10 Eylül 2013 Salı

Gaudi’nin Şehri: Barcelona

Her şehrin  diğer şehirlere nazaran öne çıkan ve insanları kendine çeken yönleri  vardır. Tarih için Roma’yı, eğlence için Amsterdam’ı, mimari için Floransa veya dinlenmek istiyorsanız da Ibiza gibi şehirleri seçersiniz. Bunların hepsi bir arada olsun isterseniz de halihazırda Barcelona var.

Katalan halkının şehri olan Barcelona günümüzde daha çok şehirle aynı adı taşıyan Barcelona kulübüyle özdeşleşmiş olsa da tarihi ve politik açıdan  bundan çok daha fazlasına tekabül eder. İspanya yönetim biçimiyle 17 özerk bölgeye ayrılmıştır ve Katalunya’nın başkenti Barcelona’dır. 1936-1939 yılları arasında süren  İspanya iç savaşı sırasında Madrid ile birlikte savaşın en önemli  cephelerinden biri Barcelona olmuştur. 

Avrupa’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Barcelona’da şehir planlaması şehrin siluetini ve mimarisini bozmayacak bir düzene sahiptir. İspanya’nın en çok göç alan şehri özellikle Kuzey Afrikalı ve Hintli mültecilerin akınına uğramış bulunuyor. La Rambla caddesi boyunca kurulan restaurantların çoğunda Hintli ve Kuzey Afrikalı çalışanların yerel yemekleri yaptıklarını görebilirsiniz.

1.5 milyon insanın yaşadığı şehirde metronun 6 ana hat üzerinden çalışıyor olması sonucu pek trafiğe rastlamıyorsunuz. Öyle ki yerin altında bambaşka bir hayat olduğunu söyleyebiliriz. Metro ağının bu derece sıkı olması Barcelona’nın her köşesine en fazla 30 dakika içerisinde ulaşmanızı sağlıyor.


Metro ağının ana durağı da Passeig de Gracia’dır. Barcelona’daki havalanına metro ile ulaşımı da bu durak üzerinden sağlıyoruz.  El Prat Havaalanı iki ana bölümden oluşuyor ve bu iki bölüm arasında tren ve shuttle hizmeti sağlanıyor. Ryanair’in Barcelona’da etkin bir rolü olması da Avrupa’nın bilumum bölgesinden şehre ucuz tarifelerle ulaşım gerçekleştirmemizi sağlıyor. Roma’dan 20 Euro gibi bir ücretle Barcelona’ya ulaşılabilir.

Şehrin mimarisine de Antoni Gaudi’nin sıradışı mimari aklı ve becerisinin değmiş olması da turistlerin şehre rağbet etmesinin bir diğer nedeni olarak gösterilebilir. La Sagrada Familia üzerine 40 yılı aşkın bir süre çalışan Gaudi eserin sadece bir kulesi tamamlanmış iken La Sagrada Familia’nın önünde bir tramvayın altında kalarak yaşamını yitirmiştir. La Sagrada Familia’nın halen yapımı devam etmektedir ve finansman da yerel halkın desteği üzerinden sağlanıyor. Gaudi’nin notlarına sadık kalınarak yapılan planlamalara göre de öngörülen bitiş tarihi 2026’dır. Devasa bir yapı olması ve kullanılan taşların ve malzemelerin el yapımı olması nedeniyle de turistlerin büyük bir ilgisi vardır. 


Ayrıca Gaudi, Eusebi Guell adlı sanayicinin desteğini alarak Palau de Guell ve Park de Guell eserlerini de yapmıştır. Diğer önemli eserleri ise La Casa Mila ve Battlo evidir.  Özellikle Park de Guell, Barcelona’nın tepe noktalarından Natural Park’in yanına yapılmıştır ve büyük bir alanı kaplamaktadır. Şehrin tamamına hakim bir manzaraya sahiptir. Park de Guell’de görülen benzersiz mimari ve kertenkele şehrin bir nevi sembolü olmuş durumda.


