* Rise of the Apes 2011 yazında seyirciyle buluşacak.
Bugün Zonguldak'ta amatörlüğümüzün kanıtı olacak biçimde her sene devam eden, ısrarla olan bir grizu patlaması yaşandı. Ölenler var. Ölenler var be! Ötesi mi var. Ölen birisi. Onun yakınları, eşi, dostu, çocukları...
Türkiye Cumhuriyeti'nin en eski partisinin başkanının yalanlamadığı ve siyasetinde kullanmak için bir basamak olarak kullanırken hiç yüzünün kızarmadığı kaset olayının siyasi arenalarda kestirilemeyenleri olarak bilinen gerçek yansımalarından birisi vuku buldu. Kemal Kılıçdaroğlu Baykal'a rağmen olduğunu düşündüğüm biçimde aday oldu. Kılıçdaroğlu CHP başına geçebilir mi? Impossible is nothing!
Anayasa görüşmeleri devam ediyor. Alayına isyancı olmayıp, Adalet ve Kalkınma Partisinin de düzgün bir şeyler yapabilme ihtimalini sevenleri koruma ve yaşatma derneği olarak, sigara yasağı, OECD'de büyüme kaydeden tek ülke olmak, son sekiz yılın en iyi ekonomik yönetimini sağlayan kuruluş olmanın yanısıra, tam bir darbe anayasası olan ve toplumun branşlaşmış kesimlerinin birçoğunda "gilse de kurtulsak" denilen eski anayasanın değiştirilmesi konusunda, kusursuz bir şey arayan şeysiz kalır kuralı gözönünde bulundurularak, yaptığı çalışmalardan dolayı gelecekten umutluyum.
Bugün bir kişiye daha gazete okumanın usülünü bildiğim üzere anlattım. Hiçbir gazete yalnız başına bir haber vermiyor dostlar. Radikal ve Taraf, Milliyet ve Türkiye gazetelerinin dördünü de alıp masaya koyuyorsunuz, sağlam bir kompozisyon gücü ve ortalama üstü bir IQ seviyesi ile ülkede neler oluyor kestirebiliyorsunuz. Yeni Şafak ve Cumhuriyet binicinin fazla ucunda olduğu için tavsiye etmiyorum yeni başlayanlara.
Fenerbahçe stadında bir skandal yaşandı. Hani insandık? Empati diye bir kelime vardı hani? Ya sizin takımınızın başına gelseydi aynı olay, napardınız a dostlar? Dram yüklü, kabul ediyorum trajikomik kelimesi daha iyi karşılıyor, bir geceydi. Bursaspor'u bu vesileyle tebrik ediyorum. Bu şampiyonluk hikayesinin filmi çekilebilir. Çok da güzel olur tamam mı!
Selvi Boylum Al Yazmalım'a gitmek üzere, ortaokulda aşık olduğum kıza elimde iki bilet ve bolca Frigo sinema dondurması vaadiyle merhaba deme fikrini geliştirdim.
Bugün yine, Amelie Poulain'in hastalık hastası kadın ile birazcık az tahtalı, kayıt makinalı adamı birleştirme taktiğinin yandan yemişini uygulamamın 4. günüydü.
Açlık grevi yaptım tüm öğleden sonra. Gece saat 23.00 sularında bir arkadaş ve 5-6 otlakçıya çektiğim tonbalıklı lazanya ziyafetine kadar aç karna bu kadar düşünebiliyorsam iyi dedim birkaç kez. Kendi götümü kaldırdım indirdim.
Ezel adlı dizinin 20. bölümünden sonrasını izleyip final bölümüne yetişmem gerekiyordu. Üşendim ona, insanlarla konuştum netten. Henüz sakinleşmemiş olma ihtimaline karşı Fenerbahçelilerle pek konuşmuyorum. Lost dizisinin finaline yaklaşırken iyi ki böyle santim santim takip edenlerden olmamışım lan diyorum. Normal izleseniz ya la dizileri. Durdurup durdurup öküz altında kara duman görmek biraz manyakça.
Dün gece Leman Sam konserindeydim. Kadın sosyal sorumluluk projesi kapsamında gelmişti zaten. Kendisi sosyal sorumluluk projesi çıktı kadının. Kızının "komandante çe gavera" şarkısını yorumlaması esnasında bizim çe gaveramızın şarkısını hayal ettim. Süper olacak lan.
İstanbul'da olmak çok güzel.
"Başlangıçta Tanrı'nın hiçbir şeyi yoktu.O da birşeyler yapmaya başladı. Toprağı,havayı,suyu,suda yüzen şeyleri yaptı,sürüngenleri,bacakları olanları yaptı.Kısacası Tanrı kendisini büyüttü.Sonra bir iki gün içinde yada birkaç milyon yıl içinde insana nefes verdi.Ve o günden beri hayatı bizden emip alıyor."
Tanrıyı bulmanın daha kolay olduğu bir hapishanede geçen Oz dizisinin esas karakterlerinden Augustus Hill 'in Tanrı ile ilgili görüşlerinden biri.
"Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum.Tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa.Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa.Tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar,felaketler,ölümler oluyor.Ölenler harcanıyor.Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor."
Hakan Günday'ın piçler üzerinden hiçliği anlattığı Piç romanında Barbaros karakterinin düşünceleri.
Lizbon’a saatleri sayılı miktarda alıcı gözüyle bakabilmiş olsam da, gözlemlerim beni hep bir sonuca götürdü: Avrupa’nın öteki ucunda, âşık olduğum şehrin ufak bir kardeşi var!
İtalya ve Fransa’da dünyanın en süper milleti olduklarına emin insanlarla muhatap olduktan sonra İspanyollar daha az İngilizce ve daha çok ilgi ile gurbet gönüllerimize bir sıcaklık vermişlerdi. Asıl sıcaklığı arkalara sakladıklarını Atlas Okyanusu’na değdiğimizde anladım.
Portekizliler Türkiye’nin ufak bir kentinde İngilizce bilen bir insana rastlama ihtimaliniz kadar aynı ihtimali sunuyorlardı bize. Yürüyerek geçirdiğimiz saatler sonunda acıkıp bir kafeye kendimizi attığımızda diğer müşterileri resmen boşverip bizim derdimizi anlayabilmek için kendini paralayan teyze ise” İngilizce öğrenilir, insanlık daha önemli” dersini almamı sağladı. Sosisli olanı yemediğim hariç dört çeşit de güzel çörek servis etti, seksen yıl hatırı olacak kadar kahveyi espresso tarzında pişirip yanında sunarak.
