

"Ünlüler geçidine sahne olan Venedik Film Festivali'nde bu kez bir Türk kırmızı halıdan geçti. Fatih Akın'ın komedi türündeki yeni filmi 'Soul Kitchen' festivalde izleyiciyle buluştu. Galanın ardından oyuncularla birlikte basının karşısına geçen Akın, kendini tekrar etmektense deneyerek başarısız olmayı göze aldığını söyledi: "Bu düşünce benim film yaparken motivasyonumu oluşturuyor. Yönetmen olarak deneyler yapmak istiyorum. Aynı türde çalışmaktan sıkılıyorum. Bir tarzda çok başarılı olan yönetmenlerden olmak istemiyorum. Deneyerek öğrenirim gerekirse başarısız da olurum." Filmde bir aşçının hikayesini anlatan Akın, hayat, rüyalar ve yiyecekler arasındaki bağlantıya vurgu yapmak istediğini de anlattı: "Filmdeki aşçı Don Kişot'a benziyor. Hayatı değiştirmeye çalışıyor. Ve başkalarının da bunu yapabilmesi için uğraşıyor." Filmin başrolerinde Alman sinemasının yıldızı Moritz Bleibtreu ve Akın'ın favori oyuncusu Birol Ünel var. 'Soul Kitchen' Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışıyor." *
Dayatılan benzer filmler dışında farklı bir film izlemek insanda türe karşı yeni bir ilgi oluşturuyor.Bugüne kadar genel olarak bilimkurgu filmlerinde bize dayatılan; uzaylı,felaket veya türü bilinmeyen yaratıkların saldırısına uğrayan insanoğlunun (ki genelde Amerikan vatandaşı olur bunlar) hem yakışıklı hem son derece atletik aynı zamanda çok zeki olan filmin başında -işte bu adamda iş var.- dedirten bir yapıya sahip olan has ve has Amerikan vatandaşının çeşitli kahramanlıklar yaparak,zaman zaman Amerikan başkanının çok gizli görüşmeler yaptığı,kahramanın ordunun her türlü imkanından yararlandığı dünyayı kötülerin elinden kurtarmasını izleyiciye yutturantarzı filmler idi.Belki birkaç defa izleyince insan da gaz etkisi yaratabiliyor yanlız her seferinde böyle işler çıkınca bilimkurgunun sinema dilinde pek bir etkinliği kalmıyor açıkcası.İşte bu bağlamda fragmanının çıktığı ilk andan itibaren District 9 filmi bilimkurgu türünü sevenleri umutlandırmıştı.Bilimkuruguya pek rağbet etmeyen bir kişi olarak benimde sabırsızlıkla beklediğim bir yapımdı.Filmin yönetmeni Güney Afrikalı Neill Blomkamp kısa filmlerle aslında adından kısmende söz ettirmiş bir isim.2005 yapımı Alive in Joburg adındaki kısa film District 9'un altyapısını yapmış bir yapım.Aynı şekilde filmin başrol oyuncusu Sharlto Copleyin de ilk oyunculuk denemesi.Filmin isim olarak tek bilinir yönü yapımcılığını Peter Jackson'ın üstlenmiş olması.Bu nedenle G.Afrika-Y.Zelanda ortak yapımı bir film.Hollywoodun filme elinin değmemesi yerinde olmuş zira tüm klişeleri gördükten sonra bu film insana olağanüstü geliyor.
