
Ebru
http://sadecee.blogspot.com/



Birkaç alkış talep ediyorum sizden. Buyurun listesi:
Çok sağolun.

apımında senaryo yazan iki arkadaşın hayal dünyasında oluşturdukları Dr.Mesmer karakterinin gerçeğe dönüşmesi ve virüs salgınını yayması beynin yanılsamasıdır.Virüs salgınının film boyunca incelenmesi ki ortaçağda insanların korkusunun veba olması ve üzerinde durdukları bu virüsün tekrar ortaya çıkması beynin saplanmış olduğu korkuların karşımıza çıkmasıdır.Filmin sonlarına doğru da salgına maruz kalan kızın cinnet geçirmesi ve hipnoz sahnesiyle bilinçaltının sunduğu gerçekliği Trier bizlere aktarır.
Orijinal Adı: Ladri di Biciclette
Yönetmen: Vittorio De Sica
Senaryo: Vittorio De Sica, Oreste Biancoli, Suso D’Amico
Oyuncular: Lamberto Maggiorani (Antonio Ricci), EnzoStaiola (Bruno), Lianella Carell (Maria)
1948 / İtalya / İtalyanca / 93 dakika
Her şeyin net bir şekilde görüldüğü bir yaşam kesiti izlediğimiz. Filmde her şey kısa ve etkili bir anlatımla anlatılmış. Altı çizilen bazı konular seyircinin gözünün içine sokulacak kadar vurgulanmamakla birlikte ortaya bırakılmış bir şekilde dikkatli izleyicilere sunulmuş sanki. Gerçi bu kadar önemli bulunan ve afiş afiş anlatılan bu filmi “öylesine” izlemek de söz konusu olamaz herhalde.
Filmde özellikle karakterlere yüklenen davranışlar çok başarılı olmuş. Ekranda ilk olarak subaşında görülen Maria karakterinin hızlı hareketleri sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan yokluk içindeki bir kadının doğal telaşı olarak görülüyor. Kovaları taşırken kocasından yardım istememesi, kocasının işi alamamak konusundaki lanetlerini dinlerken hızlı ve pratik bir çözümle (söylediğine göre) çeyizinden kalan güzel çarşafları satma fikri hep cefakâr ama kararlı ve güçlü kadını işaret ediyor.
Baba karakterinde filmin başından sonuna alttan alta bir şaşkınlık hâkim. İşsizliğin had safhada olduğu dönemde iş bulanların isimleri okunurken kalabalığın arasında kendisini olmaması şaşkınlığın en net görüldüğü yerlerden biridir. Ancak aynı sahne babanın umutsuzluğunu da ifade ediyor olabilir. Daha sonra bisikletiyle birlikte işini kaybetmesi de hayata yeniden bağlanmasını sağladığı için adamda bu kadar büyük bir etki bırakmaktadır (Vazgeçmekten vazgeçmiştir). Ne yapacağını bilmeyen çaresiz bakışlar ve davranışların sıkça görüldüğü baba karakterinin aslında çekingen ve kısmen “pısırık” olarak değerlendirilmesi de mümkündür. Ancak yönetmen korkak karakterlerin de duruma göre ne kadar yürekli olabileceğini gerek hırsızı yakaladığı gerekse bisikleti çaldığı sahnelerle izleyiciye direkt olarak aksettirmektedir. Bununla birlikte kilisede ayin sırasında gelen kişilerin sadece yemek amacıyla ayine katıldıkları da gözden kaçırılmamalıdır. Açlık ve çaresizlik öyle bir boyuttadır ki, baba Antonio kilisede olay çıkarmaktan çekinmez ve bu son sahnede bisikleti çalmadan iç hesaplaşması ahlaki değerlerin aşılmasındaki zorluğu çok açık bir şekilde göstermektedir.
Ve en büyük karakter Bruno. Çocuk oyunculardan bile genellikle fazla beklentim olmamasına rağmen sonradan oyuncu olmadığını öğrendiğim Enzo Staiola’nın performansı için mükemmel demek fazla olmaz sanıyorum. Duyguları doğrudan seyirciye aktaran bu küçük, film boyunca babasının yanından ayrılmıyor. Fakir ailede herkesin sorumlulukları olduğu bir kez daha görülmüş oluyor. Bisikleti temizlemesi, kardeşi üşümesin diye pencereyi kapaması, dışarıda bir işte çalışması, gerektiğinde babasına kafa tutması ve babasını düştüğü zor durumlardan kurtarmak için harekete geçmesi normalde küçük bir çocuktan beklenmeyen sorumluluklardır. Yine de küçük bir mutluluk, çocuğun çocuk olduğunu hatırladığı anlardaki gözündeki ışığa yansımaktadır.
Ebru
http://sadecee.blogspot.com/