Portekiz’de Boğaz Köprüsü var. Neredeyse aynısı. Fotoğraflarına bakıp bakıp şaşırıyorum. Sanki Plaça de Mercado değil de Üsküdar Meydan’dan bakıyorum Marmara adlı denizimizin yerine koydukları Atlas Okyanusu’nun Haliç gibi kıvrıldığı yere. İkinci köprü de var, hoş, üçüncüyü nereye yapalım tartışması da.
Hayatımda ilk kez evimin olduğu yerden iki saat geriden takip ediyorum güneşi ve son üç gündür bir yatakta yatmışlığım yok, yine de özlediğim İstanbul’a en benzer yerdeyim gittiğim yerler arasında. Şu soldaki Pantheoa değil de Ayasofya, tüm turistlerin akın ettiği ise Rumelihisarı olmalı. Arnavut kaldırımları da aynı Eminönü’nün arka sokakları, Balat’tan aşağı akan yollar ve hatta Güngören gibi. Yokuşları aynı biz, yokuşlarda ellerini arkaya bağlamış, vakur vaziyette tırmanan bizim dedelerimiz. Bir kabartma resim, alacalı etekli bir kadın, başında bir bez, o beze hasretler sevgiler işlenmiş, belli, halı yıkıyor. Bu da mı tanıdık değil, o zaman sarısı onlarda daha makbul olan, kırmızısı da olan, Taksim tramvaycıkları sokak aralarında cirit atıyor, benzer zilleriyle ve arkasına takılmış insanlarıyla.
Evler o kadar değişken ki, renkler öyle geçişken ki, şehrin ruhu öylesine sarıyor ki vücudu, resmen yapışkan. Çarpık yapıların arasında öyle bir ev celbediyor ki dikkatinizi, rengine mi hayran olsanız, kapısındaki çiçeğe mi, yoksa pencereden bakan, eski kıyafetli sabiye mi, bilemiyorsunuz. Nutku tutulur ya bazen insanın, öyle oluyor, deklanşöre bile basamıyorsunuz.
Gülüyor insanlar tüm fakirliklerine rağmen. Yardım ediyorlar onların daha çok işi olmasına rağmen. Bir adres sormayagörün, etrafa tellal çıkartacaklar resmen İngilizce bilen varsa Allah’ını seviyorsa gelsin diye. Bize tebessümleri eşliğinde teşekkür etmenin kendi dillerindeki karşılığını öğretiyorlar, biz eziklikle, sanki farklı diller konuşuyor olmamız bir suçmuş da, faili de onlarmış gibi.
Portekiz; Avrupa’da tanımadığımız insanlardan oluşan Türkiye kopyası. “Obrigaldo” Portekizliler. Yalnız ve güzel ülkenize hayran oldum.
Çarşamba günü Kard Thanx God postunu girdiğinde eminim pek çoğunuz Kaka'nın gol sevincini neden paylaştığına anlam verememişsinizdir.Sonuçta pek alakasız gibi dursada iddialı girdiğimiz blog ödülleri yarışmasında oylamalar sonucu ilk 5e kalmamızla ilgili bir fotoğraftı.Bildiğiniz gibi blog ödülleri çok tartışılan bir yarışma.Oy verme mevzusunun suistmal edilebilme ihtimalinin yüksek olması,çevresi geniş insanların veyahut topluluk bloglarının daha fazla oy toplayabilmesi ve böylelikle haksız rekabetin ortaya çıkardığı sonuçlar genel olarak kullanıcıların esas şikayetleri arasındaydı.Bunu bile bile yarışmaya katılıyorsanız ve ilk 5 blog arasına giremiyorsanız eleştirmenin manası yok çünkü eleştirenlerin çoğunun oy verme mevzusunu suistimal ettiğini düşünüyorum.Bu nedenle bu sene uygulamaya konulan jüri oylamasının bu noktada iyi bir çıkar yol olduğunu düşünüyorum.Jürinin işlevselliği tartışılabilir ama zamanla daha çok gelişicek bir sistem oluşacaktır.Sonuçta iyi bir blogunuz varsa ve sadık bir izleyici kitlesine sahipseniz ilk 5 blog arasına girmek çok zor olmasa gerek.Bu yıl yarışmanın 3.sü düzenleniyordu ve geçen senelere göre gelişmekte olduğunu inkar edemeyiz.'-Bunlar kim oluyorda bizi oyluyor?,-yarışmayı suistimal eden çok kişi var,-ben seçilemedim şu blog nasıl seçilir?' demenin bu yüzden pek bir mantığı yok.Destek verilmeli ve gelecek yıllarda daha kaliteli,güvenilirliği sağlam yarışmalar ortaya çıkmalı.
İlk 5e kalmamızın ardından jüri oylamasıyla ilk 3e seçildik ve bundan sonrası bizim için pek önemli değildi zira esas amacımız dereceye girebilmekti.Burada 700ü aşkın izleyici kitlesine sahip olsakta amacımız daha çok kişiye ulaşabilmek ve yazılarımızı okutabilmek.Dereceye girmenin bu nedenle önemli olduğunu düşünüyorum.8 Mayıs Cumartesi günü de sıralamayı öğrenmek ve buna bağlı olarak hediyelerimizi almak için etkinliğin yapıldığı Faruk Ilgaz tesislerine gittim.Güzel bir etkinlik oldu.Özellikle paneller gayet keyifliydi.Sadece yarışma sonuçları biraz aceleye gelmiş gibi oldu.20 dakika içinde tüm kategorilerde sıralamalar açıklandı ve plaketler takdim edildi.Kategori 1.lerine en azından bir söz hakkı verilmeliydi.
Yarışmanın bizi ilgilendiren Kültür-Sanat kategorisinde ise;
3.lüğü Avaz Avaz Dergisi
2.liği Sigara Yanıkları
1.liği ise Hazal Yılmaz.com/anlamarama blogu kazandı.
Prag'da doğmadım elbet. Görünce o afet kızları, sanayi bölgesi araba fabrikası kapısı gibi açılmazdı gözlerim orada doğmuş olaydım. Gidince çimdik çimdik gezmezdi elim kollarımda bacaklarımda. Alkolsüz sarhoş olmazdım gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece.
Masalların şehri burası. Sanki her tarafta var bir düğün, bütün şehirlerin kulelerinin estetikleri seçilip konulmuş etrafımıza bağımsız değişken dağıtıcıyla. Gözler prenses kıyafetli inanılmaz güzellikteki ile beyaz atlıyı arıyor turistlerin atmosferi kapışması arasında. Fotoğraf çekinirken suratınıza sahte gülümseme vermenize gerek kalmıyor. Prag harika, Prag harika kelimesini yeniden tanımlatıyor, Prag harikadan sonrasını düşündürüyor. Prag az kullanılmış bir cennet gibi.
