28 Temmuz 2023 Cuma

Oppenheimer: Tarafını Seç

Vizyonda iki büyük bütçeli film var. Biri Barbie, diğeri ise Oppenheimer. Bir nevi 'tarafını seç' tadında rekabet halindeler. Bir taraf rengarenk bir hayatın içinde karanlığı sunarken, diğer taraf bütünüyle karanlık. Sonuç aynıya çıksa da giriş kısmı için seçimini Oppenheimer'dan yana yapanlardanım. Tabi ki bunun başlıca nedeni yönetmeninin Christopher Nolan oluşu. 

Christopher Nolan'ın Oppenheimer filmi, ilk atom bombasının yapım sürecini anlatıyor. Beklentiler daha çok Nolan'ın bu patlamayı nasıl görselleştireceği olsa da bambaşka bir portre çıkıyor karşımıza. Atom bombasının yarattığı görsel dehşetten çok, insanların yüzünde biriken duyguların izini süren bir film olmuş. Oppenheimer'ı canlandıran Cillian Murphy'nin donuk, içe çöken bakışları bu sebeple filmin en çok kullanılan görselleri arasında. Bir bomba kadar içi boşaltan bu bakışlar belki de kendisine bir oscar da kazandırabilir. 

Film, yalnızca tarihsel bir biyografi değil, kararların birbirine çarpıp yeni bir patlama yarattığı zincirleme bir metafor. Flashback'ler, ani görüntüler, hayal ile gerçek arasında gidip gelmeler, hem atomun parçalanmasını hem de Oppenheimer'ın ruhundaki çatlamaları yansıtıyor. Suya düşen bir su damlasının büyüyen halkaları gibi, Oppenheimer'ın her hamlesi, her ilişkisi ve her duruşu bir yıkımı tetikliyor. Matt Damon'ın canlandırdığı General Groves'un askeri pragmatizmi, Emily Blunt'ın hayat verdiği Kitty Oppenheimer'ın kadın zekası, Robert Downey Jr'ın müthiş dönüşümüyle hayat bulan Lewis Strauss'un ezikliği, kıskançlığı ve bitmeyen intikam arzusu. Filmin belki de en acımasız yüzleşmesi Strauss'un hikayesinde gizli: ortalama bir adamın, gahinin gölgesinde kalmasının yarattığı küçük ama yıkıcı bir öfke.

Tüm bu yapı içinde Oppenheimer, belki de Nolan'ın en olgun filmi. Yönetmenin önceki filmlerindeki zamansal kurgu oyunları, bu kez matematiksel kurgu ile gerçek bir insanın karmaşık yapısına ayna tutmak için kullanılıyor. Film kimi zaman çok katmanlı klasik filmlerin ruhunu taşısa da en nihayetinde kendine has bir ritmi, kendine has bir ağırlığı var. Belki de bu yüzden bu film, bir biyografiden çok, insanlık hali üzerine bir sorgulama getiriyor. Hepimiz, görünmeyen bir mahkeme huzurunda kendi kararlarımızla yargılıyoruz Oppenheimer'ı. 

15 Temmuz 2023 Cumartesi

Godland: Tanrılar Diyarı

İzlanda'lı yazar-yönetmen Hlynur Palmasun'un filmi Godland, 19. yüzyılın sonlarında Danimarka'dan İzlanda'nın ücra bir kasabasına yeni bir kilise kurması için gönderilen genç bir papazın hikayesini anlatıyor. 


Filmin hikayesi, piskoposu tarafından İzlanda'da (o zamanlar Danimarka'ya bağlı) yeni bir cemaat kurması ve papar olarak görev yapması için gönderilen genç din adamı Lucas'ın (Elliot Crosset Hove) etrafında dönüyor. Lucas, coğrafi olarak oldukça zorlu bu yolculuğa Hristiyan misyonuyla birlikte, sırtında dolaştırdığı fotoğraf makinesiyle de hem manzaranın hem de yeni tanıdığı insanların fotoğraflarını çekiyor. Lucas'ın İzlanda'da karşılaştığı en güçlü figür, ona rehberlik eden rehbr Ragnar (Ingvar Sigurosson). Kolonici gördüğü Danimarka'ya ve onun getirdiği inancı temsil eden Lucas'a hiç güvenmiyor. Ve bunu için bazı gerekçeleri var elbet.

