"Bütün bu kökü dışarıda fikirleri kafanızdan sileceğim." - Felix
"Bütün bu kökü dışarıda fikirleri kafanızdan sileceğim." - Felix
Uxbal'ın uyanamadığı sabahlar... Odada bir damla ışık yok. Ige içeri giriyor; perdeyi aralayıp camı açıyor. Zifiri karanlık olan oda bir anda aydınlanıyor. Bir kadın, o kadının tek bir eli, karanlığa gömülmüş perişan haldeki adama güneşi getiriyor. Adam uyanıp kalkmaya hazırlandığı esnada kadın da odayı terkediyor. Baştan sona acı kokan; aşkı, inancı, polisi, devleti, halkı, sözün özü her şeyi eleştiren filmde belki de tek övgü kendini burada gösteriyor. Saniyeler önce ışığın dolduğu odada, kadının ayrılmasıyla birlikte cam kendiliğinden kapanıyor ve ardından her yer siyaha bürünüyor. Nitekim, Ige bunu farkedip odaya geri döndüğünde Uxbal için güneş yeniden doğuyor. Güçlü kadını Powder Keg'de harika bir şekilde işlemişken, şimdi de neden "onlarsız olamayacağını" kusursuzca resmediyor Iñárritu.
Filmle ilgili belki de tek olumsuz şey, temponun çok fazla düşmesi. Haksız da sayılmaz bu eleştiri fakat, son ana kadar bir tahminde bulunmak durumunda kalıyor izleyici ve bu da filmden bir an olsun kopmamayı sağlıyor.
Bu sene 10.su düzenlenecek olan !f İstanbul Film Festivali izleyicilerle 17 Şubat’ta buluşuyor. 27 Şubat’a kadar devam edecek olan film festivali her sene olduğu gibi onbinlerce İstanbullu sinemasevere ulaşmayı hedefliyor.
!f İstanbul Film Festivali’nin en önemli özelliği her sene üzerine bir şeyler katarak devam etmesidir. Büyümeyi hedef alan ve böylelikle daha çok izleyiciye nitelikli eserleri ulaştırmak isteyen ekibin bu seneki yeniliklerinin başında hiç şüphesiz Sundance Film Festivali ile yapılan iş birliği vardır. Kısaca belirtmek gerekirse Sundance tarafından farklı ülkelerden çıkma 10 film işbirliği yapılan diğer şehir festivallerinde gösterime girecek ve filmlerin yönetmenleri ile birlikte Sundance heyeti bu şehirlerde söyleişlere katılacaklar.
Diğer bir yenilik ise geçtiğimiz sene sinema sitesi Mubi ile yapılan ortaklığın giderek büyümesi. Geçtiğimiz sene !f2 adı altında hizmetin az olduğu Doğu ve Ortadoğu şehirlerine dijital platformda !f İstanbul ile eş zamanlı olarak sinema gösterimleri yapıldı. Bu sene daha çok şehre ulaşıcak olan !f2 projesi 25-27 Şubat tarihleri arasında İstanbul ile eş zamanlı gösterimi yapılacak olan 5 filmin bitiminde yapılacak olan yönetmen söyleşilerine dijital platform üzerinden diğer şehirlerdeki izleyiciler de katılabilecekler.
(Konu ile ilgili detaylı bilgi : http://2011.ifistanbul.com/tr/If2/About )
Festivalin benim açımdan en ilgi çekici yanı ise yapımların belirli başlıklar altında sıralanmasıdır. Böylece konu dahilinde nitelikli eserleri izleme şansı edinirken bağımsız sinemanın stüdyolarla ortak platformda buluşmasına tanık oluyoruz. Başlıklar altında konuları sıralamanın önemini geçtiğimiz sene oluşturulan ‘açılım’ kategorisine varolan ilgiden anlayabiliriz. Ülkemizde ötekileştirme sorununun en fazla yaşandığı mevzu olan kimlik sorununa eğilmiş ve Kürt yönetmenlerin yapımlarıyla birlikte,Kürt sorununa değinen yapımların gösterimi yapılmıştır. Bu sene bu sorunun sonuçlarına göz atılacak ve ‘Dağdakiler’ konusunu mercek altına alınacak. Bir sorunu çözmek için soruna dahil olan tüm etkenleri göz önünde bulundurup konuya hakim olmak gerekir ve bu açıdan !f İstanbul ‘açılım’ kategorisi ile güzel bir işe imza atıyor. Gelecek yıllarda ötekileştirmenin yaşandığı diğer mevzularda da yapımlara yer verileceğinden şüphem yok.