Newton büyük bir fizikçidir, kanunlarına elimden geldiğinde karşı çıkmaya çalışsam da, eğitim sistemi ve eylemsizliklerimiz bizi ona her türlü uyar hale getirdi. Burada en büyük isyanımı yaptım Newton'a. Uçmak bu şehre ne çok yakışırdı. Uçan halı icat edilir edilmez 12 metrekarelik bir tanesiyle buraya geliyorum.
Charles Köprüsü en ünlü doğrultusunu oluşturuyor bu şehrin. Kale de çok şaşaalı olmasına karşın ve hatta köprünün başında sonunda düzenleme olduğu için iskeleler kurulmuş olması da eksi olarak görüntüye işlense dahi Charles Köprüsü heykel ve insan mozaiği, sokak sanatçıları, dünyaya cam misketten bakan çocuğa insanı döndürme kapasitesiyle bir değişik hissettiriyor insana. Diğer köprülerde iken gözler hemen onu arıyor, neredesin sen diyor ağız. Burun rengi aşırı esmer olan nehirden kötü kokular gelecek diye tedirgin olmakla meşgul iken.
Kafka'nın ayak izlerini takip ede ede yürürken, baharın geldim diye bağrındığı bir yokuştan çıkıyorum Heidi misali. Sağımda solumda sevişen, öpüşen, koklaşan evsizler ve dışarıda fantezicileri var. Sonra rüyanın en güzel yerinde uyan diyen bir ses gibi karşıma çıkıyor şehrin arkalarından yükselen gökdelenler. Yapanların ve yapılmasına izin veren estetik kaygısızlarının bir tarafına girsin diye bad dua ediyorum. Uyanmamak için başka tarafa dönüyorum.
Kuklaları oynatan bir dilber yolumu kesiyor, bana anlamadığım dilde bir şeyler söylüyor, İngilizce halbuki konuştuğu. Benim alık alık baktığımı görünce İngilizce bilmediğimi sanıyor, halbuki estetik anlayışımı birkaç seviye atlattıran güzelliğine takılı kaldım ben o sırada onun. Bundan bir tane bulmalıyım diye not defterime döşeniyorum.
Ben İstanbul'a aşığım. Prag ile sadece flört ediyordum, kabul. Tüm Avrupa'da metresim olarak kabul edebileceğim iki üç şehirden birisi olur Prag. Dondurma Roma'da değil, Prag'ta yenir. Kron adlı gereksiz para birimlerinden en yakın zamanda kurtulmaları dileğiyle çaput bağlıyorum hıdırellez hıdırellez.
Kafka'nın yattığı mezarlığa giderken kafanıza karmakarışık fikirlerden örülü bir örümcek ağı gerip sert şutlarla ağın esnekliği ile oynarken, bir de bakıvermişsiniz unutmuşsunuz neyi düşünüyordunuz. Hitler şehri görmüş de bombalamayın demiş. Büyü İsmet İnönü'yü nasıl etkilerdi acaba, konuşmasında halka, "haelk" demekten alıkoyarmıydı kendisini merak ettim açıkçası.
Bir sevgilim olsaydı lan yanımda diyip, hayatımda geçici olacak Çek kızlarına baktığım yer oldu. Milan Kundera ile bitiriyorum hiç filme falan bağlamadan: "Gülüşün ve unutuşun şehri."
Facebook kanalıyla paylaştığım bir albümü de burada görücüye çıkartıyorum.
Birkaç alkış talep ediyorum sizden. Buyurun listesi:
Çok sağolun.
Paris’te İlk Tango
Şehirlere gitmeden azıcık ucundan bilgi sahibi olmadan gitmem, ama insanların dedikleri, orada burada okuduklarımın bende bir önyargı oluşturmasına izin vermem elimden geldiğince. Bordeaux’tan Paris’e giden trene yarı kaçak bindiğimde içimde değişik bir his vardı, sanki mutluluğun daha önce hiç girmediğim bir kapısından girecek, hayata daha önce hiç bakmadığım bir yönden bakacak, olayları değerlendiren merkezine beynimin, bir katman daha yardımcı bilgi dağarcığı eklenecekti. Geç saatte vardık menzilimize, o geceyi 4 gün sonra yatak bulmanın sevindirikliğiyle uyuyarak geçirdik. Sabah erkenden kalkmak için biyolojik saatlerimizi kurmuş vaziyette.
Sabah ilk işimiz akşamdan gördüğümde dumurlarda yatıya kaldığım metro sistemine kafadan dalmak oldu. Ufak tefek tüyolar ve daha önce şehri gezmiş arkadaşımın hafızasındakilerle başladık şehir turumuza. İlk menzilimiz Zafer Anıtı idi. Ben açıkçası bir numarasını göremedim, Fransızlara hissettirdiklerini hissettirdiğini söyleyemeyeceğim.
Şanzelize adlı piyasa caddesine geçtik sonra (yazım yanlışı kastidir, öyle 4965926 harf yazıp 4 harfi okumak olmaz) . Cadde pahalı dükkânlar, sandalyeleri dışarıda yürüyenleri izlemek için dükkânlarına sırtını dönmüş hoşbeş mekanları, Fransa’nın insanlara göstermek istediği bir sürü halt ile ağzına kadar doluydu. Fazla reklam yüklemesi yapmışlar ki, hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece Paris’in adına şan katan kısmın ne kadarının çimentoyla olduğunu ilk defa orada düşündüğümü hatırlıyorum.
Yürüyerek Louvre Müzesine kadar gittik oradan. Arkadaşım daha önce gördüğü her yerde olduğu gibi yine buraya girmemize gerek yok edebiyatına geçti, ben de en az 3 gün içeride geçirmeden gezdim diyemeyeceğim için girmedim. Yine de içeride olanlardan bazılarını görmek için tekrar oraya gideceğim, ölmezsem.
Upuzun ve insanlarla dopdolu yollar boyunca beyaz bir toz arkadaşımın koyu renk pantolonunu kirletti, bense bunun tadını her tarafıma yayılan tozları şekiller oluşturacak şekilde silkeleyerek çıkarttım. Oraya buraya yaptıkları yapak göllerin etrafına koydukları sandalye ve şezlonglarla takdirimi kazandı Paris Büyükşehir Belediyesi. Metro ile tüm trafiği çözmeleri ise bize otobüsü metrobüs adı altında çılgın bir icatmış gibi sunan milyar dolarlık trafik çözümleriyle eğlenceler çıkartıp ömürler tüketen İstanbul sorumlularını hatırlattı. Tamam, bizim şehrin altı tamamen tarihi eser belki, bu mazereti bir kenara yazıyorum, ama muhtemelen magmaya kadar öyle değildir. Metroların bakımsızlığını ve tehlikeliliğini söylemezsem en büyük kısmı atlamış olurum.
