shaun sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
shaun sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

Yönetmen Ryan Coogler'ın son filmi Sinners, tür sinemasının sınırlarını zorlayan, tarihsel bazı gerçeklikler ile mitleri yan yana getiren bir yapım. Klasik bir Güney Amerika anlatısında, siyahi insanların hikayesini izleyeceğimizi düşünürken, olay hiç de beklenmeyen yerlere gidiyor. Kusursuz olmaktan çok uzak olsa da günümüz ana akım Amerikan sinemasında nadir görülen bir cesaret yine de bu.


Hikaye 1932 senesinin Mississippi'sinde geçiyor. Chicago'nun karanlık dünyasından eski topraklarına dönen ikiz kardeşler Smoke ve Stack ( ikisini de Michael B. Jordan canlandırıyor) bir juke-joint** açmak istiyor. Müziğe ilgi duyan kuzenleri genç Sammie'ye (Miles Caton) de bu mekanda sahne vererek kendi toplumunun eğlence mekanının burasını istiyorlar. Açılış günü yükselen müziğin sesine yalnızca çevredeki müzikseverler gelmiyor, uzaklardan gelen kan emici bir grup da bu müziğin çağrısına icabet ediyor ve müzik ile başlayan bu gece, kanlı bir hayatta kalma savaşına dönüşüyor.

Sinners, tematik olarak son derece zengin bir metinde sunuluyor. Blues müziği yalnızca bir tür değil, tarih, hafıza ve direniş biçimi olarak ele alınıyor. Film, müziği geçmişle gelecek arasında köprü kuran ruhani bir güç olarak konumlandırıyor. Coogler'ın asıl derdi bir vampir mitolojisi anlatmaktan ziyade, kurulmak istenen özgürlük alanlarının dışarıdan nasıl tehdit edildiği. Beyazların ,yani dolayısıyla egemen gücün, davet edilmeden giremeyeceği alanlar fikrini vampir mitli bir metaforla anlatmayı deniyor. Bu metafor zaman zaman bariz, zaman zaman dağınık olsa da niyetin berraklığı ortada.

Ancak sorun şu ki bu kadar çok tema filmde birbirini tamamlamak yerine çoğu zaman birbirine çarpıyor. Özellikle vampir altmetni, filmin kurmaya çalıştığı politik ve duygusal derinliğin üzerine yapıştırılmış bir efekt gibi duruyor. Bu da iyi bir metafor olmaktan çıkarıp ton bozukluğuna neden oluyor.


Coogler'ın çekimdeki tercihleri oldukça iddialı aynı zamanda. 65mm IMAX'li geniş format çekimler, uzun planlar, stilize ışık kullanımı ve müziğin görüntüyle iç içe geçtiği sahneler.. Özellikle Sammie'nin juke joint'teki performansı sırasında geçmişten bugüne uzanan görsel kolaj, filmin en güçlü anlarından biri. Tüm bunlar gerçekten çarpıcı olsa da yine şu sonuçtan kaçamıyor; film nefes alamıyor. Özellikle final bölümü kontrolsüz bir kaosa dönüşüyor. Hikayeyi taşıması gereken dramatik ilişkiler çoğu zaman yüzeysel kalıyor. Vampir istilasına geçiş ise ton olarak neredeyse başka bir film gibi duruyor. O geçiş esnasında tuvalete gitmiş olsa biri, döndüğünde başka bir filmde bulacak gibi kendini. 

Filmi izlerken aklıma Shaun of the Dead filmi de geldi. Her ne kadar o zombi mitolojisi ile dalga geçen bir komedi filmi olsa da, her ikisinde olan tek bir mekana, bir puba, bir juke jointe sıkışmış olma durumu var. Shaun of the Dead filminde karakterler sığındıkları Winchester pubının içinde hayatta kalma mücadeledi verirken, Sinners filminde ise bu mekan yine bir eğlence yeri olan Juke Club oluyor. Ancak bir üst paragrafta değindiğim, Sinners filminde, vampir hikayesine keskin bir virajla geçiş yapılma olayı, Shaun of the Dead filminde yoktu. Minik minik hazırlık sahneleri vardı ve seyirci buna hazırdı. Burada bu iki filmi bağlamak istediğim mevzu da tam olarak bu. Keskin dönüşler hikayede bir twist oluşturmak için pek ala kullanılabilir, ancak ton ve türdeki keskin dönüşlerde bir ön hazırlık mutlaka gerekli. En azından birkaç ipucu.