Şehrin geri kalan mimarisinde de Gotik akımın izlerini görüyoruz. Özellikle de şehrin en önemli caddesi olan La Rambla ile Laietana arasında varolan Barri Gotic (Gotik Köşe) bölgesi gotik mimarinin izlerini taşır. La Rambla caddesi üzerinde sıralanan her ara sokağın da açıldığı farklı köşeler ve cezbedici mekanlar vardır. Cadde üzerinde sıralanan sokaklarda şehrin en iyi meyve ve et satıcılarına rastlayabilirsiniz. Ayrıca birbirinden farklı yapılarda publar da bu cadde üzerindeki ara sokaklarda yeralır. Cadde geniş ve sahile uzanan yapısı ile turistlerin ve satıcıların her saat doldurduğu bir alan olma özelliğine sahiptir. Caddenin sonuna geldiğinizde ise La Barcelonata bölgesi ve Akdeniz suları sizi karşılıyor olacaktır. Kasım ayı içerisinde orada bulunmuş olmama rağmen sahili oldukça temiz diyebilirim. Sahilin özellikle şehrin en önemli caddesinin bitiminde merkezi bir konumda olması ve kumsal şeridinin de  güneşlenmeye ve denize girmeye elverişli uzunlukta olmasıyla halkın yaz aylarında sahili doldurduğunu düşünmek zor olmasa gerek.


Mimaride olduğu kadar sanat alanında da önemli isimlerin durak noktası Barcelona olmuştur.  Salvador Dali, sürrealizmin babasıdır. Eserlerindeki çarpıcı ve gerçeküstü imgelemelerle ün kazanmıştır. Ayrıca Picasso da resim eğitimini bu şehirde almıştır ve her iki ressamın da adlarını taşıyan müzelere turistlerin oldukça yoğun ilgisi mevcut. İç Savaş döneminde George Orwell ve Ernest Hemingway gibi önemli yazarlar da Cumhuriyetçilerin saflarında savaşa katılmıştır. Özellikle Katalan saflarında savaşan George Orwell’ın savaş sırasında yazmış olduğu “Katalonya’ya Selam” adlı bir eseri de bulunmaktadır.               

Barcelona’da yemek kültürü de bir hayli gelişmiştir. Anavatanı Valencia olan Paella yemeği her restaurantın menüsünde vardır. Safranlı pilavın içine konulan 7 ayrı çeşit deniz mahsulünün tavada pişirilerek servis edilmesinden oluşan Paella oldukça leziz ve ağır bir yemektir. Ayrıca restaurantlarda ve publarda bulabileceğiniz mezelerin genel adı da Tapas’tır. Bir çok farklı lezzette Tapas çeşidi bulunmaktadır. İspanyolların yerel içkileri olan Sangria da Barcelona seyahati sırasında denenmesi gereken lezzetlerden biridir. Şarap, meyve parçacıkları ve soda’nın bileşiminden oluşan bu içkiye de Barcelona’da her mekanda rastlayabilirsiniz.



Yazının başında belirttiğimiz gibi Barcelona şehriyle aynı ismi taşıyan Barcelona Kulübü,  katalan halkı için bir gurur kaynağıdır. İç savaş sırasında direnişin de bir ayağı olan kulüp sonrasında İspanya’da ve Avrupa’da kazandığı başarılarla adından sıkça söz ettirmiştir. Kulübün stadı olan Nou Camp futbola ilgi duyan turistlerin şehir haritasında es geçmedikleri bir nokta olmuştur. Öyle ki Katalan halkına aitliği ile futboldan çok öte sembolik bir anlam taşıyan kulübün mottosu da “ Bir kulüpten daha ötesi” anlamını taşır.  Kulübün müzesi de görülmesi gereken yerlerden.


Şehirle ilgili dikkat edilmesi en önemli noktalardan biri de her metropol gibi Barcelona’da da sık sık turistlerin hırsızlık olaylarıyla karşılaştığıdır. Yardım amacıyla dahi yanınıza yaklaşan kişilere güvenmemek sizi her zaman tetikte ve güvende tutar.