Portekiz’de bir tane bile güzel kıza rastlamamış iki erkek olarak Paris’in kızlarının bizi böyle derinden etkileyeceğini Bordeaux istasyonunda anlamıştık. Oradan “kaldırdığım” arkadaşla, Mustafa’yı çantaların başına bırakıp bir şehir turu yaptık. Barcelona’dan sonra en güzel kızlar Paris’teydi. Herkes de öpüşüyordu zaten. Hatta Fransa’nın nesi ünlü diye sorsalar, hiç düşünmeden öpücüğü derim, o derece.
Gustave Eiffel’in tasarladığı opera binası ve tabii ki Eiffel Kulesi de gezimizden nasibini aldı. Fotoğrafçı arkadaşım geceleyin güvenliğim altında yaptığı çekimlerdeki fotoğrafların güzel paralara satılabileceğini söyledi. İçinde ben olduğum için para etmeyecek olan birisini burada paylaşıyorum.
Son olarak Amelie filminin iki hastası olarak Moulin Rouge yakınlarında olduğunu bildiğimiz cafeye gittik. Dizaynını biraz değiştirmişler cafenin, ama sanki zaman ilerlemiş de değişmiş gibi düşündüm ben. Garson kızlardan birisini Amelie’nin yerine koydum, ama ne yazık bizim ülkemizde fotoğraf otomatı yok ve bu yüzden ben koleksiyonunu yapamıyorum o resimlerin. Tuvaletine de gidin yolunuz düşerse(cafeye yolunuz düşerse), filmi hatırlayanların yüzünde bir tebessüm bırakacaktır.
Paris’te Son Tango ve Angel-A adlı filmlerin akılda kalan mekanlarına da rotamız çarptı, özellikle Angel-A filminin ünlü köprüsünde en az film yapımcıları kadar zaman harcadık:P
Paris’in kozmopolitliği beni çok şaşırttı. Ben şehirde Fransızlar da olur zannetmiştim. Hello diyene Aleykümselam der gibi Boğujouğuv (bonjur) diyen bu götü kalkık, milliyetçi piçleri hiç sevmedim açıkçası. Birisine İngilizce bilip bilmediğini sorduğum bir esnada aldığım yaklaşık otuz saniyelik ve Fransızca öğrenmemi tembihleyen, başka dil kullanmamın yanlışlığından bahseden, en sonunda da “no english” diye biten performanstan sonra ettiğim İngilizce küfürleri çok iyi anladığı suratından belli olan teyzeden biliyorum, İngilizceyi hiç anlamayan birisine rastlamanız çok zor. Götlüklerinden konuşmuyorlar. Metronun yarısı zenci insanlarla dolu, sanki Afrika’ya çektirdiklerinin acısını her gün birkaç Fransız’ın metroda dayak yemesiyle ödüyorlar. Türk polisi orada olsa şehrin yarısına kimlik sorar, dörtte birini de nezarete atar.
Paris; en ünlü yapıtı Fe kodlu, halk arasında demir olarak bilinen metalden bir kule olmasından da anlaşılacağı üzere demir ve betonun buluşmasından elde edilmiş çılgın bir diyar. Bu kadar betonu oncacık nehrin kaldıramayacağını haritaya da baksam anlardım, ama gördüm ve eminim, Paris de İstanbul’un eline su dökebilecek bir şehir değil. Paris’e insanlarının, devletlerinin ve coğrafyalarının toplamı olarak bakıp dünyanın götü diyebilirim. Zaman zaman onlar da kral olur, bilirsiniz.
İnci sözlükçüler için özet: Gidin, kızları güzel. Dikkat edin kendinize.
Saigo:Hanako..Biz askerler kazıyoruz.Bütün gün kazıyoruz.Burası, uğruna savaşacağımız ve öleceğimiz yer.Hanako..
Yoksa kendi mezarımı mı kazıyorum?
2006 yapımı Letters from Iwo Jima'da evine bir an önce dönmeyi isteyen Saigo'nun kazdığı siperlerle ilgili düşünceleri.
"Emret komutanım,demek,emret öleyim,demektir.Çünkü askerlik,ölmenin emredilebileceği tek meslektir.Hatta emre karşı gelmenin cezasının da ölüm olabiliceği tek mesletir"
'Ziyan' adlı romanında Hakan Günday asker psikolojisini okuyuculara sunmaya çalışırken,eleştirilerilerinde bir hayli haklıydı.

Sinemanın izleyiciyi iki ayrı kutba ayırdığı en belirgin noktalardan biride hiç kuşkusuz Lars Von Trier'in yapımlarıdır.İlk filmi Element of Crime'dan itibaren yapımlarında kullandığı teknikler kimisi için sinemayı ve dolayısıyla izleyiciyi manipüle ettiği bir oyun,onu anlamaya çalışan ve tekniğine hayran olan kişiler ise günümüzün en yenilikçi,özgün yönetmeni olduğu kanısına varır.Sinemanın klasik kalıplaşmış değerleriyle oynayarak yapımlarında sinemanın nasıl olması gereketiğini sorgularken Avrupa üçlemesi adını verdiği ilk yapımlarında da ışık ve renk oyunlarıyla deneysel işlere el atmış,ilerleyen yıllarda da birçok bağımsız yönetmene ilham olucak olan Dogma 95 manifestosunun öncülüğünü yapmıştır.Trier sinemasının zaman içinde yenilikler maruz kalmış,kural olarak nitelendirdiği manifestoyu zaman içinde unutturan yapımlara geçiş yapmış ve Avrupa'dan Amerika'ya uzanan üçlemeleri ile günümüz sinemasında dahi/deli sınırlarında gezinmeye başlamıştır.Zaman zaman tutarsız davransada Trier ile ilgili söylenebilicek olan en önemli şey hiç kuşkusuz nevi şahsına münhasır bir sanat doğrusu olduğudur.
