10 Mayıs 2014 Cumartesi

Frequency (2000): Gelecekten Gelen Ses

Elinize bir telsiz geçse ve yakaladığınız frekansın birinde bir kişiyle konuşmaya başlasanız ve daha sonra bu kişinin 30 sene önce ölen babanız olduğunu farketseniz ne yapardınız? Siz ne yapacaksanız bu filmde John da onu yapıyor.

Gregory Hoblit’in 2000 tarihli Frequency filmi tam olarak bu ihtimalin peşinden gidiyor. Fakat bunu yalnızca 'geçmişe mesaj gönderebilme' fikri üzerinden kurmuyor. Filmin asıl meselesi, zamanın içinde geriye doğru hareket etmekten çok, insanın kaybettikleriyle arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma arzusunda yatıyor.

John Sullivan’a baktığımda bunun ne anlama geldiğini daha iyi görüyorum. 1999’da yaşayan John, çocukluğunda kaybettiği babası Frank’ın yokluğunu hala taşıyor. Bir gece evde bulduğu eski bir telsiz, onu otuz yıl önceye, 1969’a bağlıyor. Telsizin diğer ucunda ise ölmüş olduğunu bildiği babasının sesi var. Frank hala hayatta. Üstelik John onunla konuşabiliyor.

Filmin hikayesi bununla da kalmıyor. John, geçmişte yaşanacak bir olaya müdahale ederek babasının ölümünü engellemeye çalışıyor. Fakat geçmiş değiştiği anda gelecek de değişiyor. Üstelik bu değişiklik, yalnızca baba-oğul ilişkisinin kaderini değil, başka insanların hayatlarını ve bir seri katilin hikayesini de etkiliyor. Böylece film, kişisel bir kayıp hikayesini zaman içinde ilerleyen bir polisiye gerilime dönüştürüyor.

Burada Frequency’nin en ilginç taraflarından biri ortaya çıkıyor: Film, zaman yolculuğunun nasıl mümkün olduğunu uzun uzun açıklamakla ilgilenmiyor. Güneş lekeleri, kuzey ışıkları ve telsiz sinyali üzerinden bir kapı açıyor ve bizi o kapının içinden geçiriyor. Sonrasında 'Bu gerçekten mümkün mü?' sorusundan çok 'Bununla neler yapılabilir?' sorusuna odaklanıyor. Ben de filmi izlerken bilimin kurallarını çözmeye çalışmak yerine, o telsizin diğer ucundaki sese kulak vermeyi tercih ediyorum.
Çünkü filmin bilimkurgu fikri ne kadar fantastikse, merkezindeki duygu da o kadar tanıdık.

Bir babanın oğluyla yeniden konuşması, birlikte vakit geçirmesi, birbirlerinin hayatına yetişememiş iki insanın otuz yıllık boşluğu birkaç gece içinde kapatmaya çalışması... Bunlar filmin zaman paradokslarından çok daha güçlü. John babasını yeniden bulduğunda aslında yalnızca geçmişe ulaşmıyor; kendi geçmişinin eksik kalan parçasına da ulaşıyor. Babasının sesi, onun hayatında kapanmış sandığı bir kapıyı yeniden açıyor.

Bu nedenle Frequency'i yalnızca bir zaman yolculuğu filmi olarak değerlendirmek bana eksik geliyor. Film, zamanın değiştirilebilir olup olmadığından çok, insanın geçmişi değiştirme isteğiyle ilgileniyor.
Hepimizin geçmişinde 'Keşke' ile başlayan cümleler bulunuyor. Keşke o gün başka türlü davransaydım. Keşke son kez konuştuğumuzu bilseydim. Keşke o telefonu açsaydım. Keşke biraz daha kalsaydım. Keşke ona söylemek istediğim şeyi söyleyebilseydim.

Frequency tam da bu keşke'lerin üzerine bir bilimkurgu dünyası kuruyor.

John’un babasını kurtarma çabası bu açıdan son derece insani. Çünkü geçmişe müdahale etmek için ortaya çıkan fırsat, beraberinde başka sonuçlar getiriyor. Bir insanın hayatını kurtardığınızda başka birinin hayatını değiştirebiliyorsunuz. Bir felaketi önlediğinizde başka bir felakete kapı açabiliyorsunuz. Film, zaman paradokslarını her zaman kusursuz bir mantıkla çözmüyor; hatta bazı noktalarda kendi kurduğu sistemin içinde ciddi boşluklar bırakıyor. Geçmişte yapılan bir hareketin gelecekte bir anda ortaya çıkması, karakterlerin bazı olayları farklı zaman çizgilerinde hatırlaması ve özellikle final bölümündeki neden-sonuç ilişkileri, filmi matematiksel bir denklem gibi çözmeye çalıştığımda beni yoruyor. Ama galiba Frequency tam da burada benden başka bir şey istiyor.

Bana 'Bunu mantıksal olarak çöz' demekten ziyade 'Bunun olmasını ister miydin?' diye soruyor.

Ben isterdim.


Frequency bana göre bu yüzden kusurlarından daha büyük bir film. Senaryosundaki paradoksları çözmeye başladığımda elimde bolca soru işareti kalıyor; fakat filmin duygusuna baktığımda cevap çok daha basit hale geliyor. İnsan bazen geçmişi değiştirmek istemiyor. Sadece geçmişte kalan birinin sesini bir kez daha duymak istiyor.

Frequency birkaç saatliğine bu imkansızlığı ortadan kaldırıyor. Eski bir telsizin başında oturan bir oğul ile otuz yıl önce yaşayan babasını aynı cümlede buluşturuyor. Sonra bize dönüp soruyor:
“Senin de geçmişte konuşmak istediğin biri var mı?”
Benim cevabım; var.
Ya sizin?

19 Nisan 2014 Cumartesi

The Social Network: Facebook'un Hikayesi

David Fincher’ın yönettiği The Social Network (2010), yalnızca Facebook’un kuruluş hikayesini anlatan bir biyografi filmi değil; modern çağın iletişim biçimlerini, sınıf yapısını, aidiyet arzusunu ve dijital kimliğin doğuşunu sorgulayan karanlık bir çağ portresi. Film, 'bağlanmak' kavramının hiç bu kadar yaygın fakat aynı zamanda hiç bu kadar yüzeysel olmadığı bir dönemin başlangıcına odaklanıyor. Aaron Sorkin’in keskin diyaloglu senaryosu ve David Fincher’ın yönetmenlik estetiğiyle şekillenen film, sosyal ağların insanları bir araya getirirken nasıl yalnızlaştırabildiğini çarpıcı biçimde gözler önüne de seriyor.