Eğer zamanınız varsa ve kendinize bir rota arıyorsanız Barcelona mutlaka haritada işaretleyeceğiniz noktaların başında gelmeli. Şehrin atmosferi her daim kendinizi oraya ait hissetmenizi sağlıyor.

İpuçları ve Tavsiyeler ;

Şehri dolaşmak için en uygun ulaşım aracı metro. Birkaç günlük kombine metro bileti almak daha avantajlı ama bileti aldığınız saate dikkat edin zira günün son dakikalarında aldığınız bilet o günü de kapsıyor.

Eğer bira içmeyi seviyorsanız mutlaka Katalan birası olan Estrella Dam birasını deneyin. Hem ucuz hem de içtiğiniz bir çok biradan daha güzel.


La Ramblas caddesi üzerindeki  Mercat de la Boqueria Barcelona’daki en ünlü manavdır. Uğramanız tavsiye olunur.

Passeig de Garcia yakınlarındaki Garcia bölgesine de uğramadan geçmeyin. Küçük caddeler, güzel yemek ve alışveriş alanları mevcut.


Eğer Akdeniz’e kıyısı olan bu güzel şehirde deniz mahsullerini tatmak istiyorsanız da La Barcelonata’da aradığınızı bulacaksınız.

Taksim’in arka sokakları nasıl ki Tarlabaşına açılıyor ise Barcelona’da La Ramblas’ın sol tarafında El Raval bölgesi bulunuyor.  Eskiden gasp ve cinayet fazla olmasına rağmen son dönemlerde daha tekin bir yer haline gelmiştir. Hatta bu bölgede Anatolia adında bir Türk restaurantı da bulmak mevcut. Demli çaya hasret kalırsanız uğramadan geçmeyin.

Barcelona’da iken Guia del Ocio adlı gazeteyi alırsanız Barcelona’da bulunduğunuz dönemde varolan kültürel organizasyonlarla, eğlenebileceğiniz mekanlara ait bilgileri bulabilirsiniz.

Barcelona ile ilgili Eserler:
İzlenesi:
Vicky Cristina Barcelona, Woody Allen
Biutiful, Alejandro Gonzelez Inarritu
Land and Freedom, Ken Loach

Okunası:
Carlos Ruiz Zafon – The Shadow of The Wind
George Orwell –Homage to Catalonia
Jeremy Holland- From Barcelona

Dinlenesi:
Manu Chao – Rumba De Barcelona
Freddie Mercury / Montserrat Caballe –Barcelona
Brazzaville – Barcelona

6 Eylül 2013 Cuma

The IT Crowd - Final

Sevilen ama kisa suren Ingiliz dizisi IT Crowd, final bolumu yapmak icin yeniden bir araya geliyor. Final bolumunun Eylul ayinin sonunda Ingiliz televizyon kanali Channel 4'da yayinlanmasi planlaniyor. 
Heyecanla bekliyoruz...


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Oldboy Yeniden

Amerikan sineması alışıktır Avrupa'da ya da Asya'da yapılmış ve başarılı olmuş filmleri kendi yapımcılarıyla tekrar çekmeye. Haneke gibi bazı yönetmenler buna müsade etmeden "ingilizcesi çekilecekse de ben çekerim" tribine girerler. Bu seferki yeni yapımın yönetmeni Inside Man filminin yönetmeni Spike Lee. 



Filmin başrolünde ise Josh Brolin var. Ki şimdiden filmi güzelleştiren en büyük etken. Yoksa Oldboy gibi bir filmin Amerikan kültürünce uyarlanması hiç çekilmez olabilirdi. Oldboy'u diğer uyarlamalardan ayrı tutmamın sebebi ise üslubu. Sahne çevirisi yapmaya benzemez üslup çevirisi yapmak. Ama bunu da iyi yapan ya da yapmaya çalışan bir Quentin Tarantino örneği de var. Zaten biraz daha beklenseydi ve Oldboy hafızalardan silinmiş olsaydı bu filmi garanti Tarantino çekerdi. Uzaktakini alıp yakına getirmek... Tam Tarantino'nun kalemi.








