
No country For Old Men filminin en gergin sahnelerindendir kendisi.

Malum Hollywood'un başı çektiği sinema sektöründe diğer kıtaların yapımları çok fazla ilgi çekici olmazsa özellikle takip edenler dışında pek bilinmez.Kore sineması da 90ların ortalarından itibaren dikkat çekici eserler ortaya koymaya başlamıştır.Hollywood'da son dönemde birçok Kore yapımı filmin yeniden uyarlanması da bunun ispatı niteliğinde.Son dönemde Hollywood yapımcıları tarafından yeniden uyarlanan Kore yapımı filmlerden başlıcaları My Sassy Girl,A Tale of Two Sisters(The Uninvited ismiyle) ve 2010da gösterime girmesi beklenen Oldboy.Kullanılan dil,tepkilerin farklı oluşu , insanların yaşayış şekli olarak kendine has bir yapısı olması Kore sinemasının kurgu ve anlatımda öne çıkan yönleri.Ülkenin dışa açılmış en önemli yönetmeni hiç kuşkusuz Kim Ki-Duk.Bir nebzede olsun Nuri Bilge Ceylan'a benzetilebilir.Korede yaptığı işler fazla ilgi çekmesede ülke dışında hatrı sayılır bir kitlesi vardır.Kim Ki-Duk filmlerinde özellikle sembol kullanımı,duyguların sözsüz ifadeleri önemli yer tutar.2006 yapımı Shi Gan (Time) ise yönetmenin bu özelliklerinden uzak bir yapımdır.Filmi kısaca tanımlayacak olursak;
Paranoya,aşk,kıskançlık,estetik ve alışkanlık kavramları filmde ön plana çıkar.
Time'da tüketim toplumunda mekanikleşen insanın, 'zaman' içinde herşeyi tüketen insanın aşkı da tüketmesi ve tükenen aşka çözüm ele alınmış.2 yıldır birlikte olan Seh-hee (Ji-Yeon Park) ve Ji-woo (Jung-woo Ha) arasında başlayan kavgalar Seh-hee'nin sevgilisinin artık sahip olduğu yüzden sıkılmaya başladığını düşünmesi ve bunun neticesinde ortadan kaybolmasıyla film izleyiciyi kendine çekiyor.Şehir hayatının artık içine işlemiş olan yeniyi daha çabul elde etme,uzun ilişkilerde zaman zaman kendini gösteren 'sıkılma' kavramı ve aşkın giderek yerini var olan duruma alışmış olmaya bırakması sonucu gelinen noktayı bizlere sunuyor Time.Hepimizin ilişkilerinde sahip olduğu kaygılardan biridir sıkılmak.Karşımızda ki insanın bizden sıkılmış olabiliceği,bizi bırakabiliceği veya aldatabiliceği kaygısı ilişki içinde her daim vardır.Film de bu kaygı neticesinde ortadan kaybolan Seh-hee'nin estetik ameliyatla yüzünü değiştirmesi ve 6 ay boyunca ortalıkta gözükmeyerek sevgilisinin karşısına farklı bir kimlikle ortaya çıkması,geçen zaman içerisinde durumu kabullenmiş olan Ji-Woo'nun da bu 'yeni' tanıştığı kişiyle aşka yelken açması olarak özetlenebilir.Biz 'zaman'ı daha çok Ji-Woo'nun gözünden izliyoruz.Sonuç olarak hastalıklı denebilecek derecede paranayoklaşma sonucu girilen estetik müdahale ve sonrası bir takım endişeleri kısa sürelik de olsa rafa kaldırabilir fakat kalıcı çözüm olmadığı aşikardır.
Yapımla ilgili kişisel fikrim ise Kim Ki Duk'un fiziksel değişimin insana uzun vadede pek mutluluk getirmeyeceğini ve bu yönde yapılan kişisel değişimlerin bir döngüye giriceği,aşkın fiziksel yönler dışında daha çok ruhsal boyutta olması gerektiğini bizlere çok güzel bir dille anlattığı yönünde.Son söz izleyin bu filmi.
Ankara Uluslararası Film Festivali, Gezici Festival, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Ankara Kızılay ve Çevresi Esnaf Dayanışma Derneği ve United Design'ın destekleriyle Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenen 'Kısa Film Günleri' sinemaseverleri yazlık sinema tadıyla yeniden buluşturacak. Pek çok festivalde övgüye değer bulunan kısa filmlerden oluşturulan programda 58 film sanatseverlerle buluşacak. 



'Başarısız bir yapım' doğru ifade olmayabilir ama ilk akla geleni.
Yönetmen Tony Gatlif'in Sulukule'yi gezdiğini ve ardından Sulukuleyi anlatan bir de film çekmek istediğini sanırım Gadjo Dilo yazısında söylemiştik. Sulukule için bir şeyler yapmak isteyen biri daha var ki bu icraatına da başladı ; Eugene Hutz.