Film öncelikle belgesel tadında başlıyor.1982 yılında Johannesburg'un (G.Afrika'nın başkenti) üzerinde aniden duran uzay gemisi ve sonrasında gelişen olaylarla ilgili konuyla alakalı profesörlerin ,araştırmacıların yorumlarına başvuruluyor.Tüm dünya bu uzaylılara ne olacağını tartışırken en sonunda 1.8 milyon uzaylıyı 'District 9' adı verilen etrafı çitlerle çevrili bir alana taşımaya karar veriliyor.Bu alanın şehrin merkezinde olması ve insanlar ile uzaylılar arasındaki husumet,insanların uzaylıları dışlaması,mülteci konumundaki uzaylılar ve yaşadıkları yerin tamamen varoş bir kesim olması aslında insanoğluna hiç yabancı gelmeyen bir durum.Zira bunların dünya dışı varlık olması mühim değil çoğunluğun olduğu her yerdeki gibi azınlığı ezme çabasının ürünü bunlar.20 yıl sürece halkın şikayetleri artmış artık tüm Dünya bu dünya dışı varlıklardan şikayetçidir.Halk suç oranının arttığından,tecevaüzlerin arttığından,sosyal yaşamın dayanılmaz bir hal aldığından dem vuruyor.(Klasik ırkçı söylemler).Bu noktada Multinational United (MNU) sorumluluğu üstleniyor ve şehir dışında yapılacak yeni alana uzaylıları taşımak için girişimlere başlıyor. Burada önemli olan MNU'nun bu işi neden üstlendiği.Uzaylılar üzerinde çeşitli deneyler yapma yetkisine sahip olma,uzaylıların geliştirdikleri silahları kullanma isteği (bu aşamada silahlar sadece uzaylı DNAsına sahip kişiler tarafından kullanılabiliyor) ve bu pazarı yönetme çabası kararlı bir organizasyona dönüşüyor.İlk olarak burada sıradan kahramanımız Wikus van de Merwe(Sharlto Copley) ile tanışıyoruz.MNU'nun uzaylıları sevk etme organizasyonunu yürüten kişidir Wikus.Her dünyalı gibi o da uzaylılara karşı ırkçı bir tutum içerisindedir.Sevk işlemleri için her uzaylının evini tek tek dolaşıp yasadışı silah kontrolü yapar iken sakarlığı yüzünden uzaylılara ait bir sıvıya maruz kalması sonucu DNAsı gün geçtikce uzaylı DNAsına benzemektedir ve bu MNU için bir hazinedir.Bir anda kendini av konumunda bulması ve uzaylılara sığınıp,onlarla işbirliği yapmasıyla devam ediyor film.
Film bize çeşitli röportajlarla olayın halk içinde bilinen yönünü ve onların görüşlerini aktarıyor, aynı şekilde olay mahalindeki amatör kamera çekimleri ve Wikus'un çevresinde olan olaylarla bize esasında olayların ne boyutta olduğunu medyanın da desteğiyle insanlara istenilen şeyin empoze edilebiliceğini hatırlatıyor.Filmin esas vurguladığı mevzu ise; 1960larda başlayan G.Afrikadaki Apartheid rejimin Cape Town'da ki 'District 6' adındaki bölge sadece beyazlara ait yerleşim alanı olarak belirlenmiş ve burada yaşayan zenciler hükümet tarafından baskı ve şiddetle çıkarılarak devlet tarafından inşa edilmiş başka bir alanda yaşamaya zorlanmıştır.Film için özellikle bir platform kullanılmamış District 9'un olduğu kısımlar bu kulübelerde çekilmiştir.1992de son bulan bir politikanın ürünü olan anlayış sözde 'ayrı ama eşit' saçmalığını yaşatmıştır.
Son olarak söyleyebiliceğimiz film Dünya dışı varlıklar üzerinden ırkçılık, ayrımcılık ve öteki kavramını çok etkili bir şekilde işliyor. 30 milyon dolar gibi bir bütçeyle bu filmi çıkartmak ve esasında aynı topraklarda yaşanan olayları yeniden hatırlatması takdire şayan açıkcası.Rahatlıkla yılın en iyi yapımı olarak nitelendirilebilir.Kişisel beklentim ise zaman içerisinde kült bir film olması.Filmin sonunun açık olması ve yapımın yaratacağı etki sonucu devam filmi çekilebilir.
Ayrıca filmin 2 Ekim'de Türkiye'de de gösterime girmesi bekleniyor.