Çetin bir yolculuğun ardından Lucas, sonunda Carl (Jacob Lohmann) ve kızları Anna (Vic Carmen Sonne) ile küçük kardeşi Ida (Ida Mekkin Hlynsdottir) yaşadığı evlerine bir kırık adam olarak ulaşıyor. Lucas'ın kolonyal kibrinin ve Ragnar'ın bastırılmış duygularının ortaya çıktığı şüphe, bağımlılık ve ayrıcalık gibi temalar etrafında çevrelenen bir ana gövdesi var filmin. Lucas'ın kilisenin tamamlanmasından sonra verdiği ilk hizmet ve Ragnar'ın fotoğraf çekilme talebini geri çevirmesiyle başlayan çatışma, filmin finaline doğru yolu açıyor.

Filmden beklentim hep yüksekti nedense, ama beklentimin karşılanmasını geçtim, yaklaşmadı bile. Belki de bir Corpus Cristi tadı umdum, aradım. Aradığımı da bulamayınca gerisi fuzuli kaldı.

16 Haziran 2023 Cuma

Beau is Afraid

İzleyicisine günümüzün popüler rahatsızlıklarından olan anksiyete garantisi sunan ama bunu mizahi bir dille yapan bir film olmuş Ari Aster'in Beau is Afraid filmi. Joaquin Phoenix'in canlandırdığı Beau, büyümeyi başaramamış, yalnızca yaş almış bir çocuk gibi. Filmin merkezinde ise ne kadar büyürse büyüsün annesinin gölgesinden çıkamayan bir adamın, kendi zihninde yarattığı savaş alanında kayboluşunun hikayesi anlatılıyor. 


Filmin ilk bölümünde kaotik bir şehir alegorisi karşımıza çıkıyor. Sokak ortasında çıplak koşan insanlar, ölüm ve şiddetle iç içe geçmiş bir toplumun resmi var önümüzde. Bu bölümde yönetmen Ari Aster'in mizah ile korkuyu aynı zeminde yürütme beceresi görülüyor. Ancak bu enerjik giriş, gilmin geri kalanında pek korunamıyor diyebilirim. Anlatı parçalandıkça ritim de dağılıyor. Filmin sürekli ton değişimi izlerken biraz yoruyor da diyebilirim.
 
Beau'nun (Joaquin Phoenix) annesi Mona'nın (Patti LuPone) varlığı, film boyunca görünmez bir el gibi her şeyi şekillendiriyor. Bir sahnede Mona'nın telefondaki sakinliği, Beau'nun yüzündeki en küçük tikleri bile travmatik olarak etkiliyor. Aster, anne-oğul ilişkisinin karanlık yanını hem absürt hem de mitolojik bir çerçeveye oturtuyor, ama bu noktada film iki uç arasında salınıyor. Bazen inanılmaz keskin kara bir mizaha sahipken, bazen de kendi sembollerinin altında ezilen bir melodrama kayıyor. 

Filmin en yaratıcı anlarından biri olan stop-motion sekansı, Beau'nun içsel masalını bir terapi defteri gibi seriyor. Yönetmen Ari Aster'in dünyasının teatral, yapay ve bilinçli plastik yapısı bu bölümde açığa çıkıyor. Bu anlamda Beau is Afraid filmi görsel olarak da büyüleyici bir film. 



Gerçek zamanlı öykü ile Beau'nun çocukluk anıları birbirine açıldıkça, film esas can alıcı sorusunu yöneltiyor: Bu adam gerçekten kendi hayatının öznesi mi, yoksa yıllar içinde yaşadığı suçluluk tiyatrosunun bir figüranı mı? Çünkü özellikle genç anne Mona karakterinde hem karizma, hem tehdit, hem de kırılganlık var. Ve sona doğru yaklaşıldığında ise adeta filmin birer parçası olan yıkım, suçlama, utanç, cinsellik yeniden birleşiyor. 

Ari Aster'in sinemasını sevenler için Beau is Afraid filmi, provoke edici, nefes kesici bir meydan okuma. Ancak kusurlarını da gizlemiyor film. Süresinin uzun oluşu, duygu tonundaki tutarsızlıklar ve duygu geçişlerindeki keskinlikler bu filmin eksiklikleri. Yine de izlenesi güzel bir film.