Sinners, Ryan Coogler'ın en tutarlı filmi olmayabilir, ama kesinlikle en cesur işi. Film, her fikrini kusursuzca hayata geçiremese de büyük sorular soruyor, güçlü imgeler yaratıyor ve sinemanın hala risk alabileceğini gösteriyor. Eksiklerine rağmen tarihsel bir bilinçle beraber, müziği de anlatının merkezine yerleştiren ve seyirciyi konfor alanından çıkaran bir film. Ayrıca sevdiğim bir dizi olan Godless'ta Roy Goode karakterini canlandıran Jack O'Connell bu filmde vampirlerin reisi olarak boy gösteriyor. Filmde bize eşlik eden bir diğer oyuncu da Hailee Steinfeld.

*juke joint: Çoğunlukla Güney Amerika'da Afro-Amerikalılar tarafından işletilen, müzik, dans, kumar ve içkinin sunulduğu eğlence mekanları.

Japon yönetmen Akira Kurusawa'nın 1952 tarihli klasiği Ikiru'nun (a.k.a. To Live) uyarlaması olan ve Oliver Hermanus'un yönettiği Living filmi, hikayeyi Londra'ya taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra'sında geçen bu drama, ölümcül bir sağlık tanısı alan ve bunun üzerine hayatını gözden geçirmeye başlayan yaşlı bir memurun hikayesini, Bill Nighy'nin olağanüstü performansıyla anlatıyor. 


İlk kez Shaun of the Dead filmiyle kendisiyle tanıştığım ve hayranı olduğum Bill Nighy'nin canlandırdığı baş karakterimiz Williams, hayatı boyunca aynı şeyleri yapan, aynı hayatı yaşayan, melon şapkalı bir memur. Alışkanlıklar yumağı o kadar tekdüzeleşmiş ki, departmanındaki tek kadın çalışan Margaret (Aimee Lou Wood) ona "Bay Zombi" lakabını takmış. 

Williams'ın, doktorunun kendisine sadece birkaç aylık ömrü kaldığını söylemesi üzerine verdiği cevap, katı ingiliz tavrının istem dışı bir parodisi adeta. Ancak o an, hayatının hali hazırda ne kadar 'ölü' olduğunu fark ettiği an oluyor. Hayatını gözden geçirmeye başlıyor ve ölmeden önce olabileceği en iyi kişi olmaya karar veriyor. Ve bu uğurda mahallenin anneleri tarafından departmanına iletilen mütevazı bir çocuk parkı talebinin, bürokratik ataletle bekletilmesini sonlandırmak için girişimlerde bulunuyor. 

Williams, biraz fazla bastırılmış ve çoğunlukla dile getirilmeyen bir hüznü barındıran bir karakter olsa da, Bill Nighy'nin performansı onu sürekli ilgi çekici kılıyor. Filmin sakinliğinin tüm yükünü sırtında taşıyor. 


Living filmi, uyarlandığı film olan Ikiru'dan farklar içeriyor. İntikamcı yerel gangsterler bu filmde çıkarılmış. Bunun yanında gizemli seslendirme de çıkmış. Ancak yapısal olan ana etkenler filmde bulunuyor ve nihai anlam ve duygu örtüşüyor denebilir. 


Her ne kadar filmin yönetmenliğinde yine Edgar Wright ( Shaun of the Dead, Hot Fuzz filmleri ve Spaced dizisinin yönetmeni) otursa da filmin içinde Simon Pegg varsa, o film Simon Pegg filmi oluyor. Ki diğerleri gibi bunun da senaryosunda Simon Pegg imzası var. Bu sefer muhteşem ikiliye ( Simon Pegg - Nick Frost ) Martin Freeman, Paddy Considine, Eddie Marsan gibi ingiliz sinemasının parlayan isimleri de dahil.


Filmde, çocukluklarını beraber geçirmiş 4 kişinin, yıllar sonra tekrar bir araya gelip " twelve pubs, twelve pints" mottasıyla eski mahallelerine yaptıkları 'sıla-ı rahim' anlatılıyor. Ama işte senaryo Simon Pegg'ten çıktığı için bu küçük kasaba eski halinden çıkmış, zombili, 'alien'lı bir kasabaya dönüşmüş. Aynı pilavı farklı sunumlarla bize sunsa da Simon Pegg komedisi henüz sıkmış değil. Takipçileri için film 19 Temmuz'da İngiltere'de, 23 Agustos'ta Amerika'da gösterime giriyor, Türkiye'de girer mi bilmem.