Film, 2003 yılında Harvard Üniversitesi’nde öğrenci olan Mark Zuckerberg’in (Jesse Eisenberg) bir bar sohbetinde kız arkadaşı Erica (Rooney Mara) tarafından terk edilmesiyle açılıyor. Bu kırılma anı, Zuckerberg’in öfke ve aşağılanmışlık duygusuyla Facemash adlı, öğrencilerin fotoğraflarını oylamaya açan tartışmalı bir site kurmasına yol açıyor. Kısa sürede büyük ilgi gören bu girişim, Facebook’un temellerini oluşturan yapı oluyor.

Zuckerberg, üniversite içi sosyal hiyerarşinin üst basamaklarında yer alan Winklevoss ikizleriyle ve en yakın arkadaşı Eduardo Saverin’la (Andrew Garfield) birlikte, Facebook’u küresel bir platforma dönüştürüyor. Ancak bu yükseliş; ihanetler, açılan davalar ve kopan dostluklarla ilerliyor. Film, bu süreci geçmişe dönüşler eşliğinde hukuk sorgulamaları üzerinden anlatırken, başarının ardındaki etik boşlukları görünür kılıyor.


The Social Network’ün merkezinde teknoloji değil, insan ilişkilerinin kodlara dönüşmesi var. Film; sınıf ayrıcalıkları, statü takıntısı, erkek egemen rekabet kültürü ve kabul görme arzusunu dijital çağın diliyle yeniden üretiyor. Zuckerberg’in temel motivasyonu para ya da vizyon değil; dışlanmışlık, intikam ve tanınma isteğidir.

Filmde sıkça vurgulanan 'kod' kavramı yalnızca bilgisayar yazılımını değil, sosyal hayatın görünmez kurallarını da temsil ediyor. Harvard’daki elit kulüpler, hukuki prosedürler, dostluk ilişkileri ve sosyal medya etkileşimleri birer 'sistem' olarak sunuluyor. Zuckerberg bu sistemleri duygusal olarak anlayamıyor; fakat onları analiz edip yeniden programlayabiliyor.

Bu bağlamda film, sosyal medyanın insan doğasına değil, insan egosuna hitap eden bir yapı üzerine kurulduğunu ima ediyor. 'Arkadaşlık', 'beğeni' ve 'takip' gibi kavramlar gerçek yakınlık yerine ölçülebilir bir statü göstergesine dönüşüyor. Film, bu dönüşümü henüz Facebook milyarlara ulaşmadan sezmiş olmasıyla bugün çok daha çarpıcı görünmekte.


The Social Network’ü güçlü ve etkileyici kılan en önemli unsur, klasik bir başarı hikayesi anlatmayı bilinçli biçimde reddetmesidir. Film, bir milyarderin yükselişini alkışlamak yerine bu yükselişin arkasındaki duygusal yoksunluğu, sosyal kırılmaları ve etik boşlukları merkeze alıuor. Hikaye, Facebook’un nasıl kurulduğundan çok, neden kurulduğunu sorguluyor.

Filmin anlatım dili son derece zeki. Aaron Sorkin’in hızlı, yoğun ve çatışmalı diyalogları, izleyiciyi pasif bir konuma yerleştirmiyor; aksine düşünmeye zorluyor. Diyalogların hızı, modern iletişimin – mesajlaşmaların, e-postaların, bildirimlerin – ritmini taklit ediyor adeta. 

David Fincher’ın soğuk, mesafeli yönetmenliği ise hikayeye duygusal bir mesafe kazandırıyor. Film seyirciyi karakterlerle özdeşleşmeye davet etmeden, onları gözlemlemeye zorluyor. Bu tercih, filmi melodramdan uzaklaştırarak neredeyse sosyolojik bir vaka incelemesine dönüştürüyor. Görsel dilin karanlığı, mekanların kapalı yapısı ve karakterlerin sürekli yalnız kadrajlanması, filmin temel hissini (bağlantı içindeki yalnızlığı) pekiştiriyor.

Oyunculuklar da Jesse Eisenberg’in Mark Zuckerberg yorumu, karakteri ne bir dahi kahraman ne de tam anlamıyla bir kötü olarak sunmuş. Ona eşlik eden Andrew Garfield, Justin Timberlake ve Rooney Mara da oldukça iyi iş çıkarmış gibi gözüküyorlar.


The Social Network’ü benzer biyografi filmlerinden ayıran en temel unsur, hikayenin ahlaki bir sonuca bağlanmaması. Film, kimin haklı olduğunu söylemiyor. Mahkeme sonuçlarını bile arka plana itilmiş. Çünkü anlatmak istediği şey adalet değil, sistemin kendisi.

En çarpıcı farklardan biri de filmin finali. Büyük zaferler, alkışlar ya da duygusal arınma yok. Sadece bir ekran, bir 'yenile' tuşu ve karşılıksız bir arkadaşlık isteği var. Bu sahne, modern insanın trajedisini özetliyor: Herkesle bağlantı halinde olup kimseyle gerçekten temas edememek.

Bu yönüyle The Social Network, teknolojiyi anlatan bir filmden çok, teknoloji çağında insan olmanın bedelini anlatan bir film desek başımız ağrımaz.

3 Mart 2014 Pazartesi

Garip Bir Oscar'ı Geride Bıraktık

Ve beklenen gün geldi. Sinemanın en prestijli ödülü kabul edilen Oscar heykeycikleri sahiplerini buldu.
Oscar adaylarının açıklandığı tarihten itibaren akademiye eleştiriler hiç bitmedi. Ödüllere gelecek tepkilerin ne şekilde olacağı merak konusu.


Bu sene iki filmde de aday gösterilebilecek olan 2 oscar ödüllü Tom Hanks için ölü taklidi yapıldı ve kendisi iki film için de görmezden gelindi. Ödüllük performansa sahip değilse de adaylık ile taçlandırılabilirdi usta oyuncu. Tek başına koca bir filmi sırtında taşıyan ve bunu seyirciye izlettirebilen 78 yaşındaki Robert Redford'a en azından bir saygı duruşunda bulunulmalıydı görüşünde olanların da olduğunu belirteyim. Adayları belirlemede biraz garip davranılsa da kanımca gecenin en haklı Oscar'ı da bu dalda verildi. Matthew McConaghuey, Dallas Buyers Club'taki performansıyla benim favorimdi ve nitekim akademi ile ender olan görüş birlikteliğim sonucu ödül de ona gitti.

