Yönetmen Tony Gatlif'in Sulukule'yi gezdiğini ve ardından Sulukuleyi anlatan bir de film çekmek istediğini sanırım Gadjo Dilo yazısında söylemiştik. Sulukule için bir şeyler yapmak isteyen biri daha var ki bu icraatına da başladı ; Eugene Hutz.
( bu arada bıyıklarım Alain Delon olmaktan çıktı Eugene Hutz oluyor sanırım)


Blogta şarkıcılığında ziyade oyunculuğuyla konuşulsa da malumunuz üzere kendisi şarkıcıdır (aman allahım neler öğreniyoruz). Ve devam etmekte olan konser turnelerinde çalmaya başladığı Sulukule için yazılmış bir şarkı var; Educate Thy Neighbour.

Uyandır komşunu
Kentsel dönüşüm tuzağına
Yeni bir otopark adına
Kültürün üstüne dökülen asfalta
Uyandır dostum komşunu
İzah et ona, nedir hadise
İster poker çevirirken
İster sevişme ertesinde sigara içerken


Anlaşılan bazıları bizden daha duyarlı.

Benim oldukça hoşuma gitti şarkı.
Dinlemek ve sözlerine bakmak için şuraya bi tık alayım => Tık


Belki bunlar da ilginizi çeker..
Seksi çingene fotoğrafları için Tıklayın


Bu duyguyu ilk ne zaman hissettim tam hatırlamıyorum ama evde tek başına ( home alone) filmini izledigimde Macaulay Culkin'e cok imrenmistim.Sonuçta o da benim gibi bir çocuktu ve göz önünde olan ve kendi çapında başarılı biriydi.Hayranlıkla bakakaldığımı hatırlıyorum,garip bir duyguydu o zamanlar için.

Oysa ki 6-7 yaşlarında bizim yapmamız gereken tek şey gece erken yatıp okumayı bir an önce sökmekti.Büyüdükce daha da çeşitleniyor bu örnekler.10lu yaşlarımın başında patlamıştı küçük ibo ve harika çocuk onur.O da çocuk diyorsun ama şarkı söyleyip albüm yapan başarılı olmaya çalışan bir çocuk.Tv çok önemli bir araçtı o zamanlar şuanki internet yaygınlığı olmadığından( yaygın olsa bile napıcaksın? zira çocuksun) ve küçük aklın herşeye basmadığı icin hayranlık duyuyorsun Tv basında oluşanlara.Ve işte bu vakitler benim ne eksiğim var demeye başladığım zamanlardı.Bu imrenme olayı gençlik dönemine girince yerini kıskançlığa bırakıyordu zira Macaulay Culkin gitmiş küçük şarkıcılar gelmişti onlar gitti yerlerine başka özenilecek insanlar geldi ve değişim her zaman devam etti.Biraz da birşeyler başarma çabası değil miydi spora yönelme veya enstrüman çalma çabası?Bu uğurda onca gencin hayali değil miydi garajdan çıkıp Metallica olmak veya estetik hareketlerle rakip kaleye ilerlemek...

Oysa ki zaman ilerledikçe ve elde varolan tek başarı okul takdir belgeleri olunca pek de mutlu olamıyor insan.Geçici mutluluklardı ozamanlar Ayşe veya Ahmet'in benden düşük not alması.Hep daha iyiyi isteme,hep birşeyleri başarma,göz önünde olma,ilgiyi üzerinde toplama çabaları ve sadece bende değil bir neslin çoğu böyle idi.Bir zamanlar çocuk olan 80'lerin orta kuşağı artık genç diye tabir ediliyordu.Her başarılı insan göze batmaya başlıyor benden başarısızlar pek de dikkat çekmiyordu.Yaşam da böyle devam eder gider işte.Hep en iyiyi kovalayıp onun peşine düşme hevesi hiçbirşeyde tat bırakmaz...

Peki nedir bu yazının amacı neden yazılmıştır?Esası şudur Fight Club filmini izlemem çıkış tarihine göre biraz zaman almıştı ve kitabını da sonrasında okudum.İlk izlediğimde en cok üzerinde durdugum noktaydı Tyler Durden'ın her kullandıgı kelime."Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük, ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor..." Bu kelimelerdi biraz aydınlanmamı hiçbirşeyi eskisi kadar takmayıp kendi yolunda ilerlememi sağlayan.Herkesin bildiği belki sıradan şeyler bir başkaldırış olmuştu benim adıma.Biraz da bundandır Tyler Durden sevgimiz.



Merhaba arkadaşlar ben Erdal gün itibariyle blogda yazmaya başlamış durumdayım umarım kaynaşma devresi kısa sürer.Zaman içinde zaten birbirimizi daha yakından tanıyacağamızı umuyorum.

Juilliard'daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers'in, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşmesinin ve hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışmasının, gerçek öyküsünü anlatan bir film The Soloist. Jamie Foxx Nathaniel Ayers'i canlandırırken, Robert Downey Jr.'sa Ayers'i keşfeden ve onunla ilgili yazılar yazan bir gazeteci olan Steve Lopez'i canlandırıyor.

Los Angeles sokaklarında sadece iki teli sağlam kalmış kemanıyla dolaşan bir adam hayal edin. Hayatındaki en büyük aşk müzik ve Beethoven. İnsanların arabalarının camlarından sigara izmariti atmasına tahammülü yok. Gerçek müziğin sokaklarda olduğuna inanan bir adam. En büyük hayalin ne sorusuna, kemanımın kopan telleri diye cevap verecek kadar müziğe bağımlı. Aslında hayatını sürdürebilmesinin tek yolu da müzik. Çünkü Juilliard'da ikinci sınıftayken bir senfoni provasında aniden şizofreni krizi geçiriyor ve elindeki tüm fırsatlar bir anda kayıp gidiyor. Ve zaman zaman kafasının içinde yankılanan şizofrenik sesleri duymamak için de müziğinin sesine ihtiyacı var.


Steve Lopez, Times'da sürekli hikayeler peşinde koşup bunları kaleme alan ünlü bir yazar. Bir gün bisiklet kazası geçiriyor ve tesadüf eseri yolda yürürken Beethoven heykelinin altında keman çalan Nathaniel'le tanışıyor. Upuzun adını harf harf heceleyen ve nefes almadan konuşan bu adamın hikayesini, başlarda sadece "hikaye anlatmak" maksadıyla yazmak istiyor. Fakat hayatında birçok eksiklik olan ve "inanma" boşluğu çeken Steve için, Nathaniel Ayers bir hikayeden öte gerçek yaşam öyküsü haline geliyor.


Jamie Foxx'un inanılmaz performansının üstüne, Robert Downey Jr.'un oyunculuğu eklenince ortaya mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor belki ama, bu film "gerçek bir hikayeden uyarlama" olmasıyla daha çok göz dolduruyor sanki. Elinizdeki tüm imkanları kaybettiğiniz anda tek bir şeye yönelip ona bağlanır mısınız, hayatınızı ne olursa olsun kendi doğrularınızla yaşar mısınız, diye sorular sorduruyor film aynı zamanda seyircisine. Kısacası eleştirmenlerden de olumlu not alan The Soloist, izlemeniz gereken filmlerden sadece biri.

