25 Ağustos 2025 Pazartesi
Hallow Road: Kaza Sonrası Eylem Tok, Oğlu İle Konuşuyor
19 Ağustos 2025 Salı
New York - Ben burayı daha önce yaşadım.
1. Gün – JFK’den Manhattan’a İlk Adım
New York’a inişimizle birlikte bizi ilk karşılayan şey yoğun kalabalıktı. JFK Havalimanı, beklediğimden de kaotikti. Pasaport kontrolünde yaklaşık iki saat sıra bekledik. Görevli sayısı oldukça azdı, ama tam sinirlenmeye başlamıştım ki polis memurunun güler yüzlü tavrı ve doğum günümü kutlaması bana moral verdi. Küçük bir jestti ama yol yorgunluğunu hafifletti.
Kontrolden geçtikten sonra metroya yöneldik. Jamaica Station’dan haftalık metro kartımızı alıp Manhattan’a geçtik. Şehre metro ile girmek bana “Coming to America” filmindeki Eddie Murphy’nin New York’a ilk adımlarını anımsattı. Bizim de şehre girişimiz biraz o heyecanla oldu.
2. Gün – Katz Deli ve Bronx Macerası
3. Gün – Brooklyn’den Manhattan’a, Şehrin Kamusal Alanları
Kahvaltımızdan sonra DUMBO’ya yürüdük. Köprünün altındaki o meşhur sokakta fotoğraf çektik. Burası, “Once Upon a Time in America” filminde açılış sahnesinde gördüğüm köprü manzarasını hatırlattı.
Brooklyn Bridge’den yürüyerek Manhattan’a geçtik. Bu tarihi köprü “I Am Legend” filminde boşaltılmış haliyle aklımda yer etmişti. Bizim geçtiğimiz gün ise kalabalık ve hayat doluydu.
Chelsea Market’e uğradığımızda, içerideki atmosfer bana “Julie & Julia” filmindeki New York yemek sahnelerini anımsattı. Ardından High Line’a çıktık. Burada yürürken, “Gossip Girl” dizisinin pek çok bölümünde geçen o yüksek hat boyunca ilerlemek ayrı bir keyifti.
Magnolia Bakery’de muzlu puding yediğimizde ise aklıma hemen “Sex and the City” geldi. Carrie ve arkadaşlarının tatlı kaçamak yaptığı yer işte burasıydı.
Bryant Park’ta oturduğumuzda ise sahne değişti. Etrafımdaki sandalyeler, masalar ve hareketli şehir akışıyla kendimi “The Adjustment Bureau” filminde, Matt Damon’ın parkta konuştuğu sahnede hissettim.
New York Halk Kütüphanesi’nde günü noktalarken, “Ghostbusters” filmindeki açılış sahnesi geldi aklıma. O büyük merdivenlerden çıkarken sanki birazdan hayaletler çıkacakmış gibi hissettiriyor.
4. Gün – Central Park Bisiklet Turu ve 5. Cadde
Central Park’ta bisiklet sürmek tam bir film sahnesiydi. “Home Alone 2: Lost in New York” filminde Kevin’in parkta kayboluşunu anımsadım pedal çevirirken. İki saat boyunca göl kenarında, ağaçların altında şehri unuttuk.
Apple Store’a uğradığımızda cam küpün içinden aşağı inmek, bana “The Devil Wears Prada” filmindeki 5. Cadde sahnelerini hatırlattı. 5. Cadde boyunca yürürken lüks mağazalar arasındaki koşuşturmaca da aynı filmin kareleri gibiydi.
Rockefeller Center’da ise Noel döneminde gördüğümüz sahneler aklıma geldi: özellikle “Elf” filminde buz pateni sahnesi.
Akşam Times Square’e vardığımızda kendimi tamamen bir film setinde hissettim. “Birdman”in tek plan çekimleri, “Vanilla Sky”daki boş meydan sahnesi ve tabii ki “Spider-Man” filmlerindeki ışıklı panolar… Hepsi burada canlanıyordu.
5. Gün – Kültürel Yolculuk ve Zirve
Little Italy’de yürürken “The Godfather” sahnelerini hatırlamamak imkânsızdı. O dar sokaklarda İtalyan kültürünün kokusunu almak, sinema tarihine dokunmak gibiydi. Chinatown ise “Rush Hour” filminden fırlamış gibiydi; hareketli ve rengârenk.
