Filmin karakterleri de bu “kaybedenler topluluğunu” farklı biçimlerde temsil ediyor. Richard başarısızlığı kabul edemeyen insanı, Dwayne toplumsal beklentilere tamamen sırt çeviren genci, Frank hayatındaki büyük yenilgiden sonra kendisini toparlayamayan yetişkini, Sheryl ise bütün bu erkeklerin krizlerini yönetmek zorunda bırakılan kadını temsil ediyor. Grandpa ise toplumun kabul edilebilir davranış sınırlarını çoktan terk etmiş durumda. Fakat film bu karakterlerin hiçbirini yalnızca birer karikatür olarak bırakmıyor. Her biri kendi kırılganlığıyla birlikte var oluyor. Bu yüzden onları izlerken yalnızca gülmüyorum; bir süre sonra neden böyle davrandıklarını da anlamaya başlıyorum. Filmin mizahı tam olarak buradan besleniyor: İnsanların kusurlarıyla dalga geçerken aynı anda onların acısını da görünür kılmasından.
Oyunculuklar da bu dengeyi taşıyor. Greg Kinnear’ın Richard’ı, sürekli kendisini kontrol etmeye çalışan ama kontrolü her an kaybetmek üzere olan bir adam olarak oldukça başarılı. Toni Collette, Sheryl’ın yorgunluğunu ve ailesini bir arada tutma çabasını abartıya kaçmadan taşıyor. Steve Carell ise Frank’te özellikle önemli bir iş çıkarıyor. Karakterin içine kapanıklığı, yaşadığı yenilgi ve insanlarla iletişim kurmakta zorlanması, Carell’ın neredeyse hiçbir şey yapmadan bile sahneyi doldurabilmesini sağlıyor. Paul Dano’nun Dwayne’i ise konuşmadan da ne kadar çok şey anlatılabileceğinin iyi bir örneği. Abigail Breslin’in Olive’i bütün bu karanlığın ortasında filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Olive’in diğerlerinden farkı, henüz dünyanın kendisine koyduğu kuralları tamamen içselleştirmemiş olması. Bu nedenle filmdeki en özgür karakter belki de en küçük olanı.
Little Miss Sunshine bana göre bir “mutlu aile” filmi değil; kusurlu insanların birbirlerini terk etmemesi üzerine kurulmuş bir film. Aile üyelerinin sorunları çözülmüyor, başarısızlıkları ortadan kalkmıyor, herkes bir anda hayata dair doğru cevabı bulmuyor. Ama yolculuğun sonunda artık birbirlerinin başarısızlıklarından utanmıyorlar. Belki de filmin en önemli değişimi burada gerçekleşiyor. Başta herkes kendi hayatını kurtarmaya çalışırken, sonunda birbirlerini kurtarmaya başlıyorlar. Ve Olive’in sahneye çıktığı an, yarışmanın sonucu ne olursa olsun, filmin gerçek yarışmasının çoktan bittiğini hissediyorum. Çünkü Hoover ailesi o noktada kazanmanın ne olduğunu yeniden tanımlıyor. Bazen kazanmak kupayı almak değil; kaybettiğinde yanında kimin kaldığını görmek oluyor. Little Miss Sunshine da tam olarak bunu söylüyor: Dünyanın kazananları alkışladığı bir yerde, birbirinin elinden tutabilen insanların hâlâ kaybetmiş sayılıp sayılamayacağını soruyor.
%20Steve%20Carell%20-%20Toni%20Collette%20-%20Greg%20Kinnear%20-%20Alan%20Arkin%20-%20Paul%20Dano.jpg)
%20Steve%20Carell%20-%20Toni%20Collette%20-%20Greg%20Kinnear%20-%20Alan%20Arkin%20-%20Paul%20Dano-1.jpg)
%20Steve%20Carell%20-%20Toni%20Collette%20-%20Greg%20Kinnear%20-%20Alan%20Arkin%20-%20Paul%20Dano-4.jpg)
%20Steve%20Carell%20-%20Toni%20Collette%20-%20Greg%20Kinnear%20-%20Alan%20Arkin%20-%20Paul%20Dano-5.jpg)



(7.8).jpg)
(7.8)-2.jpg)
(7.8)-3.jpg)
(7.8)-4.jpg)
