29 Mayıs 2023 Pazartesi

War Pony: Bozuk Döngüde İki Hayat

War Pony, iki farklı hayatın kesişmeyen ama birbirini yankılayan çizgilerini takip eden, hırpalanmış bir büyüme hikayesi. Yönetmenler Gina Gammell ve Riley Keough'un Bill Reddy ile Franklin Bob'un gerçek yaşam deneyimlerinden yola çıkarak kurduğu bu hikaye, dışarıdan gelen bakışlardan ziyade içeriden gelen duyguyu ve tınıyı yakalamanın peşinde.


Filmin iki ana karakteri Bill (Jojo Bapteise) ve Matho (LaDainian Crazy Thunder), aynı döngünün farklı duraklarında duruyor gibiler. Bill, genç yaşına sığmayan sorumlulukların ve bitmek bilmeyen yükselme hayallerinin peşinde debelenirken, Matho ise çocukluk ile yetişkinlik arasındaki ince çizgide şiddet ve ihmal arasında bir yaşam sürüyor. Film, bu iki hikayeyi birbirine temas ettirmeden ilerliyor ama aralarında görünmez bir bağ kurarak. Biri geçmişin yaralarını taşırken diğeri şimdinin taze kesiklerine maruz kalıyor. 

Ancak bu paralellik, anlatının her zaman uyumlu aktığı anlamına da gelmiyor. Bağdan kopma durumunda yer yer iki farklı film izliyormuş hissi yaratabiliyor. Bu da kopukluğa neden oluyor. Bill ve Matho'nun hikayelerinin sonunda bir araya gelmesi ise duygusal olarak işleniyor olsa da, bu buluşmanın yapısal olarak gerçekleşeceği öngörülüyor. Bu da filmin sürpriz gücünü azaltan bir unsur.

Yine de War Pony, topluluğun ritüelleri, yas törenleri ve gündelik dayanışma anlarında içten parlaklık yakalıyor. Buffalo'nun neredeyse büyülü bir şekilde sahneye girdiği final sekansı, filmin yorgun gerçekçiliği ile mistik bir ruhu aynı karede buluşturuyor. Öte yandan filmin en tartışmalı denecek yönü, travmanın neredeyse tek estetik malzemeye dönüşmesi olabilir. 


Tüm bunlara rağmen War Pony, oyuncu performansları, doğal mekan kullanımı ve yalın görsel diliyle etkileyici bir atmosfer kuruyor. Kamera karakterlerin dünyasına yaklaşırken asla yargılamıyor, öğretmiyor, ahkam kesmiyor, yalnızca tanıklık ediyor. Bu bakımdan film, günümüz Amerikan bağımsız sinemasında ayrı bir yer edinmeli ve bu sebeple belki de daha çok kıymet verilmeli. Kopyala yapıştır olan stüdyo filmlerinin aksine, en azından özgün bir film.

21 Nisan 2023 Cuma

John Wick 4: Efsane Vurmaya Devam Ediyor

İlk filminden bu yana kurduğu mitolojiyi bozmayan ve hatta bu film ile en olgun haline ulaşıldığı John Wick serisinin 4.filmi, 3 saate yakın süresine rağmen sıkmayan bir aksiyona sahip. Chad Stahelski, önceki bölümlerde dallanıp budaklanan hikayeyi, bu bölümde daha sade bir omurgaya oturtmuş. 

John Wick serisinin alamet-i farikası olan kareografik şiddet, bu filmde neredeyse soyut bir sanat eserine dönüşmüş durumda. Osaka Continental'de başlayan kan akışı, Paris sokaklarına, Arc de Triomphe trafiğine ve sonunda Sacre-Coeur merdivenlerine kadar uzanıyor. Kameranın aktifliğiyle biz de buna en yakından tanıklık ediyoruz. Özellikle apartman sekansındaki üstten tek plan hissi veren çekim, bina için aksiyonu zerresine kadar nasıl seyirciye aksettirilir, onun dersini veriyor.  Breaking Bad'in benzer bir sahnesini yad ediyor gibi izledik.

