En sonunda Pig filmi, kendisini bir 'duygusal iyileştirme' filmine dönüştürüyor. Acının ve kaybın kaçınılmazlığına rağmen, film beklenmedik bir yerden umut ışığı çıkarıyor. Ama kesinlikle yüksek sesle değil, hatta bazen çok kısık. Ancak bu kısıklık, dikkatle bakmayı talep eden için bir derinlik sunuyor. Cage'in son yıllardaki kötü performansıyla düşen karizmasının bu film ile yeniden toparlanacağı kanısını da taşıyorum.
21 Mayıs 2022 Cumartesi
Pig: Bir Domuzun Peşinde
En sonunda Pig filmi, kendisini bir 'duygusal iyileştirme' filmine dönüştürüyor. Acının ve kaybın kaçınılmazlığına rağmen, film beklenmedik bir yerden umut ışığı çıkarıyor. Ama kesinlikle yüksek sesle değil, hatta bazen çok kısık. Ancak bu kısıklık, dikkatle bakmayı talep eden için bir derinlik sunuyor. Cage'in son yıllardaki kötü performansıyla düşen karizmasının bu film ile yeniden toparlanacağı kanısını da taşıyorum.
27 Nisan 2022 Çarşamba
Sundown: Duygusuzluk Portresi
Michel Franco'nun yazıp yönettiği ve Tim Roth'un başrolünde oynadığı Sundown filmi; sınıf, kayıp ve insan ruhunun soğuk boşluğu üzerine bir film. Zengin bir İngiliz ailenin tatilinin trajik bir olayla kesintiye uğramasıyla başlıyor, ama baş kahramanın şok edici tepkisi hikayeyi beklenmedik bir yöne sürüklüyor.
Usta oyuncu Tim Roth'un canlandırdığı Neal Bennett tam bir bencillik abidesi olarak filmin merkezinde yer ediniyor. Meksika'nın Acapulco kentinde, kız kardeşi Alice (Charlotte Gainsbourg) ve iki yeğeniyle lüks içinde bir tatil yaparken, annelerinin ölüm haberini alıyorlar. Herkes cenaze için apar topar İngiltere'ye dönmeye hazırlanırken, Neal pasaportunun kaybolduğunu bahane ederek tatiline devam ediyor. Buradan bakınca biraz Albert Camus'nun Yabancı kitabı akıllara geliyor. Peki öyle mi?
Bennett kardeşlerin, zengin bir imparatorluğun varisleri olduğunu öğreniyoruz. Neal'in yaşama bakış açısı, endüstrileşmiş bir sömürüyü finanse edenlerin yaşam tarzlarına işaret eden bir sembolizm olarak okunabilir. Ama yine de filmin mesajı kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış. Neal'ın bu tavırları, her şeyi havaya uçurma ihtiyacı mı yoksa birçok zengin karakter gibi, bir ömür boyu birikmiş ayrıcalıkları reddetme arayışı mı belli değil. Neal, paraya ilgi duymadığını ve göreceli olarak küçük bir aylık maaşla yetindiğini öğrendiğimizde bu soruya cevaplar arıyoruz çünkü. Neal'ın ailesinin zenginlik kaynağına duyduğu tiksintiyi akla getiren kesilmiş domuz vizyonları görmeye başlamasıyla cevaba biraz yaklaşıyoruz. Çünkü bu ailenin servetinin ardında büyük bir domuz kesim tesisi yatıyor.
Sundown filmi, yönetmen Franco'nun daha önceki filmlerinden New Order'daki gibi provokatif çizgide işleniyor. Franco, duygusal sadeliği yansıtan orta mesafeli çekimlerle karakterini uzaktan çerçeveler. Tim Both'un etkileyici, donuk oyunculuğu sayesinde ayakta duran film, hayattan umudunu kesmiş ve duygusal olarak kopmuş bir adamın hikayesini bizlere verse de ötesine fazla gidemiyor ve mesajıyla sınırlı kalıyor.
16 Nisan 2022 Cumartesi
Everything Everywhere All at Once: Dikkat Kaos Var
Filmin ilk bölümleri, Evelyn'in (Michelle Yeoh) sıkışmışlığını neredeyse fiziksel olarak hissettiren bir ritimle açılıyor. Çamaşırhanenin karmaşası, vergi memurları denetiminin tedirginliği, yaşlanan babanın beklentileri, eşiyle çözülemeyen iletişim sorunları ve kızının kimliğiyle arasındaki mesafe... Hepsi aynı dar mekanda, aynı anda Evelyn'in üzerine yığılarak bir boğulma hali yaratıyor. Bu kaos, filmin başlığının vaat ettiği hissi daha metafor katmanlarına geçmeden, yalnızca mutfağın, fatura yığınlarının ve bitmek bilmeyen sorumlulukların üzerinden gösteriliyor. Kaldı ki bu kaosa daha 'zaman' da eklenecek.
Yönetmenler (Daniel Kwan ve Daniel Scheinert), filmin tüm bu karmaşasının merkezine anne-kız ilişkisini yerleştiriyor. Joy'un (Stephanie Hsu) yalnızlık ve anlaşılamam duygusunu, kuşaklar boyunca aktarılan karılmaların birikimiyle harmanlıyan yönetmenler, bu nihilist kaosun karşısına radikal bir sevgi önerisini çıkarıyor. Dev bir 'her şey çöreği' üzerinden kurulan o mizahi ama etkileyici metafor bile bu nedenle çalışıyor: Bazen her şey aynı anda gerçekleştiğinde anlam çözülebiliyor; o boşluğu dolduracak şey ise her şeye rağmen bağ kurma çabası.