Bu duyguyu ilk ne zaman hissettim tam hatırlamıyorum ama evde tek başına ( home alone) filmini izledigimde Macaulay Culkin'e cok imrenmistim.Sonuçta o da benim gibi bir çocuktu ve göz önünde olan ve kendi çapında başarılı biriydi.Hayranlıkla bakakaldığımı hatırlıyorum,garip bir duyguydu o zamanlar için.
Oysa ki 6-7 yaşlarında bizim yapmamız gereken tek şey gece erken yatıp okumayı bir an önce sökmekti.Büyüdükce daha da çeşitleniyor bu örnekler.10lu yaşlarımın başında patlamıştı küçük ibo ve harika çocuk onur.O da çocuk diyorsun ama şarkı söyleyip albüm yapan başarılı olmaya çalışan bir çocuk.Tv çok önemli bir araçtı o zamanlar şuanki internet yaygınlığı olmadığından( yaygın olsa bile napıcaksın? zira çocuksun) ve küçük aklın herşeye basmadığı icin hayranlık duyuyorsun Tv basında oluşanlara.Ve işte bu vakitler benim ne eksiğim var demeye başladığım zamanlardı.Bu imrenme olayı gençlik dönemine girince yerini kıskançlığa bırakıyordu zira Macaulay Culkin gitmiş küçük şarkıcılar gelmişti onlar gitti yerlerine başka özenilecek insanlar geldi ve değişim her zaman devam etti.Biraz da birşeyler başarma çabası değil miydi spora yönelme veya enstrüman çalma çabası?Bu uğurda onca gencin hayali değil miydi garajdan çıkıp Metallica olmak veya estetik hareketlerle rakip kaleye ilerlemek...
Oysa ki zaman ilerledikçe ve elde varolan tek başarı okul takdir belgeleri olunca pek de mutlu olamıyor insan.Geçici mutluluklardı ozamanlar Ayşe veya Ahmet'in benden düşük not alması.Hep daha iyiyi isteme,hep birşeyleri başarma,göz önünde olma,ilgiyi üzerinde toplama çabaları ve sadece bende değil bir neslin çoğu böyle idi.Bir zamanlar çocuk olan 80'lerin orta kuşağı artık genç diye tabir ediliyordu.Her başarılı insan göze batmaya başlıyor benden başarısızlar pek de dikkat çekmiyordu.Yaşam da böyle devam eder gider işte.Hep en iyiyi kovalayıp onun peşine düşme hevesi hiçbirşeyde tat bırakmaz...
Peki nedir bu yazının amacı neden yazılmıştır?Esası şudur Fight Club filmini izlemem çıkış tarihine göre biraz zaman almıştı ve kitabını da sonrasında okudum.İlk izlediğimde en cok üzerinde durdugum noktaydı Tyler Durden'ın her kullandıgı kelime."Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük, ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor..." Bu kelimelerdi biraz aydınlanmamı hiçbirşeyi eskisi kadar takmayıp kendi yolunda ilerlememi sağlayan.Herkesin bildiği belki sıradan şeyler bir başkaldırış olmuştu benim adıma.Biraz da bundandır Tyler Durden sevgimiz.
Merhaba arkadaşlar ben Erdal gün itibariyle blogda yazmaya başlamış durumdayım umarım kaynaşma devresi kısa sürer.Zaman içinde zaten birbirimizi daha yakından tanıyacağamızı umuyorum.
Juilliard'daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers'in, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşmesinin ve hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışmasının, gerçek öyküsünü anlatan bir film The Soloist. Jamie Foxx Nathaniel Ayers'i canlandırırken, Robert Downey Jr.'sa Ayers'i keşfeden ve onunla ilgili yazılar yazan bir gazeteci olan Steve Lopez'i canlandırıyor.
Los Angeles sokaklarında sadece iki teli sağlam kalmış kemanıyla dolaşan bir adam hayal edin. Hayatındaki en büyük aşk müzik ve Beethoven. İnsanların arabalarının camlarından sigara izmariti atmasına tahammülü yok. Gerçek müziğin sokaklarda olduğuna inanan bir adam. En büyük hayalin ne sorusuna, kemanımın kopan telleri diye cevap verecek kadar müziğe bağımlı. Aslında hayatını sürdürebilmesinin tek yolu da müzik. Çünkü Juilliard'da ikinci sınıftayken bir senfoni provasında aniden şizofreni krizi geçiriyor ve elindeki tüm fırsatlar bir anda kayıp gidiyor. Ve zaman zaman kafasının içinde yankılanan şizofrenik sesleri duymamak için de müziğinin sesine ihtiyacı var.
Steve Lopez, Times'da sürekli hikayeler peşinde koşup bunları kaleme alan ünlü bir yazar. Bir gün bisiklet kazası geçiriyor ve tesadüf eseri yolda yürürken Beethoven heykelinin altında keman çalan Nathaniel'le tanışıyor. Upuzun adını harf harf heceleyen ve nefes almadan konuşan bu adamın hikayesini, başlarda sadece "hikaye anlatmak" maksadıyla yazmak istiyor. Fakat hayatında birçok eksiklik olan ve "inanma" boşluğu çeken Steve için, Nathaniel Ayers bir hikayeden öte gerçek yaşam öyküsü haline geliyor.
Jamie Foxx'un inanılmaz performansının üstüne, Robert Downey Jr.'un oyunculuğu eklenince ortaya mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor belki ama, bu film "gerçek bir hikayeden uyarlama" olmasıyla daha çok göz dolduruyor sanki. Elinizdeki tüm imkanları kaybettiğiniz anda tek bir şeye yönelip ona bağlanır mısınız, hayatınızı ne olursa olsun kendi doğrularınızla yaşar mısınız, diye sorular sorduruyor film aynı zamanda seyircisine. Kısacası eleştirmenlerden de olumlu not alan The Soloist, izlemeniz gereken filmlerden sadece biri.
Mola için ayrılan sürenin de sonuna geldik. Zaten kaptan bize fazla süre tanımamıştı. Az-çok kafa toparlar gibi olduk. Yokken buralar nasıldı diyemicem çünkü ara ara kaçamaklarla biraz bakındım ( bi bok yoktu :) ). Bu üstteki bavulun sırf foto olsun post dolsun diye oldugunu da düşünmeyin sakın. İçinde bir takım zırzavatlar var.
Sonunda beklenen oldu, dumansız hava sahası yasağı gereğince bizim de yayınımıza el kondu!
" Alain Delon gibi saçı olmak" şarkısı var da neden bıyığı olmak diye yok merak ederim. Hazır onun gibi bıyık bırakmışken. Evet, (pek benzemese de ) böyle bıyıklarım var. Nasıl begendiniz mi?