Bu yenilikler dışında festival dahilinde çeşitli yönetmenlerin katılacağı söyleşiler de yapılacak. Festivalin biletleri geçtiğimiz hafta satışa çıktı ve mybilet üzerinden indirimli olarak satışa devam etmektedir.
Bazı filmler bir hikaye anlatmaz. Kendi anlatılma biçimiyle de seyirciyle oyun oynar. Kiss Kiss Bang Bang tam da bu noktada devreye giriyor: Bir yandan klasik dedektif hikayelerinin tüm klişelerini kullanırken, diğer yandan bu klişeleri alaya alarak onları yeniden kuruyor. Film daha ilk anlarından itibaren seyirciye şunu hissettiriyor: Bu, ciddiye alınmak isteyen bir hikaye değil. Aksine, hikaye anlatmanın kendisiyle eğlenen bir yapı.

Shyalaman ‘The Village’ filminde otoriteyi sağlama almış olan bireylerin gelecek nesilleri korku ile yöneterek onları dış dünyanın kötülüklerinden korumalarına vurgu yapmıştı. Bu insanlar bir nevi insanı dış dünyanın kötülüklerinden ayrıştırarak onları saf iyiliğe yönlendirmeye çalışıyorlardı. Bu otorite içgüdüsü ve insanları mutlak iyiye yöneltme genel de bilmkurgu filmlerinden aşina olduğumuz mevzulardandır. Bu mevzuyu çekirdek aile düzeyine indirirsek ve filme Hanekevari bakış açısı eklersek ortaya Dogtooth çıkmaktadır.
Her nesil kendisinden önceki nesillerin gölgesinde yetişir. Kabul görülen doğrular geçmişten günümüze insanlığın doğru ve yanlışlarıdır. Deniz kelimesi ilk duyduğunuz andan itibaren size neyi çağrıştırıyorsa hayatınız boyunca bunu öğrendiğiniz gibi kabul edersiniz. Dogtooth filminde ‘deniz’ kelimesi ‘kol kısmı tahtadan olan deri sandalye’ anlamına gelmektedir. Açılış sekansında kasetçalara kaydedilmiş olan kelimeler bizleri bambaşka bir dünyaya götürüyor. Özellikle göze çarpan şey ise kelimelerin dış dünyaya ait olması. Deniz,yolculuk,otoyol. Dış dünyada gitmeyi çağrıştıran yolculuk ve otoyol kelimeleri bu dünyada farklı anlamlar taşımaktadır. Kendisi adına mutlak gerçeği çocuklarına aktarmaya çalışan babanın öğrettiği dilden ayrıştırdığı kelimeler özgürlüğü,yolculuğu veya kötülüğü tasvir edenlerdir.
Babanın otorite sahibi olduğu bu içe kapanık ailede bilginin önemi önplana çıkıyor(Matematik bilgisi). Ödüllendirme ve ceza yöntemiyle çocuklarına bilgiyi aşılamaya çalışan baba ayrıca belirsiz bir geleceğe hazırladığı çocuklarına her daim dış dünyanın korku duyulacak bir yer olduğunu vurguluyor. Bu ödüllendirme ve cezalar onların ‘saf insan’ olmalarına ket vuran en büyük engeldir. Zira kazanma hırsı yapan çocukların birbirlerine verdiği zararlar yadsınamaz.