"Beethoven ile Mozart'ı ışığın geldiği şu pencerede hayal ediyorum. Bizim gibi acıkıp, susuyorlar. Melekler kadar güzeller."

Mola için ayrılan sürenin de sonuna geldik. Zaten kaptan bize fazla süre tanımamıştı. Az-çok kafa toparlar gibi olduk. Yokken buralar nasıldı diyemicem çünkü ara ara kaçamaklarla biraz bakındım ( bi bok yoktu :) ). Bu üstteki bavulun sırf foto olsun post dolsun diye oldugunu da düşünmeyin sakın. İçinde bir takım zırzavatlar var.

Ne gibi mesela?

Yazarlarımız var içinde. Boş yer var diyerekten birkaçyazar daha attık içine, sonra sıkıştığımızı düşünerek çıkardık bir ikisini. Arada kimler gitti, kimler kaldı bilinmez ama herkes bi mutlu halinden.

Sonra yeni yazı dizilerimiz var içinde. Tatilde boş durmadık ya, düşündük birkaç şey, oluşturduk taslaklarını, sadece toparlayıp size sunması kaldı.

Adettendir bir de sizlere özel hediyelerimiz var (bunu sıçtım).

Aslında 10 gün desek de sezon arasına, ben bu sigara yasağına pek alışamadığımdan olsa gerek yakıp bi sigara, oturup "tatil bitti" yazısını gireyim istedim. Oysa ki o kadar da video izlemiştim "sigarayı bırakmanın en kolay yolu" adında. Videonun sigara içmeyeni sigaraya başlatacağını bile düşünüyorum artık.

Her neyse, size Halit Kıvanç sunumu ile hoşgeldiniz çekmek isterdim ama yok, siz daha iyilerine layıksınız deyip hepinizi baştan aşağı yaladıktan sonra Sigara Yanıkları blogunun 2. sezonunu açmış bulunuyorum.

Yowza! Yowza! Yowza!

Sonunda beklenen oldu, dumansız hava sahası yasağı gereğince bizim de yayınımıza el kondu!


Giriş kısmını boşverin de millet tatil yapıyor, biz de yapalım diye tutturdu blog ekibi. Topluca gitmeye karar verdik biz de.* Bi anda "puff" diye yok olalım, şaşırsın tüm blogger ehli diye düşündük sonunda. Böylelikle ilk sezonumuzu da kapamış oluyoruz. Yeni sezon için bir kaç duyuru niteliğinde birkaç zerzevatımız da var. Ne bunlar?

- Efendim, yeni sezonla blog yazarlığından ayrılacaklar olacak. İş bu sebepten (yeter ulan bunu kullanmasam ölürdüm) yeni yazarlara açığız. Nasıl olacak bu. Çok basit. Yazmak isteyen iletişim kutusundaki mail adresine mail atacak. Gördünüz mü, basit. Blogun yapısını az çok bilirsiniz (bilmiyorsanız o sizin ayıbınız demeyeceğim, biraz arşive göz atın) buna uygunsanız, yahut " yeni bi akım yaratmak için geliyorum" diyor ve kendinizi Godard hissediyorsanız, o da makbuldür, buyurun gelin.

- Sanırım bi tane duyurumuz varmış. İkinciyi zorladım ama olmadı, ben de bunu yazayım istedim. Ama ikinci sezonun ilkine nazaran daha güzel ve kaliteli geçeceğine inanıyorum.

- He bir de bu ara 10 günlük. Hiçbirinizin bir yere kaybolmamasını temenni ediyor, "yeni yazı yoksa biz de yokuz" diyenlere de "ulan tüm yazdıklarımızı okudun mu ki" diye sitem ediyor, geri dönüp kaçırdığı bölümleri-yazıları okumalarını tavsiye ediyorum. Bunu ben bile yapıyorum be.

- Sezon diye tabir etmem de izlediğim onca dizinin eseri olsa gerek.

Çükü düşenler için önemli not: fotoya iki tropik ağaç, bir de hamak attık diye böyle bir yerde tatil yaptığımız düşünülmesin. Son derece mütevazı insanlar olarak Egede bir pansiyon köşesini tercih etmek istiyoruz

Kimimiz Ankara'nın kimimiz de İstanbul'un ücra köşelerinde bir yerde olacak
Kalın sağlıcakla.



" Alain Delon gibi saçı olmak" şarkısı var da neden bıyığı olmak diye yok merak ederim. Hazır onun gibi bıyık bırakmışken. Evet, (pek benzemese de ) böyle bıyıklarım var. Nasıl begendiniz mi?

Bu arada ben bu adamı neden Cüneyt Arkına benzetirim bilmem. bi bakın

Anlamaktan kork beni. İşte o zaman kendinden olması gerektiği üzere nefret edeceksin. Kendine asla olmayacağını bildiğin; her şey düzelecek cümlesini kuracaksın. Bana ne yapmak istersen yap. Kendini istediğin gibi rahatlat. Hepsiyle başa çıkabilirim. Joker asla kazanamayacak.

Jim her şey, biliyor. Ve Gordon da. Onları boşver, Allah her şeyi biliyor. Ben kötülüğümle senin için bir kahramanın da ötesindeyim artık. O virajı aştım. Kötülüklerin karşısında sessiz olamayan bir gardiyanım. Silahı havada, merhametli bir kara şövalyeyim.

Son anlarında herkes aslında nasıl olduklarını ortaya çıkarır. Bana bak Rachel! Filmdeki Rachel gibi aslen yanlış olanı seçtin. Ama bunu çok geç olmadan asla bilemeyeceksin. Ayrıca son anların bana filmdeki Rachel kadar bile cesur olmadığını gösterdi. İkili seçimden beni gökdelenden aşağı atanı seçtin. Uçabilirim, ama bu beni ittiğin gerçeğini değiştirmez.

Şans erdemdir belki de gerçekten. Ama tek erdem asla olamaz. Ben de yalancıyım. Ama yaralayıcı değilim. Öldüreceksem bunu acı vererek yapmak beni sana çevirir. Eğer benim gibi bir yerleri yakmak isteyen birisi olsaydın bunları sadece külleri izlemek için yapardın. Erdemlerimi izlemek bile seni derin üzüntülere boğar. Uçaklar seni bundan uzaklaştırmaz, vicdan geçirmez bir kıyafet bulman lazım.

Kimse seni bağlamadı Rachel. Bana kimse şans sunmadı. Batmotor’um ve siyah kedi kulaklarım da yoktu. Ama bazen insan tıpkı Harvey Dent gibi öldürebilmeli. I believe in Harvey Dent, although he doesn’t. You believe in me, although even my outlooking says Batman is badman.