Deney, bilim adına bir oyun olarak başlar. Yirmi adam; iki hafta; 4000 Mark para uğruna bir oyun oynarlar. Oyun yapay olarak oluşturulmuş bir hapishanede insanın saldırgan davranışlarının araştırılmasıdır. Sekiz kişi gardiyan, on iki kişi mahkum olur. Mahkumlardan kurallara uymasını isteyen gardiyanlar bunu sağlamak için şiddet uygulamak dışında her şeyde serbesttir. Oyun oynanmaya başlar ve olaylar karışık boyutlara ulaşır. Hem de çok karışık.

Ve şimdi de sözü biraz şeytan'dan açalım.Mübarek şeytan!Çünkü bu işin içinde yeri var,yaşadığım kadar kesin.Şeytan, eğer onu iyi tanıyorsam, 'İçgüdülerinize inanmayın, sezgilerinizden sakının!' diyendir. O,bizim insan kalmamızı ister ; fazlasıyla insan. Eğer bir düşüşe sürükleniyorsan, devam etmeye zorlar. Seni tepeden aşağı yuvarlamaz; yalnızca uçurumun kıyısına itekler. Ve orada, onun insafına kalırsın. Onu iyi tanırım çünkü sık karşılaştık. İpin üzerinde yürürken seni izlemeye bayılır. Ayağını dolaştırır ama düşmene izin vermez.
Sözünü ettiğim onun içindeki şeytanlık elbette. Ve, Tanrım yardım et, onu bu denli çekici kılan da buydu. Ruhu benim için melek gibiydi; kişiliği ise, en azından gösterdiği kadarıyla şeytani. Kendime sık sık onun nelerden oluştuğunu sordum. Ve her gün farklı yanıtladım bunu. Irkla, çevreyle, kalıtımla, savaşla, yoksullukla, vitamin eksikliğiyle, sevgi eksikliğiyle, akla gelebilecek herhangi bir şeyle ya da her şeyle açıkladım onu. Ama hiçbiri yeterli olmadı o sanki bir 'insolite'ti.(olağandışı) Peki ben onu neden bir kelebek gibi iğnenin ucuna takmak zorundayım? Kendisi olması yeterli değil miydi? Hayır! Hayır yeterli değildi. Daha fazla, ya da daha az bir şey olmalıydı. Elle tutulur, anlaşılabilir bir şey olmalıydı.
Ve bune kadar aptalca geliyor: benim dışında herkes onun 'ne mal olduğunu' biliyor gibiydi. Benim içinse bir bilinmeyendi. Kendimi iyi tanıdığımdan bunun da kadınlarla aramdaki alışılmış durum olduğuna inanmaya çalıştım. Ulaşılmaz olanı nasıl da severim! O, bölünemeyen sayılar gibiydi. Karaköküde yoktu. Yine de, söylediğim gibi, başkaları onu okuyabiliyorlardı. Aslında, bana da anlatmaya çalışıyorlardı. Boşuna! Hep açıklayamadığım bir artan kalıyordu..."
Henry Miller-Insomnia
Rob: Hangisi önce geldi; müzik mi,sıkıntı mı? Çocukların şiddet dolu filmler izlemesinden endişe duyuluyor.Şiddet kültürünün etkisinde kalacakları düşünülüyor.Kimse çocukların kalp yarası,dışlanma,acı,sıkıntı ve kayıplarla ilgili binlerce şarkı dinlemesinden endişe duymuyor. Sıkıntılarım olduğu için mi pop müzik dinledim? yoksa pop müzik dinlediğim için mi sıkıntı bastı? açılışı fonda 13th Floor Elevators'dan "You're Gonna Miss Me" adlı şarkıyla ve bu sorularla yapan 'High Fidelity', Nick Hornby'nin aynı ismi taşıyan edebi eserinden uyarlama bir yapım.Yönetmenlğini Stephen Frears'ın yaptığı oyuncu kadrosunda John Cusack (Rob),Iben Hjelje(Laura),Todd Luisio (Dick) ve Jack Black'i (Barry) barındıran 2000 yapımı bir film.