Bilginin önemi sadece matematik ile sınırlıdır.Diğer bilgiler çocukların dış dünyaya meraknı arttıracağı için bunlarla ilgili bir şey göremiyoruz ve öğretilmeyen her bilgi çocukların hayal dünyasına da ket vurur. Hayal dünyasından yoksun olan çocuklar da korku imparatorluğunda dilin sınırları içerisinde yaşamaktan rahatsız olmuyorlar. Burada bilgisizliğin insan mutluluğuna etkisine tanık oluyoruz. Zira çocuklar babalarından ailenin önemine vurgu yapan şarkıyı dinlerken çok mutludurlar. Bu mutluluk belki onlarca insanın arzuladığı saf anlardan biridir.
Saf insan mevzusuna önceki yıllarda yorum sunmaya çalışan Trier de ‘Idioterne’ yapımında ‘ahmaklığa’ övgüler getirmişti. Trier bizlere saf insan olmanın yolunun sıfır bilgiden geçtiğine inanan bir grup bireyin eve kapanmasını ve sapkınlıklarını sunmuştu. Böylece mutluluğa ulaştığını düşünen grubun kendini tam anlamıyla toplumdan soyutlayamadığını görüyorduk. Yönetmen bu açıdan bu filmin biraz etkisinde kalmış diyebiliriz. Zira işleyiş açısından paralellik gösteren yapımlardır. Her iki grup insan da bilgisizlikleriyle mutludurlar ve toplumdan tamamen soyutlanabilmek imkansız bir iştir.

Yapımda dilden ve otoriter rejimden ayrı olarak üzerinde durulması gereken en önemli husus toplumda kabul gören değer yargılarıdır. Kişilerin ahlak anlayışı da diğer nesillerden öğrendikleriyle şekillenir. Örneğin film boyunca ailesini dış dünyadan korumaya çalışan babanın oğlunun cinsel arzularını dindirmesi için dışarıdan işçi bir kadını eve sokması varolan ahlak anlayışının dışındadır veya daha ileriye gidecek olursak babanın kızını oğluna sunması ve çocuğun ensest ilişkiden zevk almaya çalışması ona doğru gelmektedir ve bu öğrenilememiş ahlak kurallarındandır.Bu açıdan bakacak olursak dış dünyanın kötülüğü iç dünyanın sapkınlığından daha öte değildir.
Dışarıdan erkek çocuğun birlikte olması için getirilen kadın ailenin toplumla tek bağlantısıdır ve dış dünyanın insanı eline geçen her şeyi bozmaya meyillidir.(Dostoyevski’yi analım)Bu bağlamda insanın elinin değdiği her şeyi daha kötüye götürmesi mevzusuna defalarca tanık olmuşuzdur ve bu mutlu ailede babanın sağlam otoriter yapısını bozan tek şey bu işçi kadındır. Öyle ki kız çocuğu işçi kadın vasıtasıyla elde ettiği Rocky filmini izlerken hırsı öğrenmiştir. Kendini taklit etmeyi bırakarak Rocky’i örnek alır. Sinemanın insana farklı bilgiler katabileceğine tanık oluyoruz ve evin büyük kızı acı çekmenin özgürlüğüne kavuşmasının farklı bir yolu olduğu doğrusunu da sinema üzerinden öğrenmiştir. Bir nevi varoluşculuğa Rocky ile adım atar. ”Acı yok Rocky” repliğinin içinde taşıdığı doğruculuk hayatına sirayet etmiştir. Zira son sekansa gelirken “No Pain No Gain” özdeyişinden esintiler görürüz.
SİYAD üyeleri 43. kez Türk Sineması Ödüllerini vermek için bir araya gelmişler ve adayları belirlemişler. Adayların tam listesini yazının son kısmına kopyala yapıştırıcam. Evvelinde bir kaç kelam etmek iyi olur.


Şehirlerin hızlı akan hayatına tesadüfi olarak renk katmak ve insanları şaşırtmak amacıyla hayata geçirilen “ART BY CHANCE” Ultra Kısa Film Festivali için başvurular başladı. Bu sene katılımcılar ‘Değişim’ için yarışacaklar.