Şimdilik fragmanı ile idare edin




Cockneys vs. Zombies, Londra'nin Cockney bolgesinde gecen bir Gerilim-Komedi filmi. Benzeri ve belki de oncusu diyebilecegimiz Shaun of the Dead'den daha kanli ve daha aksanli. Ama onun kadar komik mi bunu anca tamamini izledikten sonra anlayacagiz.

Matthias Hoene'in yonettigi film 31 Agustos'ta Ingiltere'de

Daha once sinemaya giris tarihini anons ettigimiz ve fragmanini paylastigimiz Simon Pegg filmi 'A Fantastic Fear of Everything', yonetmenin bir gecis filmi olarak mi algilanmali yoksa "bir hevesti ve bu heves gecmeli" mi denmeli?


Crispian Mills & Simon Pegg


Simon Pegg filmi dediysek hemen filmin ona ait oldugunu dusunmeyin. Ne filmin senaryosunda ne de yonetmenliginde katkisi var. Sadece bir oyuncu olarak, oyunu ile filme dahil olmus. Filmin yonetmeni ve senaristi ise daha once de belirttigimiz gibi Ingiliz muzik grubu Kula Shaker'in solisti Crispian Mills. Muzik piyasasinda belirli bir yer edinmis ve az-cok taninan bir grubunun solisti olmak onu film yapmaya neden iter? Crispian Mills'in annesi aktris, babasi ise yonetmendi. Ve yine buyukbabasi ve buyukannesi sinema sektorundeydi. Yani sinemanin bir aile meslegi olacabilecegini dusunmus.

Peki bunu dusunerek iyi etmis mi? Ilk ve tek filmine bakacak olursak pek de iyi etmemis diyebiliriz. Korku-komedi tarzindaki bu filmi icin daha once Will Ferrell dusunulmustu. Fakat Shaun of the Dead ve Hot Fuzz gibi filmleriyle korku-komediyi ve polisiye-komediyi iyi harmanlamis bir oyuncu olan Simon Pegg'te karar kilindi. Film icin verilen en iyi karar da kanimca bu olsa gerek. Simon Pegg filmi kurtarmaya calisiyor ama yetmiyor. Simon Pegg fanlari icin onu izlemek keyif verebilir ama fani olmayanlar icin ayni seyi soyleyemeyecegim.

Ulkemizde yakin zamanda muzik sektorunden sinemaya gecis yapan Mahsun Kirmizigul vardi. ( Yakinda Nihat Dogan'in da bir seyler yapacagini duymustuk, umarim vazgecer.) Mahsun Kirmizigul'un once donup muzik hayatina bakiyorum, daha sonra sinema hayatina. Ehven-i ser kaidesi dogrultusunda muzik yapmasindansa film yapmasini tercih ediyorum kisisel olarak. Ama Crispian Mills icin ayni tercihi yapmiyorum, seni muziklerinle tanimak istiyorum diyorum kendisine.


This is England filmini blog takipçilerinin çoğunun izlediğini varsayıyorum ve kült haline gelmeye aday bu filmi tanıtmaya gerek olmadığını düşünüyorum.1983 yılında Falkland savaşının ertesinde 15 yaşındaki Shaun'un çevresinde gelişen faşist,şovenist hareketlere sessiz kalmayıp faşist bir grup olan Skinhead'e katılmasını ve sonrasında gelişen olayları anlatıyordu.Dönem faşizmini üstünkörü kötülemekten öte bunu tetikleyen motivasyonların derinine inip,sorunların kimlik sorunundan öte toplumsal bir boyutunun olduğuna dikkat çekmiştir.Göçmenlere yapılan baskıların ve halkın yozlaşmasının esaslı nedeni ekonomik açıdan varolan sıkıntılar ve başarısızlıklarına neden aramaktır.Böylece grup şovenistlikten faşizme doğru bir yol izler.Dönem içinde yaşanılan sorunları işsizler üzerinden sadece göçmenlere bağlamak en basit çözümdür ve bunun farkına varan Shaun'un filmin sonunda 'kutsal olanı' denize atabilmesi bu yüzden mühimdir.