Bir diğer görmezden gelinen oyuncu ise Oprah Winfrey. The Butler filmiyle o da en azından adaylığa konmalıydı eleştirileri çıkmıştı. Ama bu dalda da  kimsenin Cate Blanchett'in heykelciği kaldırmasına lafı olamaz.
Daniel Brühl de yardımcı erkek oyuncu dalında Bafta ve Golden Globe'da aday gösterilmiş fakat kazanamamıştı. Akademi 'ne de olsa bizde de kazanamaz' diyip onu da es geçmiş, performansını görmezden gelmiş olabilir. Ve bu ödülü Dallas Buyers Club'taki  transgender woman performansıyla Jared Leto aldı. Barkhad Abdi biraz daha gözüme girmişti oysa.

Kategorilerde olması gerektiği düşünülen birkaç film de var. Bunların başında Coen Kardeşlerin filmi Inside Llewyn Davis geliyor. Bu sene böyle bir film çekilmemiş tavrı almış gibiydi akademi.  ki haksızlık olmasın diye aday gösterilen filmlerin sayıları bile çoğaltılmıştı. Demek  ki yeterli sayıya ulaşılamamış. En iyi film dalında gerilerden bangır bangır gelen Gravity vardı. Yavaş Yavaş tüm ödülleri toplamasına 12 Years a Slave filmi dur dedi ve en prestijli ödülün sahibi oldu. Filmde çok ufak bir sahnesi olasına rağmen bazı ülkelerde afişlere resmi en önden koyulan ve bu yüzden eleştiri alan Brad Pitt için iyi oldu bu ödül. Zira en iyi fil ödülü heykelciğinin verildiği yapımcılar listesinde onun da adı var. İlk Oscar'ını da bu sayede almış bulunuyor.

Uykusuz bir gecenin ardından daha fazla uzatmadan ödülleri yazayım ve aradan çekileyim. Belki ilerleyen zamanlarda önemli olan birkaç kategoriye yeniden değiniriz.


Best Director
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street

Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Best Actor
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club

Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Best Supporting Actor
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club

Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
Best Animated Feature
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises


Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom


Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Best Original Song
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom

Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska

Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street

1 Şubat 2014 Cumartesi

The Sunset Limited: İnanç ile Hiçlik Arasında

Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor. 

Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.

White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.

The Sunset Limited’in temel meselesi, yaşamın anlamı sorusudur. Film, bu soruya kesin bir yanıt sunmak yerine iki uç düşünceyi karşı karşıya getiriyor:

• Black için hayat, Tanrı’nın bir armağanıdır. Acı çekmek bile yaşamaktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildir.

• White içinse kültür, sanat, edebiyat ve bilgi insanı kurtarmamış; tam tersine onu nihilizme sürüklemiştir. Ona göre insanlık tarihi, ilerlemenin değil, yıkımın hikayesidir.

Film bu noktada çarpıcı bir tartışma açıyor: İnanç mı insanı hayatta tutar, yoksa cehalet mi?
White’ın bakış açısına göre umut, gerçeği göremeyenlerin sığındığı bir yanılsamadır. Black’e göre ise umut olmadan yaşam zaten mümkün değildir. Film boyunca bu iki düşünce birbirini ikna etmeye çalışmadan, daha çok birbirini aşındırarak ilerliyor.


Film, görünürde dine yakın dursa da aslında son derece sert bir din eleştirisi içeriyor. Bu eleştiri doğrudan Tanrı’ya değil, dinin işlevine yönelik oluyor ama.White karakteri, Tanrı fikrini insanın anlamsızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak gördüğünden ona göre din:
• Acının gerçek nedenleriyle yüzleşmeyi engeller
• İnsanları pasif bir kabullenişe iter
• Umut vaadiyle yaşamı katlanılabilir hale getirir ama değiştirmez

Black ise Tanrı’nın kanıtlanmasına ihtiyaç olmadığını savunurken inanç onun için mantıksal değil, deneyimsel bir meseledir. Ancak filmin finaline doğru White’ın nihilist monoloğu öylesine güçlüdür ki, Black’in inancı bile sarsılıyor. Tanrı’dan bir işaret beklediği sahne, filmin en çarpıcı anlarından biri ve şu soruyu açıkta bırakıyor: İnanç gerçekten Tanrı’dan mı gelir, yoksa insanın çaresizliğinden mi doğar?
Bu anlamda film, dini yüceltmekten çok, inancın kırılganlığını gözler önüne seren bir yapıda duruyor.


The Sunset Limited, ilgilisi olmayan için kolay izlenen ya da duygusal tatmin sunan bir film değil kesinlikle. Hikayesi ilerlemez, karakterler dönüşmez ve umutlu bir kapanış sunmaz. Ancak ilgilisine oldukça hitap eden ve tatmin eden de bir film. Cormac McCarthy’nin karamsar hikayesine sadık kalan film, ne inancı yüceltiyor ne nihilizmi kutsuyor. İzleyiciyi taraf seçmeye zorlamak yerine, her iki düşüncenin de ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Cevaplardan çok sorularla ilgilenen; sinemayı bir düşünce alanına dönüştüren, kimilerini rahatsız edici ama unutulması zor bir felsefi yüzleşme bu film.

16 Ocak 2014 Perşembe

2014 Oscar Adayları Açıklandı

86. Oscar adayları açıklandı. Listede 10 dalda aday gösterilen American Hustle ve Gravity filmlerini 9 dal ile 12 Years a Slave filmi takip ediyor. Ödüller 2 Mart'ta sahiplerini bulacak.


 David O. Russell geçen seneki filmi Silver Lining Playbook'tan sonra bu yıl da American Hustle filmi ile üstüste 2.kez Oscar'a aday gösterilirken; En İyi Kadın Oyuncu dalında Meryl Streep, 18.defa aday listesinde ismi gözüken oyuncu oldu. Geçmişte kazandığı 3 Oscar ödülü olduğunu da hatırlatalım.

En İyi Erkek Oyuncu dalında Tom Hanks'in olmaması ise şaşırtıcı gelen bir diğer nokta. Ödülü neyse de adaylığı hakeden bir oyunculuğu olduğu aşikardı.

Aday gösterilen filmlerdeki temaları ise ekonomi, terorizm, hayatta kalma mücadelesi olarak kategorize edebiliriz.