Flatiron Binası’nı görünce “Spider-Man”in Daily Bugle gazetesi aklıma geldi. Gerçekten o üçgen yapının önünde durmak bir film sahnesinin içine girmek gibiydi.
Roosevelt Adası teleferiği ise “Spider-Man” (2002) filminde Mary Jane’in rehin alındığı sahneyi anımsattı. O manzarayı izlerken aynı heyecanı hissettim.
Empire State’e çıktığımızda, “King Kong”un zirvede geçen sahneleri gözümde canlandı. Orada rüzgârı hissederken kendimi o dev gorilin yanında hayal ettim.
Son olarak Summit One Vanderbilt’e çıktık. Burası o kadar futuristik bir mekân ki, “Doctor Strange” filmindeki ayna boyut sahnelerine benziyordu. Cam zeminde şehrin altımızdan akıp gitmesi gerçekten başka bir evren gibiydi.
Böylece New York günlüğüm, aynı zamanda sinema yolculuğuna da dönüştü. Şehrin her köşesi zaten bir film sahnesi gibi. Belki de New York’un büyüsü biraz da bundan geliyor: daha önce defalarca ekranda gördüğün sahnelerin bir anda tam ortasında buluyorsun kendini.
New York’ta geçen filmler o kadar çok ki, şehirde gezerken kendini asla yabancı hissetmiyorsun. Daha önce hiç adım atmamış olsan bile binalara, köprülere, meydanlara baktığında “buraları biliyorum” diyorsun. Sanki zihninde yıllardır gördüğün karelerin içine adım atıyorsun.
Bu yüzden New York, garip bir şekilde sana tanıdık geliyor. Bryant Park’ta kahve içerken, Times Square’de ışıkların altında yürürken ya da Brooklyn Köprüsü’nde adım adım ilerlerken… Hep aynı his: “Ben burayı daha önce yaşadım.”
Şehrin büyüsü belki de tam burada gizli. Hiçbir yer sana yabancı değil. Adeta filmlerden taşan bir gerçeklik duygusu var. O yüzden, New York’ta dolaşırken kendimi turist gibi değil, sanki uzun zamandır burada yaşayan biri gibi hissettim.
Aşağıya New York için hazırladığım googlemaps listelerimi ekliyorum:
15 Ağustos 2025 Cuma
Sorry, Baby: Bir Travma Anlatısı
Cinsel saldırı sonrası yaşam sinemada çoğu zaman bir çöküş hikayesine ya da intikama indirgeniyor. A24 yapımı, Eva Victor'un yazıp yönettiği ve oynadığı Sorry,Baby'si bu ikilemin dışına çıkıyor. Film, saldırının ötesinde süren gündelik hayatın iniş çıkışlarını, mizahı ve sıradan anları görünür kılıyor. Bu yaklaşım, yalnızca bireysel bir iyileşme hikayesi sunmakla kalmıyor, aynı zamanda travmanın toplumsal boyutlarına dair güçlü bir yorum da içeriyor.
Filmin anlatısı kronolojik olmayan bölümler halinde ilerliyor. İlk bölüm 'The Year With the Baby'de, artık bir üniversitede İngiliz edebiyatı profesörü olan Agnes'in (Eva Victor) eski ev arkadaşı ve en yakın dostu Lydie (Naomi Ackie) ile yeniden buluşmasına tanık oluyoruz. Aralarındaki diyaloglar, beden dili ve rahatlıkları, yıllara yayılan dostluğun samimiyetini gösteriyor. Lydie'nin şehirde kurduğu aile hayatı ile Agnes'in akademik ve kişisel durağanlığı arasındaki kontast film boyunca tekrar eden bir alt tema.
Bu olay Agnes'in kimliğinin tek belirleyeni haline getirilmiyor. Agnes hala zeki, çekici, üretken. İğneleyici ama asla duyguyu ucuzlatmayan bu mizah, özellikle doktor umursamazlığında ya da üniversite yönetiminin ilgisizliği gibi ortamlarda ortaya çıkıyor. Ancak yaşananlar, kariyerinden özel hayatına kadar birçok alanda görünmez iz bırakıyor.