Filmin yönetmeni Shaun Meadows ilk olarak adını Dead Man's Shoes ile duyurmuştur.Film kardeşinin intikamını almaya çalışan bir anti-kahraman üzerinden ilerlemekteydi.Sonrasında This is England ile beklediği çıkışı yapmıştır.Ken Loach'tan sonra ada sinemasının en iyi yönetmeni olarak nitelendirilen Meadows This is England filmiyle 2008 Bafta ödüllerinde 'en iyi ingiliz film' ödülünü almıştır.Filmin kendisi kadar ses getiren bir başka ismi ise Shaun karakterini canlandıran Thomas Turgoose'dir.Shaun Meadows yönetmindeki Somers Town filminde de oynayan Turgoose'nin This is England filmindeki performansı 400 Blows yapımının çocuk karakteri Jean Pierre Laud'un gösterdiği performansa yakındır.Özellikle filmin sonunda Antoine Doinel gibi deniz kenarında yalnızlığa doğru gidişi 400 Blows filminden esintiler verir.

Hal böyle iken aldığı olumlu tepkiler sayesinde devam ettirilebilir sonu olan filmin devamı gündeme geldi ve geçen sene Shaune Meadows Channel 4 için 4 bölümlük dizi haline getirilecek devam senaryosu yazmaya başladı.Senaryo yazımında Skins dizisinin ekibiyle çalışan Jack Thorne,Meadows'a yardım etti.

This is England '86 3.4 milyon işsizin olduğu ve ekonomik açıdan zor olan dönemde,milli takımında Tanrının eliyle Dünya Kupasına veda edişinin gölgesinde başlıyor.Shaun'un okuldan ayrılışı ve varolan ekonomik zorluklarda kendi yolunu bulmaya çalışırken dizinin senaryosu diğer yandan Woody ile Lol'un evliliklerini iptal etmeleri üzerinden ilerleyecekmiş.Meadow dizi ile ilgili ilk kez bir kadın karater üzerinden ilerleyen bir senaryo yazdığını ve konunun devamı için farklı fikirlerinin de olduğunu açıklamış.Film kadrosonu bir arada tutup diziye monte etmiş olması Meadows'un filmdeki başarıyı tekrardan yakalaması adına oldukça önemli.Geçen ay trailer'ı yayınlanan dizinin ilk bölümü 7 Eylül tarihinde yayınlanacak.Beklentimiz Shaune Meadows'un bizleri hayalkırıklığına uğratmayacağı yönünde.


"Shaun of the Dead"ten sonra korku-komedi türündeki ilk zombi filmim oldu 'Zombieland' ve bu tarzdaki filmlerin bende bıraktığı etkiyi korumayı başardı. Yönetmen Ruben Fleischer'in ilk sinema filmi olmasına rağmen kısa bir süre önceye kadar IMDB Top 250 arasında yer alıyordu film ve hala 8.1 gibi yüksek bir puana sahip. Oyuncular arasında Jesse Eisenberg, Woody Harrelson, Emma Stone ve Abigail Breslin gibi isimler var.


Kural 1 : Kondisyon
Kural 2 : Çift Vuruş
Kural 3 : Tuvaletlere Dikkat!
Kural 4 : Emniyet Kemerini Bağla!

Bu 4 kuralın görsel olarak anlatıldığı sahneyle başlıyor film. Colombus'a göre bunlar, eskiden Amerika olan artık 'Zombieland' te hayatta kalmak için uygulamanız gereken en önemli 4 kural. Çünkü burdaki zombiler koşan cinsten ve giderek akıllanıyorlar, ayrıca çift vuruş hem emin olmak için lazım hem de gayet zevkli, emniyet kemeri ise bilindik nedenlerden ötürü. Colombus, oluşturduğu bu kurallar sayesinde zombiye dönüşmemiş birkaç kişiden biri olmayı başarmış ve ailesini bulmak için memleketi 'Colombus'a gidiyor. Yolda artık bir nevi zombi avcısı olmuş 'Tallahassee' ile karşılaşıyor ve beraber yolculuk etmeye başlıyorlar. Zombieland'te bir kişiye bağlanmamak kurallar arasında olduğundan, kahramanlarımızın isimleri doğdukları yerlerden geliyor veya kendileri isimler uyduruyor. Zombi öldürmek Tallahassee için çok kolay olsa da, onunda karşı koyamadığı birkaç şey var ve bunlardan en önemlisi 'Twinkie'. Gezegendeki bütün 'twinkie'lerin birkaç ay içinde bozulacağı gerçeği onu 'twinkie' bulmak konusunda daha da sabırsızlandırıyor. Yolculuk sırasında karşılaşılan bir markette bulunması muhtemel 'twinkie'ler için durulup, araştırmak için içeri giriliyor ama 'twinkie' yerine bir abla-kardeş ile karşılaşıyorlar (Wichita ve Little Rock). İlk olarak pek iyi anlaşamayan bu iki grup, zamanla birbirlerinden hoşlanmaya başlıyorlar ve doğudaki bir yerde zombisiz bir bölge olduğu dedikodusuna inanmak isteyip, yollara düşüyor.