Birisinin çıkıp ben Batman’im demesine ihtiyaç yok. Batırdıklarını kontrol et. Sonra tıpkı WOW gibi yaşadığın hayatını gözden geçir. Gerçekten bu role playing game için değer mi? Asla gerçekten mutlu olamaycaksın biliyor musun? Eğer mutlu oluyorsan, bu Batman’in, yani benim işimi iyi yapamadığımı gösterir. Kötülerin yaşama şansı olmalı, ama pişman olmak için. Kötüsün ve zorla iyi yapma çabalarımıza acılarına rağmen ilaçları almamakla karşılık verdin. Öl. Şimdi söylüyorum kimliğimi: ben Batman’im.

Yobazları düşünürüm joker çığlıklarından kulaklarım fırsat bulduğunda. Sabit fikirliliğin dayanaksızları yıkılması gereken çete bağlarıdır. Ben, Batman, siyah elbisemin hakkını vereceğim. Hokkabazlıkla yobazlığı harmanlayıp, asla planı olmayan birine oyun oynarsan olacaklardan sen sorumlusundur. Sorumlusun. Ben senin gibi araba kovalayan bir köpek değilim. Kemiklerin güzelini yiyip günde 18 saat uyuyabilmek için başka köpeklere kuyruk da sallayamam. Araba kovalıyorsam, bu başka bir arabada ve öndeki arabada yakalanması herkesin hayırına olan kişiler olduğu için. Yoldan çekil.


Harvey gibi ikiyüzlüsün. Asla gerçeği haykıramazsın. Asla tetiğin ucunda Joker olduğunda tetiğe basamazsın. Harvey gibisin, uçkurun için masum ve kriminal suçlulara hakkın olmadığı halde doğrultursun haktan ayrılmış kılıcını. Haktan ayrılmakla ölüme gitmekten ayrılan bir sapağa mı saptın sanırsın? Zevklerinin seni götürdüğü yerde bekleyeceğim. Ak şövalyen Harvey, ve Atatürk olmanın hesabına düşmüş Batman ile orada tekrar karşılaşacaksın. O zaman adaletin tecellisi çabuk ve tartışmasız olacak. Zevklerimin beni götüreceği yerde de senin için üzüleceğim.

Şimdi bir bakalım. Tüm ülkeyi yönetecek ve Wayne holding kadar büyük bir potansiyelin arkasında tevazu savaşı veren birine şantaj yapıyorsun. Mantıktan konuşalım hadi. Ne olacak? Herkes bir plan yaptı. Senin planının tutması için tek bir neden yok elinde. En iyi ihtimalle, ben, Batman, kazanamazsam 50 yıl daha çalışırsın Rachel’in yapmak istediği gibi. Dikkat ettin mi, Rachel gibi, aslında sen de çok güzel değilsin. Normal olmayan hayatı sen seçtin, birisinin “psikopat eski sevgilisi var mı?” diye soran Harvey’e Batman psikopat sayılabilir mi diye fikir danışması lazım. Sıradan bir vatandaş gibi aileni korumak için tüm toplumu, tüm benliğini satacaksın. Hasta olan zaten ölmeyecek mi hasta olmayan gibi. Ölmemesi gereken insanlar değil. İnsanlar tıpkı domatesler gibi ölümlüdür. Ama nasıl öldükleri onları bir domatesten farklı hale getirir.

En normaliniz benim. Narsist olduğumu düşünebilirsin ama eğer mitolojik öğelerden kendime bir idol seçmiş olsaydım bu Narkissos değil Zeus olurdu. En akıllınız da, en duyarlınız da, en duygusalınız da, en mütevaziniz de, en sabırlınız da, en eniniz de benim. Rachel olmadan ne işe yararım bilmiyorum, ama maskem asla ağladığımı dışarı göstermez. Yarasalar ağlamaz. Memelidir, ve gülme sesleri çıkarta da, kaderden gelen bir durum bu, gülmemelidir.

Sence Batman Gotham şehrini daha iyi bir yer haline mi getirdi? Buna cevabın kayıtsız şartsız evet olmalıdır. Yoksa içindeki joker çoktan kontrolü ele geçirmiş demektir. İşe yaramaz kopyalarımla hayatını harcayacaksın. Ben hokey vatkaları takmıyorum, benzerlerimden farkım bu. Ben senin iyi haline benziyorum, aynada beraber de baktık. Zamanı bile bükemezler kopyalarım, japonlar gibi acıyı duymayan bir hale bile gelemezler. Ben tekim. Sen varken tamdım, şimdi tekim.

Şu yüze bakın. Bu yüz dünyanın parlak geleceği. Dünya ya gerçekten olması gerektiği gibi insanlarla dolu olduğu için parlayacak, ya da ben bir havai fişek gösterisi yapıp, senin gibi kötü insanların dünyaya daha fazla gelip iyileri incitmesine engel olmak için binlerce seri katilin çocukları dünyanın kötülüklerine atılmadan öldürmesini bekleyemeden, hepimizi temizleyeceğim. Tek ihtiyacım olan biraz içilebilir cesaret.


Bir de senin yüzüne bakalım. Yarısı yanmış, hem de iyilik için savaşırken kötüler tarafından düşürüldüğün bir oyunda değil. Kocaman japon gözlerinin arkasındaki şeytani bakış en ince ruhlu insanı tuba dalı altındaki kevser ırmağından alıp newyork kanalizasyonlarına götürür. Yanmamış kısmı ise zaten umutsuz. Yanan keşke doğru bir şey için yansaydı.

Değerlerinin insanı olmayan Joker ve sen gibi anarşizmin kulları kurallarım karşısında diz çöktüğünde bile ben duraksamayacağım kurallara bir istisna getirip sen ve senin gibileri cezalandırmak için. Cezanın vericisi ben değilim. Hele bir öl.

Yalancılığın meslek olduğu işi yapan avukatlarına müvekkillerinin vekaletini sıkı ver rüzgarım estiğinde senin gibi bağlanma sorunu olan pelerinler asfalttan daha aşağıya düşecekler. Düşene tekme vurmayıp kenara koyacağım, ibret için.

Gördün mü, ben canavar değilim, ben o virajın çok ilerisindeyim. Tüm köpekler peşime takılmış olsa bile, yardımıma ihtiyacı olan Gotham sakinleri bana patlattığın yarasa ışığımın yokluğu dolayısıyla ulaşamayacak bile olsalar beni kötü bilerek, ben canavar değilim. Harvey ise korkak bir canavardı.

Bu dünyada yaşamak için sahip olacağın tek kural kuralsız olmak bir kural değil midir? O halde kurallarıma senin köhne mantığında da yer açıldı.