Avrupa Portresi
Trier sinemasının ilk örnekleri niteliği taşıyan bu filmler kronolojik olarak sıralıyacak olursak;Element Of Crime,Epidemic ve Europa şeklinde ilerler.İçeriğin Avrupa üzerinden anlatımı nedeniyle trilojiye Avrupa adı verilmiştir.Her üç filminde içerikle birlikte biçim ve filmlerin ana kahramanlarıda benzerdir.Özellikle yapımlarında esas karakterlere hipnoz yöntemini kullanması,Element of Crime'ın renk kullanımında ortaya koyduğu rahatsız edici gerçek dışılık,Europa'da siyah-beyaz ilerleyen filmin zaman zaman karakterlerinin renklendirilmesi Trier'in ilk yapımlarında birşeyler aradığının farklı bir sanat anlayışı olduğunun göstergesidir.Bu yapımlarında Alman dışavurumculuğu ile Amerikan kara-film eserlerinden feyz alan Trier bireylerin yabancılaşmasına dikkat çeker.Gerçek ile bilinçaltının içiçe geçtiği bu yapımlarda anlatmaya çalıştığıyla genel olarak karanlık bir Avrupa portesi çizmiştir.Sergilediği Avrupada insana dair üç şey vardır:salgın,suç ve savaş.Bu kabusların etkisinde kalan insanlık kıtaya ayak basan karakterlerin doğrularını kaybetmelerine yol açıyor.
İdealizm Eleştirisi
Trier Avrupa üçlemesinin ana karakterleriyle ilgili "doğruluk adına yaptıkları her şey bir şekilde yanlışa dönüşen" (anti)kahramanlardır" demiştir.Element of Crime'da bir cinayet vakasını çözmek adına Avrupa'ya dönen eski polis Fisher'ın zaman içinde yakalamaya çalıştığı seri katil gibi yaşamaya başlayıp onu anlamaya çalışmaya gitmesi ve şiddete bulaşması Trier tarafından bizlere şiddetin toplum içinde her bireyde açığa çıkabilicek bir davranış olduğuna suça yatkınlığın doğuştan varolduğuna ayrıca polis teşiklatlarının suçun kendisini doğurduğuna atıflar vardır.Suçluya karşı suçlu gibi davranılırsa toplum içinde şiddetle sorun çözülebiliceğine dair bir kanı oluşturulmuş olur.Dr.Fisher'ın idelist tavırları Avrupa'ya ayak bastığında devam etsede Avrupa'nın karanlık yüzünde Avrupa'ya dönüşen Fisher zamanla ideallerinden uzaklaşmıştır.
Epidemic yapımında yazdıkları senaryonun kaybolmasıyla yeniden senaryo yazmaya uğraşan yönetmen ve senaryo yazarının farkında olmadan yarattıkları salgınla yüzleşmesine yer verilir.İki farklı öykünün içiçe geçmesi sonucu yazarların yarattığı Dr.Mesmer karakteri salgın haline gelen virüsü engellemek adına yollara koyulan idealist biridir lakin çantasında taşıdığı virüs ile salgının yayılmasına sebep olmuştur.İzleyiciyi oldukça rahatsız eden salgına yakalanan kızın cinnet geçirilmesiyle ilgili filmin içinde Trier bizi yönetmen rolünde şu şekilde uyarmıştır:"Film dediğin ayakkabının içine kaçan taş gibi olmalıdır." İdeallerinin peşinde yenik düşen anti kahramanımız Dr.Mesmer son idealist olmayacaktır.
Europa'da karanlık,kasvetli ve 2.dünya savaşı yorgunu olan Almanya'ya gelen Amerikalı Leo Kessler dünyanın iyi bir yer olduğuna ve insanlara yardım ederek dünyaya katkı sağlayacağını düşünen idealist biridir.Zentropa adındaki trende yataklı vagon kondüktörü olarak çalışmaya başlayan Leo zaman zaman katı kuralların arasında sıkışıp kalır ve savaşın halen Nazi yanlıları için sürdüğü bir ortamda dünyayı daha iyi bir yer yapmak adına çıktığı bu yolculuk verilen kararlar yüzünden ters tepmeye başlar. İdeallerinden son ana kadar vazgeçmeyen Leo'nun saflığı ve Alman darkafalığının yarattığı kaos durumu savaş sonrası Avrupa portresini şekillendirir.Leo'nun amcasında tezahür eden kurallara sadakat şu sözlerle varlığını belli eder: " Görülecek birşey yok".Sorgulamanın yasak olduğu ve verilen emirler karşısında hata yapma lüksünün olmadığı Zentropa'da politik bir gerilimin Avrupa geleceğine tesiri konu edilir.Tren ve faşizm'in birbirine girdiği filmde 'görülecek birşey yok' repliğiyle boyun eğen bir halk yaratmaya çalışıldığıdır.Savaşı kaybetmiş olsa bile faşizmin etkilerini Almanya derhal silememiştir.
Hipnoz ve Bilinçaltı
Avrupa üçlemesinde Trier bilinçaltının oynadığı oyunları ve hipnoz'u karakterleri üzerinde önemli bir unsur olarak kullanmıştır.Element of Crime'da bilinçaltına yapılan yolculuklarla Avrupa tasviri izleyicilere aktarılır.Renklerin sarının kirli bir tonunda olması bilinçaltı yolculuğunun bizlere sunumunda o havayı solumamıza yardımcı oluyor.Flashbacklerle hipnozu gerçekleştiren ile Fisher arasında sağlanan yolculukta imgelerin önemli bir yer tutması ve yolculuğun Fisher'ın tasarladığı dünyada gerçekleşiyor olması bir takım soruları izleyici için cevapsız bırakır.
Epidemic y
apımında senaryo yazan iki arkadaşın hayal dünyasında oluşturdukları Dr.Mesmer karakterinin gerçeğe dönüşmesi ve virüs salgınını yayması beynin yanılsamasıdır.Virüs salgınının film boyunca incelenmesi ki ortaçağda insanların korkusunun veba olması ve üzerinde durdukları bu virüsün tekrar ortaya çıkması beynin saplanmış olduğu korkuların karşımıza çıkmasıdır.Filmin sonlarına doğru da salgına maruz kalan kızın cinnet geçirmesi ve hipnoz sahnesiyle bilinçaltının sunduğu gerçekliği Trier bizlere aktarır.