da İtalya'da hava korsancılığının tavan yaptığı bir dönemi ve ödül avcılığı yapan uçak savaşçılarının arasında geçenleri ve bu ödül avcılarından en önemlisi olan domuz Porco Rosso'nun hikayesini anlatmaktadır.Porco Rosso 1.Dünya savaşına pilot olarak katılmış olan ve en yakın dostunu bu savaşta kaybederken domuza dönmüş olan erdemli biridir.İnsan ırkına olan inancını yitirmiş,tanrının onu yalnız yaşaması adına domuza çevirdiğini düşünmektedir.Bununla birlikte şefkatli,duyarlı bir kişiliğe sahip olması ve kimseye boyun eğmemesi,yeteneğininde etkisiyle halk arasında tanınmasını sağlamaştır.Kırmızı savaş uçağıyla rüzgarda adeta resitaller sunan Porco Amerikalı hava korsanıyla çekişmesinin dışında İtalyan hava birlikleri tarafından da zorlanmaktadır.Kendi içinde kimlik sorunları yaşayan geçmişinin etkisini yaşamında her daim hisseden Porco'nun hava birliklerine cevabı nettir.
Kurtlar tarafından büyütülmüş olan bir kızın ormanı insanlardan korumak için giriştiği mücadeleyi ve bu mücadelenin içinde üzerindeki laneti kaldırmak için ona yardım etmeye çalışan anti kahraman Ashitaka'nın yaşadıklarını aktarmaya çalışan Miyazaki toplum ve doğa temasını bir kez daha kullanımıştır.Emelleri uğruna doğayı yok etmek isteyen ortaçağ insanlarının hem birbirleriyle hemde doğayla giriştikleri savaş ve ormanın ruhunun yok olması durumunda ekosistemin nasıl etkileneceğini vurgulamaya çalışmaktadır.Miyazaki'nin animenin içine işlediği kodamalar(Miyazaki külliyatında en çok sevdiğim karakterdir),doğanın ruhu,ashitaka'nın üzerindeki lanet gibi sembolik varlıklar animenin konusuna etki eder durumdadır.Örneğin film boyunca demir kasabanın hükümdarı eboshi'nin doğaya nedensiz yere olan öfkesi,prenses mononoke'nin insan ırkına olan nefreti her ne kadar insani duygular olsada bunların bizi kötülüğe ittiğini gözardı edemeyiz.Ashitaka'nın öfke ve nefret kontrolüde bundan kaynaklanmaktadır.Her ne kadar istediği herşeyi başaramamış olsa da laneti kaldırmaktan ziyade hem doğayı hemde doğaya zarar vermeye çalışan Eboshi'yi koruması doğa ruhunun yeniden doğmasından değilde olaylara karşı takındığı tavır nedeniyle üzerindeki lanetten kurtulmuştur.Bu yapımda da bir kadın kahraman vardır ve Miyazaki bununla ilgili erkeklerin zor bir durum karşısında bir nevi hayvansal içgüdüleri ile saldırıya geçtiğini, ama kadınların duygusal yapıları nedeniyle durumu anlayarak kabullendiğini ve bunun duygusal bir etki bıraktığını; ayrıca bir erkek olarak kadınların hareketlerinden ve davranışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi yansıtmak için kadın karakterler seçtiğini belirtmiştir.
Miyazaki'nin Avrupa sinemalarından etkilenmiş ve Komşum Totoro'daki Totoro karakterinin batı masallarından animeye dahil ettiğini söylemiştim.Howl'a Moving Castle da batıya ait bir masalın Miyazaki eli değmesiyle oluşan bir anime.
Kırmızı bir elbise giyen ve insan olmayı kafasına koymuş olan bir balık olan Ponyo bir gün karaya çıkar ve onu bulan 5 yaşındaki Sosuke tarafından bulunup bir kavanoza yerleştirilir.Zaman içinde ikili arasında arkadaşlık doğar.Diğer yandan Ponyo'nun babası kızının okyanusa,ait olduğu yere dönmesini ister.Çareyi dalgaları yollamakla bulan babaya direnen Ponyo yaşadığı kabasanın ekolojik dengesinin bozmuştur.Kasaba sular altında kalmıştır ve halk elbirliğiyle kasabayı kurtarmaya çalışırken Sosuke ve Ponyo arasındaki arkadaşlıkta bu zorlu zamanda perçinleşecektir.Doğanın ritminin bozulması ve insanların birbirlerine yardım etmesi ve daha derine inmeden yalın bir anlatım seçmesi yönüyle Miyazaki'nin Totoro ile birlikte çocuklara en çok hitap eden yapımıdır.Doğanın korunması ve denizde yaşayan varlıklara saygı gösterilmesi adına çocukları eğitmeyi amaçlayan H.Miyazaki bu yapımla çizgisinin dışına çıkmıştır.Bu nedenle çoğu izleyicisinin beklentilerini karşılamasa da doğaya gereken saygının gösterilmesi adına eğitimsel bir postmodern masal anlatımı olan Ponyo,Miyazaki'nin eserleri içerisinde önemli bir yer tutar.
Hatıralarımızın amacı geçmişi yad etmekten çok bunların yeniden sergilenmesinde vereceğimiz tepkiler ve geçmişin gözden geçirilerek sorgulanmasıdır.Edindiğimiz tecrübe ve yaptığımız hataların tekrarlanmaması adına beynimize güvenmeliyiz.İyi-kötü hatıraların silindiği bir beyinde geçmişinden ders almak veya toplum içinde olumlu olarak nitelendirilecek davranışları sergileyebilmekten söz edebilir miyiz?