Adaylar ile Box Office (Gişe Hasılatı) arasında pek bir uyum yok. Adaylar arasında en fazla gelir getiren film 670milyon dolar ile Gravity filmi.

Best Director
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street

Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Best Actor
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club

Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Best Supporting Actor
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club

Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
Best Animated Feature
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises


Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom


Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Best Original Song
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom

Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska

Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street

31 Aralık 2013 Salı

Cristian Bale Asasıyla Geliyor


Russell Crowe'un Nuh olmasını Cristian Bale görüyor ve bahsi arttırıp Musa oluyor.






Ridley Scott'ın yönettiği, Cristian Bale'in karşımıza Hz.Musa olarak çıkacağı Exodus filmi 2014 aralıkta vizyonda. Bu da filmden ilk kare.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Trier Yolunda Devam Ediyor : Nymphomaniac


Lars Von Trier'in cekmeyi hayal ettigi bir film turu vardir, bilenler bilir. Iste o ture en yakin olcude cektigi en sert filmi  Nymphomaniac 25 Aralik'ta vizyona giriyor bilgisini versem de umitlenmeyin. Bu filmin ulkemizde vizyona girmesi yok gibi.


Filmde oynayan oyunculardan bazilari : Charlotte Gainsbourg, Shia LaBeouf, Christian Slater, Willem Dafoe, Uma Thurman ve Udo Kier

Daha fazlasi icin; google it, youtube it and get it.

12 Aralık 2013 Perşembe

Erkek Tarafı Testosteron


Çok tutan bir tiyatro eserinin sinemaya uyarlanmış hali bu film diye bir girizgah yapıp uzun uzadıya yazı yazmak mümkün ama fimi izlemeye gidenlerin genelde yarısında çıkmak istedikleri gibi, yazıyı da okuyanların yarısında bırakacağı bir kritik olur. Ondan vazcaydım. Kısa tutmaya gayret edeceğim. 

Bu filme bir erkeğin eşiyle, kız arkadaşıyla falan gitmesi abes olur. Kadınların pek seveceği türden bir film değil. Erkekler ise bazı yerlerine ve tespitlere güleceklerdir. O da filmin adında verilen mesaj itibarıyla erkek muhabbeti olduğundan. 

Bu eserin tiyatroda çok tutması doğal çünkü hikayenin doğasında tiyatroya uyum var. Sinema perdesinde, tek mekanda sanki oyuncuların yanına kamera konmuşcasına çekilmiş bir film. Oyunculuklar biraz değil bayağı abartı. Bağıra bağıra söylenen replikler ise tiyatrodan alışkanlık olsa gerek. Eğer bu bir tarzsa hiç tutmadım, belirteyim. 

Filmin gişe sayısını çok merak ediyorum. Aynı zamanda yarısında çıkanların ortalama sayısını da. Kadroyu görüp de filme koşa koşa giden çok olmuştur ama sonrası sıkıntı çıkartmıştır. Sonuna kadar izledim filmi. Uykum gelmedi belki, yahut çıkmak istemedim ancak film ne zaman toparlayacak diye bekledim. O da olmadı. Vakit kaybı diyerek insanların emeklerini hiçe saymak istemem ama bu yazıyı okuyup da hala filme gitmek isteyen olursa, gerekli uyarıları ben yaptım diyorum.

Kötü bir deneme olmuş. Keşke hep tiyatro eseri olarak kalsaymış. 

10 Eylül 2013 Salı

Gaudi’nin Şehri: Barcelona

Her şehrin  diğer şehirlere nazaran öne çıkan ve insanları kendine çeken yönleri  vardır. Tarih için Roma’yı, eğlence için Amsterdam’ı, mimari için Floransa veya dinlenmek istiyorsanız da Ibiza gibi şehirleri seçersiniz. Bunların hepsi bir arada olsun isterseniz de halihazırda Barcelona var.

Katalan halkının şehri olan Barcelona günümüzde daha çok şehirle aynı adı taşıyan Barcelona kulübüyle özdeşleşmiş olsa da tarihi ve politik açıdan  bundan çok daha fazlasına tekabül eder. İspanya yönetim biçimiyle 17 özerk bölgeye ayrılmıştır ve Katalunya’nın başkenti Barcelona’dır. 1936-1939 yılları arasında süren  İspanya iç savaşı sırasında Madrid ile birlikte savaşın en önemli  cephelerinden biri Barcelona olmuştur. 

Avrupa’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Barcelona’da şehir planlaması şehrin siluetini ve mimarisini bozmayacak bir düzene sahiptir. İspanya’nın en çok göç alan şehri özellikle Kuzey Afrikalı ve Hintli mültecilerin akınına uğramış bulunuyor. La Rambla caddesi boyunca kurulan restaurantların çoğunda Hintli ve Kuzey Afrikalı çalışanların yerel yemekleri yaptıklarını görebilirsiniz.

1.5 milyon insanın yaşadığı şehirde metronun 6 ana hat üzerinden çalışıyor olması sonucu pek trafiğe rastlamıyorsunuz. Öyle ki yerin altında bambaşka bir hayat olduğunu söyleyebiliriz. Metro ağının bu derece sıkı olması Barcelona’nın her köşesine en fazla 30 dakika içerisinde ulaşmanızı sağlıyor.


Metro ağının ana durağı da Passeig de Gracia’dır. Barcelona’daki havalanına metro ile ulaşımı da bu durak üzerinden sağlıyoruz.  El Prat Havaalanı iki ana bölümden oluşuyor ve bu iki bölüm arasında tren ve shuttle hizmeti sağlanıyor. Ryanair’in Barcelona’da etkin bir rolü olması da Avrupa’nın bilumum bölgesinden şehre ucuz tarifelerle ulaşım gerçekleştirmemizi sağlıyor. Roma’dan 20 Euro gibi bir ücretle Barcelona’ya ulaşılabilir.

Şehrin mimarisine de Antoni Gaudi’nin sıradışı mimari aklı ve becerisinin değmiş olması da turistlerin şehre rağbet etmesinin bir diğer nedeni olarak gösterilebilir. La Sagrada Familia üzerine 40 yılı aşkın bir süre çalışan Gaudi eserin sadece bir kulesi tamamlanmış iken La Sagrada Familia’nın önünde bir tramvayın altında kalarak yaşamını yitirmiştir. La Sagrada Familia’nın halen yapımı devam etmektedir ve finansman da yerel halkın desteği üzerinden sağlanıyor. Gaudi’nin notlarına sadık kalınarak yapılan planlamalara göre de öngörülen bitiş tarihi 2026’dır. Devasa bir yapı olması ve kullanılan taşların ve malzemelerin el yapımı olması nedeniyle de turistlerin büyük bir ilgisi vardır. 