Ben Batman’im. Ve Rachel, senin arkandan atlayabilecek tek kişi benim. Bunu bir daha yapmayalım dedin, yapmayacağız. Seni tehdit edecek hiçbir şeyim yok. Olanca gücüme rağmen hiçbir şey yapamıyorum. Av sezonuna yarım ömür kaldı. (başlamak, bitirmenin yarısıdır)

Sana Harvey’in sorusunun aynısını sormuştum. Bana cevabın evetti. Şimdi dünyada beni karanlıklarda yalnız bırakıp hayatın anlamını anlamaya çıktın. Sana gitmeden söyleyeyim, cevabı 42. Yanına havlu almazsan yolculuğun çok güzel geçmeyebilir. Bunu bana sen öğretmiştin.

İnsanlara olan umudumu kaybettim. Harvey Dent’in üzerine çok gidildi diye yaptı yaptıklarını, ama umudumu sen kaybettirdin. Vapurda birbirini patlatmayan iki vapur yabancı insandan biri olsaydın çok daha kolay olacaktı bu kara şövalyelik.

Dünyanın daha iyi bir yer olması için telefon hakkınızı kullanın. Korkmayın, hiçbir kelime sizi öldürmez. O uçurumdan da atıldım, biliyorum.

Şimdi şu yüze bir gülücük yerleştirin. Bu kadar ciddiyet gerçekten gereksiz.

KONUK YAZAR: Gökhan Yıldız
http://skykhanstar.blogspot.com/


# Diğer Konuk Yazarlar #



Öncelikle "sigara sağlığa zararlıdır yahuu" ya da "içmeyenler daha çok zarar görüüyooğ" gibi cümleler kurmayacağıma dair yıllardır olmayan zippo çakmağım üzerine yemin edebilirim. Mümin.
Hayır biliniyor arkadaşım. Bu meret zararlı, bu dallar insanın ciğerini siken türdendir. Dumanı da zararlıdır tamam, e duman ulan! Hala bunları konuşmanın saçmalığını kavrayamadıysak hep beraber sigarayla beraber nefes almayı da bırakalım. Zira bu durumda safi zararız.
Şimdiii gel gelelim sigaranın faydalarına, haha şaka lan. Hemen diklenme, dur hele. Biraz kişisel ve zaman zaman düz konuştuğum fikrine kapılırsanız hemen yanlış yolda olduğunuzu düşünün ve fütursuzca alkışlayın beni.
Bu sigara denen ürünün icadıyla başlayalım. Her icadın bir gerekçesi ya da farkındalık dışında da olsa bir sebebi vardır. Bir yerde okumuş idim, sigarayı bulan adam sıkıntıdan bulmuştur deniyordu dolaylı bir şekilde. Hayatta yarrak gibi adamlar vardır ve bu adamlar yüzünden sigara denen şey değerlenir, daha çok içilesi gelir. Daha çok sıkıntı daha çok duman demektir, e doğru hacım. Yemek sonrası ve orgazm sigarası hariç çoğu zaman dertli içilir bu, yahut yaktıktan sonra böyle bi depreşir insan. -Dip not:orgazm sigarasının da dertli içilme ihtimali vardır, yazık lan haha- devam edelim gençler gevşemeyin hemen. Sadece alkol alırken sigara kullanan arkadaşlarımı şuraya dizsem, soykırım yapacağımı sanarsınız. O kadar çoklar yahu, dernekleri bile var. Hani ilerde bırakırsam bile en fazla bu düzeye inerim. Bi kere bi elinde şişe, diğer elinde ya da ağzında sigara varken insan kendini ne kadar iyi hissediyor bilir misin? (şekilci miyim neyim)
"Benim en iyi dostum içkim sigaram, onlar da terk ederdi olmasa param"(tanju okan. üniversite yılları, hatundan yeni ayrılmış. cebinde kalan son parayla bi maltepe kapmış tüttürüyorken) Haha yahu başka canlanmıyor gözümde. Sigara denen şey bedava olsa, hani onun da bırakıp gitme ihtimali olmasa(parasız kalma durumları) yemin ediyorum tiryaki sayısı yarı yarıya azalırdı, hatta daha fazla.(sonrasında tanju abinin başına gelenleri biliyorum, yazmaya gönlüm el vermedi. bilmeyenler okusun, öğrensin) İnsanların tercihleri farklı olabiliyor. En azından zararlı olanı seçebilme şansı olmalı, zaten tek sorun bu zararın başkalarına yansıması.
Ben bu hükümetin başkaları zarar gördüğü için değil de yalakalığından bu yasağı çıkardığından eminim. Bu tabi yasanın yanlış olduğunu göstermez saçmalamayın. İster cahil deyin, ister düz adam ama şundan eminim. Bir bar ya da kahvehane sigarasız olamaz, olmamalıdır. Geri kafalıyımdır belki ama o tip yerler insanın rahatladığı ve yasal olan bazı ihtiyaçlarını giderdiği yerlerdir. Sigaranı, içkini tüketeceksin orada arkadaşım. O sinmiş sigara kokusu ve duman hoşuma gitmiyor hayır.
Çözüm şudur. Sigara içmiyor musun? O zaman güzel bir şekilde havalandırılan ya da sigarasız alanı olan mekanlara gidersin ve böyle oldukça müşteri isteyen mekanlar da havalandırmalarını bir güzel yaparlar. Bırakın sigara kokusunu, temiz temiz oksijen soluduğum mekanlar oldu. Gidin oralara hacım. Havalandırmasını yapmayan mekanlar zaten bırakın sigarayı, ter kokusundan geçilmiyor.
Çoğu insan sigara içenlerin içmeyenlere uymasının daha uygun olacağını iddia edebilir. Teoride benim için de böyledir. Ama sen şimdi o barların önünü iyi izle, sonra gel bana.
Bir de şöyle bir şaheser vardır: Ah güzel istanbul(1966) - Sadri Alışık
Sadri Alışık, kaybetmiş bir istanbul beyefendisini oynamaktadır. Ama o kadar güzel kaybetmiştir ki izlerken özenir insan. Ağzından sigara hiç eksik olmaz. Sigarasını, genelde bitmek üzere olan sigarasıyla yakar, fazla kibrit kullanmaz. Ağzında sigara sızar, uyuya kalır. Bir gün aşık olur, "kendine biraz çekidüzen ver haşmet" der. Temiz giysiler giyer, iş aramaya koyulur, sigarayı da bırakıyorum der. Her günü aynıdır hemen hemen, Sigara almak için her gün bakkala gider, gitmediği gün öldü demektir. Ama o gün farklıdır, o gün bakkalın önünden sigara almadan geçer. Kıyafeti özenli, sigara içmeyen bir haşmet gören esnaf şaşırır. Bir bankaya girer haşmet, görüşme yapmak için beklerken banka çalışanlarının o hummalı, o hayattan kopuk, o robotça çalışmalarını izlemeye bile katlanamaz, hızla dışarı çıkar haşmet ve hızla yakar bir sigara...
Sigara sağlığa zararlıdır lan. Al, artık inanmıyor da. Duman'ı sevmem çok. Öyle birkaç parça, arada. Ama bu konser güzeldi beğendim ben. KONUK YAZAR: Biraz Gargamel http://dutali.blogspot.com/ # Diğer Konuk Yazarlar #






lili..
şu sahte yaşamından sıyrıl bir daha...
ne olursun, bırak tüm alışkanlıklarını...
göreceksin, yaşanıyor ihtiyaç olmadan yardıma...
pek çoğu var öğreneceğin dahası...
ileriye atacağın her adımda...
karşına çıkacak her sorunda...
ben olacağım senin yanında
...