Yaklaşık bir ay önce Ortaköy Feriye Sinemalarında Yeni Sinema Hareketi adı altında evrensel doğrularla bezeli sinema anlayışının Türkiye'de yerleşmesi adına bazı yönetmen ve yapımcılar tarafından bir bildiri yayınlandı.Yapımların üretim aşamasında yaşanan sorunlara kafa patlatmak ve öneriler getirebilmek,sinemanın daha düzeyli, daha eşitlikçi, daha şeffaf ve demokratik bir ortamda yapılması için, her türlü baskıcı ve sansürcü güce karşı, farklı seslerin kendini özgürce ifade edebileceği bir üretim ortamı yaratmak için mücadele etmek ve en önemlisi yapımların izleyiciye yeterince ulaşamamasına çözümler bulabilmek bu oluşumun üzerinde durduğu en önemli konulardı.Ülkemizde bağımsız sanat filmlerinin yeterince değer görmemesi olağan bir durum ki Reha Erdem Yeşilçam Ödül Töreninde jüri üye sayıları ile yapımların izleyici sayısını karşılaştırırken inceden bir sitemde katıyordu işin içine.
Bu nedenle Yeni Sinema Hareketi tarafından yapımların izleyiciyle buluşması adına Ortaköy Feriye Sinemasında 23 Nisan-9 Mayıs tarihleri arasında etkinlik düzenleniyor.Bu vesileyle kısa bir süre önce kapılarını kapatan Feriye Sineması etkinlik için Umut Sanat tarafından yeniden açılıyor.Bu etkinlikte 17 gün boyunca 17 filmin gösterimi yapılacak.Gösterimi yapılacak filmler arasında 11′e 10 Kala, Hayat Var, İki Dil Bir Bavul, Nokta, Pandora’nın Kutusu, Sonbahar, Süt, Uzak İhtimal, Bornova Bornova,Kıskanmak ve Üç Maymun gibi birçok festivalde ödül almış yapımlar var.Film gösterimlerinin ardından sinemanın kafeteryasında düzenlenecek söyleşilerle izleyicler yapımların yönetmen,oyuncu ve yapımcılarıyla buluşma fırsatı da yakalayacak.
Etkinliğin bilet satışları 19 Nisan Pazartesi başladı.Fotoğrafların üzerine tıklarsanız filmlerin gösterim tarihlerine ve bilet fiyatlarına bakabilirsiniz.
Barcelona'da bir hostel lobisindeyim. Az önce yenildi Barcelona İnter deplasmanında. Artık Barcelona'dan gına geldiği için Real Madrid'i tutmaya başlayan bünyeye ilaç gibi geldi. Şu anda içerisinde bulunduğum hostelde bir sürü Barcelonalı arkadaşla, İnter gollerine hayvan gibi sevinmekten kendimi almadan izledim maçı. Barcelona izlenimlerim şimdi:
Barcelona'nın tren garına geldiğimizde hem beni hem arkadaşımı bir "noluyor lan" bakışı aldı. Tren istasyonu bizim Sabiha Gökçen havaalanımızdan konforlu ve aşağı yukarı aynı standartlardaydı. Bir hostelin aşağı yukarı adresi vardı elimizde, gittik çantalarımızla, bulamadık, döndük gara geri. Orada uyuduk. Uyumadan önce tekrar ettim Gaudi adlı mimar azmanının neler yaptığını ve neler göreceğimizi.
İşini iyi yapan üç beş adamla dünya değiştirilir derim ben. Gaudi'ye bağlamayacağım direk, önce futbol takımı. Katalonyalılar'ın aşık olduğu bu takımın stadını görmeye gittik bugün. Stadlarını öyle bir pazarlama harikası sistemle donatmışlar ki, bizim ülkemizde sadece maç günü kazanılan parayı standart günde, ayda kazanılan parayı da tek bir maç gününde kazanıyorlar maliyet muhasebesi bilgimin elverdiği bilgilere göre.
Roma'dan Floransa'ya giderken nerelisin dediğim Amerikan çocuk "Bastınn" şeklinde cevap verdikten sonra bana aynı soruyu yönelttiğinde, "Ordu" şeklinde cevap vermiştim, çocuğun cevabını yadırgadığım için. Katalonyalılar bence rahatlıkla Barcelonalıyım diyebilirler. Katalonya ne lan!
Olimpiyat köyü, "vay anam vay kamil neler olmuş yaa" dedirten limanları ve inanılmaz abartılmış sahilleri ile Barcelona bu sene ilk defa denize girdiğimiz, üstsüz ablalarla altı üstü muhabbet ettiğimiz ilk yer oldu. Güneşlenin ama denize çok zorda kalmadıysanız Malaga'ya kadar kendinizi tutup girmeyin.
Antony Gaudi inanılmaz bir adammış. Şöyle anlatayım, Dolmabahçe sarayında altın kaplama odalar, kaç milyon dolar eder lan bu dediğimiz ufacık alanlar gördüm, rehberimiz "büyük salonu görünce şaşıracaksınız" demişti. Sonra eklemişti; "Şaşıracaksınız dememle beklentilerinizi yükseltmenize rağmen şaşıracaksınız" Gaudi bu rehberin demek istediği şeyi yapan bir adam olmuş. Yaptığı eserleri mimarlar ve fizikçiler beraber inceleyip bize neler döndüğünü anlatmalı. Fotoğraflarına bile bakmaya kıyamayıp üstünü örttüğümü gözönüne alırsanız bu adamın eserleriyle karşılaştığımda neler hissettiğimi anlayabilirsiniz. Sevdiğim kız gelmiş, beni bir kere öper misin demiş gibi oldu, durup dururken.
Mimar Sinan'ın birkaç yüzyıl sonra gelmiş versiyonu gibi olan bu adama hayranlığım şehri santim santim nakış gibi işlemiş olmasını gözlerimle gördüğümde daha bir arttı. Adam sanatçı sıfatıyla muttasıf kılınırsa diğerlerine sanatçıkcı falan demek gerekiyor kanımca. La Sagrada Familia yazıp aratırsanız bir arama motorundan, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Bugün, Ankara'nın en çok nesini seversiniz sorusuna verdiği, İstanbul'a dönüşünü veren çevirmen, yazar ve şair (ismi lazım değil artık) insanın; eski dönem Türk yazarlarda sıklıkla görülen bir hastalığa, yabancı ülkelerdeki konuları, teşbihleri ve örnekleri bize getirerek prim yapma hastalığına bulaştığını birinci kulakla duydum. O aslen Madrid'in nesini ve Barcelona'ya dönüşünü şeklinde olan bir kalıpmış. Kalıbına tüküreyim ben o adamın.
Velhasılı kelam, yarın akşam ayrılacağım bu şehirdeki ilk izlenimlerim bunlar. Ne yazıktır ki hala olayın sarhoşluğunda olduğumdan piyango kazanmış adamın ilk dakikalardaki işlemcisinin hızında çalışıyor kafam. O yüzden sıradaki yazıma kadar Vicky Cristina Barcelona! (sonuçta burası hala sinema blogu sayılır, filme bağlamak lazım)
Not: Fotoğrafları en yakın zamanda hem Roma hem Barcelona için olan yazılarda ayrı ayrı ekleyeceğim.