Filmdeki dostluk ilişkisi de bir sosyolojik eksen etrafında şekilleniyor. Ev arkadaşı Lydie'nin evlilik ve annelik yoluna girmesi, Agnes'in ise akademik ve kişisel olarak durağan kalması, modern yaşamın farklı 'başarı' tanımlarını karşı karşıya getiriyor. Burada film, toplumsal olarak kabul gören rotaların dışında kalmanın, travma sonrası hayatla kesiştiğinde nasıl çift katmanlı bir 'ötekilik' yaratabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte Victor bu sahneleri karikatürize etmeden, gerçekliğe yakın bir tonda tutmaya çalışıyor. Yalnızca Agnes'in yüksek lisanstan sınıf arkadaşı ve akademiden meslektaşı Natasha (Kelly McCormack) karakteri, filmin genel doğal tonuna göre biraz uç bir karakter, daha fazla karikatürize duruyor.
Film genel itibariyle beklentimin altında kalmış olsa da bana biraz Aftersun tadı verdi. Konu bakımından farklı yollara sapıyor gibi görünse de, ikisi de travmayı merkeze almadan, onun gündelik hayatın kıvrımlarındaki izlerini arayan filmler ikisi de. Her iki yapımda da yaşanan 'kötü şey' doğrudan gösterilmez; hikaye, sessizliklerde, küçük jestlerde ve parçalanmış zaman örgüsünde yavaş yavaş şekilleniyor. Aftersun filminde baba-kızın tatlı anları alttaki hüznü redinleştirirken, Sorry,Baby'de Agnes ile Lydie'nin mizahi ve samimi bağı, acının ağırlığını hafifletiyor ama yok etmiyor.
Özetle film, travma hikayelerinin ahlaki otorite veya intikam amacı peşinde koşmadan, gündelik hayatın içindeki küçük dayanıklılık anılarını gösteriyor. Son sahnede Agnes'in Lydie'nin bebeğini kucağına alıp "büyüyünce başına kötü şeyler gelecek, umarım gelmez. Ama kötü şeylerin olmasını engelleyebilirsem bana haber ver. Ama bazen kötü şeyler olur. Bu yüzden senin için üzülüyorum." filmin özünü veren bir kapanış oluyor. Olmamasını temenni ediyoruz ama bazı şeyler ne yazık ki oluyor.
12 Ağustos 2025 Salı
Friendship: Erkek Yalnızlığının 'Cringe' Komedisi
2 Ağustos 2025 Cumartesi
Late Shift: Bir Hemşirenin Kaotik (sıradan) Gece Vardiyası
Petra Volpe'nin yönettiği Late Shift, (orijinal adı 'Heldin' (yani 'Kahraman Kadın')) günümüz Avrupa'sında sağlık sisteminin içinde bulunduğu yapısal krizi tek bir vardiyaya, tek bir karakterin omuzlarına yükleyerek; yalnızca bir hemşirenin gece vardiyasını değil, aynı zamanda sağlık sisteminin görünmeyen krizini ve duygusal emeğin dramatik boyutlarını gözler önüne seriyor. Yeni Doğan Çetesi gibi çıkıntılar olsa da sağlık çalışanlarının -özellikle hemşirelerin- fark edilmeyen kahramanlıklarını merkeze alırken hem onlara övgü, hem de sisteme eleştiri getiriyor.
Filme geçmeden önce filmi sırtlayan başrol oyuncusuna değinmem gerekiyor. Geçtiğimiz yılın en sevdiğim filmlerinden olan ve Almanya adına En İyi Yabancı Film Oscarına aday gösterilerek, tarihimizde Oscar'a filmi aday gösterilen ilk Türk yönetmen olan İlker Çatak'ın yönettiği The Teachers' Lounge filminin başrol oyuncusu Leonie Benesch, o filmdeki karakteri Carla gibi, Late Shift'te de Floria karakteriyle bir meslek dalının stresli hayatını başarıyla canlandırıyor. The Teachers' Lounge filmiyle öğretmenlik mesleğinde kendisine emanet edilen çocuklarla yaşanılan strese değinilirken, Late Shift filminde de yaşlı ve hastaların hemşireler üzerindeki duygusal, fiziksel ve ahlaki baskıları ekrana getiriliyor. Bu iki filmde de Benesch'in ortak noktası "sistemin içinde boğulmadan ayakta kalmaya çalışan kadınlar'ı canlandırması. Özellikle Late Shift'teki oyunculuğu, gerçek hastane ortamında eğitim almışcasına inandırıcı. Zaten film öncesinde İsviçre'deki bir hastanede staj yapmış olması da bu sahiciliğin arka planını oluşturuyor. (aklıma takılan tek bir nokta var, o da tansiyon ölçerken kıyafetlerin üzerinden ölçmesi. O da doğal ise sorun yok.)