Ayrıca Gaudi, Eusebi Guell adlı sanayicinin desteğini alarak Palau de Guell ve Park de Guell eserlerini de yapmıştır. Diğer önemli eserleri ise La Casa Mila ve Battlo evidir.  Özellikle Park de Guell, Barcelona’nın tepe noktalarından Natural Park’in yanına yapılmıştır ve büyük bir alanı kaplamaktadır. Şehrin tamamına hakim bir manzaraya sahiptir. Park de Guell’de görülen benzersiz mimari ve kertenkele şehrin bir nevi sembolü olmuş durumda.


Şehrin geri kalan mimarisinde de Gotik akımın izlerini görüyoruz. Özellikle de şehrin en önemli caddesi olan La Rambla ile Laietana arasında varolan Barri Gotic (Gotik Köşe) bölgesi gotik mimarinin izlerini taşır. La Rambla caddesi üzerinde sıralanan her ara sokağın da açıldığı farklı köşeler ve cezbedici mekanlar vardır. Cadde üzerinde sıralanan sokaklarda şehrin en iyi meyve ve et satıcılarına rastlayabilirsiniz. Ayrıca birbirinden farklı yapılarda publar da bu cadde üzerindeki ara sokaklarda yeralır. Cadde geniş ve sahile uzanan yapısı ile turistlerin ve satıcıların her saat doldurduğu bir alan olma özelliğine sahiptir. Caddenin sonuna geldiğinizde ise La Barcelonata bölgesi ve Akdeniz suları sizi karşılıyor olacaktır. Kasım ayı içerisinde orada bulunmuş olmama rağmen sahili oldukça temiz diyebilirim. Sahilin özellikle şehrin en önemli caddesinin bitiminde merkezi bir konumda olması ve kumsal şeridinin de  güneşlenmeye ve denize girmeye elverişli uzunlukta olmasıyla halkın yaz aylarında sahili doldurduğunu düşünmek zor olmasa gerek.


Mimaride olduğu kadar sanat alanında da önemli isimlerin durak noktası Barcelona olmuştur.  Salvador Dali, sürrealizmin babasıdır. Eserlerindeki çarpıcı ve gerçeküstü imgelemelerle ün kazanmıştır. Ayrıca Picasso da resim eğitimini bu şehirde almıştır ve her iki ressamın da adlarını taşıyan müzelere turistlerin oldukça yoğun ilgisi mevcut. İç Savaş döneminde George Orwell ve Ernest Hemingway gibi önemli yazarlar da Cumhuriyetçilerin saflarında savaşa katılmıştır. Özellikle Katalan saflarında savaşan George Orwell’ın savaş sırasında yazmış olduğu “Katalonya’ya Selam” adlı bir eseri de bulunmaktadır.               

Barcelona’da yemek kültürü de bir hayli gelişmiştir. Anavatanı Valencia olan Paella yemeği her restaurantın menüsünde vardır. Safranlı pilavın içine konulan 7 ayrı çeşit deniz mahsulünün tavada pişirilerek servis edilmesinden oluşan Paella oldukça leziz ve ağır bir yemektir. Ayrıca restaurantlarda ve publarda bulabileceğiniz mezelerin genel adı da Tapas’tır. Bir çok farklı lezzette Tapas çeşidi bulunmaktadır. İspanyolların yerel içkileri olan Sangria da Barcelona seyahati sırasında denenmesi gereken lezzetlerden biridir. Şarap, meyve parçacıkları ve soda’nın bileşiminden oluşan bu içkiye de Barcelona’da her mekanda rastlayabilirsiniz.



Yazının başında belirttiğimiz gibi Barcelona şehriyle aynı ismi taşıyan Barcelona Kulübü,  katalan halkı için bir gurur kaynağıdır. İç savaş sırasında direnişin de bir ayağı olan kulüp sonrasında İspanya’da ve Avrupa’da kazandığı başarılarla adından sıkça söz ettirmiştir. Kulübün stadı olan Nou Camp futbola ilgi duyan turistlerin şehir haritasında es geçmedikleri bir nokta olmuştur. Öyle ki Katalan halkına aitliği ile futboldan çok öte sembolik bir anlam taşıyan kulübün mottosu da “ Bir kulüpten daha ötesi” anlamını taşır.  Kulübün müzesi de görülmesi gereken yerlerden.


Şehirle ilgili dikkat edilmesi en önemli noktalardan biri de her metropol gibi Barcelona’da da sık sık turistlerin hırsızlık olaylarıyla karşılaştığıdır. Yardım amacıyla dahi yanınıza yaklaşan kişilere güvenmemek sizi her zaman tetikte ve güvende tutar.

Eğer zamanınız varsa ve kendinize bir rota arıyorsanız Barcelona mutlaka haritada işaretleyeceğiniz noktaların başında gelmeli. Şehrin atmosferi her daim kendinizi oraya ait hissetmenizi sağlıyor.

İpuçları ve Tavsiyeler ;

Şehri dolaşmak için en uygun ulaşım aracı metro. Birkaç günlük kombine metro bileti almak daha avantajlı ama bileti aldığınız saate dikkat edin zira günün son dakikalarında aldığınız bilet o günü de kapsıyor.

Eğer bira içmeyi seviyorsanız mutlaka Katalan birası olan Estrella Dam birasını deneyin. Hem ucuz hem de içtiğiniz bir çok biradan daha güzel.


La Ramblas caddesi üzerindeki  Mercat de la Boqueria Barcelona’daki en ünlü manavdır. Uğramanız tavsiye olunur.

Passeig de Garcia yakınlarındaki Garcia bölgesine de uğramadan geçmeyin. Küçük caddeler, güzel yemek ve alışveriş alanları mevcut.


Eğer Akdeniz’e kıyısı olan bu güzel şehirde deniz mahsullerini tatmak istiyorsanız da La Barcelonata’da aradığınızı bulacaksınız.

Taksim’in arka sokakları nasıl ki Tarlabaşına açılıyor ise Barcelona’da La Ramblas’ın sol tarafında El Raval bölgesi bulunuyor.  Eskiden gasp ve cinayet fazla olmasına rağmen son dönemlerde daha tekin bir yer haline gelmiştir. Hatta bu bölgede Anatolia adında bir Türk restaurantı da bulmak mevcut. Demli çaya hasret kalırsanız uğramadan geçmeyin.