Orijinal Adı: Ladri di Biciclette
Yönetmen: Vittorio De Sica
Senaryo: Vittorio De Sica, Oreste Biancoli, Suso D’Amico
Oyuncular: Lamberto Maggiorani (Antonio Ricci), EnzoStaiola (Bruno), Lianella Carell (Maria)
1948 / İtalya / İtalyanca / 93 dakika
Her şeyin net bir şekilde görüldüğü bir yaşam kesiti izlediğimiz. Filmde her şey kısa ve etkili bir anlatımla anlatılmış. Altı çizilen bazı konular seyircinin gözünün içine sokulacak kadar vurgulanmamakla birlikte ortaya bırakılmış bir şekilde dikkatli izleyicilere sunulmuş sanki. Gerçi bu kadar önemli bulunan ve afiş afiş anlatılan bu filmi “öylesine” izlemek de söz konusu olamaz herhalde.
Filmde özellikle karakterlere yüklenen davranışlar çok başarılı olmuş. Ekranda ilk olarak subaşında görülen Maria karakterinin hızlı hareketleri sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan yokluk içindeki bir kadının doğal telaşı olarak görülüyor. Kovaları taşırken kocasından yardım istememesi, kocasının işi alamamak konusundaki lanetlerini dinlerken hızlı ve pratik bir çözümle (söylediğine göre) çeyizinden kalan güzel çarşafları satma fikri hep cefakâr ama kararlı ve güçlü kadını işaret ediyor.
Baba karakterinde filmin başından sonuna alttan alta bir şaşkınlık hâkim. İşsizliğin had safhada olduğu dönemde iş bulanların isimleri okunurken kalabalığın arasında kendisini olmaması şaşkınlığın en net görüldüğü yerlerden biridir. Ancak aynı sahne babanın umutsuzluğunu da ifade ediyor olabilir. Daha sonra bisikletiyle birlikte işini kaybetmesi de hayata yeniden bağlanmasını sağladığı için adamda bu kadar büyük bir etki bırakmaktadır (Vazgeçmekten vazgeçmiştir). Ne yapacağını bilmeyen çaresiz bakışlar ve davranışların sıkça görüldüğü baba karakterinin aslında çekingen ve kısmen “pısırık” olarak değerlendirilmesi de mümkündür. Ancak yönetmen korkak karakterlerin de duruma göre ne kadar yürekli olabileceğini gerek hırsızı yakaladığı gerekse bisikleti çaldığı sahnelerle izleyiciye direkt olarak aksettirmektedir. Bununla birlikte kilisede ayin sırasında gelen kişilerin sadece yemek amacıyla ayine katıldıkları da gözden kaçırılmamalıdır. Açlık ve çaresizlik öyle bir boyuttadır ki, baba Antonio kilisede olay çıkarmaktan çekinmez ve bu son sahnede bisikleti çalmadan iç hesaplaşması ahlaki değerlerin aşılmasındaki zorluğu çok açık bir şekilde göstermektedir.
Ve en büyük karakter Bruno. Çocuk oyunculardan bile genellikle fazla beklentim olmamasına rağmen sonradan oyuncu olmadığını öğrendiğim Enzo Staiola’nın performansı için mükemmel demek fazla olmaz sanıyorum. Duyguları doğrudan seyirciye aktaran bu küçük, film boyunca babasının yanından ayrılmıyor. Fakir ailede herkesin sorumlulukları olduğu bir kez daha görülmüş oluyor. Bisikleti temizlemesi, kardeşi üşümesin diye pencereyi kapaması, dışarıda bir işte çalışması, gerektiğinde babasına kafa tutması ve babasını düştüğü zor durumlardan kurtarmak için harekete geçmesi normalde küçük bir çocuktan beklenmeyen sorumluluklardır. Yine de küçük bir mutluluk, çocuğun çocuk olduğunu hatırladığı anlardaki gözündeki ışığa yansımaktadır.
Ebru
http://sadecee.blogspot.com/
Kezban Roma'da.
Şimdi hiç gitmemiş birisine Roma'yı çok güzel anlattım diyebileceğim şekilde anlatıyorum.
Bizim Aspendos'u alıp şehrin göbeğine yerleştiriyorsunuz. Bunu Roma Olimiyat Stadı olarak her türlü de kitlerdim de, iyi günümdeyim. Sonra Haydarpaşa Garı ve Karaköy Ziraat bankası gibi Alman mimarisi kokan, ince uzun (Türk Mimarisi daha yayvandır) bir sürü binadan kopyala yapıştır metodu ile oraya buraya koyun. Arka sokak falan diye bir şey yok, her taraf böyle Haydarpaşa Garı gibi olmalı. Sonra Fener Rum Patrikhanesi modelinde ama on katı büyüklüğünde, girişinde garip giyinimli adamların olduğu bir kilise yapın, adı Vatikan olsun.
Bizim Topkapı Sarayı'nın uzaklardan görünebilen kulesini alın, seri üretimle 300 tane kadar yapın şehre su dağıtır gibi dağıtın.
Şehrin ortasından nehir geçirin, bunu hayal edemeyenler Boğaz'ın otuzda biri kadar kaldığını düşünsünler, 50-60 metre gibi yani.
Dolmabahçe Sarayı ve Bodrum taraflarındaki antik kalıntıları çeşitli oranlarda karıştırıp 5-6 tane kocaman yapı halinde yakın yerlere koyun. Önlerine Taksim'deki özgürlük anıtının 20 30 katı büyük ve güzel heykeller koyun, o heykellerin 5-6 insan boyunda olanlarından basit kiliselere bile yerleştirin, Sümela Manastırının beyaz mermerden olan halini de koyun birkaç kiliseye.
Ayasofya'nın minareleri hariç olan kısmındaki büyüklüğü hayal edin, içini güneş alabilir şekilde tasarlayın ve orasında burasına freskler falan koyun yine. Kafasında iyilik yuvarlağı olan adamlardan bir milyon tane üretip bu kiliselerin duvarlarına JPEG halde yapıştırın.
Bizim arkeoloji müzemizde ve ülkenin her tarafındaki tarihi 2000 yıl kadar olmuş korunan eserleri getirip 5-10 futbol sahası kadar bir bölgeye yığın. Başka bir yere de sadece bir futbol sahası kadar yapın.