Film, Floria (Leonie Benesch) adında bir hemşirenin gece vardiyası boyunca karşılaştığı olayları gerçek zaman hissiyle anlatıyor. Tek çekim filmi gibi zaman olağan süresinde ilerlerken 'walk-and-talk' sahnelerle, Judith Kaufmann'ın sürekli hareket halindeki kamerasıyla ve Emilie Levienaise-Farrouch'un nabız gibi atan müziğiyle izleyiciyi Floria'nın temposuna kilitliyor. Floria'ya ile bütünleşirken, onu izleyen izleyiciler de onunla beraber yoruluyor.
Film boyunca Floria'nın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda duygusal sınırlarına da tanık oluyoruz. Bir yandan yaşlı bir hastaya ninni söylüyor, bir yandan da başka bir krizle baş etmeye çalışıyor. Her biri küçük görünen sorunlar -yanlış çay servisi, kayıp gözlük, değiştirilecek hasta bezi, vs- birikerek sistemin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Hastalara şefkat ve sabırla yaklaşan, hasta zorbalığına sineye çeken, kendisine yapılan 'cahil' hakaretlerine aldırış etmeden işini yapan bu hemşirenin patlama yaptığı yerde hem o hem de izleyici rahatlıyor. Bu bir senaryo ve oyunculuk başarısıdır.
Filmin aynı zamanda senaryosunu da yazan, yönetmen Volpe, senaryosunu eski bir hemşire olan Alman yazar Madaline Calvelage'in 'Mesleğimiz Değil, Koşullar Sorunlu' adlı otobiyografik romanından esinlenerek yazmış. hem profesyonel oyuncular, hem de gerçek sağlık çalışanlarından oluşan oyuncu kadrosuyla film bir 'empati makinesi'ne dönüyor bu yönüyle. Her ne kadar filmin yan karakterleri -zengin ve kaba hasta, alaycı yaşlı adam, bitap düşmüş anne, pimpirikli hasta yakınları- detaylı anlatılmamış olsa da bunun bir tercih olduğunu söyleyebilirim. Her bir hastasını hemşire Floria'nın yeterince tanımaya fırsat bulamadığı gibi, yönetmen seyirciye de bu fırsatı vermek istemiyor olabilir. Floria filmin bir yerinde dışarı çıkıyor, birkaç saniye boyunca ağlıyor ve gözyaşlarını silerek işine geri dönüyor. Gözyaşlarına bile vaktin olmadığı yerde hastayı tanımanın vakti söz konusu bile olmuyor.
Filmin sonunda Dünya Sağlık Örgütü verileri beliriyor. "2030 yılına kadar İsviçre'de 30.000 hemşire açığı olacak. Eğitimli hemşirelerin %36'sı sadece 4 yıl içinde mesleği bırakıyor. Dünya çapında hemşire eksikliği küresel bir sağlık krizidir. Dünya Sağlık Örgütü, 2030 yılına kadar 13 milyon hemşire açığı olacağını öngörüyor." bilgisiyle yaklaşmakta olan bir kriz için bize uyarıda bulunuyor. Üniversite tercih dönemine girdiğimiz şu günlerde gençler için 'geleceğin meslekleri' başlığında düşünülmesi gereken bir meslek kolu da hemşirelik olmalı gibi.
Film Türkiye'de vizyona girer mi emin değilim. Ama Avrupa'da vizyona girdiği ülkelerde, özellikle hemşirelerce aşırı ilgiyle karşılanmış. Gişe başarısının yanında değindiği ve mesajını vermek istediği bir sorunu da kitlelere yayma başarısını da elde ediyor. Birçok filmle birçok meslek dalının stresli gününe tanıklık etmiştik, şimdi sıra bence hemşirelerde. Bu sebeple filmi izlemenizi, hem empati yönünüzü bu sayede güçlendirmenizi, hem de Leonie Benesch gibi bir oyuncuyu izlemenin keyfini sürmenizi tavsiye ediyorum.
31 Temmuz 2025 Perşembe
The Magdalene Sisters: Mazlumsan Suçlusun!