Barcelona’da iken Guia del Ocio adlı gazeteyi alırsanız Barcelona’da bulunduğunuz dönemde varolan kültürel organizasyonlarla, eğlenebileceğiniz mekanlara ait bilgileri bulabilirsiniz.

Barcelona ile ilgili Eserler:
İzlenesi:
Vicky Cristina Barcelona, Woody Allen
Biutiful, Alejandro Gonzelez Inarritu
Land and Freedom, Ken Loach

Okunası:
Carlos Ruiz Zafon – The Shadow of The Wind
George Orwell –Homage to Catalonia
Jeremy Holland- From Barcelona

Dinlenesi:
Manu Chao – Rumba De Barcelona
Freddie Mercury / Montserrat Caballe –Barcelona
Brazzaville – Barcelona

6 Eylül 2013 Cuma

The IT Crowd - Final

Sevilen ama kisa suren Ingiliz dizisi IT Crowd, final bolumu yapmak icin yeniden bir araya geliyor. Final bolumunun Eylul ayinin sonunda Ingiliz televizyon kanali Channel 4'da yayinlanmasi planlaniyor. 
Heyecanla bekliyoruz...


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Oldboy Yeniden

Amerikan sineması alışıktır Avrupa'da ya da Asya'da yapılmış ve başarılı olmuş filmleri kendi yapımcılarıyla tekrar çekmeye. Haneke gibi bazı yönetmenler buna müsade etmeden "ingilizcesi çekilecekse de ben çekerim" tribine girerler. Bu seferki yeni yapımın yönetmeni Inside Man filminin yönetmeni Spike Lee. 



Filmin başrolünde ise Josh Brolin var. Ki şimdiden filmi güzelleştiren en büyük etken. Yoksa Oldboy gibi bir filmin Amerikan kültürünce uyarlanması hiç çekilmez olabilirdi. Oldboy'u diğer uyarlamalardan ayrı tutmamın sebebi ise üslubu. Sahne çevirisi yapmaya benzemez üslup çevirisi yapmak. Ama bunu da iyi yapan ya da yapmaya çalışan bir Quentin Tarantino örneği de var. Zaten biraz daha beklenseydi ve Oldboy hafızalardan silinmiş olsaydı bu filmi garanti Tarantino çekerdi. Uzaktakini alıp yakına getirmek... Tam Tarantino'nun kalemi.








Filmde, Josh Brolin'in kızını Olsen ikizlerinin kardesi Elizabeth Olsen oynuyor.



Yeni Oldboy Kasım sonunda sinemalarda...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Ölümden Sonra Hayat

Freddie Mercury ve Michael Jackson...
Bu ikili, öldükten sonra bir araya geliyor.




İki efsane isim 1983 senesinde bir araya gelip stüdyoya girerler. Fakat albüm çıkarma işlemi başarısızlıkla sonuçlanır. Ama rivayet odur ki ikilinin beraber söylediği 3 şarkı kayıda alınmış ve bu senenin Eylül ayında piyasaya çıkacakmış. Haberi doğrulayan ise Queen grubunun efsanevi gitaristi Brian May. 
Merakla bekliyoruz.

12 Temmuz 2013 Cuma

Sinema Dünyasından Haberler #5


* Johnny Depp hayranları buraya! Johnny Depp'in gelecek projesi David Koepp'in yöneteceği, Mortdecai filmi olacak. Bu film, Kyril Bonfiglioli'nin 70'li yıllarda üç cilt halinde yazdığı kitabından uyarlanan bir suç draması olacak. Depp, Andrew Lazar ve Christi Dembrowski ile birlikte filmin yapımcılığını da üstlenecekmiş.

* The Seventh Son filminin ilk fragmanı ve afişi yayınlandı. Afişte filmin başrolündeki Jeff Bridges'ı elinde asasıyla duruyor. 

 

* Robert Rodriguez'in Machete Kills filminde ilginç bir kadro var. Tom Savini, Jessica Alba, Mel Gibson ve Sofia Vergara gibi isimlerin yanı sıra, Amerikan Başkanı rolünde Charlie Sheen'i göreceğimiz filmde, Zoe Saldana, Antonio Banderas ve Cuba Gooding Jr. da yer alıyor.

* Spike Lee'nin yeniden çektiği Old Boy'un red band (yetişkinler için) fragmanı yayınlandı.

* İngiliz Sinema ve Televizyon Akademisi'nin Los Angeles bürosu (BAFTA LA), 2013 Stanley Kubrick Britannia Ödülü'nü Zirveye Giden Yol (The Ides of March) yönetmeni ve Avukat (Michael Clayton) oyuncusu ünlü yıldız ve yönetmen George Clooney'e verecek. 'Sinemada Üstünlük'ü kutlayan ve BAFTA LA tarafından her sene verilen ödül, Clooney'e 9 Kasım 2013 tarihinde verilecek.

* Guardians of the Galaxy'nin kötü adamları belli oldu: Benicio Del Toro, Lee Pace ve Karen Gillan.

* Sophia Loren, Jean Cocteau’nun ‘The Human Voice’ adlı tiyatro eserinin sinema uyarlamasıyla oyunculuk günlerine geri dönüyor. Hayranlarına duyurulur.

* Christian Bale, bundan kelli Batman filmlerinde yer almayacağın belirtmiş. Üzücü bir haber.

kaynak: imdb.com, beyazperde.com, ntvmsnbc.com

20 Haziran 2013 Perşembe

Rest in Peace

" This isn't painful. Getting shot is painful. Getting stabbed in the ribs is painful. This shit isn't painful. It's empty... dead.  "
                                                             Tony Soprano ( The Sopranos )

James Gandolfini (1961–2013)

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Incendies: Bir Annenin Sessizliğinde Saklı Cehennem

Denis Villeneuve'nün yönettiği Incendies filmi finali ile izleyeni şok edecek bri film. Bir annenin ölümünün ardından başlayan ailevi bir araştırmayı, savaşın, inancın, intikamın ve insanlık dışı şiddetin iç içe geçtiği sarsıcı bir trajediye dönüştüren bu filmin en büyük başarısı; finalde ortaya çıkan gerçeği yalnızca şaşırtıcı bir sürpriz olarak değil, geriye dönüp bütün hikayeyi yeniden anlamlandıran korkunç bir kırılma noktası olarak sunmasında yatıyor.