Son katılım tarihi Nisan’ın 2.Cuma’sı!
Dünya senin kısa filmini bekliyor
Şehir hayatında insanları sanatla buluşturmayı hedefleyen “ART BY CHANCE” Ultra Kısa Film Festivali Mayıs 2011’de 3.kez insanlarla buluşacak. 20 ülkede 200’ü aşkın şehirde yüz milyonlara ulaşmayı hedefleyen Ultra Kısa Film Festivali’ne, başvurular Ocak 2011 itibariyle turkey.artbychance.org sitesi üzerinden başladı. Dünyanın birçok ülkesinden sanatçıların ürettiği 30 saniyelik filmlerden yapılacak seçki, Mayıs ayı boyunca dünyadaki halka açık alanlarda bulunan yaklaşık 20.000 adet dijital ekranda gösterime girecek.
Değişime direnen veya diren(e)meyen filmler
ART BY CHANCE 2011’de bu senenin teması ‘Değişim’. Metropollerde sayısız insana ulaşacak filmler ‘Değişim’ fikrini anlatacak. Farklı gözlerden değişim hikayeleri dinlenecek. Kurmaca, belgesel, animasyon ve video art‘ın her örneğine açık olan festivalde katılımcılardan ‘Değişim’ kavramını 30 sn’de işlemeleri bekleniyor.
Metroda, alışveriş merkezinde, sokakta tesadüfi sanat buluşmaları
ART BY CHANCE 2011’de ‘Değişim’ temalı filmler, izleyicisiyle alışılagelmişin dışına çıkarak sinema salonlarında değil gündelik hayatın içinde buluşacak. Şehrin dört bir yanına yayılmış dijital ekranlarda 1 ay boyunca hayat bulan festival, insanların günlük yolculuklarında karşılarına ansızın çıkarak ve zengin içeriğiyle monotonluğu kırarak dikkatleri üzerine toplayacak.
ART BY CHANCE, katılımcılara festivalin internet sitesi turkey.artbychance.org üzerinden filmlerini yükleyerek online olarak da katılabilme kolaylığı sunuyor. Milyonlara ulaşmak için son gün Nisan’ın 2.Cuma’sı! (8 Nisan 2011)
ART BY CHANCE 2011 Uluslararası jürisini gururla sunar
Walt Disney’in yapımcısı Don Hahn; Fransız Sinema kanalı ARTE’nin yönetim kurulu üyesi Michel Reilac; BIFA’nın kurucusu ve yöneticisi Johanna Von Fischer ve Film Eleştirmeni Nick Roddick ART BY CHANCE 2011’in jürisinin belli olan isimleri. Önümüzdeki günlerde jüriye kimlerin dahil olacağını hep birlikte göreceğiz.
Sayılarla ART BY CHANCE 2010
0: Türkiye ve Dünya’da 1 milyar kişiye ulaşabilen diğer festivallerin sayısı.
6: ART BY CHANCE filmlerinin gösterildiği uçak adedi.
15: Türkiye'de ART BY CHANCE filmlerinin gösterildiği şehir sayısı.
20: ART BY CHANCE filmlerinin gösterildiği ülke sayısı.
30: ART BY CHANCE filmlerinin Türkiye'de gösterildiği üniversite sayısı.
30: Bir ART BY CHANCE filminin uzunluk süresi. (saniye)
39: ART BY CHANCE 2010'a film gönderen ülke sayısı.
40: 2009 yılına göre Türkiye’den başvuran film adedindeki yüzde artışı
103: ART BY CHANCE filmlerinin tüm dünyada gösterildiği şehir sayısı.
105: ART BY CHANCE 2010'a Türkiye'den gönderilen kritere uygun film sayısı.
120: ART BY CHANCE filmlerinin Pegasus uçaklarında gösterildiği ekranların sayısı.
259: ART BY CHANCE’e en çok film gönderen 3 ülkeden (Almanya, Türkiye ve A.B.D.) gelen toplam film sayısı.