Filmde, Josh Brolin'in kızını Olsen ikizlerinin kardesi Elizabeth Olsen oynuyor.



Yeni Oldboy Kasım sonunda sinemalarda...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Ölümden Sonra Hayat

Freddie Mercury ve Michael Jackson...
Bu ikili, öldükten sonra bir araya geliyor.




İki efsane isim 1983 senesinde bir araya gelip stüdyoya girerler. Fakat albüm çıkarma işlemi başarısızlıkla sonuçlanır. Ama rivayet odur ki ikilinin beraber söylediği 3 şarkı kayıda alınmış ve bu senenin Eylül ayında piyasaya çıkacakmış. Haberi doğrulayan ise Queen grubunun efsanevi gitaristi Brian May. 
Merakla bekliyoruz.

12 Temmuz 2013 Cuma

Sinema Dünyasından Haberler #5


* Johnny Depp hayranları buraya! Johnny Depp'in gelecek projesi David Koepp'in yöneteceği, Mortdecai filmi olacak. Bu film, Kyril Bonfiglioli'nin 70'li yıllarda üç cilt halinde yazdığı kitabından uyarlanan bir suç draması olacak. Depp, Andrew Lazar ve Christi Dembrowski ile birlikte filmin yapımcılığını da üstlenecekmiş.

* The Seventh Son filminin ilk fragmanı ve afişi yayınlandı. Afişte filmin başrolündeki Jeff Bridges'ı elinde asasıyla duruyor

 

* Robert Rodriguez'in Machete Kills filminde ilginç bir kadro var. Tom Savini, Jessica Alba, Mel Gibson ve Sofia Vergara gibi isimlerin yanı sıra, Amerikan Başkanı rolünde Charlie Sheen'i göreceğimiz filmde, Zoe Saldana, Antonio Banderas ve Cuba Gooding Jr. da yer alıyor.

* Spike Lee'nin yeniden çektiği Old Boy'un red band (yetişkinler için) fragmanı yayınlandı.

* İngiliz Sinema ve Televizyon Akademisi'nin Los Angeles bürosu (BAFTA LA), 2013 Stanley Kubrick Britannia Ödülü'nü Zirveye Giden Yol (The Ides of March) yönetmeni ve Avukat (Michael Clayton) oyuncusu ünlü yıldız ve yönetmen George Clooney'e verecek. 'Sinemada Üstünlük'ü kutlayan ve BAFTA LA tarafından her sene verilen ödül, Clooney'e 9 Kasım 2013 tarihinde verilecek.

* Guardians of the Galaxy'nin kötü adamları belli oldu: Benicio Del Toro, Lee Pace ve Karen Gillan.

* Sophia Loren, Jean Cocteau’nun ‘The Human Voice’ adlı tiyatro eserinin sinema uyarlamasıyla oyunculuk günlerine geri dönüyor. Hayranlarına duyurulur.

* Christian Bale, bundan kelli Batman filmlerinde yer almayacağın belirtmiş. Üzücü bir haber.

kaynak: imdb.com, beyazperde.com, ntvmsnbc.com

20 Haziran 2013 Perşembe

Rest in Peace

" This isn't painful. Getting shot is painful. Getting stabbed in the ribs is painful. This shit isn't painful. It's empty... dead.  "
                                                             Tony Soprano ( The Sopranos )

James Gandolfini (1961–2013)

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Yeni Bir Simon Pegg Filmi :


Her ne kadar filmin yönetmenliğinde yine Edgar Wright ( Shaun of the Dead, Hot Fuzz filmleri ve Spaced dizisinin yönetmeni) otursa da filmin içinde Simon Pegg varsa, o film Simon Pegg filmi oluyor. Ki diğerleri gibi bunun da senaryosunda Simon Pegg imzası var. Bu sefer muhteşem ikiliye ( Simon Pegg - Nick Frost ) Martin Freeman, Paddy Considine, Eddie Marsan gibi ingiliz sinemasının parlayan isimleri de dahil.