Buyrun size hoş bir Fransız yapımı daha. Mükemmel bir şarkı, afişte görüldüğü üzere harikulade bir hanım hanımcık kız, çok güzel bir senaryo üstüne fransızcanın tadı...
Amelie, Jeux d'enfants, Je Vais Bien ne T'en Fais Pas...
Muhtemelen Amelie ve Jeux d'enfants 'ı izlemişsinizdir. Serinin 3. filmi de bu olsa gerek...

" Şiddete meyyalim vallahi dertten "


Bu aralar Musa Rami ile aynı durumu paylaşıyoruz. Henüz kalıplaştıramadığım bir takım nedenlerden dolayı şiddete fazlasıyla meyilliyim, uzak durun !

- Hacito! Kavga edesim var.. bi masa seç
- Şu köşedekiler. en azından iki kişiler..
- Peki.. ananızı bacınızı lan sizin ...

" Fransız sineması" tamlamasını duyan herkesin aklına gelen ilk iki şey, Yeni Dalga ve Jean-Luc Godard olur. Ama Godard'a hocalık yapan, bir nevi onun pişmesini sağlayan Jean-Pierre Melville es geçilir. Godard'ın kullandıgı teknikler bazen, eski oluşlarından ötürü, göze batmaca dursa da Melville'de bu yoktur. Bu da Melville'in zamane olmaktan ziyade zamanüstü oluşunu gösterir bize. Okuduğu kitaplara olan bağlılığından olsa gerek filmlerinde polisiyeye bir hayli yer verdi. Ve yine sevdiği yazara olan bağlılığından olsa gerek Grumbach olan asıl soyadını , Moby Dick kitabının yazarı Herman Melville in soyadını alarak değiştirdi.

Polisiyedeki ısrarının yanında sevdiği oyunculara da sık sık yer vermiştir. Bu isimlerin üst sırasında ise tüm asaleti ile Alain Delon gelir. ikinci sırada ise , Godard'ın ilk filminde ( À bout de souffle ) oynatması için ona tavsiyede bulunduğu Jean-Paul Belmondo.
He bir de, her filmin girişinde film için esinlendiği kitap yahut sözden alıntılar ile başlayarak filmin ufak bir fikirsel tanıtımını yapması vardır bu alışkanlıkları arasında. Ama tüm yaptıkları onu klasiklerden yaparken klişelikten ise uzak tutmuştur.

En bilinen filmi Le samourai gibi dursa da favorim Alain Delon'un karizmasının tavanlara vurduğu Le Cercle Rouge filmidir. Le Doulos da Belmonde-Melville ikilisinin eserine örnektir.

Her filmi de buradan tavsiye olunur, Dvd'cinizden ısrarla isteyiniz.

( bu yazıya anca bu bitiriş giderdi )

19 Temmuz 2009, Sigara yasağının kapsamının genişletildği ve "birçok yerde" tanımından ziyade "her yerde" yasaklandığı günün miladı. Yasak hakkında elbet birkaç düşünceye sahibim.


Barlar-kahveler-cafeler Sigarasız tadı çıkmayacak yerler. Sırf Sigara içenlerden oluşan barlar açılsın gibi düz önerilerde bulunabilinir, bulunulacaktır da. Ama henüz taze olan bu karara yakında alışılacağı, illegal olarak içilen yerler olsa da, en azından içmeyenlerin daha rahat edeceği günler olacaktır ilerde. Şöyle ki geçen dönem Erasmus ile İsveç'e giden arkadaşımın İstanbul'a geldikten sonra da Sigara içmek için barın dışına çıkışı, onun bu sürece ne kadar kısa sürede adapte olduğunu da gösteriyor.

Ot olayını Kafkaslardan Avrupaya taşımış, nargileye Kubar basarak içen bir toplumdan geldiğimiz düşünülürse elbette alışılması zor bir karar gibi gözüküyor. Pardon filminden İbrahim Abi gibi Sigara krizlerine girebilir çevreye de sataşabiliriz. Ama bunların hiçbirisi içmeyenin sağlığıyla oynama hakkını bizlere tanımaz.

Bu yazıyı yazmaya iten neden, asıl itibariyle yasağın kendisi değil, yasağın ardından söylenenlerdir. Günün gazete ve köşe yazarlarını okurken gözüme çarpanlardır.

hasanpulur, 38 yıl bu mereti içtiğinin altını çizerek şöyle demiş "Önce tavrımızı belirtelim ki, her şey açık olsun:“Biz Sigaraya karşıyız!” ve ardından eklemiş. "Sigaradan yana değil, tiryakiden yanayız, onların halini düşünmekteyiz. Ya biz hâlâ Sigara içer olsaydık."

Oh ne güzel be. hitler de yeniden çıkıp "ben de savaş çıkarıp İnsan öldürmekten zevk alıyorum, kimse bu zevkimi elimden alamaz" dese ne bok yiyecez.
"Abartma Travis" diyenlere Sigaradan kaynaklanan hastalıklar yüzünden ülkemizde ölenlerin sayısının 100bin oldugunu hatırlatır masa altındaki elimi çıkarıp onlara bi güzel de hareket çekerim.

hasanpulur hala tiryakileri düşünedursun ben de her Sigaralı ortamda Sigaramıza katlanan Hacito arkadaşımı düşüneyim. Bir kaç yıl sonra, Sigara kullanmadığı halde benden önce akciğer kanserine yakalanırsa da şaşırmam. Ama hasanpulur işte, saolsun öleni değil tiryakiyi düşünmekte. Neden böyle düşündüğünü ise yine kendisinki gibi bir gazete köşesi açıklamakta: sigara beyin hücrelerini öldürüyor. 38 yıl içmiş bir insanın artık ölecek bir hücresinin dahi kalmadığına inanmaktayım.
Ben ülkenin belli başlı mecmualarında belli bir yer edinmiş insanların böyle kıt düşünmelerine hayret etmekteyim.
He ben de hasanpulur gibi önceden değilse de yazımın sonunda belirteyim. Günde bir paketaşırı içen Sigara tiryakisiyim. Sigara yasağını destekler, durmadan gelen zammına ise karşıyım. ahanda mottam budur.


"ben Sigaraya karşıyım ama tiryakileri düşünüyorum" yahut da "özgürlüğümüz elimizden alınamaz" diyenlere de Gemide filminden Kaptan'ın ağzından cevabımı vereyim:
"bu Sigaraya acımam, sana değil Sigaraya acımam sokarım götüne"
gördünüz, hala Sigaraya değer vermekteyim.