Kadınların yargılanmadan;erkeklerle flört etmek, evlilik dışı çocuk sahibi olmak, tecavüze uğramak gibi suçlardan hapse atıldığı ve ücretsiz çalışmaya mahkum edildiği dönemleri anlatan 2002 yapımı bu film Taliban yönetimi altındaki Afganistan'da geçmiyor. Kürtaj konusunda 'çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün' ya da mini etek giyen bir kızın tecavüze uğramasına "giyiyorsan neticesine katlanırsın" diyen Melih Gökçek dönemi Ankara'sında da geçmiyor. 2000li yıllara kadar bu uygulamaya ev sahipliği yapan ülke İrlanda.
Peter Mullan'ın 2002 yapımı The Magdalene Sisters filmi, Katolik Kilisesi'nin 20.yüzyıl İrlandası'nda kadınlara yönelik sistematik baskı ve şiddetini gözler önüne seren, sarsıcı ve öfke dolu bir gerçek uyarlaması. "Düşmüş kadınlar" olarak yaftalanan binlerce genç kadının zorla çalıştırıldığı Magdalene çamaşırhanelerine hapsedilen 4 genç kadının (Margaret, Bernadette, Rose, Crispina) yaşadığı travmaları, direniş biçimlerini, kaçmaya çalışmalarını mercek altına alırken, gerçeklik ile dramatik kurgu arasında gidip gelen etik ve politik bir söylem üretiyor.
Film, Margaret (Anne-Marie Duff), Bernadette (Nora-Jane Noone), Rose (Dorothy Duffy), Crispina (Eileen Walsh) adındaki dört genç kadının çamaşırhaneye düşme hikayesi üzerinden bu sistemi anlatıyor. Margaret tecavüze uğradığı için, Bernadette erkekler kendisiyle ilgilendiği için, Rose evlilik dışı çocuk sahibi olduğu için buraya 'temizlenmeye' gönderiliyor. Hali hazırda içeride bulunan Crispina'nın suçu(!) ise zihnen biraz özürlü oluşunun erkeklerce suistimale açık oluşu. Ama gel gör ki erkeklerce suistimale uğramamak için kapatıldığı bu kurumda, erkek rahiplerin cinsel istismarına maruz bırakılıyor.
The Magdalene Sisters, vizyona girdiği sene olan 2002 yılında birçok festivalde adaylık almış olsa da büyük çaptaki tek ödülü Venedik Film Festivali'nin en büyük ödülü olan Golden Lion olmuş. Ancak getirdiği ses ve tartışmalara bakacak olursak The Magdalene Sisters yalnızca bir film değil, toplumsal hafızayı tetikleyen bir vicdan yansımasıdır. Kadınlara yönelik kurumsal şiddetin, dinsel dogma ve ahlaki dayatmaların normalleştirildiğini gözler önüne sererken, izleyiciyi pasif bir tanık olmaktan çıkarıyor ve hesaplaşmaya zorluyor. Susan Sontag'ın dediği gibi 'acıya bakmak yalnızca onu görmekle değil, sorumluluk almakla ilgilidir."
15 Temmuz 2025 Salı
Sinners: Blues Eşliğinde Vampir Filmi
Yönetmen Ryan Coogler'ın son filmi Sinners, tür sinemasının sınırlarını zorlayan, tarihsel bazı gerçeklikler ile mitleri yan yana getiren bir yapım. Klasik bir Güney Amerika anlatısında, siyahi insanların hikayesini izleyeceğimizi düşünürken, olay hiç de beklenmeyen yerlere gidiyor. Kusursuz olmaktan çok uzak olsa da günümüz ana akım Amerikan sinemasında nadir görülen bir cesaret yine de bu.
Sinners, Ryan Coogler'ın en tutarlı filmi olmayabilir, ama kesinlikle en cesur işi. Film, her fikrini kusursuzca hayata geçiremese de büyük sorular soruyor, güçlü imgeler yaratıyor ve sinemanın hala risk alabileceğini gösteriyor. Eksiklerine rağmen tarihsel bir bilinçle beraber, müziği de anlatının merkezine yerleştiren ve seyirciyi konfor alanından çıkaran bir film. Ayrıca sevdiğim bir dizi olan Godless'ta Roy Goode karakterini canlandıran Jack O'Connell bu filmde vampirlerin reisi olarak boy gösteriyor. Filmde bize eşlik eden bir diğer oyuncu da Hailee Steinfeld.