Arabaları %20 küçültün, mobiletlileri % 500 artırın, lise mezunu ortalamalı ve rastgele seçilen 2-3 milyon İstanbullu'yu şehre İtalyanca dil seçeneği yüklü vaziyette doldurun.
BM'ye kayıtlı 192 ülkeden nüfüslarına göre turist isteyin, sokaklara serpiştirin. Her köşe başına garip garip meziyetleri olan sokak sanatçılarından koyun. Onları izleyen insanları da izleyip izleyip kaçan tiplerden yapmayın. Sonracığıma, kocaman kocaman parklar yapın. O kadar kocaman ki, ortasında kocaman bir göl olabilsin ve o gölde yarım saat boyunca kayıkla her dakika yeni bir şey keşfederek gezebilin.
72 milletin üzerinde yayım yayım yayıldığı merdivenler koyun her yeri göbek olan bu şehre. Merdivenlerin üzerinde çiçekler falan da olsun. Fazla uzaklara gitmeden kocaman bir de aşk çeşmesi yaptırın. İnsanların attığı bozuk paraları toplayan "körolası çöpçüler" tandanslı aşk hırsızlarını da unutmayın.
Esmer esmer adamlar bulun, bizim çingeneleri solaryuma sokarsanız süper yakalarsınız rengi, bunların eline kah bir demet gül, kah birkaç kilo incik boncuk verip insanların üstüne salın. Belediye otobüslerinin hepsini 2005+ model yapın ve şöförlere istediğiniz yerden istediğiniz yere gidin diyin. Kornaları alın tüm araçlardan.
Çağlayan Meydanı'nı beş sene boyunca düzenleyin, bitti bu dediğinizde 3-5 kat büyütüp şehrin 8-10 yerine koyun. Bizim Sultanahmette duran dikilitaşlardan sokak lambası yapacak kadar laubalileşin.
25 derece güneşli İstanbul havası da koyun.
Roma'nız hazır.

Blogu takip eden ve blogun formatını beğenen arkadaşlar için bir hatırlatma yapalım.Bu yıl 3.sü düzenlenen blog ödüllerinde Sigara Yanıkları olarak Kültür/Sanat kategorisinde yarışmaya katıldık.Eğer oylamaya katılmak ve bize destek olmak istiyorsanız aşağıdaki linkten blogumuza oy verebilirsiniz.
http://2010.blogodulleri.com/frame/show/sigara-yaniklari-365
Henüz oylama için üye olmadıysanız buradan hemen kayıt olabilir ve oylamaya katılabilirsiniz.
Herkese şimdiden teşekkürler.
Herkese merhaba,
10 Nisan 2010 Cumartesi akşamı İKSVaryetenin hazırlamış olduğu organizasyona katılmak üzere Emek Sineması'na gelecekler için bir yaka kartı hazırladık.Bu yaka kartıyla, İstiklal caddesinde bulunup da hala Emek sinemasının başına gelenleri bilmeyenleri haberdar etmek amacındayız.
Her ne kadar inanılmaz gibi görünse de, caddenin bir sokak ötesinde neler olduğunu bilmeyenler var.
Yaka kartlarını takmak mecburi değil, tabii. Ancak, kişilerin farkındalığını arttırmak için bir yol olabilir.
http://img693.imageshack.us/img693/9025/emeksinemasiyakalik.jpg
Linkteki dosyayı indirip, yazıcıdan çıktısını alarak yaka kartlarınızı elde etmiş olacaksınız.
Herkes yanında birkaç tane yedek yaka kartı ve toplu iğne getirebilirse daha çok kişinin haberdar olmasını sağlayabiliriz.
Bir de bu linkten online imza atabiliyoruz
emeksinemasiniyasatalım.org
Emek Sineması’nın yıkılmasına karşıyız!
Hepimize kolay gelsin...
İbni Haldun... Cemil Meriç adlı, bir sürü insana, "aydın", "derya" denilidiği gözönüne alınırsa bunların içerisinde bulunduğu dünya olan kişinin sayesinde öğrendiğim onlarca hazineden sadece birisi. Modern anlamdaki sosyolojinin ve bir ton yan disiplinin ilk çığırtkanı. İdeolojiden mite, kültürden topluma bir sürü muallak kavrama hiç korkmadan dalan gözüpek bir şövalye...
Kültürlerin yönetimi ve günümüz diliyle söylemek gerekirse "toplum mühendisliği" bu adamın ilgi ve bilgi alanlarından birisi. Hızlı devrimcilere, tek başına çağ açıp kapayan mastürbatif hayal kahramanlarına da sosyolojiyi kalkan olarak kullanıp sık sık tabanın zıpladıkları yükseklikten çok uzakta olmadığını hatırlatır bu karizmatik şahsiyet.
Kısa film çekme planları yapan, bir tek; kamera, oyuncu ve senaryo eksiği olan öğrenciler, insanlar iki taraftan bu adamın konu mankeni oluyorlar. Birincisi mastürbatif ve eyleme dönük olmayan tesanütleri hasebiyle aslında sıfır olmalarına rağmen, kafalarından geçen bir "keşke" ütopyasına plan süsü vrmeleriyle kendilerini sıfırın zıttı olan bir zannetmeleri. İkincisi ise kitleleri ve kütleleri etkileme gücü yüksek bir koca araca, bir sabinin silaha yaklaştıkları gibi yaklaşmalarında. Sinema dünyayı yönetmenin üç anahtarı varsa birisi olmayı çok rahat hakedebilen bir kalem bu nazarda.
Şimdi Cemil Meriç'in bahsettiği onlarca adamdan bakabildiğim üç beş tanesinden aşırılmış, kolay cümlelerden kolajlarla neler oluyor havasında bir okuma deryası da sunabilirim burada, ama okumayı seveceğim türden yazılar yazmak daha eğlenceli olduğundan, sinema üzerinden bir neler oluyor hayatta bakışıyla, makro anlamda neler oluyor bu alemde, bırakıyorum bakış açılarınıza.
İlgilenenler bilirler, Jack Welch adlı, GE duvarına "faşo Ceo" yazmayı normal kılacak kadar sert bir adam vardır. Bu adamın reklamlarla ilgili söylediği bir söz burada Cemil Meriç ve İbni Haldun'un önüne geçiyor: Eğer satışlarınızı artırmadıysa, reklamcının altın gergedan bile alsa hemen kovmalısınız!
Bize balık nasıl tutuluru analtan değil de, tuttukları balıkları servis eden-edecek müstakbel ve mevcut, sinema kanallı toplum mühendislerimize saygıyla.
Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will...