Keanu Reeves'in performansı ise minimalizmin gücüne yaslanıyor. Az Konuşuyor, yorgunluğu yüzünden okunuyor. Ama bu sessizlik Wick'in yıllardır taşıdığı ağırlığı daha da hissedilir kılıyor. Serinin ilk filmdeki intikam motivasyonun getirdiği hareketlilik, kendini bir nevi yorgunluk ve bıkkınlığa bırakmış gibi. Bunun yanında serinin yeni yüzleri heyecanlarını filme aktarmaktan geri durmuyor. Özellikle Caine (Donnie Yen) serinin yan karakterleri arasında şimdiden ikonik bir yer edinmiş diyebilirim.

Elbette film, kendine has gösterişinden ödün vermiyor. Kimi sahneler gereğinden uzun, kimi diyaloglar olduğundan fazla mitolojik ciddiyet taşıyor. Fakat John Wick filmlerinin doğasında bu aşırılık var. Şiddetin kendisi kadar onun teatral sunumu da bu evrenin bir parçası, bir seremonisi. Kan dökülmesi ya da insanların hunharca öldürülmesi bu anlatıda hiç absürt kaçmayan şeyler. Aksine "kan dökülmesi, asıl mesele".


Serinin en haz veren filmi kuşkusuz birinci film. John Wick'in yeniden doğuşuna şahit olmak, onun yüceliğinin başkaları tarafından zikredilmesine tanık olmak, izlerken bizleri de gaza getiren unsurlardı. Ancak serinin 4.filmi olan bu film, bence 1'den sonraki en güzeli ve en doyurucusu idi. Bunu uzun olan süresine rağmen söyleyebilirim. Serinin devamı gelir mi bilinmez, Keanu Reeves'in bunu istediğini okumuştum ama bu tempoya daha fazla katlanabilir mi emin değilim. Oynadığı John Wick karakteri gibi, kendisinin de yorgun olduğunu düşünenlerdenim zira. 


1 Nisan 2023 Cumartesi

Living: Ikiru Londra'da Yeniden Can Buluyor

Japon yönetmen Akira Kurusawa'nın 1952 tarihli klasiği Ikiru'nun (a.k.a. To Live) uyarlaması olan ve Oliver Hermanus'un yönettiği Living filmi, hikayeyi Londra'ya taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra'sında geçen bu drama, ölümcül bir sağlık tanısı alan ve bunun üzerine hayatını gözden geçirmeye başlayan yaşlı bir memurun hikayesini, Bill Nighy'nin olağanüstü performansıyla anlatıyor. 


İlk kez Shaun of the Dead filmiyle kendisiyle tanıştığım ve hayranı olduğum Bill Nighy'nin canlandırdığı baş karakterimiz Williams, hayatı boyunca aynı şeyleri yapan, aynı hayatı yaşayan, melon şapkalı bir memur. Alışkanlıklar yumağı o kadar tekdüzeleşmiş ki, departmanındaki tek kadın çalışan Margaret (Aimee Lou Wood) ona "Bay Zombi" lakabını takmış. 

Williams'ın, doktorunun kendisine sadece birkaç aylık ömrü kaldığını söylemesi üzerine verdiği cevap, katı ingiliz tavrının istem dışı bir parodisi adeta. Ancak o an, hayatının hali hazırda ne kadar 'ölü' olduğunu fark ettiği an oluyor. Hayatını gözden geçirmeye başlıyor ve ölmeden önce olabileceği en iyi kişi olmaya karar veriyor. Ve bu uğurda mahallenin anneleri tarafından departmanına iletilen mütevazı bir çocuk parkı talebinin, bürokratik ataletle bekletilmesini sonlandırmak için girişimlerde bulunuyor. 

Williams, biraz fazla bastırılmış ve çoğunlukla dile getirilmeyen bir hüznü barındıran bir karakter olsa da, Bill Nighy'nin performansı onu sürekli ilgi çekici kılıyor. Filmin sakinliğinin tüm yükünü sırtında taşıyor. 


Living filmi, uyarlandığı film olan Ikiru'dan farklar içeriyor. İntikamcı yerel gangsterler bu filmde çıkarılmış. Bunun yanında gizemli seslendirme de çıkmış. Ancak yapısal olan ana etkenler filmde bulunuyor ve nihai anlam ve duygu örtüşüyor denebilir. 