" Fransız sineması" tamlamasını duyan herkesin aklına gelen ilk iki şey, Yeni Dalga ve Jean-Luc Godard olur. Ama Godard'a hocalık yapan, bir nevi onun pişmesini sağlayan Jean-Pierre Melville es geçilir. Godard'ın kullandıgı teknikler bazen, eski oluşlarından ötürü, göze batmaca dursa da Melville'de bu yoktur. Bu da Melville'in zamane olmaktan ziyade zamanüstü oluşunu gösterir bize. Okuduğu kitaplara olan bağlılığından olsa gerek filmlerinde polisiyeye bir hayli yer verdi. Ve yine sevdiği yazara olan bağlılığından olsa gerek Grumbach olan asıl soyadını , Moby Dick kitabının yazarı Herman Melville in soyadını alarak değiştirdi.En bilinen filmi Le samourai gibi dursa da favorim Alain Delon'un karizmasının tavanlara vurduğu Le Cercle Rouge filmidir. Le Doulos da Belmonde-Melville ikilisinin eserine örnektir.
Her filmi de buradan tavsiye olunur, Dvd'cinizden ısrarla isteyiniz.
( bu yazıya anca bu bitiriş giderdi )
19 Temmuz 2009, Sigara yasağının kapsamının genişletildği ve "birçok yerde" tanımından ziyade "her yerde" yasaklandığı günün miladı. Yasak hakkında elbet birkaç düşünceye sahibim.
Barlar-kahveler-cafeler Sigarasız tadı çıkmayacak yerler. Sırf Sigara içenlerden oluşan barlar açılsın gibi düz önerilerde bulunabilinir, bulunulacaktır da. Ama henüz taze olan bu karara yakında alışılacağı, illegal olarak içilen yerler olsa da, en azından içmeyenlerin daha rahat edeceği günler olacaktır ilerde. Şöyle ki geçen dönem Erasmus ile İsveç'e giden arkadaşımın İstanbul'a geldikten sonra da Sigara içmek için barın dışına çıkışı, onun bu sürece ne kadar kısa sürede adapte olduğunu da gösteriyor.

Tom : The beauty of quitting is, now that I've quit, I can have one, 'cause I've quit.
Yeni sigara fiyatları sonrası sanırım en fazla kullanılacak alıntılardan biri de bu olacaktır. Artan fiyat yüzünden sigara bırakmalarına gidilecek ama beleşi gördüğü yerde sızışacak."Madem bıraktım, bi tane içebilirim" diyenlere, "Sigara bırakılmaz, ara verilir" diyorum ben de ..
( bi konser gecesinde ardarda yanan 2 paket sigaranın acısı üzerine gelmiştir bu yazı :)

Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will...