Yazıyı yazarken milyon defa Sigara lafını kullanıp da canı hayvan gibi çekmiş ama içememiş ben, hemen bi koşu birkaç dal yakmaya gidiyorum. Beyin hücrelerimin bir kısmını daha yitirip büyük bi gazetede köşe yazarı olmayı da hedefliyorum.
Hadi kalın sağlıcakla.


((hasanpulur ile aynı teraneden bir de meraltamer var. yasa destekçisi olarak da oktayekşi ))

(bu yazıda "özel isimler büyük harfle yazılır" kuralı geçerlidir. )


Bu yıl ki sunuculuğunu How I Met Your Mother'dan aşina olduğumuz Neil Patrick Harris'in üstlendiği, 20 Eylül 2009'da gerçekleşecek olan ödül töreninin adayları şu şekilde:

En İyi Komedi
30 Rock - NBC
Entourage - HBO
Weeds - Showtime

En İyi Aktör (Komedi)
30 Rock - Alec Baldwin (Jack Donaghy)
Flight Of The Conchords - Jemaine Clement (Jemaine)
Monk - Tony Shalhoub (Adrian Monk)
The Big Bang Theory - Jim Parsons (Sheldon Cooper)
The Office - Steve Carell (Michael Scott)
Two And A Half Men - Charlie Sheen (Charlie Harper)

En İyi Aktris (Komedi)
30 Rock - Tina Fey (Liz Lemon)
Samantha Who? - Christina Applegate (Samantha Newly)
The New Adventures Of Old Christine - Julia Louis-Dreyfus (Christine Campbell)
United States Of Tara - Toni Collette (Tara Gregson)
Weeds - Mary-Louise Parker (Nancy Botwin)

En İyi Drama
Big Love - HBO
Damages - FX Networks
Dexter - Showtime
House - FOX
Lost - ABC
Mad Men - AMC

En İyi Aktör (Drama)
Breaking Bad - Bryan Cranston (Walt White)
Dexter - Michael C. Hall (Dexter Morgan)
House - Hugh Laurie (Dr. Gregory House)
In Treatment - Gabriel Byrne (Paul)
Mad Men - Jon Hamm (Don Draper)
The Mentalist - Simon Baker (Patrick Jane)

En İyi Aktris (Drama)
Brothers & Sisters - Sally Field (Nora Walker)
Damages - Glenn Close (Patty Hewes)
Law & Order: Special Victims Unit - Mariska Hargitay (Olivia Benson)
Mad Men - Elisabeth Moss (Peggy Olson)
Saving Grace - Holly Hunter (Grace Hanadarko)
The Closer - Kyra Sedgwick (Brenda Leigh Johnson)

En İyi Mini Dizi
Little Dorrit - PBS

En İyi Yardımcı Aktör (Komedi)
30 Rock - Tracy Morgan (Tracy Jordan)
30 Rock - Jack McBrayer (Kenneth Parcell)
Entourage - Kevin Dillon (Johnny Drama)
How I Met Your Mother - Neil Patrick Harris (Barney Stinson)
The Office - Rainn Wilson (Dwight Schrute)
Two And A Half Men - Jon Cryer (Alan Harper)

En İyi Yardımcı Aktris (Komedi)
30 Rock - Jane Krakowski (Jenna Maroney)
Pushing Daisies - Kristin Chenoweth (Olive Snook)
Saturday Night Live - Amy Poehler
Saturday Night Live - Kristen Wiig
Ugly Betty - Vanessa Williams (Wilhelmina Slater)
Weeds - Elizabeth Perkins (Celia Hodes)

En İyi Yardımcı Aktör (Drama)
Boston Legal - William Shatner (Denny Crane)
Boston Legal - Christian Clemenson (Jerry Espenson)
Breaking Bad - Aaron Paul (Jesse Pinkman)
Damages - William Hurt (Daniel Purcell)
Lost - Michael Emerson (Ben Linus)
Mad Men - John Slattery (Roger Sterling)

En İyi Yardımcı Aktris (Drama)
24 - Cherry Jones (President Allison Taylor)
Damages - Rose Byrne (Ellen Parsons)
Grey's Anatomy - Sandra Oh (Dr. Christina Yang)
Grey's Anatomy - Chandra Wilson (Dr. Miranda Bailey)
In Treatment - Dianne Wiest (Gina)
In Treatment - Hope Davis (Mia)


Geçtiğimiz yıl Barney Stinson karakteriyle ödül alan Neil Patrick Harris'in bu yıl sunucu olarak karşımıza çıkması bence en sevindirici olay. Adaylar ise bu yıl epey çekişmeli isimlerden seçilmiş. Kişisel adaylarımı açıklamam gerekirse eğer, ben en iyi komedi dalında hiç düşünmeden How I Met Your Mother'a ödülü verirdim açıkçası. Komedi dalında ki en iyi aktör de Jim Parsons (The Big Bang Theory), yine komedi dalında en iyi aktris ödülünü de Julia Louis-Dreyfus (The New Adventures Of Old Christine) veya Tina Fey (30 Rock)'in alacağı kanaatindeyim; ama açıkçası ikisinin de oyunculuğu hakkında bir fikrim yok. Fakat görünen o ki gecenin en çekişmeli alanı drama dalında verilecek ödüller. Lost, Dexter, Mad Men, House gibi kitleleri bir hayli fazla olan bu dizilerden hangisinin ödülü kucaklayacağını şimdilik merak etmekle yetineceğiz sanırım. Mini diziler hakkında bir bilgim olmadığı için o dalı es geçmek zorunda kalacağım. Komedide en iyi yardımcı aktör ödülünü gönül ister ki Neil Patrick Harris(How I Met Your Mother) bir kez daha alsın. Aktris ödülünü de Pushing Daisies'deki rolüyle Kristin Chenoweth alsın. Ama Hollywood'da ki ödül törenlerinin her zaman sürprizlerle dolu olacağını düşürsek eğer, hiç akılda olmayan bir kişi de tüm bu ödülleri kucaklayabilir. O yüzden bir kenara çekilip 20 Eylül'ü bekleyelim ve kimler ödülleri kucaklayacak görelim derim.




'Çirkinlerin sevilmemeye ve güzeller için feda edilmeye mahkûm bulunduklarını Seniha pek küçük yaşından itibaren bilmiş, anlamıştı.'

Tom : The beauty of quitting is, now that I've quit, I can have one, 'cause I've quit.


Yeni sigara fiyatları sonrası sanırım en fazla kullanılacak alıntılardan biri de bu olacaktır. Artan fiyat yüzünden sigara bırakmalarına gidilecek ama beleşi gördüğü yerde sızışacak."Madem bıraktım, bi tane içebilirim" diyenlere, "Sigara bırakılmaz, ara verilir" diyorum ben de ..