*juke joint: Çoğunlukla Güney Amerika'da Afro-Amerikalılar tarafından işletilen, müzik, dans, kumar ve içkinin sunulduğu eğlence mekanları.
5 Temmuz 2025 Cumartesi
Bring Her Back: Korku Filmi Sezonu Erken Açıldı.
Filmin görsel dili, bu tematik dağınıklığın aksine oldukça etkilyecii. Klostrofobik ev atmosferi, boş havuz gibi sembobik mekanlar üzerinden metaforik okumalar için açık alan yaratıyor. Özellikle su metaforunun kullanımı -babanın öldüğü duş sahnesi, boş havuz, musluk ve yağmur- hem temizliği hem de ölümü çağrıştırması ile filme çift anlamlılık katıyor.
Bu sene henüz korku türüne pek giriş yapamadım ancak Final Destination beklentimi karşılamadığı için şu ana kadar izlediklerim arasında 2025'in en iyi korku filmi olarak not ediyorum. Şimdilik.
27 Haziran 2025 Cuma
Predator: Killer of Killers: Av Sezonu Başladı
Bilim kurgu sinemasında uzaylı teması genellikle istilacı, yok edici veya kontrolsüz güçler olarak karşımıza çıkıyor. Ancak 1987 yapımı Predator filmi kendisini bu kalıbın dışında tutarak, uzaylıları daha sofistike ve onurlu(!) bir yaratık olarak sunmuş ve geliş amaçları için 'bazen de sadece ava gelirler' demişti. 1987'deki ilk filmin üzerine birçok film daha çekildi. Şunu söyleyebilirim ki serinin en iyisi 2025 yapımı animasyon filmi olan, içerisinde hem vikingleri, hem samurayları hem de ikinci dünya savaşını barındıran bu film; Predator: Killer of Killers. Ama önce o evreni biraz tanıyalım.
Predator evreni, 1987 yılında John McTiernan'ın yönettiği ve başrolünde Arnold Schwarzeneger'in yer aldığı Predator filmiyle başladı. Arnold'un Terminator 1'i (1984) oynamış ancak o serinin mükemmeli olan Judgment Day (1991) i henüz oynamadığı yıllar. Predator (1987) filmi, Guatemala ormanlarında geçen gerilim/aksiyon türünde bir film. Kurtarma operasyonu yöneten askeri bir ekibin olduğu filmi klasik bir Amerikan asker filmi sanıyorsunuz, sonra çok geçmeden görünmez bir uzaylı avcının filme dahil oluşuyla filmin seyri değişiyor. Bu uzaylı, gelişmiş silahlarla donatılmış ve yalnızca bulunduğu yerdeki en güçlü kişileri hedef alan avcı bir tür. Peki neden?
Yautja adı verilen bu uzaylı türünün dünyaya geliş amacı tamamen avcılık için. Avdaki motivasyonu avı öldürmek değil sadece, en iyi avı bulup onu avlamak. Bu bazen bir spor, bazen bir ritüel, bazen de bir güç göstergesi olabiliyor. Peki neden Dünya? Çünkü Dünya insanları öte gezegendeki akıllı varlıklardan biridir. İnsanları zeki, dirençli ve karşılık verebilecek güçte görüyorlar. Bu da insanları Yautja'lar için ideal av yapıyor. Çünkü onlar için en iyi av, av olmaya direnendir.
Bunu yaparken bir takım kuralları da oluyor. Yukarıda 'onurlu' dememin sebebi de bu kurallar. Zorluk seviyesi düşük olan avı önemsemezler. İzlediği bir kavganın sonuçlanmasını bekler, o kavgada galip gelen ile, yani güçlü olan ile dövüşmek ister. Dolayısıyla bu onu Alien gibi serilerdeki içgüdüsel ölüm makinesi olan canavarlardan ayırır, ancak anlam yüklediği kişiyi hedef alır. Avını izler, analiz eder, hak edeni seçer ve birebir mücadeleye girer. Bir savaş gütmez, av onun tamamen bir hobisi bazen de yetişkinliğini veya kudretini gösterebildiği bir ritüeldir.