428: ART BY CHANCE 2010'a tüm dünyadan gönderilen kritere uygun film sayısı.
1000: ART BY CHANCE filmlerinin Türkiye'de gösterildiği ekran sayısı.
10.000: ART BY CHANCE filmlerinin tüm dünyada gösterimde olacağı ekran sayısı.
1.000.000.000: ART BY CHANCE filmlerinin ulaştığı insan sayısı.
Festival için son katılım: 8 Nisan 2011
Katılım ve ayrıntılı bilgi için lütfen turkey.artbychance.org adresini ziyaret edin.
Şubat’ta 10. Yılını Kutlayacak olan !f Istanbul Uluslararası Film Yarışma Adaylarını Açıkladı
17 Şubat’ta başlayacak olan 10. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali dört yıl önce başlattığı Keş!f yarışmasının 2011 adaylarını açıkladı.
İstanbul’u genç ve yenilikçi sinemanın adresi yapmayı amaçlayan $15,000 ödüllü !f Inspired/Keşi!f yarışması, Türkiye’den ve dünyanın dört yanından 9 filmi ve ünlü sinema profesyonellerini bir araya getiriyor. Yarışma kapsamında Hüseyin Karabey başkanlığındaki uluslararası jüri “sinemada cesur hikaye anlatımı, teknik ve tarzda yenilik” kriterleriyle bir kez daha “İlham Veren Yönetmen”i seçecek.
Yarışan filmler arasında ünlü yönetmen Costa Gavras’ın oğlu ve tanınan müzik klipleri yönetmeni Romain Gavras’ın ilk uzun metraj filmi Our Day Will Come (Bizim de Günümüz Gelecek) var. Vincent Cassel’in sosyopat ve manipülatif bir psikanalist olan Remy’yi canlandırdığı filmde Remy ile himayesi altına aldığı çekingen ve toplumla uyumsuz Patrick içsel bir yolculuğa çıkıyor. Ödülün güçlü taliplerinden bir diğeri de Cannes başta olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen İtalyan yönetmen Michaelangelo Frammartino’nun Le Quattro Volte’si ( Dört Defa). Macar yönetmen Agnes Kocsis’in Cannes Film Festivali’nde gösterilen filmi Adrienne Pal (Adrienne Pal) ise eski çocukluk arkadaşını bulmak için yola çıkan, krema dolgulu hamur işlerine hayır diyemeyen, toplumdan soyutlanmış hemşire Piroska’nın hikayesi. İlk Grönland Oscar adayı filmi olan Nuummioq’da (Nuummioq) hayatının kadını ile tanıştıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen Malik’in dostluğu tekrar keşfetmesi anlatılıyor. İlk filmi Ex Drummer ile nam salan Belçikalı yönetmen Koen Mortier’in filmi 22nd of May (22 Mayıs), bir alışveriş merkezinin bombalanmasını konu alıyor. Danimarka hapishane filmi R (R), Lübnan filmi Ok Enough Good Bye (Tamam Yeter Güle Güle) ve korku-gerilim türünü yeniden tanımlayan Meksika filmi We are What We Are (Kan Kokusu) da yarışacak filmler arasında.
Türkiye’den yarışma adayı ise genç yönetmen İlksen Başarır’ın 2.uzun metrajı Atlıkarınca.
17- 27 Şubat 2010 tarihlerinde İstanbul’da, 2 - 6 Mart tarihlerinde ise Ankara’da gerçekleştirilecek festivalin biletleri yine www.mybilet.com ’dan satışa sunulacak. İstanbul için 5 – 7 Şubat, Ankara için 25 – 27 Şubat indirimli ön satış tarihleri olarak belirlendi. İstanbul’da 8 Şubat, Ankara’da ise 28 Şubat’ta gişelerden bilet satışı başlayacak.
Festival ile ilgili tüm bilgileri düzenli olarak bu adreslerden takip edebilirsiniz.
www.ifistanbul.com
blog.ifistanbul.com
twitter.com/ifistanbul
vimeo.com/ifistanbul
Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will...