24 Mart 2023 Cuma

A Man Called Otto: Huysuz ve Tatlı Adam

Bu filmin yapılacağını ilk duyduğumda "izlememe gerek yok, orijinalini (A Man Called Ove) izledim" demiştim. Neticede geçmişte ABD için yeniden uyarlanan Funny Games ve Oldboy faciaları vardı. Ancak Tom Hanks hatırına şans vermeye değer buldum ki "iyi ki de izlemişim" dedirtti. O filmi de bilmeyenler için kısaca şunu söyleyeyim: A Man Called Otto; huysuz, aksi ve kuralcı bir dul olan Otto Anderson'ın hikayesini konu alıyor.

Tom Hanks'in canlandırdığı, filmin baş karakteri olan Otto Anderson, park etme, çöp atma gibi en basit mahalle kurallarının bile titizlikle uygulanmasını takıntı haline getirmiş ve en küçük aksaklığa kolayca sinirlenen bir karakter. Bu gibi kimseler komşularınca ya hiç sevilmez ya da kuralları ve sınırları belli birisi olduğundan saygı duyulur. Otto için izleyicide henüz oluşmuş bir izlenim ve duygu yokken tanımaya başlıyoruz onu. Bu sebeple filmin sonunda edineceğimiz tavır için henüz vaktimiz var.

Ancak Otto sevimsizliğinin devam etmeyeceğinin en belirgin nişanesi, onu canlandıran Tom Hanks'in kendisi. Çünkü Hanks, kendisinden irite duyacağımız bir rolde hiç bulunmadı. Şaşkın oldu, aptal oldu, yalnız oldu ama hiç öteki olmadı. Mafya üyesi olduğu filmde (Road to Perdition) bile seyircinin seveceği tarafta durdu. Bu sebeple Otto'nun uzun süre meymenetsiz suratlı ve mutsuz kalabileceğine olan inancımız Tom Hanks'in varlığı ile zayıflıyor. Çünkü söz konusu Tom Hanks olunca seyircinin beklentisi 'o sevilen adam kesin ortaya çıkacak' beklentisinin karşılanacağına çok emin. 

Filmin hikayesine bakacak olursak, eşini kaybetmiş olan Otto, hayatına son vermek istiyor. Ancak intihar girişimleri sürekli olarak yeni komşusu Marisol (Mariana Trevino) ve ailesi tarafından kesintiye uğruyor. Fakat film, bu intihar girişimlerini bazen beceriksizce komik, bazen de sadece tuhaf bir tonda işleyerek tonsal sapmalar yaşıyor. Derin düşüncelere dalacak sosyolojik bir ciddiyete de bürüneceğimiz yerde, o temadan çabucak bizi çıkarıyor. Amaç belki de bu, o tona çok bulaşmamak ve derhal çıkmak. 

Otto'yu da o moddan çıkaran bu yeni komşuları oluyor. Özellikle Marisol'un sabrı sayesinde Otto yavaş yavaş kabuğundan çıkmaya başlıyor, bir gence yardım ediyor ve Marisol ile kontrollü bir dostluk kuruyor. Film, özellikle kurallara sıkı sıkıya bağlı olan Otto'nun kurallarının esnetilebilmesini, Marisol'ün sevgi, hoşgörü ve şefkatli yaklaşımı ile mümkün olduğu vurgusunu da yapıyor. 

A Man Called Otto (USA) veya A Man Called Ove (İsveç) hangisi izlerseniz izleyin, bana göre hiçbir şey kaybetmezsiniz diğerini izlememiş olmakla. Duygu ve mesaj açısından ikisi de amacına uygun ve başarılı. Tek vermeniz gereken karar, orijinal dilinde izliyorsanız, İngilizce mi izlemeliyim yoksa İsveççe mi, hepsi bu bence. 

3 Mart 2023 Cuma

The Whale: Şişman Sefaleti

Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, izleyenin kendi içinde çelişen tepkileriyle yüzleşmesine neden olan, biraz zorlayıcı bir film. Bazıları için iğrenç bir film olabilir ama performansın güzelliği göz ardı edilemez. Mumya filmlerinden sevdiğimiz Brendan Fraser, hafızlara yeni şekliyle işleyecek bir oyunculuk sergiliyor. 