Devam filmi olan Predator 2 (1990) ile hikaye Guatemala ormanlarından Los Angeles şehrine taşınıyor. Predator burada, şehirde de avlanabileceğini göstermek istiyor. Başrolünde Adrien Brody'nın yer aldığı 2010 yapımı Predators filminde ise çeşitli ülkelerden seçilmiş iyi savaşçılar (asker, katil, mafya vs.) bir Predator gezegenine bırakılıyor ve bir survivor ortamında hayatta kalma becerileri test ediliyor. 2022 yapımı Prey filminde ise bu kez hikaye 1700lü yıllarda bir Kızılderili mecrasında geçiyor. Bu film ile beraber Predator evreninin tarihsel skalası genişletilmiş ve hatta sınırsızlaştırılmış oluyor. Zira son film olan bu animasyonda Vikinglere kadar gidildi. Çünkü Predator evreninde zamandan çok savaşçının ruhu önem kazanıyor ve insanlığın en iyi savaşçısını tüm tarih boyunca aranıyor. Teknoloji ile savaşan mı, kılıcıyla dövüşen mi, onuruyla mücadele eden mi yoksa taktik güden mi en iyi savaşçı, onun arayışındalar. Çünkü avların en güzeli, en iyi savaşçı olanıdır demiştik.
Predator evreninden kısaca bahsettiysek şimdi konumuz olan yapıma geri dönebiliriz. Predator:Killer of Killers, üç farklı tarihsel dönemde geçen 3 kısa öykünün anlatıldığı ve son öykü de bu 3 öykünün de birleştirildiği bir film. Vikingler çağında babasının intikamını arayan bir kadın savaşçı, feodal Japonya'da iktidar için savaşan iki kardeş ve 2. Dünya Savaşı sırasında gökyüzünde hayatta kalmaya çalışan genç bir pilot bu 3 kısa öykünün baş karakterleri. Hepsinin kaderi görünmeyen ama hissedilen bir avcının etrafında birleşiyor.
Filmin 3 ana bölümü var. 'The Shield'(Viking), 'The Sword'(Samuray), 'The Bullet'(Pilot). Her birinin geçtiği tarihin farklı olması sebebiyle tematik olarak birbirinden ayrılıyor. Ancak her birinin ortak noktası, kendi dünyasının savaşını yürütürken, ansızın karşılarına çıkan Predator tehdidiyle sınanmaları. 'The Shield'deki Ursa karakteri, hem oğlunun kaderiyle hem de intikam için can atan geçmişin hayaletleriyle hesaplaşırken karşısında daha üstün bir düşman buluyor. 'The Sword'da ise kelimelere ihtiyaç duymadan, iki kardeşin sessiz ve stilize dövüşü Predator'un gelişiyle değişiyor ve ortak düşmana karşı birleşiliyor. 'The Bullet'da ise havada savaş sürdüren iki düşman ülke pilotları arasına dahil olan Predator ile av aksiyonu başlıyor.
Yalnızca aksiyonla değil,karakterleriyle de öne çıkan bir seri filmi olmuş. Ursa'nın annelik ve intikam arasındaki sıkışmışlığı, Kenji ve Kiyoshi'nin kardeşlikteki iktidar çatışmaları, Torres'in kendisini babasına ve üst komutanlarına katıtlama arzusu.. Tüm bu karakter dinamikleri, Predator'un gelişiyle daha da belirginleşiyor.
Predator:Killer of Killers, yalnızca iyi bir seri filmi değil, aynı zamanda animasyonu güzel kullanan, duygusal ve tamatik açıdan güzel bir yapım olmuş. Serinin Prey filminde dediği gibi " Eğer kanıyorsa, öldürülebilir de" diyalogunun ötesine giderek "neden savaşıyoruz?" sorusunu da sordurtuyor. Seriye yabancı olanların da aksiyon filmi olarak izleyebileceği ve keyif alabileceği bir film olduğunu da son olarak belirteyim. Sonra tüm seriyi baştan izlemek mecburiyetinde hissetmesin kimse kendisini.
Ve enn son olarak da serinin yeni filmi Kasım 2025'te vizyona girecek: Predator:Badlands. Vizyona girdiğinde o da, ben de burada olacağız.
14 Haziran 2025 Cumartesi
The Ugly Stepsister: Külkedisi Masalında Çirkin Kıza Hiç Kulak Verdik mi?