Açılış sahnesi büyük umutlar veriyor izleyiciye ve film bu beklentiyi karşılıyor sonuna kadar. Bir yol filmi Zombieland ve arayışta olan 4 insanın ilişkilerini anlatan bir film. Uzun zamandır başka bir insanla iletişim kuramamış ve hala zombilerin olmadığı yere inanmıyor gibi görünüp ama inanan 4 kişinin filmi bu. Ufakta olsa korkmak amaçlı izlemeyi düşünenlar varsa bence vazgeçsin, çünkü birkaç görüntü dışında (ki bence yukardaki palyaço en korkunç olanı) korkmak çok zor bu filmde. Bilindik bir senaryoya sahip film ama karakterlerini güzel yazmış senaristler. Hepsinin zayıf yönlerini ve ne yapmak istediklerini gösteriyor bize ve bu, filmde yaptıkları bütün hareketlerin daha anlamlı olmasını sağlıyor. Bu karakterleri hayata geçiren oyuncular daha başarılı, o ayrı. Oyuncular arasında Tallahassee rolündeki Woody Harrelson başı çekiyor. Kovboy tarzının bu kadar yakıştığı çok fazla insan yoktur herhalde. Jesse Eisenberg, filmin 'Michael Cera'sı olmayı layığıyla başarıyor. Emma Stone da 'taş hatun' rolünde ne yapması gerekiyorsa yapıyor. Benim oyunculuk anlamında gördüğüm tek eksik Abigail Breslin. 'Little Miss Sunshine'da harikalar yaratırken izlediğimiz için mi bilmiyorum ama burda biraz donuk geldi bana. Birde küçük sürprizi var filmin. Bill Murray kendisi olarak karşımıza çıkıyor kısa bir süreliğine ve gerçekten renk katıyor filme. Bilindik karakterlerle, bilindik bir senaryoyla yola çıkılmasına rağmen güzel hatta çok güzel bir film çıkmış ortaya ama 'Shaun of the Death' olması için 30-35 fırın ekmek daha yemesi gerekecek, şimdilik çıtır çerez niyetine izlenebilir keyifle, o ayrı.

ve işte twinkie


Beyoğlu yeniden canlanıyor. Hep canlıydı ama nedense festival günleri ayrı bir heyecanı ve tadı oluyor. İstanbul - Film - Festival kelimelerini bir araya koyup da bize şenlik yaşatan organizasyon olan İstanbul Film Festivalinin 28. si 4-19 Nisan tarihlerinde bizlerle olacak. 200 adet film-belgesel 7 Farklı sinemada gösterilecek. Ve bu sinemalar arasında 2 film birden sloganıyla ün yapmış tarihi erotik film sineması Rüya da var. Geçmişte içine girmeye korkanlar merak ediyorlarsa buyurup artık girebilirler:)
Biraz festivalden bahsedeyim.


Bu sene 23 katogride toplam 202 film gösterilecek. Uluslararası yarışmada 13, ulusal yarışmada 14 film yarışacak. Yeni yarışma olarak da "Sinemada İnsan Hakları" var. Burda da 10 film yarışacak. Bu sene yeni bir kategori olarak "Gümüş Ülke, Altın Sinema: Arjantin" de Arjantin filmleri var.

Festival; film gösterimlerini, festival ödüllerini, yarışmaları ve etkinliklerin tamamını kapsıyor. Etkinlikler içerisinde sinema dersi, söyleşiler, parti ve konserler, kısafilm gösterimleri olacak. Filmlere gelecek olursak, Fransız filmleri diğer ülkelerinkine göre biraz fazla durmakta ve bu da bu ülkenin sinemasını sevenler için iyi bir haber. Filmlerden bahsetmek istemiyorum. Çoğu hakkında da bilgi sahibi değilim açıkcası ama bir kaç tavsiyem de olmayacak değil.

Ama önce BİLET FİYATLARI'nı kontrol ediniz.
Günlerine ve seanlarına bakmak için de FİLM LİSTESİ ve FİLM ÇİZELGESİ.
Şu duyuru da önceden okunmalıdır. O duyuru bu duyuru.