Tür olarak duygusal komedi diyebiliriz ama türünün klasiklerinden genel anlamda farklı bir yapım.İlişkileri konu alan filmler genelde kadınların gözünden ve kadınların yaşadıkları baz alınarak anlatılır. Kadınların hisleri,ayrılığı nasıl kabullendikleri,kadınlar arası diyaloglar vs.Bu nedenle de erkeklerin ilişki sonrası durumlarını esas olarak konu alan yapım sayısı azdır. High Fidelity sevgilisi tarafından terkedilen Rob'un hayatında ki ilişkileri sorgulayarak neden her seferinde terkedildiğini araştırmasını,araştırırken aynı zamanda Laura ile yeniden birleşmeye çabalamasını konu almış.Bu sorgulamaları daha çok seyirciye konuşarak yapıyor ve sizi de bir nebze filmin içine çekiyor.Ama filmin ilgi çekici olan yanı konu dahilinde olan hayatını belirli evrelere ayırdığı Top 5 ilişkiler serisi ve Top 5lerin diğer alanlarda da özellikle müzik alanında yapıyor olması.
Rob'un sahibi olduğu Championship Vinyl adlı plak dükkanı ve bu dükkanda çalışan Barry ve Dick'in müşterilerle ve aralarında yaptıkları müzik muhabbetleri,dükkanda çalınan şarkılar,daha çok Umut Sarıkaya karikatürlerinde rastlayabiliceğiniz hayattaki ince detaylar filmde fazlasıyla mevcut.
Rob'un karakteri göz önüne alındığında çoğu erkek kendinden mutlaka birşeyler bulur. Terkedildikten sonra eski defterleri açma,nerde yanlış yaptığını sorgulama,sevgilisini yeni erkek arkadaşıyla hayal etme,tavlama yöntemi olarak flört ettiği insana kaset çekme (gerçi çok gerilerde kaldı, biz zor yetiştik buna),hayatta herşeyi (geçmiş-gelecek) sıralandırma ilk akla gelenlerden.Özellikle seks konusu o kadar çok önemlidir ki eski sevgiliye sorulan ''o mu daha iyi ben mi?'' sorusuna alınan ''henüz ilişkiye girmedim ama onunla uyumak seninle uyumaktan daha huzurlu'' cevabı bile sonraki sahnede sevinçten dolayı We Are the Champions şarkısı eşliğinde dansa sebebiyet olabiliyor.
Romantizm zırvalarıyla süslenmemiş olması,esas karakter Rob'da insanın kendinden birşeyler bulması,göze hitap ettiği kadar kulağa da hitap eden bir yapım olması( filmde bahsi geçen 70 civarında şarkı var) ve film bittiğinde insanın kendi hayatıyla ilgili çeşitli Top 5ler yapma isteğinin önplana çıkıp,filmde bahsi geçen şarkıları arama işine koyulma nedeniyle benim nezdimde yapımı en iyi ilişki anlatan film yapıyor.
Torba Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi.O kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?
Hacı: Bak koçum! Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer...heh! Bizim olanlar ya da olmayanlar... Hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün... Sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer... Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.
Suatı hayata bağlayan iki şey vardır ;futbol ve mahallenin güzel kızı Nurten.Babasından azar işite işite sürdürdüğü amatör futbol kariyeri ve herkesten gizlediği, içinde beslediği aşkıyla yaşama bağlanır Suat.
Mektuplar yazar, yazdığı mektuplara gözyaşlarını akıtır.Delikanlıya yakışır şekilde yaşar aşkını.Mahallenin o saf,naif kültüründen kopmadan taşkınlık yaratmadan kapı önlerinde yolunu gözler , onun olmasını bekler sevdiğinin.Bir gülücük mutlu etmeye yeter Suatı ve o gülücükle torba değil panter olur Suat.Lakin Nurten'in hiçbirşeyden haberi yoktur ve nadir olan konuşmalarında da her 'suat abi' dediğinde daha bir içlenir,köşesine çekilir Suat.Çünkü Suat anlatamaz derdini,utanır,sıkılır kendi hayal aleminde yaşar aşkını ama en nihayetinde bilir sevenlerin birbirlerine 'abi-abla' diyerek hitap etmediklerini.
