini besleyen bir döngü oluşturması. Bir tarafın intikamı diğer tarafın gerekçesine, bir cinayet başka bir cinayetin bahanesine dönüşüyor. Üstelik bu döngünün içinde yer alanların önemli bir kısmı, başlangıçta ne uğruna savaştıklarını bile sorgulayamayacak kadar genç. Çocukların ellerine silah verilmesi, dini sembollerin ölüm araçlarıyla yan yana getirilmesi ve sıradan insanların bir anda acımasız birer fail haline gelmesi, insanlığın ne kadar kolay aşınabildiğini ortaya koyuyor. Benim açımdan film, savaşın en korkunç sonucunu insanların ölmesinde değil, insan olmanın gerektirdiği değerlerin yavaş yavaş ortadan kalkmasında arıyor.


Karakterler açısından filmin duygusal merkezinde hiç kuşkusuz Nawal Marwan bulunuyor. Lubna Azabal, karakterin gençlik yıllarındaki umutlarını, yaşadığı kayıpları ve yıllar içerisinde içine kapanan acısını oldukça etkileyici bir performansla yansıtıyor. Nawal'ın hikayesini yalnızca başına gelen korkunç olaylar üzerinden değil, bütün bu yaşananlara rağmen ayakta kalma çabası üzerinden okumak gerekiyor. Onun anneliği, geçmişindeki travmalarla sürekli çatışan ama hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmayan bir duygu olarak öne çıkıyor. Mélissa Désormeaux-Poulin, gerçeği öğrenmek için çıktığı yolculukta merak, şaşkınlık ve giderek ağırlaşan bir yüzleşme yaşayan Jeanne karakterinde dengeli bir performans sergiliyor. Maxim Gaudette ise başlangıçtaki öfkesini ve annesinin geçmişine karşı duyduğu isteksizliği Simon üzerinden yansıtıyor. İkizlerin oyunculukları zaman zaman Nawal'ın hikayesinin gerisinde kalsa da bu tercih, anlatının asıl ağırlık merkezinin nerede olduğunu belirginleştiriyor.

Denis Villeneuve, yönetmenlik tercihleriyle filmin gizem duygusunu görsel anlatımın bir parçası haline getiriyor. Geçmiş ve bugün arasında sürekli hareket eden kurgu, başlangıçta birbirinden bağımsız görünen olayları giderek aynı trajedinin parçalarına dönüştürüyor. Kırmızı yazıyla ekrana gelen bölüm başlıkları, anlatının karmaşık yapısını takip etmeyi kolaylaştırırken hikayenin bölümler halinde açılmasına da katkı sağlıyor. Sinematografide tercih edilen tozlu, kurak ve zaman zaman neredeyse terk edilmiş hissi veren mekanlar, karakterlerin içinde bulunduğu ruhsal boşlukla örtüşüyor. Villeneuve, şiddeti her zaman doğrudan ve gösterişli biçimde sunmak yerine kimi anlarda mesafeli bir kameranın arkasına çekiliyor. Özellikle otobüs yolculuğu sırasında yaşanan katliam sekansı, bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri. Kamera, olayların dehşetini dramatize etmek yerine izleyiciyi olan bitenle baş başa bırakıyor. Radiohead'in müziğiyle açılan film de ses ve görüntü arasındaki karşıtlığı etkili biçimde kullanarak daha ilk dakikalardan itibaren huzursuz edici atmosferini kuruyor.


Filmin anlatısal açıdan en başarılı yönü, aile sırrını bir anda açığa çıkarmak yerine küçük parçalar halinde ilerletmesi. Jeanne'nin araştırmasıyla Nawal'ın geçmişi arasında kurulan paralellik, iki ayrı zaman dilimini birbirini tamamlayan birer gizem alanına dönüştürüyor. İzleyici, bir taraftan ikizlerin bulmaya çalıştığı kişilerin kim olduğunu merak ederken diğer taraftan Nawal'ın hangi olayların sonucunda bugünkü haline geldiğini anlamaya çalışıyor. Bu iki anlatı çizgisi birbirine yaklaştıkça gerilim de artıyor. Villeneuve, elindeki bilgiyi kontrollü biçimde paylaşarak hikayenin temposunu koruyor ve finaldeki büyük yüzleşme için gerekli zemini hazırlıyor. Bununla birlikte filmin zaman zaman fazlasıyla karmaşıklaşan olay örgüsü, karakterlerle duygusal bağ kurmayı zorlaştırabiliyor. Özellikle savaşın farklı dönemlerine yayılan olaylar ve karakterlerin karşılaştığı trajedilerin yoğunluğu, bazı bölümlerde izleyicinin yaşananları anlamlandırmak için anlatının gerisinde kalmasına neden olabiliyor.