SUMMER ( Yaz): 2008 yapımı ingiliz filmi. Ana karakterin çocukluk döneminin geçtiği yere gidip geçmişiyle yüzleşmesini anlatıyor. ve karakterimizin adı da Shaun olunca direk izlenebilir diyebilirim:)

L'HEURE D'ÉTÉ (Yaz Saati): Demonlever'in yönetmeni Olivier Assayas'ın 2008 yapımı filmi. Karmaşık bir yapıya sahip olsa da Demonlever'in yanında daha bi yumuşak kaçacagını düşünüyorum. Juliette Binoche 'nin de bu filmde oynadığını belirtmeden geçmek istemem.


ALİ'NİN SEKİZ GÜNÜ : Monoton bir hayata sahip bakkal Ali'nin içinde; mahallesine, dolayısıylada hayatına Zeynep'in taşınmasıyla ufak kıpırtılar oluşur ve platonik bir aşka dönüşür. Ve başlar Zeynep'i takip etmeye, ettikçe kendi yalnızlığını anlamaya. Önceki filmlerinde kaybedenleri oynayan Yazgı filminden Serdar Orçin ve Kader filminden Ufuk Bayraktar'ı bir araya getirmesi bile yeterli benim için. izlemeyeliz he Hacito, ne dersin :)

FORASTERS (Yabancılar) : "Morir o no" (ölmek veya ölmemek) filmi daha önce istanbul film festivalinde gösterilen ispanyol yönetmen Ventura Pons' un 2008 yapımı filmi Yabancılar'da bir ailenin iki farklı olaya karşı olan duygularını ve o olaylardan ötürü oluşan yabancılaşmayı anlatıyor.

HAYAT VAR : Reha Erdem 'in son filmi olan Hayat Var önce vizyona girecek ardından da festivalde gösterilecek. Nerede izleyeceğinizin kararını da siz verin.

BOUND FOR GLORY (Şöhret Yolunda) : Sevdiğim ve çokca da seveni bulunan usta şarkıcı Bob Dylan' ın kendisinden etkilendiği hatta onun yolunu takip ettiği efsanevi folk şarkıcısı Woody Guthrie'nin yaşamını konu alan 1977 yapımı bir ABD filmi. Müzik severlere ,özellikle de folk müzik sevenlere, duyrulur.

8.th WONDERLAND (8. Harikalar Diyarı) Dünya çapında sıradan insanların internet üzerinden sanal bir devlet kurmasıyla alakalı ilgi çekici konusu olan bir film. "Kusursuz derecede örgütlü ama var olmayan bir ülkeyle nasıl savaşılır?" sloganı ile verilmiş İKSV sitesinde. Demokrasi ve devlet anlayışımıza farklı bir bakış açısı var sanırım.


9.99 Etgar Keret'in kısa hikâyelerinden uyarlanmış bir stop-motion animasyon filmi. Yaşamın ve mutluluğun post-modern anlamıyla alakalı bir komedi cümlesiyle ilgimi çekti. Belki sizin de ilginizi çeker.


APPALOOSA ( Kanun Benim ) : Sinemada artık western filmi bulmak zorlaştı. Bu ihtiyacımızı giderecek bir film. Oyuncu kadrosunda Viggo Mortensen veRenée Zellweger'in yanısı filmin yönetmenliğini yapan usta oyuncu Ed Harris de bulunuyor.


THEY SHOOT HORSES, DON'T THEY? (Geçen yıl kaybettiğimiz Sydney Pollack anısına yönetmenin 1969 yılında çektiği filmi de festivalde bulabiliriz.



CANKURTARAN İSTANBUL Yeni Türk Sineması segmentinte gösterilen deneysel bir türk filmi. Aynı film içinde 4 farklı film ve her birinin ritmi ve hikaye akışı farklı...



ELDORADO Gerçek bir olaydan yola çıkan absürt-komedi filmi Belçikanın 2009 yılı oscar adayı. Genç bir adamın hırsızlık yaparken yakalanması üzerine soyduğu yerin sahibiyle arasında başlayan dostluktan bahsediyor.



JOHNNY MAD DOG (Kuduz Köpek Johnny) Kara kıtada yaşanan insanlık dramıyla alakalı bir film. Gerçek hayatta askerlik yapmış çocukların canlandırdığı asker-çocuklar üzerinden bir milletin dramını gözler önüne seriyor.