Filmin genel yapısı, Aronofsky'nin diğer eserleriyle paralellik gösteriyor: yönetmen, genellikle oyuncularını ve izleyicilerini zorlu deneyimlerden geçiriyor. Ancak Requiem for a Dream veya Black Swan filmlerindeki sanatsal ihtişam yerine, The Whale'in ana amacı; Charlie'nin (Brendan Fraser) 250 kg ağırlığında görünmesini sağlayan makyaj içinde kılıflanmış bedeninin önünde kamerayı tutmak ve izleyiciden bu hantallığa ortak olmasını istemek diyebiliriz. Bu yüzden film için arattığınız tüm görsellerde de Brendan Fraser'in yukarıdakine benzer fotoğraflarından öteye gidemiyoruz. 

Yönetmen Aronofsky bu filmde, karakterin dürtülerini ve düşkünlüklerini anlatmaktan çok, onlara işaret edip bakmakla ve seyirciye göstermekle ilgileniyor. Bu sebeple filmin tonunda kaymalar da yaşanıyor. Charlie'nin mastürbasyon sahnesi bizleri biraz komik unsurların beklediğini düşündürtse de sonra sulu gözlü bir melodrama geçiş gerçekleşiyor. Ancak tüm bu uç tonların ortasında, Brendan Fraser role, senaryonun izin verdiğinden daha fazla sıcaklık ve insanlık katıyor. Sadece gözleriyle bile Charlie'nin tatlı ama işkence gören ruhuna bir geçit sunuyor ve bunun ile o şişmanlığın getirdiği sefaleti(!) izlemeyi daha katlanabilir kılıyor. Bunun yanında Charlie'nin hemşiresi Liz rolündeki Hong Chau ve Charlie'nin yabancılaştığı kızı Ellie rolündeki Sadie Sink de filme biraz kıvılcım katıyor diyebiliriz. Liz, filmde vicdanın sesi, sağduyulu izleyicinin temsilcisi konumunda iken, liseyi bitirmeyi bile beceremeyen ergen dik başlı kızı Ellie ise dobra tavırlarıyla ofansif düşüncenin sözcüsü oluyor. Liz karakterini sevenler ve ona empati kuranlar için Ellie karakteri şeytanın ta kendisidir. Charlie'nin merhametli ve dokunaklı bakışlarının bile eritemediği katı bir kalbe sahip biri olarak. Ancak yine de Charlie'nin vazgeçilmezidir, çünkü 8 yaşında terk ettiği kızıdır.

Hikayesine baktığımızda, Charlie (Brendan Fraser) aşık olduğu adam için karısını ve 8 yaşındaki çocuğunu bırakıp giden, erkek arkadaşının trajik ölümünden sonra depresyona girmiş ve kendisini yemeye vermiş birisi. Onu artık hayata tutan tek şeyin kızı olduğunu biliyor ve 9 yıl aradan sonra onunla yeniden yakınlık kurmak istiyor. Ancak ne kızı buna yanaşıyor, ne de fiziğinden dolayı Charlie bunu yapabiliyor. Kendisinin dışarıdan bakanlarca iğrenç görüldüğünü düşünüyor ve hatta bundan emin ve bunu bir fact olarak biliyor. O sebeple online olarak verdiği derste kamerasını hiç açmıyor. Kendisine olan saygının yitirileceğinden emin. O yüzden her gün kapısına pizza bırakan kuryeye görünmek istemiyor. O yüzden bu gerçeğin itirafını herkesten duymak istiyor, kızından, Liz'den, kapısına gelip duran Hristiyan misyoneri çocuktan...

Film, kilolu insanlar üzerinden etik tartışmaları biraz tetikliyor. Filmin, toplumun şişman insanlar hakkındaki ön yargılarını ve gerçek görüşlerini yansıtığı düşünülebilir. Ancak bu konuda tek seslilik asla mümkün olmayacaktır. Toplumca fazla kilolu insanlara mesafeli olunduğunun, kilolu insanlarca da bunun bilindiğini de göstermek istiyor bize film. Karşısındakilerinin bakışları kendilerine çevrildiğinde yüz ifadelerinde oluşan değişimin farkındalar.