Filmde, çocukluklarını beraber geçirmiş 4 kişinin, yıllar sonra tekrar bir araya gelip " twelve pubs, twelve pints" mottasıyla eski mahallelerine yaptıkları 'sıla-ı rahim' anlatılıyor. Ama işte senaryo Simon Pegg'ten çıktığı için bu küçük kasaba eski halinden çıkmış, zombili, 'alien'lı bir kasabaya dönüşmüş. Aynı pilavı farklı sunumlarla bize sunsa da Simon Pegg komedisi henüz sıkmış değil. Takipçileri için film 19 Temmuz'da İngiltere'de, 23 Agustos'ta Amerika'da gösterime giriyor, Türkiye'de girer mi bilmem.

Şimdilik fragmanı ile idare edin




19 Nisan 2013 Cuma

Flickering Lights (Blinkende Lygter)

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen anlatmaya devam edelim. Geçen hafta The Green Butchers filmini yazmıştım. Bugün ise yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Flickering Lights filmini konuk ediyoruz. Buralara, bu yönetmen, bu filmlere nereden gelmiştik peki? Tabi ki Ademin Elmaları filminden.


Flickering Lights (orijinal ismi bakmadan yazamadığım için bunu kullanacağım), Anders Thomas Jensen'in Danimarka sinemasına hediye ettiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmenin 3 adet uzun metraj filmi var. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003) ve Adam's Apples (2005). İzlemeye ve yazmaya sonran geri doğru gidiyorum ve şu anda yönetmen için ilk, benim için son olan filmindeyiz. 

Film, küçük bir suç çetesi lideri Torkild'in (Soren Pilmark) 40. yaş gününde başlıyor. Güzel geçmesi beklenilen bu gün, bir çöküşe dönüşüyor Torkild için: sevgilisi tarafından terkediliyor, beklenen sevkiyatta yanlış marka sigaralar geliyor ve kendi üstünden fırça yiyor ve yeni bir göreve veriliyor. Torkild ve adamları, büyük patron adına girdikleri bu yeni görevde beklenmedik miktarda büyük bir para kaldırınca para ile beraber kaçmaya karar veriyorlar. Barcelona'ya gitme planı kuran bu küçük ve şapşal çetenin planını yönetmen Jansen bozuyor ve yolda arabalarını bozup onları terk edilmiş bir restorana tıkıyor.Terk edilmiş restoran, filmin güçlü metaforlarından biri. Bu mekan, karakterlerin kendileri gibi; döküntü, kan lekeleriyle dolu ve her an yıkılmaya hazır. 

Flickering Lights, esasen erkeklerin birbirine tutunma hikayesi. Ama bu tutunma tercihi değil, zorunludur. Film boyunca girilen flashback'ler, karakterlerin çocukluklarına açılan karanlık pencere gibi. Sevgi yok, şefkat yok. Sadece bağıran ebeveynler ve şiddet. Çete, bu yüzden bir arkadaş grubundan çok, eksik bırakılmış aile kalıntıları gibi.

Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin bu olduğunu söylesem de yönetmeni bu filme kadar pişmemiş görmeyin. Bu filmden önceki 3 kısa filmi ile de Oscar'a aday gösterilmiş ve son kısa filmiyle de (Valgaften) bu heykelciği göğüslemiş bir yönetmen etiketiyle bu filmi çekmiş. Bu yüzden usta bir yönetmen izlemekten bir farkı yok. 

Oyuncu kadrosu ise Jansen filmlerini izleyenler için tanıdık. Kadroda Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen, Hem Ademin Elmaları, hem de The Green Butchers filmlerinde de olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas bulunuyor. Mads Mikkelsen bu filmde de psikopat biri, hem de oldukça.

Yönetmen filmde seyirciyi mutlu etmeyi amaçlamıyor. Küfürlü, kanlı ve çoğu zaman acımasız oluyor. Ama tam da bu yüzden, anlattığı dünyanın sahiciliğini koruyor ve bunu kara mizah ile de süslüyor. Şiddeti kesinlikle parlatmayan, onu bu alem için sıradan ve neredeyse rutin bir alışkanlık gibi sunuyor. Bu da filmden geriye bir soru bırakıyor; bazıları için başka bir hayat mümkün mü? Net bir cevap yok, tıpkı filmin ismi gibi, kısa süreliğine yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar sön...