LOS BASTARDOS (Piçler) Amerikadaki göçmenler hakkında bir film. Ağır-aksak ilerleyen çarpıcı filmlerden biri.



SÜT Semih Kaplanoğlunun "Yusuf Üçlemesi"nin Yumurtadan sonra ikinci filmi Süt. Bu sefer yusufun gençliğine tanık oluyoruz. Merakla beklediğimiz filmlerden bir diğeri .



SHIRIN Belki de festivalin en ilginç filmi. Bir İran filmi. Efsanevi Hüsrev ile Şirin'in sinemaya aktarılmış halini izleyen sinemadaki insanların kah gülerken kah ağlarken portrelerine yer verilmiş bir film. Sonuna kadar sadece izleyicilere odaklanan filmde arkadan da hikayeyi dinleyebiliyoruz.

ABSURDISTAN : Antalyanın bir köyündeki olaydan esinlenmiş, masalsı bir anlatıma sahip komedi bezeli bir film. Köye gelen suyun kesilmesinden sonra erkeklerin buna duyarsız kalmasına sinirlenen kadınlar, ellerinde büyük bir silahın oldugunu keşfederler. Bu silahın adı amiyane tabirle sex'tir.

TULPAN Son zamanlarda yükselişe geçen Kazakistan sinemasından bol ödüllü ve konusuna bakıldığnda oldukça eğlenceli görünen bir komedi filmi. Asa, Tulpan'la evlenmek istemektedir. ancak Tulpan, kulakları büyük diye Asa'yı istemez.

LÅT DEN RÄTTE KOMMA IN ( Gir Kanıma ) : isveç yapımı olan bu korku filmini ne kadar aradıysam da bulamamıştım bir türlü. Ben onun ayağına gitmeden o geldi ayağıma. Fantezi-komedi diye kategori edebileceğimiz film IMDB'de de oldukça değer görmekte. istersen sen de bak.

DEN DU FRYGTER ( Korkma Benden) : Favori filmlerimden Ademin Elmaları'nın yönetmeni Thomas Jensen'in senaristliğini yaptığı ve yine Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen'in oynadığı bir Danimarka filmi. izlenmezse ayıp olur:)

KOLME VIISASTA MIESTÄ (üç Bilge Adam) : "Bir noel gecesi biraraya gelen 3 anti-kahraman erkekliğin yüzkarası olduklarını anlatırlar ve bir yandan da bir Noel mucizesinin gerçekleşmesini umarlar."

LOFT (Çatı Katı) : Evli beş erkeğin, kaçamak yapmak için tuttukları çatı katında buldukları genç bir kadın cesedi ile oluşan şüpheler ve olaylar zinciri. Gece Yarısı kuşağında gösterileceği için öğrenciler tarafından pek bi rağbet görmeyecek sanırım.

GÖLGESİZLER : Ümit Ünal tarafından, Hasan Ali Toptaş'ın romanından uyarlanmış bir film. Sinemada izlenmemişse festival ortamında izlenmesi tavsiye olunabilir.



Burda kıyıda kalmış bir kaç filme değinmek istedik. Siteye ilk girdiğinizde gözümüze çarpan galalardan falan bahsetmedik. Ama 202 film arasında muhakkak gözden kaçırdıklarımız olmuştur. Bu konuda da tavsiyelere açığız.

Shaun of the Dead filminin üçlüsü; Simon Pegg, Nick Frost ve yönetmen Edgar Wright' tan yine güzel bir komedi. Bu filmde hedefte American aksiyon filmleri var. Shaun of the Dead' deki gibi müzikler iyi kullanılmış, müzikten beklenilen hareketin tersi yönde hareket göstererek beklenmedik espriler yapılmış yine.
Shaun of the Dead tadında bazı sahneleriyle hatta daha tatlı bir film olmuş. Filmin ufak bir sahnesinde Cate Blanchett de oynuyor-her ne kadar kendisi pek belli olmasa da gözleri onu ele veriyor:) -.
Komedi filmi boş zaman öldürgeci anlayışından kurtulun ve bir an önce bu ve Shaun of the Dead filmini izleyin bence.
-----------------
Nicholas Angel: Oy! When's your birthday?
Underage Drinker #1: 22nd of February.
Nicholas Angel: What year?
Underage Drinker #1: Every year!
Nicholas Angel: Get out!
---------------
Danny Butterman: Point Break or Bad Boys II?
Nicholas Angel: Which one do you think I'll prefer?
Danny Butterman: No, I mean which one do you wanna watch first?
-------------
Simon Skinner: He was simply an appalling actor.
Nicholas Angel: You murdered him for that?
Simon Skinner: Well, he murdered Bill Shakespeare!
Nicholas Angel: What?
-------------
Nicholas Angel: All right, what about this guy? Ask yourself, why has he got his hat pulled down like that?
Danny Butterman: He's fuck-ugly.
Nicholas Angel: Or, he doesn't want you to see his face.
Danny Butterman: 'Cause he's fuck-ugly.