Buna rağmen Incendies'in en sarsıcı gücü, kurduğu gizemin yalnızca merak duygusuna hitap etmemesinde yatıyor. Nawal'ın geçmişi açıldıkça karşılaştığımız her yeni bilgi, karakterin yaşadıklarını başka bir açıdan değerlendirmemize neden oluyor. Bir annenin çocuklarını korumak için verdiği mücadele, savaşın acımasız koşulları içerisinde giderek daha büyük bir fedakarlık hikayesine dönüşüyor. Ancak Villeneuve, bu fedakarlığı romantikleştirmiyor. Nawal'ın karşılaştığı şiddeti, kayıpları ve çaresizliği olduğu gibi göstererek izleyiciyi kolay bir duygusal rahatlamadan uzak tutuyor. Özellikle çocuklarını kurtarmaya çalıştığı otobüs katliamı sekansı, filmin hafızada yer eden anlarından birini oluşturuyor. Olayların aniden gelişmesi ve kameranın yaşananları belirli bir mesafeden takip etmesi, sahnenin etkisini daha da artırıyor. Burada dehşeti yaratan şey yalnızca gördüklerimiz değil, yaşananların ne kadar kolay ve düşüncesizce gerçekleşebildiğini fark etmemiz oluyor.


Elbette filmin bütün tercihleri kusursuz değil. Özellikle finaldeki büyük tesadüflerin ve olayların birbirine bağlanma biçiminin, anlatıyı zaman zaman gerçekçilikten uzaklaştırdığı düşünülebilir. Nawal'ın çocuklarına bıraktığı mektuplar da hikayeyi harekete geçiren bir araç olarak işlev görse de neden bu kadar dolaylı bir yol seçtiği sorusunu beraberinde getiriyor. Hayattayken anlatamadığı gerçekleri ölümünden sonra çocuklarına birer görev olarak bırakması, anlatının dramatik yapısı açısından anlamlı olsa da karakterin motivasyonları konusunda bazı soru işaretleri yaratıyor. Benzer biçimde, filmin son derece yoğun trajedilerle örülü yapısı, bazı karakterlerin iç dünyasına daha fazla alan açılmasını engelliyor. Ancak bu eksiklikler, Villeneuve'ün kurduğu atmosferin ve hikayenin bütünsel etkisinin önüne geçmiyor. Çünkü film, her ayrıntıyı kusursuz biçimde açıklamaktan çok, ortaya çıkan gerçeğin insanda yaratacağı yıkımı ön plana çıkarıyor.

Ve nihayetinde bütün yollar, sinema tarihinin unutulması güç final sekanslarından birine çıkıyor. Filmin sonundaki büyük twist, yalnızca şaşırtıcı bir bilgiyle karşılaşmamızı sağlamıyor; daha önce izlediğimiz sahnelerin, karakterlerin davranışlarının ve Nawal'ın sessizliğinin anlamını kökten değiştiriyor. Gerçeğin ortaya çıkışıyla birlikte geçmişte birbirinden bağımsız görünen olaylar, tek bir korkunç bütünün parçalarına dönüşüyor. Üstelik bu yüzleşmenin asıl gücü, şaşırtıcılığından ziyade geriye dönüp düşündüğümüzde yarattığı duygusal ağırlıkta yatıyor. İlk izleyişte yalnızca bir gizemin çözülmesi olarak algılanabilecek ayrıntılar, finalin ardından bambaşka bir anlam kazanıyor. Nawal'ın yaşadıklarını yeniden düşünmek, filmin başından itibaren biriken acıyı çok daha katlanılmaz bir noktaya taşıyor. Bu nedenle final, izleyiciyi tatmin eden geleneksel bir çözümden çok, insanın zihninde uzun süre kapanmayacak bir yara bırakıyor. Filmin kimi olay örgüsü bağlantıları mantıksal açıdan tartışmaya açık olsa da bu büyük yüzleşmenin yarattığı etkiyi göz ardı etmek oldukça zor.



Incendies, benim için yalnızca savaşın yıkıcılığını veya bir ailenin geçmişinde saklı kalan sırları anlatan bir film olarak anlam kazanmıyor. Asıl gücünü, insanın doğduğu coğrafyanın, taşıdığı kimliğin ve kendisinden önce yaşananların hayatını nasıl belirleyebildiğini göstermesinden alıyor. Villeneuve, nefretin kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığını, şiddetin insan hayatında nasıl onarılmaz izler bıraktığını ve annelik duygusunun en korkunç koşullarda bile nasıl varlığını sürdürebildiğini etkileyici bir anlatıyla bir araya getiriyor. Film bittiğinde geriye yalnızca şaşırtıcı bir finalin etkisi kalmıyor; savaşın anlamsızlığı, intikamın kısır döngüsü ve insanın taşıyabileceği acının sınırları üzerine ağır sorular da kalıyor. Bence Incendies'i özel kılan şey, izleyicisine kolay bir teselli sunmaması. Çünkü bazı hikayeler mutlu sonla değil, gerçeğin bütün ağırlığıyla yüzleşmekle tamamlanıyor. Ve bu film, son sahnesinden sonra bile insanın zihninde yanmaya devam eden o hikayelerden biri oluyor.

Puanım:8/10