( bi konser gecesinde ardarda yanan 2 paket sigaranın acısı üzerine gelmiştir bu yazı :)


Harikulade bir 91 dakika içinde ben, sen ve tanıdığımız herkes var. Ayakkabı satıcısı Richard da var, görsel sanatçı aynı zamanda yaşlı servisinde çalışan Christine de. 7 yaşındaki Robby de var, onun 14 yaşındaki abisi Peter de. Ben de varım sen de. Evet evet, sana diyorum başta da söylediğim gibi sen de varsın. Belki yürüyorsun belki de uzanmışsın. Belki bu filmi izledin belki de izlemedin. Eğer izlemediysen 2005 yapımı bu Miranda July filmini hemen izle derim ben “En azından hepimiz bu işin içindeyiz” diye.

Film, Christine’nin müthiş hayal dünyasıyla tanışmamızla başlar ve bu, film boyunca yaptığı projelerle kendini gösterir. Yalnız yaşayan Christine’in sanatsal çalışmalarını destekleyen tek kişi ise yaşlı servisinden Michael’dır. Ve şimdiden söyleyeyim bu desteği boşa çıkmayacaktır. Richard boşanmasının ardından oğullarıyla birlikte yeni bir daireye taşınır. Bu taşınma, her birinin hayatını değiştirirken asıl değişiklik Richard’ın Christine’le tanışmasıyla olur. Bu ikilinin etrafında şekillenen hikaye aşkın farklı hallerini samimiyetle anlatıyor aslında. Bazen bunu Michael ve Ellen üzerinden yapıyor bazen de evlilik hayali içinde çeyiz toplayan küçük komşu kızın Peter’e olan hayranlığı üzerinden. Karakterlerin iç dünyasına girdikçe keşfedilmemiş duygulara, cinsel dürtülere, mutluluğa, hayal kırıklıklarına, utanca, acıya, ölüme tanıklık ediyoruz. Bütün bunları da yer yer absürd ama filmin genelinde yalın bir anlatımla izliyoruz beraberinde getirdiği doğal mizah anlayışıyla. Filmin uzun olan konusu buydu. Kısa olanı ise ben, sen ve diğerleri.

Miranda July’nin bu ilk uzun metrajlı filmi oldukça düşük bir bütçeyle dijital bir Sony HDW-F900’la çekilmiş. Buna rağmen aldığı bu ödüllerle ne kadar başarılı olduğunu ispatlamıştır: 2005 Cannes film festivalinde altın kamera, eleştirmenler haftası ödülü, prix regards jeune - en iyi uzun metraj, genç eleştirmenler ödülü - en iyi uzun metraj; Chicago film eleştirmenleri derneği ödüllerinde en iyi gelecek vaat eden oyuncu(Miranda July); Gotham ödülleri en iyi film, en yenilikçi yönetmen(Miranda July); Newport uluslararası film festivali en iyi uzun metraj seyirci özel ödülü, en iyi yönetmen(Miranda July) jüri özel ödülü; Philadelphia film festivali en iyi ilk film yönetmeni(Miranda July); San Francisco uluslararası film festivali izleyici özel ödülü, SKYY ödülü(Miranda July); Stockholm film festivali en iyi 'ilk film' (Miranda July); Sundance film festivali jüri özel ödülü.

Oyuncu kadrosu ünlü değil ama gayet başarılı oyuncularla dolu.John Hawkes, Miranda July, Miles Thompson, Brandon Ratcliff, Carlie Westerman, Hector Elias, Brad William Henke, Natasha Slayton, Najarra Townsend, Tracy Wright, JoNell Kennedy, Ellen Geer, Colette Kilroy, James Kayten, Amy French. Bunun yanı sıra soundtrack albümü Donnie Darko’nun da müziklerini yapan Michael Andrews’e ait. Eminim filmi izledikten sonra sahip olmak isteyeceksin bu soundtrack albümüne.


Miranda July’nin başarısını bu filmle sınırlı tutmak ona haksızlık olacağından diğer çalışmalarına değinmek yerinde olur diye düşündüm.

Are you the favorite person of anyone? (2005, 3’ 45 ’’)

Haysha Royko (2003, 4’)

Getting stronger every day (2001, 7’)

Nest of tens (2000, 27’)

The Amateurist (1998, 14’)

Atlanta (1996, 10’)

Sonsuza kadar sıkılmadan izleyeceğiniz bir film.

KONUK YAZAR: gonca çolak
http://olduozaman-lan.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #


Fransa Türk Mevsimi Haberleri:

-Fransa'da devam eden Türk Mevsimi etkinlikleri çerçevesinde Türk sinemasına özel bi bölüm ayrılmış. Bu kapsamda Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu'na özel gece tertip edilecekmiş.

-Fransa'da muhtemelen en çok tanınan Türk olan Nuri Bilge'ye, Türk Mevsimi etkinlikleri kapsamında Paris Belediyesi tarafından kentin simgesel büyük madalyası verilmiş.

-Festival Kapsamında Türk bilimkurgu filmlerine özel yer ayrılmış. Bilimkurgu filmleri içinde Kilink serilerinden, A.R.O.G.'a kadar bir seçki oluşturulmuş.

-Program dahilinde gösterilecek filmlerden birkaçı şunlarmış; Kader, Süt, Gitmek, Sonbahar, Tatil Kitabı, İki Dil Bir Davul, Fırtına(Kazım Öz)...

-Programda yer alan diğer bölüm ise 'Çapraz Bakış-Almanya Türkiye' imiş... Almanyada yaşayan Türk yönetmenlerin çektiği belgesellerden oluşan bir bölümmüş bu. Bu kapsamda gösterilecek belgeseller şunlarmış: Kentin Kıyısında(Aysun Bademsoy), Uzaktan(Thomas Arslan), Köprüyü Geçmek: İstanbul Hatırası.

-Kısa Filmler de unutulmamış tabiki: Ata (Çağla Zencirci-Guillaume Giovanetti), Ayak Altında (Cem Öztüfekçi), Tek Notalık Adam (Dağhan Celayir), Süt ve Çikolata (Senem Tüzen), Aziz(Elfe Uluç), Racines (Eileen Hofer), Sardunya (Mustafa Emin Büyükcoşkun), Gemeinschaft (Özlem Akın).

Türkiye'den bir kaç haber de şöyle:

-Engin Günaydın memleketi Tokat-Erbaa'da senaryosunu yazdığı filmin çekimlerine başlama amacında imiş... Ancak ekip KKKA(kene) korkusundan gitmeye tırsıyormuş. Tırsmalar üzerine Erbaa belediye başkanı ekibin çekim mekanında ilaçlama yapacağına söz vermiş...

-Okan Bayülgen Kanal-İ-zasyon'un çekimlerine başlamış.

-Antoni Muntadas 'İstanbul2010' için bir film çekecekmiş. 'İstanbulda Yaşıyor ve Çalışıyor' projesi kapsamında, kentte yaşayanlardan kenti dinleyecekmiş. Burdan hareketle bir film çekecekmiş.

-Futbol hayatına geri dönüş yaptığı söylenen İlhan Mansız, Cadde Hikayeleri adlı bir filmde rol alacakmış.

-Ferzan Özpetek yeni film projesi üstünde çalışıyormuş. Filmi İstanbulda çekecekmiş. Film için Ay Yapım'la anlaşmış.