Her ne kadar IMDB'de korku filmleri başlığında bu filmin adı olsa da zombi temalı bir komedi filmidir. Kanımca da en iyi ingiliz komedisidir.
Zombileşmiş hayatlara göndermeyi de filmin sonunda "zombileri topluma kazandırma" adı altında eklemesi de ayrı bi güzel..
film aşağıdaki eğlencelik repliklerle başlıyor..tabi eğlenebilmeniz için izlemeli ve izletmelisiniz..
Filmin senaryosunu, filmde Shaun karakterini canlandıran Simon Pegg yazmış ve filmi Edgar Wright yönetmiş.. Filmde kullanılan müzikler de hoş olmuş..
( aynı kadronun bir başka güzel filmi olan Hot Fuzz için tıklayın )

------------------
Liz: It's not that I don't like Ed.
Liz: Ed, it's not that I don't like you.
Ed: It's all right.
Liz: It would just be nice if we could...
Ed: [talking to the arcade machine] Fuck!
Liz: ...spend a bit more time together...
Ed: [talking to the arcade machine] Bollocks!
Liz: ...just the two of us. It's just with Ed here, it's no wonder I always bring my flat-mates out and then that only exacerbates things.
Shaun: What do you mean?
Liz: Well you guys hardly get on, do you?
Shaun: No, what does "exacerbate" mean?
Liz: It means um, to make things worse.
Shaun: Right. Well I mean, it's not that I don't like David and Di.
Shaun: Guys, it's not that I don't like you.
David, Dianne: It's all right.
Shaun: And it's not that I don't want to spend time with you cause I do. It's just Ed doesn't have too many friends.
Ed: Can I get... any of you cunts... a drink?
-----------------
Pete: It's four in the fucking morning!
Shaun: It's Saturday!
Pete: No, it's not. It's fucking Sunday. And I've got to go to fucking work in four fucking hours 'cos every other fucker in my fucking department is fucking ill! Now can you see why I'm SO FUCKING ANGRY?
Ed: Fuck, yeah!
-----------------
Ed: You gonna thank me then?
Shaun: For what?
Ed: Tidying up!
Shaun: Doesn't look that tidy.
Ed: Well, I had a few beers when I finished.

Eğlenceli bir şarkı eşliğinde İngilterenin en karmaşık dönemlerinden -80lerden- kesitler gösteren, Margaret Thatcher'ı hafif tiye alan, bir giriş yapılıyor filme.
o döneme bir siyasetçi, bir ekonomist, bir yazar gözüyle değil de bir çocuk gözüyle bakılmış. Yanlış savaş stratejileri yüzünden babasını savaşta kaybetmiş bir çocuğun gözünden. Suçlayacak birilerini arayan, kimi suçlayacağını şaşıran bi çocuktan. Filmdeki duygular da bu çocukla değişiyor. Bu yüzden seçilecek olan çocuğun karakter ve tip olarak buna elverişli olması lazım. Shane Meadows karakter yarattıktan sonra cast seçimini de iyi kullanmış. Shaun adını da sevdim ( shaun of the dead filminden ötürü olsa gerek).
Filmdeki karakterlerin gerçekten herbiri ilginç. Göründükleri değiller en azından. Serseri görünümlü Woody'nin yanlarından geçen tanımadıkları Shaun'ı üzgün görünce neşelendirmeye çalışması, hatta bu uğurda arkadaşlarını hafiften harcaması da cabası. Aynı şekilde karakterdeki değişimleri Combo'da da görüyoruz.
Velhasıl-ı kelam, izlenilmesi gerek filmlerdendir diyorum. Ayrıca filmde kullanılan müziklerin tamamına da sahip olunmalı derim ben.
------------------------------------
Smell: I loved when you gave me that cake, that was sweet. Did you make it yourself?
Shaun: Ya
Smell: You didn't make it yourself, did you?
Shaun: No