Gün gelir takıma yakışıklı forvet Serkan transfer edilir.Mahallenin güzel kızı Nurten ilk gördüğü anda vurulmuşur Serkana.İdmanları izleme nedeni vardır artık Nurtenin.Küçük mahalledir sonuçta,öğrenir bir şekilde Suat bunu da.Ama dedim ya delikanlı adamdır Suat.Sevmeyi bildiği gibi çekip gitmeyi de bilir.Berduşlarla yata kalka alışır bu duruma , ilerde onun gibi olucağını bildiği Hacı alıştırır Nurtenin artık olmadığına belki de hiç olmadığına.Suat ise temelli olarak sevdiğinin düğününde anlar 'kapalı dükkana kira ödediğini',onca zaman içinde tek başına bir aşk yaşadığını.
İki tutkusu vardı Suat'ın.Biri yenge olmuş diğeri zor durumdadır.Aşkını kalbine gömer Suat, takımına odaklanır , Hacı abisinden miras takımın yükünü omuzlarında taşır sırtı yere gelmez.
Lig biter Esnafspor üst lige çıkar profesyonelleşir,mahallenin amatör topçularına yol gözükür.Suat artık takım arkadaşlarıyla vakit buldukça sokak arasında top oynuyordur ve semtin çocuklarına futbolu öğretmeye çalışırken anlar hayatın fena halde futbola benzediğini.
''Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir, değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur.Hayatta böyle değil mi?... İstediğin kadar yetenekli ol iyi bir takımın yoksa havagazı, mantarlarsın. Hayat futbola fena halde benzer... ''
Fertility Hollis :Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz.Radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz.Hayatın hiç süprizi kalmadı.Hep aynı şeyler olup duruyor. Tekrarlar...Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük.Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbirşey hatırlamazken,komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz.Hepimizin belli başlı hedefleri aynı.Hepimizin korkuları aynı.
Chuck Palahniuk / Survivor
1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur. 
Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.
Yolda yürürken her5metredebir elime imsakiye veren biri çıkıyor. Tam "yeter ulan!" dedim ki birine, o sırada aklıma bu geldi. Hani ben de her gün tavsiye bi film sunsam, okuyucu da bunu yese dedim. iyi mi ettim bilmiyorum ama ilk 5 günün filmleri bunlar. Varsa ilerideki günler için tavsiyeniz, bekliyorum. Mümkünse benim seçkilerim kadar fazla durağan olmasınlar. Zaten millet gergin.
- Absurdistan / Veit Helmer ( Almanya )
- Diarios de motocicleta ( The Motorcycle Diaries ) / Walter Salles ( Arjantin )
- Je vais bien, ne t'en fais pas ( Don't Worry, I'm Fine) / Philippe Lioret ( Fransa )
- Reconstruction / Christoffer Boe ( Danimarka )
- Soom / ( Breath ) Kim Ki Duk ( Güney Kore )
demek inanç böyle sömürülüyormuş.