Neticede The Whale, ton olarak acıma/acımasızlık ve melodram arasında gidip gelen ve Brendan Fraser'in performansıyla iyice yüceleşen bir film. Film bittiğinde ağızda buruk bir tat bırakıyor ve Charlie'nin bakışlarındaki acıyı mıh gibi zihne çakıyor. 

24 Şubat 2023 Cuma

Boy From Heaven: İnancın Gölgesinde Yapılan Casusluk

Mısır asıllı İsveçli yönetmen Tarık Saleh'in Sünni İslam'ın ve Kahire'nin prestijli okullarından olan El-Ezher Üniversitesi'nin perde arkasına odaklanan Boy From Haeven (a.k.a. Cairo Conspiracy) filmi, din ve siyaset arasındaki çürümüş bağları ustalıkla ele alan, El Ezher'deki yozlaşmayı ve kurumsal güvensizliği keskin bir gözle anlatan bir yapım. Bir ilgi çekici yanı da çekimlerinin İstanbul'da da yapılmış olması. 


Film, Mısır'ın Manzala kentinde yaşayan, bir balıkçının oğlu olan Adem'in (Tawfeek Barhom) hayatının, devlet bursuyla kazandığı El Ezher Üniversitesi'ndeki değişmesini anlatıyor. Büyük bir heyecanla üniversiteye gelen Adem, üniversitenin baş imamının ölümü ardından kendini kısa süre sonra siyasi bir savaşın ortasında buluyor. Yeni baş imamın seçilmesi Mısır için basit bir şey değildir ve başa kimin geçeceğine hükümet dahil, iç ve dış tüm etki unsurları müdahale etmek istemekte. Adem de bu olayların ortasında. 

Adem, masum bir taşralıdan, devleti temsil eden istihbarat ajanı Albay İbrahim'in (Fares Fares) kontrolündeki bir casusa dönüşmek zorundadır. Görevi, devletin tercih ettiği adayın en üst mevkiye gelmesini sağlamak. Ve bu uğurda yapılması gereken legal ya da illegal ne varsa yapmaktır. Dini bir öğrenim yuvasında geçen bu paranoyak atmosfer izleyiciyi içine çekiyor. 

Film, din ve devlet kurumlarının her ikisinin de güvensizlik ve yolsuzluk barındırdığına dair çarpıcı bir portre çiziyor. Bir yandan inancın gösterişli manzaralarını sunarken, diğer yandan bu dindarlığın arkasındaki yozlaşmış ve iki yüzlü gerçekliği yan yana getiren cesur bir duruş sergiliyor. Aynı zamanda Adem'in masum bir gençten tehlikeli güç oyunlarının içine düşen bir figür olması ile de, o evredeki gençlerin nasıl manipüle edilip birer silaha dönüştürülebileceğini de göstermiş oluyor.


İstanbul'un Fatih ilçesinde bulunan, Mimar Sinan'ın kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii'nde de çekimleri gerçekleştirildiği için ekranda gördüklerimiz bize oldukça yakın geliyor. Filmi, Mısır hükümetinin El Ezher üzerindeki etkisini, dolayısıyla da birçok kişiye referans olan bu okul ile de Sünni İslam coğrafyasına müdahalesini görmek açısından biraz fikir bırakıyor diyebiliriz. En azından ismini sadece Teketek programlarından duyduğum bir yer olmaktan çıktı benim için. 

11 Şubat 2023 Cumartesi

The Banshees of Inisherin: Bir Dostluğun Kara Mizahı

2008 yılındaki In Bruges filminden hayran olduğumuz üçlü olan yönetmen Martin Mcdonagh ve oyuncular Brendan Gleeson ve Colin Farrell'ın yeniden bir araya geldiği The Banshees of Inisherin filmi bize yine nefis bir melankoli ve kara mizah ziyafeti sunuyor. Film 1920'lerin en ücra İrlanda'sında, hayali Inısherin Adası'nda geçiyor ve bize bir dostluğun yok oluşunu, yer yer kahkahalarla yer yer ise kalp kırıklığıyla harmanlayarak anlatıyor. 