12 Nisan 2013 Cuma

The Green Butchers: Bir İtibar Meselesi

Her fırsatta sevdiğimi dile getirdiğim filmlerden biri olan Ademin Elmaları filminin yönetmeni Anders Thomas Jensen'in 2003 tarihli bu filmini Ademin Elmaları filmini izledik sonra izlemiştim. Hakkında yazması anca nasip olan bu film, kara mizahın sınırlarında gezinen, seyirciyi hem güldürüp hem de rahatsız eden bir yapım. Tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi.


Kadrosu yine tanıdık isimlerden oluşuyor. Ademin Elmaları filminin rahibi Mads Mikkelsen ve yine daha önce bloga konuk olan Recontruction filminin oyuncu Nicolaj Lie Kaas. Film, kasaplık yapan Svend (Mads Mikkelsen) ve Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) kendilerine kasap dükkanı açmalarıyla başlıyor. Büyük hayallere ve tanıtım masraflarına rağmen açılışta ve sonrasında beklenen ilgiyi görmüyor. Her şey, dükkana tamire gelen bir elektrikçinin bir kaza sonucu  derin dondurucuda unutulmasıyla başlıyor. Ne yapılacağı konusunda tedirgin olan bu iki ortaktan kafası biraz gidik olan Svend, kendisine gelen ilk büyük siparişe de malzemesiz yakalanınca,  donmuş olan adamın bir bacağını önce kıyıp, sonra da marine edip müşterisine yolluyor. İnsan etinden yapılmış olan bu özel soslu ürün çok beğeniliyor ve beklenmedik bir ilgi oluşuyor kasap dükkanına karşı. Önünde yüzlerce kişilik kuyruk, tek almak istedikleri soslu o et. Tabi ki de buzluktaki etin de bir sınırı var, parça parça tüm adamı müşterilere satıyorlar. Hayatında ilk defa takdir gören Svend bu durumun bitiyor oluşuna çok üzülüyor. Çünkü işe yaramaz biri olarak görülmekte ve sırf bu yüzden karısı tarafından da terk ediliyor. Svend kendisine yeni bir kurban arar ve onu da buzluğa alıp hapseder.

The Green Butchers, bir yamyamlık anlatısı gibi dursa da asıl meselesi insanın geçmişle kurduğu problemli ilişkisidir. Jensen, yamyamlığı bir şok unsuru olarak değil, duygusal kopuklukları ve ahlaki çürümenin göstergesi olarak kullanıyor. Neticede birçok kişi varlığını ya kendisini yiyip tüketerek elde ediyor veya bir başkasını. Bunun yanında Svend çocukluk travmaları ile uğraşıyor, ortağı Bjarne ise bir trafik kazasında ailesinin ölmesine de sebep olan ve yıllardır komada olan ikiz kardeşi üzerinden vicdan mücadelesi veriyor. 

Mads Mikkelsen'in ter içinde, sinirli ve narsistik Svend performansı ile Nikolaj Lie Kaas'ın içine kapanık, öfkeli Bjarne oyunculuğu oldukça iyi ve yerli yerinde. 


Bu film, herkesin kolayca benimseyebileceğim bir film olmayabilir. Yönetmeni, tarzını ve düşünce yapısını bilenler için seyir keyfi oldukça yüksek bir film. Buna rağmen film, insan doğasına dair karanlık bir gözlem de sunuyor. Bastırılan geçmiş, görmezden gelinen travmalar ve ahlaki kayıtsızlık, sonunda daha da uç kesimlere doğru keskinleşiyor. Film, bir ahlak dersi vermiyor, cinayet olaylarına da girişmiyor, sadece kara mizahın etik sınırlarını zorlayıp izleyicisine takdir edilmemenin sonuçlarını gösteriyor. O yüzden yönetmeni takdir edin derim ben size.