Malum Hollywood'un başı çektiği sinema sektöründe diğer kıtaların yapımları çok fazla ilgi çekici olmazsa özellikle takip edenler dışında pek bilinmez.Kore sineması da 90ların ortalarından itibaren dikkat çekici eserler ortaya koymaya başlamıştır.Hollywood'da son dönemde birçok Kore yapımı filmin yeniden uyarlanması da bunun ispatı niteliğinde.Son dönemde Hollywood yapımcıları tarafından yeniden uyarlanan Kore yapımı filmlerden başlıcaları My Sassy Girl,A Tale of Two Sisters(The Uninvited ismiyle) ve 2010da gösterime girmesi beklenen Oldboy.Kullanılan dil,tepkilerin farklı oluşu , insanların yaşayış şekli olarak kendine has bir yapısı olması Kore sinemasının kurgu ve anlatımda öne çıkan yönleri.Ülkenin dışa açılmış en önemli yönetmeni hiç kuşkusuz Kim Ki-Duk.Bir nebzede olsun Nuri Bilge Ceylan'a benzetilebilir.Korede yaptığı işler fazla ilgi çekmesede ülke dışında hatrı sayılır bir kitlesi vardır.Kim Ki-Duk filmlerinde özellikle sembol kullanımı,duyguların sözsüz ifadeleri önemli yer tutar.2006 yapımı Shi Gan (Time) ise yönetmenin bu özelliklerinden uzak bir yapımdır.Filmi kısaca tanımlayacak olursak;
Paranoya,aşk,kıskançlık,estetik ve alışkanlık kavramları filmde ön plana çıkar.
Time'da tüketim toplumunda mekanikleşen insanın, 'zaman' içinde herşeyi tüketen insanın aşkı da tüketmesi ve tükenen aşka çözüm ele alınmış.2 yıldır birlikte olan Seh-hee (Ji-Yeon Park) ve Ji-woo (Jung-woo Ha) arasında başlayan kavgalar Seh-hee'nin sevgilisinin artık sahip olduğu yüzden sıkılmaya başladığını düşünmesi ve bunun neticesinde ortadan kaybolmasıyla film izleyiciyi kendine çekiyor.Şehir hayatının artık içine işlemiş olan yeniyi daha çabul elde etme,uzun ilişkilerde zaman zaman kendini gösteren 'sıkılma' kavramı ve aşkın giderek yerini var olan duruma alışmış olmaya bırakması sonucu gelinen noktayı bizlere sunuyor Time.Hepimizin ilişkilerinde sahip olduğu kaygılardan biridir sıkılmak.Karşımızda ki insanın bizden sıkılmış olabiliceği,bizi bırakabiliceği veya aldatabiliceği kaygısı ilişki içinde her daim vardır.Film de bu kaygı neticesinde ortadan kaybolan Seh-hee'nin estetik ameliyatla yüzünü değiştirmesi ve 6 ay boyunca ortalıkta gözükmeyerek sevgilisinin karşısına farklı bir kimlikle ortaya çıkması,geçen zaman içerisinde durumu kabullenmiş olan Ji-Woo'nun da bu 'yeni' tanıştığı kişiyle aşka yelken açması olarak özetlenebilir.Biz 'zaman'ı daha çok Ji-Woo'nun gözünden izliyoruz.Sonuç olarak hastalıklı denebilecek derecede paranayoklaşma sonucu girilen estetik müdahale ve sonrası bir takım endişeleri kısa sürelik de olsa rafa kaldırabilir fakat kalıcı çözüm olmadığı aşikardır.
Yapımla ilgili kişisel fikrim ise Kim Ki Duk'un fiziksel değişimin insana uzun vadede pek mutluluk getirmeyeceğini ve bu yönde yapılan kişisel değişimlerin bir döngüye giriceği,aşkın fiziksel yönler dışında daha çok ruhsal boyutta olması gerektiğini bizlere çok güzel bir dille anlattığı yönünde.Son söz izleyin bu filmi.
Ankara Uluslararası Film Festivali, Gezici Festival, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Ankara Kızılay ve Çevresi Esnaf Dayanışma Derneği ve United Design'ın destekleriyle Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenen 'Kısa Film Günleri' sinemaseverleri yazlık sinema tadıyla yeniden buluşturacak. Pek çok festivalde övgüye değer bulunan kısa filmlerden oluşturulan programda 58 film sanatseverlerle buluşacak. 



'Başarısız bir yapım' doğru ifade olmayabilir ama ilk akla geleni.
Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will...