Film, 1920lı yıllarda, İrlanda iç savaşı seslerinin suyun ötesinden duyulduğu bir dönemde geçiyor. Bu durum adada yaşanacak çatışmalar için uygun bir arka plan gürültüsü de sağlıyor. Basit bir köylü olan Padraic (Colin Farrell), her gün saat ikide en iyi arkadaşı Colm'u (Brendan Gleeson) ziyaret ediyor ve beraber bir bara gidiyor. Günlük rutinleri bu şekilde. Ancak bir gün Colm kapıyı açmayı reddediyor ve dostluktaki kopuşun sinyalleri alınmış oluyor.

Padraic, kendisini atlara ve eşek dışkısına dair saatlerce konuşabilen biri olarak tanımlarken, Colm ise müzik yazan, keman çalan ve varoluşsal umutsuzluk nöbetlerine kapılan bir düşünür gibi tanımlıyor. Entelektüel uçurumun farkında Colm, ancak Padraic için bu entelizm bir ölçü konusu bile değildir. Bu sebeple Colm, zamanın hızlı geçtiği ve yaşlılığın vermiş olduğu 'kalan zaman azaldı' duygusuyla depresyona giriyor ve kalan yıllarında daha yaratıcı şeyler yapmak kararı ile Padraic'i hayatından çıkarmaya karar veriyor. Çünkü onu amaçsız boş sohbetleri olan, sınırlı bir adam olarak görüyor. 

Hikayenin dönüm noktası, Colm'un Padraic'e yaptığı korkunç tehdit oluyor: Padraic onunla ne zaman konuşursa, Colm kendi parmaklarından birini kesecek!. Bu, hayatının geri kalanında müzik aletleri çalmak isteyen birisi için, intikam almak uğruna kendi hayatını yok etmek demek oluyor. Padraic ile her görüşmesinde yapmak istediklerinden uzaklaşmasını, fiziksele dökmek, daha belirginleştirmek istiyor bu tehdidi ile. Söz konusu Colm'un kendi parmakları değil de Padraic'inkiler olsa, yutulması daha kolay olurdu. Ancak Colm kendi parmaklarını kesmekle tehdit edince, ne Padraic ne de biz izleyiciler olayın ciddiyetinde değildik. Taa ki Padraic'in bir konuşma denemesinin ardından önüne konan kesik parmağı görene kadar. Colm ciddiymiş.


Filmin kilit unsurlarından biri, Padraic'in doğuştan gelen iyi niyetinin, bu çatışma ile nasıl aşındığıdır. İncinme öfkeye, cömertlik kabalığa, sevgi ise intikama dönüşüyor. Padraic kendisini 'iyi bir insan' olarak tanımlarken, Colm iyi insanları kimsenin hatırlamadığını, oysa herkesin Mozart'ın adını bildiğini iddia ettiği ve Padraic'in 'ben bilmiyorum' diye karşılık verdiği an daha da iyi anlıyoruz ikisinin aynı frekanstan konuşmadıklarını. Bu Mozart örneği de bize Colm'un aslında öldükten sonra unutulma korkusunun olduğunun işaretini de veriyor. 

Colin Farrell'in kaşlarını çatarak yaptığı mimiklerle Padraic'i canlandırışı, sergilediği en iyi performanslardan biri olabilir. Okul çocuğu yürüyüşü ve şaşkın bakışları ile karakterinin hakkını veriyor. Brendan Gleeson'ın Colm'un bakışları ise hem ölümü hem de koca bir sır odasını andırıyor. Filmin şüphesiz en iyi oyunculuğu ise Dominic'i canlandıran Barry Keoghan'ınkidir. Yürüyeceği daha çok yol, bize izleteceği daha nice güzel filmler olacaktır diye düşünüyorum. Kerry Condon ise, Padraic'in daha zeki kız kardeşi Siobhan rolünde harikadır. 

Yönetmen McDonagh bu filmi ilze trajedi ve komediyi mükemmel şekilde birleştirmiş. Three Billboards'ta Amerikan toplumuna ders vermeye çalıştığı zamana göre çok daha sağlam bir zeminde durduğu bir film olmuş bana kalırsa. Bu sebeple In Bruges'un da önüne koyarım ben bunu.