Filmin hikayesi: Annelerinin ölümünün ardından Montreal'de yaşayan ikiz kardeşler Jeanne (Melissa Desormeaux-Poulin)ve Simon (Maxim Gaudette), avukatları aracılığıyla anneleri Nawal'ın (Lubna Azabal) vasiyetini öğreniyor. Nawal, çocuklarına bıraktığı iki mektubun belirli kişilere ulaştırılmasını istiyor: Jeanne'nin hiç tanımadığı babasına, Simon'ın ise varlığından haberdar olmadığı erkek kardeşine. Annesinin geçmişine dair bildiklerinin ne kadar eksik olduğunu fark eden Jeanne, bu isteğin peşinden Orta Doğu'daki savaşın izlerini hala taşıyan bir ülkeye doğru yola çıkıyor. Simon başlangıçta bu arayışa mesafeli yaklaşsa da zamanla o da kardeşinin yolculuğuna katılıyor. İkizler, annelerinin geçmişini araştırdıkça yalnızca ailelerinin saklı kalmış hikayesini değil, savaşın ortasında parçalanmış hayatları ve birbirine eklenen acıların izlerini de keşfediyor.

Incendies'in merkezinde, bireysel bir aile dramının çok ötesine uzanan savaş ve kimlik meselesi yer alıyor. Villeneuve, hikayenin geçtiği ülkeyi açıkça tanımlamasa da Lübnan İç Savaşı'nı çağrıştıran atmosferiyle belirli bir coğrafyadan çok daha geniş bir insanlık meselesine odaklanıyor (Bu arada film Ürdün'ün Amman bölgesinde çekilmiş). Filmde savaş, yalnızca cephelerde yaşanan silahlı çatışmalardan ibaret değil; insanların kimliklerini, aidiyetlerini, aile bağlarını ve geleceklerini şekillendiren bir yıkım mekanizması olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle dini ve mezhepsel ayrımlar üzerinden büyüyen düşmanlık, insanların kendi iradeleri dışında içine doğdukları kimliklerin nasıl birer ölüm fermanına dönüşebildiğini gösteriyor. Hristiyan bir kadınla Müslüman bir erkeğin aşkı, daha en başından toplumsal düzenin sınırlarına çarpıyor. İnanç, bireyin vicdanıyla kurduğu kişisel bir bağ olmaktan uzaklaşıp ayrıştırmanın ve şiddetin meşrulaştırılmasının aracına dönüşüyor. Yönetmenin burada sorguladığı şey doğrudan dinin kendisinden ziyade, onun siyasi çıkarlar, fanatizm ve intikam duygusuyla nasıl istismar edildiği oluyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri de şiddetin yalnızca kurbanlar üzerindeki etkisini değil, kuşaktan kuşağa aktarılan sonuçlarını da görünür kılması. Nawal'ın yaşadıkları, savaşın sona ermesiyle ortadan kalkmayan bir travmanın hikayesine dönüşüyor. Geçmişte yaşananlar, geride bırakılan insanları ve sonraki kuşakları belirlemeye devam ediyor. Filmdeki en çarpıcı düşüncelerden biri, nefretin kendi kendisini besleyen bir döngü oluşturması. Bir tarafın intikamı diğer tarafın gerekçesine, bir cinayet başka bir cinayetin bahanesine dönüşüyor. Üstelik bu döngünün içinde yer alanların önemli bir kısmı, başlangıçta ne uğruna savaştıklarını bile sorgulayamayacak kadar genç. Çocukların ellerine silah verilmesi, dini sembollerin ölüm araçlarıyla yan yana getirilmesi ve sıradan insanların bir anda acımasız birer fail haline gelmesi, insanlığın ne kadar kolay aşınabildiğini ortaya koyuyor. Benim açımdan film, savaşın en korkunç sonucunu insanların ölmesinde değil, insan olmanın gerektirdiği değerlerin yavaş yavaş ortadan kalkmasında arıyor.


Karakterler açısından filmin duygusal merkezinde hiç kuşkusuz Nawal Marwan bulunuyor. Lubna Azabal, karakterin gençlik yıllarındaki umutlarını, yaşadığı kayıpları ve yıllar içerisinde içine kapanan acısını oldukça etkileyici bir performansla yansıtıyor. Nawal'ın hikayesini yalnızca başına gelen korkunç olaylar üzerinden değil, bütün bu yaşananlara rağmen ayakta kalma çabası üzerinden okumak gerekiyor. Onun anneliği, geçmişindeki travmalarla sürekli çatışan ama hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmayan bir duygu olarak öne çıkıyor. Mélissa Désormeaux-Poulin, gerçeği öğrenmek için çıktığı yolculukta merak, şaşkınlık ve giderek ağırlaşan bir yüzleşme yaşayan Jeanne karakterinde dengeli bir performans sergiliyor. Maxim Gaudette ise başlangıçtaki öfkesini ve annesinin geçmişine karşı duyduğu isteksizliği Simon üzerinden yansıtıyor. İkizlerin oyunculukları zaman zaman Nawal'ın hikayesinin gerisinde kalsa da bu tercih, anlatının asıl ağırlık merkezinin nerede olduğunu belirginleştiriyor.

Denis Villeneuve, yönetmenlik tercihleriyle filmin gizem duygusunu görsel anlatımın bir parçası haline getiriyor. Geçmiş ve bugün arasında sürekli hareket eden kurgu, başlangıçta birbirinden bağımsız görünen olayları giderek aynı trajedinin parçalarına dönüştürüyor. Kırmızı yazıyla ekrana gelen bölüm başlıkları, anlatının karmaşık yapısını takip etmeyi kolaylaştırırken hikayenin bölümler halinde açılmasına da katkı sağlıyor. Sinematografide tercih edilen tozlu, kurak ve zaman zaman neredeyse terk edilmiş hissi veren mekanlar, karakterlerin içinde bulunduğu ruhsal boşlukla örtüşüyor. Villeneuve, şiddeti her zaman doğrudan ve gösterişli biçimde sunmak yerine kimi anlarda mesafeli bir kameranın arkasına çekiliyor. Özellikle otobüs yolculuğu sırasında yaşanan katliam sekansı, bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri. Kamera, olayların dehşetini dramatize etmek yerine izleyiciyi olan bitenle baş başa bırakıyor. Radiohead'in müziğiyle açılan film de ses ve görüntü arasındaki karşıtlığı etkili biçimde kullanarak daha ilk dakikalardan itibaren huzursuz edici atmosferini kuruyor.