-'Yüzüklerin Efendisi' hayranlarına müjde çıkmış... 'The Hobbit' filmi, çekimleri mart 2010'da başlayıp, 2012'de vizyona girmesi amaçlanıyormuş. Başrollerde Gandalf, Gollum, Elrond olacakmış.

-Son olarak kötü haberi veriyorum: Michael Jackson ölmüş be abi...

Amores Perros, üç farklı hikayeyi sentezleyen bir film olarak nitelendirilebilir. Birinci hikayede, Octavia kardeşinin karısı olan Susana'ya aşık olan genç bir adamdır. Susana ile birlikte kaçmayı planlar ve bunun için köpek dövüşlerinde para toplamaya çalışır. İkinci hikayede karısını ve çocuklarını çok güzel bir model olan Valeria için terkeden Daniel'i izleriz. Bu hikayede Valeria ağır br trafik kazası geçirince Daniel çok zor durumda kalır. Üçüncü hikayede ise kiralık katil olan El Chivo vardır. El Chivo, yıllar önce ayrıldığı kızını uzaktan takip etmekte ama asla onunla konuşma cesaretini gösterememektedir. Tüm bu karakterlerin ve iki köpeğin kaderleri Mexico City'nin büyülü atmosferinde bir şekilde kesişecektir.

Çarpışma hayatlar ve hikayeler sinema seyircisinin en sevdiği türlerden biridir, fakat bunun başarılı örneklerini her zaman bulamayız. Amores Perros ise bu türün en başarılı örneklerinden biri. 21 Grams ve Babel filmlerinin de yönetmeni olan ve aynı zamanda Babel ile en iyi yönetmen dalında oscara aday olan Alejandro González Iñárritu, Amores Perros ile o yıl en iyi yabancı film dalında da oscarı kıl payı kaçırdı. Film oyuncu kadrosunun yanı sıra soundtrack albümüyle de adından sıkça söz ettirdi.


Bazı hayatlar ve hikayeler vardır, hiçbir zaman haberdar olmazsınız. Aynı kişilerle gün içerisinde belki defalarca karşılaşır, fakat yüzlerini ve hikayelerini hiçbir zaman bilmezsiniz. Yine de bilmediğiniz tüm o hayatlar sizin hikayenizi de bir şekilde değiştirir. Siz bundan haberdar olmasanız bile. Çarpışan hayatların yönetmeni olarak da tabir edilen Alejandro González Iñárritu'nun, bu konuda ki en başarılı yapıtının Amores Perros olması ise bir tesadüf değil. Çünkü bu filmde karakterlerin gerçekçiliğinin ve günlük hayatta karşılaşılabilirliklerinin yanı sıra, hayatlarının kesişmesi de bir o kadar zor ve kolay görünüyor. Aslında zor görünen kısmı sadece izleyicisine. Iñárritu, dikkatli bakıldığı zaman tüm bu zor görünen hayatların bizim hayatımızda da yer aldığını ve almaya da devam edeceğini anlatmak istediğini söylüyor. Ve anlatmakta ki başarısını da izleyici kitlesi ile eleştirmenlerin yorumu doğruluyor sanki.

"Aşk, ızdıraptır.
Aşk, günahtır.
Aşk, bencilliktir.
Aşk, umuttur.
Aşk, acıdır.
Aşk, ölümdür.
Aşk nedir?"

"Bir kızın yanında uyumak değil ; yanında uyanmak güzel şeydir."

Hikayesinin aslında türk insanına pek de yabancı gelmeyeceği bir filmdir A Bout de Souffle. Esas kızı tav etmek için erkeğin oluşturduğu yalan dünya ve oynadığı zengin rolü çercevesince kıza kendini ispatlama çabaları. Fakat film kendini o kadar samimi gösteriyor ki basit bir aşk hikayesinin bile ne denli tatlı anlatılabileceği sunuluyor. Fakat bir çok eski yapımı filmde olduğu gibi sahne ve diyalog kopuklukları bu filmde de mevcuttur fakat filme olan bakışınız bunları görmezden gelmenize neden oluyor (farkettirmiyorum).

-William Faulkner'ı tanıyor musun?
-Hayır..Yattın mı onunla?

Belki de bu diyalog ve sahne kopukluklarnı ilk uzun metraj deneyiminde fazla göstermemek istemiş olacak ki uzun diyalog ve sahnelere ağırlık vermiştir. Aralarında Michel’in Patricia ile ilişkiye girmek için yaptığı kurlar ve oluşan komik diyalogların bulunduğu 22 dakikalık (film 90 dakikadır) hotel odası sahnesi vardır. Filmin güzel sahnelerinden de biridir hatta.

À bout de souffle, Godard’ın ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen en beğenilen filmleri arasındadır. Bunda hikayenin izleyicide bıraktığı tat ve Godard’ın gördüğü desteğin önemli etkisi vardır. Senaryo yazımında Godard’a eşlik eden Fahrenheit 451 filminin yönetmeni Traffuat (ki hikaye aslında bunundur, Godard düzenlemesini yapmıştır), teknik destekte de o zamanlar Godard'dan daha deneyimli fransız yönetmen Jean-Pierre Melville var. Filmde basın toplantısı yapan yazarı oynayan kişi de Melville dir. Bu sahnede kadınlar hakkındaki bir takım düşüncelerden bahseder. Aşkın erotizmden farksız olduğunu; hayattaki 2 önemli şeyin kadın ve erkek olduğunu.

W.Faulkner - İnsan güzel bir kızı zengin bir adamla görünce, kızın iyi bir kız,adamınsa aşağılık biri olduğunu söyleyebilir.
Muhabir - Brahms'ı sever misiniz?
W.Faulkner - Herkes gibi sevmem

Muhabir - Hayatta en büyük amacınız nedir?
W.Faulkner - Ölümsüzleşmek. Sonra da ölmek.


bu kadın çok güzel arkadaş !

Favori aktristlerim listesinde kendisine oldukça değer biçtiğim Jean Seberg, Patricia rolünde oynarken, Michel ise Jean-Paul Belmonde oynuyor. Filmi sevip karakterlere özenenler -yahut sevgisini belirtmek isteyenler- Patricia 'nın New York Herald Tribune t-shirtünden yahur Michel'in o dudak hareketinden esinlenmeler yapmıştır. ( o t-shittü giyen her kıza da tavımdır, söliim). A bout de souffle ‘nin kelimesel anlamı “nefes nefese” olmasına rağmen filmi “serseri aşıklar” diye çevirenlere de burdan selam ediyorum, sevdim sizi.
-- F i n --


"Hayat, onun için büyük planlar yapan bir sürü insanı es geçer. Hayatım boyunca her yere kalbimin parçalarını bıraktım ve şu anda artık neredeyse hayatta kalmak için bile yeterli değil. Ama tutkumun yeteneklerimi aştığını bilerek zorla da olsa gülümsüyorum." *