Masallar, yüzyıllardır çocuklara nasıl olmaları, nasıl görünmeleri, nasıl sevilmeleri gerektiğini anlatıyor. "Güzel olan iyidir, güzel olan sevilir, sevilenler ödüllendirilir. Çirkin olan ise kötüdür, kıskançtır ve hak ettiklerini bulurlar." Cindirella hikayesinin yeni bir anlatımı olan The Ugly Stepsister bunu biraz ters yüz ediliyor. Güzel olan Agnes soğuk ve mesafeli, çirkin üvey kardeş Elvira ise trajik şekilde sevilmeyi arayan, bunun için bedel ödeyen, sistemin içinde bir figür. Oldukça tanıdık. Geçmişin masalları bizim Agnes olmamızı isterken, günümüz gerçekleri hepimizi birer Elvira'ya çevirdi çünkü.
Norveçli yönetmen Emilie Kristine Blichfeldt'in ilk uzun metraj filmi olan The Ugly Stepsister, klasik Cindirella masalını hem yapısal, hem de tematik olarak tersten okuyan, punk-feminist bir body-horror örneği. Benzer minvalde geçen sene The Substance filmini izlemiştik. Blichfeldt'in bu filminde ne iç güzelliğe dair didaktik bir umut var, ne de 'kendin ol' tadında bir mesaj. Bunlar klasik masal anlatılarının hikayeleri. Bu sebeple bu film, çürümeye yüz tutmuş güzellik ve iyilik mitlerine karşı, günümüz gerçeklerinin bireye yaptığı dayatmaları göstermesi hasebiyle oldukça samimi ve oldukça realist.
Filmi teknik yapısal kısaca inceleyecek olursak sinematografisinin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Gotik iç mekanlar, grotesk tıbbi sahneler birbirini ustalıkla takip ediyor. Filmin ses tasarımı da filmin vermek istediği rahatsız ediciliği tam dozunda aktarıyor. Bunun yanında Elvira karakterini canlandıran Lea Myren'in oyunculuğu, Elvira'yı iç dünyası zengin, trajik ama sempatik bir karaktere dönüştürmüş. Bu sebeple seyircinin kurması istenen empati kolayca sağlanıyor. Diğer karakterlerde (Agnes, Rebekka, Prens..) derinlik olmadığından, onlara can veren oyuncular için söylenecek çok bir şey yok. Diğer karakterlerdeki bu yüzeysellik film için bir eksiklik oluşturabilir ama daha önce de dediğim gibi, onların hikayesinin yeterince anlatıldığı düşünüldüğü için bu yol tercih edilmiş olabilir.
4 Haziran 2025 Çarşamba
Mountainhead: Kaotik Tech Dönemi Başlıyor mu?
Succession dizisinin yaratıcısı Jesse Armstrong'un ilk uzun metraj filmi olan Mountainhead, geçmişin zenginleri olan medya patronlarından seyirciyi bu kez günümüzün en zenginlerinin hayatına misafir ediyor. Hafta sonunu aynı evde geçiren 4 teknoloji liderini izlerken sanki Logan Roy'un 4 çocuğu bir odaya tıkışmış ve klasik saçmalıklarını yapıyorlar. Ancak bu kez Foucault, Zuboff, Harari ve hatta Hegel konuya dahil oluyor.
Film hakkındaki yazıyı 2 bölümde ele almam gerekiyor. İlk olarak yapımsal olarak incelemek ve daha sonra da fikirsel temasına bakmak şeklinde. Yapımsal aşamada filmin yönetimine, oyunculuğuna ve hikaye bütünlüğüne değineceğim. Fikirsel kısmında da Foucault bakış açısıyla teknokrasiden ve Zuboff'un gözetim kapitalizminden bahsedeceğim. Karşılaşacaklarınız hakkında fikir sahibi olduysanız ilk kısımla başlıyorum.
Yazacak daha çok konu olsa da an itibariyle vaktim bitmekte ve yazıyı özetle sonlandırmam gerekmekte. Özetle sinematik bir değer açısından çok matah bir yapım değilse de fikirsel açıdan gündemi yakalayan bir film Mountainhead. Deepfake, yapay zeka, transhümanizm gibi güncel teknolojik söylemleri hicivsel bir dille işlerken, aynı zamanda bu söylemleri sınıf, etik ve güç ilişkileriyle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Belki de korkulduğu kadar yoktur. Filmde Rendall karakteri, Hegel'ci yaklaşımlı şunu diyor "everything is alwats cool, as long as you get there".
Özetle, insanoğlu her şeye alıştı, buna da alışır.



