Filmin anlatısal açıdan en başarılı yönü, aile sırrını bir anda açığa çıkarmak yerine küçük parçalar halinde ilerletmesi. Jeanne'nin araştırmasıyla Nawal'ın geçmişi arasında kurulan paralellik, iki ayrı zaman dilimini birbirini tamamlayan birer gizem alanına dönüştürüyor. İzleyici, bir taraftan ikizlerin bulmaya çalıştığı kişilerin kim olduğunu merak ederken diğer taraftan Nawal'ın hangi olayların sonucunda bugünkü haline geldiğini anlamaya çalışıyor. Bu iki anlatı çizgisi birbirine yaklaştıkça gerilim de artıyor. Villeneuve, elindeki bilgiyi kontrollü biçimde paylaşarak hikayenin temposunu koruyor ve finaldeki büyük yüzleşme için gerekli zemini hazırlıyor. Bununla birlikte filmin zaman zaman fazlasıyla karmaşıklaşan olay örgüsü, karakterlerle duygusal bağ kurmayı zorlaştırabiliyor. Özellikle savaşın farklı dönemlerine yayılan olaylar ve karakterlerin karşılaştığı trajedilerin yoğunluğu, bazı bölümlerde izleyicinin yaşananları anlamlandırmak için anlatının gerisinde kalmasına neden olabiliyor.

Buna rağmen Incendies'in en sarsıcı gücü, kurduğu gizemin yalnızca merak duygusuna hitap etmemesinde yatıyor. Nawal'ın geçmişi açıldıkça karşılaştığımız her yeni bilgi, karakterin yaşadıklarını başka bir açıdan değerlendirmemize neden oluyor. Bir annenin çocuklarını korumak için verdiği mücadele, savaşın acımasız koşulları içerisinde giderek daha büyük bir fedakarlık hikayesine dönüşüyor. Ancak Villeneuve, bu fedakarlığı romantikleştirmiyor. Nawal'ın karşılaştığı şiddeti, kayıpları ve çaresizliği olduğu gibi göstererek izleyiciyi kolay bir duygusal rahatlamadan uzak tutuyor. Özellikle çocuklarını kurtarmaya çalıştığı otobüs katliamı sekansı, filmin hafızada yer eden anlarından birini oluşturuyor. Olayların aniden gelişmesi ve kameranın yaşananları belirli bir mesafeden takip etmesi, sahnenin etkisini daha da artırıyor. Burada dehşeti yaratan şey yalnızca gördüklerimiz değil, yaşananların ne kadar kolay ve düşüncesizce gerçekleşebildiğini fark etmemiz oluyor.


Elbette filmin bütün tercihleri kusursuz değil. Özellikle finaldeki büyük tesadüflerin ve olayların birbirine bağlanma biçiminin, anlatıyı zaman zaman gerçekçilikten uzaklaştırdığı düşünülebilir. Nawal'ın çocuklarına bıraktığı mektuplar da hikayeyi harekete geçiren bir araç olarak işlev görse de neden bu kadar dolaylı bir yol seçtiği sorusunu beraberinde getiriyor. Hayattayken anlatamadığı gerçekleri ölümünden sonra çocuklarına birer görev olarak bırakması, anlatının dramatik yapısı açısından anlamlı olsa da karakterin motivasyonları konusunda bazı soru işaretleri yaratıyor. Benzer biçimde, filmin son derece yoğun trajedilerle örülü yapısı, bazı karakterlerin iç dünyasına daha fazla alan açılmasını engelliyor. Ancak bu eksiklikler, Villeneuve'ün kurduğu atmosferin ve hikayenin bütünsel etkisinin önüne geçmiyor. Çünkü film, her ayrıntıyı kusursuz biçimde açıklamaktan çok, ortaya çıkan gerçeğin insanda yaratacağı yıkımı ön plana çıkarıyor.

Ve nihayetinde bütün yollar, sinema tarihinin unutulması güç final sekanslarından birine çıkıyor. Filmin sonundaki büyük twist, yalnızca şaşırtıcı bir bilgiyle karşılaşmamızı sağlamıyor; daha önce izlediğimiz sahnelerin, karakterlerin davranışlarının ve Nawal'ın sessizliğinin anlamını kökten değiştiriyor. Gerçeğin ortaya çıkışıyla birlikte geçmişte birbirinden bağımsız görünen olaylar, tek bir korkunç bütünün parçalarına dönüşüyor. Üstelik bu yüzleşmenin asıl gücü, şaşırtıcılığından ziyade geriye dönüp düşündüğümüzde yarattığı duygusal ağırlıkta yatıyor. İlk izleyişte yalnızca bir gizemin çözülmesi olarak algılanabilecek ayrıntılar, finalin ardından bambaşka bir anlam kazanıyor. Nawal'ın yaşadıklarını yeniden düşünmek, filmin başından itibaren biriken acıyı çok daha katlanılmaz bir noktaya taşıyor. Bu nedenle final, izleyiciyi tatmin eden geleneksel bir çözümden çok, insanın zihninde uzun süre kapanmayacak bir yara bırakıyor. Filmin kimi olay örgüsü bağlantıları mantıksal açıdan tartışmaya açık olsa da bu büyük yüzleşmenin yarattığı etkiyi göz ardı etmek oldukça zor.



Incendies, benim için yalnızca savaşın yıkıcılığını veya bir ailenin geçmişinde saklı kalan sırları anlatan bir film olarak anlam kazanmıyor. Asıl gücünü, insanın doğduğu coğrafyanın, taşıdığı kimliğin ve kendisinden önce yaşananların hayatını nasıl belirleyebildiğini göstermesinden alıyor. Villeneuve, nefretin kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığını, şiddetin insan hayatında nasıl onarılmaz izler bıraktığını ve annelik duygusunun en korkunç koşullarda bile nasıl varlığını sürdürebildiğini etkileyici bir anlatıyla bir araya getiriyor. Film bittiğinde geriye yalnızca şaşırtıcı bir finalin etkisi kalmıyor; savaşın anlamsızlığı, intikamın kısır döngüsü ve insanın taşıyabileceği acının sınırları üzerine ağır sorular da kalıyor. Bence Incendies'i özel kılan şey, izleyicisine kolay bir teselli sunmaması. Çünkü bazı hikayeler mutlu sonla değil, gerçeğin bütün ağırlığıyla yüzleşmekle tamamlanıyor. Ve bu film, son sahnesinden sonra bile insanın zihninde yanmaya devam eden o hikayelerden biri oluyor.

Puanım:8/10