22 Mart 2022 Salı
Parallel Mothers
Pedro Almodovar'ın sinemasında anne figürü, geçmişle hesaplaşma neredeyse her zaman birbirine değen, kimi zaman çarpışan iki temel unsur olarak karşımıza çıkıyor. Parallel Mothers filmin de bu motifler, yönetmenin yıllar içinde iyice olgunlaştırdığı melodram dili ile karşımıza çıkıyor. Yüzeyde bir 'bebek değiştirme' hikayesi gibi duran anlatı, ilerledikçe İspanya'nın kolektif hafızasına, bastırılmış acılarına ve kadın dayanışmasının dönüştürücü gücüne uzanan yoğun ve duygusal bir hale dönüşüyor.
Parallel Mothers filminde, doğum için aynı hastane odasını paylaşan iki kadının hayatlarının beklenmedik bir şekilde kesişmesini anlatıyor. Doğumdan sonra gelişen olaylar, iki kadının (Janis ve Ana) bebekleriyle ilgili şüpheleri, saklanan gerçekler ve yüzleşmelerle giderek karmaşık bir hal alıyor. Filmin merkezinde kırklarına yaklaşan, başarılı ama aynı zamanda kendi ailesinin geçmişiyle yüzleşme çabasını taşıyan bir fotoğrafçı olan Janis (Penelope Cruz) var. Janis'in hastanede tanıştığı genç Ana (Milena Smit) ise filmin tonunu dengeleyen, daha kırılgan, daha gölgeli bir unsur olarak duruyor.
Almodovar'ın anlatısı her zamanki gibi kıvrak ve cesur. Sürprizli yapısı kolayca anlaşılabilecek hissi verilirken yönetmen bunu engelleyen iki büyük koz kullanıyor: kusursuz oyunculuk ve sinemasının imzası haline gelen görsel mimari. Kırmızı ve sarının farklı tonlarını duygusal birer işaret gibi kullanan sinematografisi buna ön ayak oluyor. Özellikle Janis'in kırmızıyla kurduğu görsel ilişki (çanta,perde, bebek arabası, gömlek) hem tutkuya hem de kontrol edilemeyen kaderin titreşimine işaret ediyor ve bir yandan endişe ritmini ayakta tutuyor.
Parallel Mothers (aka Madres Paralelas), her anlamda 'paralel' olmaktan ziyade, birbirine dokunan, kesişen ve sonunda aynı yerde buluşan yaşam çizgilerinin filmi olmuş. Filmin sonunda izleyici, yalnızca bir anne-çocuk dramının değil, aynı zamanda sessiz kalmış bir ulusal yaraya incelikli bir yüzleşmenin içinden geçtiğini fark ediyor. Her ne kadar savaş ve toplu mezar teması hikayenin son bölümünde ritmi bozan ağırlıkta olsa da, sonuç olarak Parallel Mothers, Almodovar'ın en olgun işlerinden biri. Yoğun ama ölçülü, dramatik ama içten, gösterişli ama derinlikli..
11 Mart 2022 Cuma
Flee: Bir Kimlik Arayışı
Flee, yüzeyde bir mülteci hikayesi gibi görünse de, yönetmen Rasmuusen'in kurduğu dünyada aslında 'kimlik' ile 'güvenlik' arasındaki kırılgan ilişkiyi anlatıyor. Sınırların ne kadar keyfi olduğunu hatırlatarak başlıyor; bir çizgi, bir kadar, bir imza... Kimileri içeri alınıyor, kimileri dışarıda bırakılıyor. Ama bu görünmez çizgilerin açtığı yaralar yıllar boyunca kapanmıyor. Flee, işte tam da bu yaranın içinde yaşayan birinin hikayesini anlatıyor.
Baş karakterimiz Amin'in hikayesini, Amin'in anlatıları üzerinden izliyoruz. Amin'in kanepeye uzanıp tavana bakarken anlattıkları, sadece bir hatırlama değil, aynı zamanda yıllarca bastırılmış acının, sürgünün ve utancın içten bir çözülüşü oluyor. Ve bu anlatılar resmedilirken filmde kullanılan animasyonun tonu, çocuksu yalınlığı ile travmanın karanlık ağırlığı arasındaki uyumu bize güzel sunuyor.
Hikayeler anlatıldıkça coğrafya genişliyor ama umut daralıyor. Kabil'den Moskova'ya, oradan Baltık kıyılarına kadar uzanan bu yolculuk,mülteci olmanın yalnızca bir göç hareketi olmadığını, bir kimlik parçalanması olduğunu açıkça gösteriyor. Amin'in ailesinden kopuşu, defalarca ölümle burun buruna gelişleri, insan kaçakçılığının insafsızlığı ve Rusya'da sıkışıp kalmış binlerce mültecinin görünmezliği... Tüm bu olanlar, Rasmussen'in zekice kurguladığı animasyon-arşiv görüntüsü birleşimi sayesinde hem somutlaşıyor hem de daha da gerçek oluyor.
Filmin en önemli sahnelerinden biri ise Amin'in cinsel kimliğini keşfetme sürecinin işlendiği kısım. Afganistan'da adı bile olmayan bir yönelim, göç yollarının tehlikesi ve yeni bir ülkede farklı bir kültürün dayattığı utanç... Amin'in Jean Claude Van Damme'nin posterine duyduğu çocukça hayranlıktan, yetişkinliğinde 'iyileşmek' için ilaç istemesine uzanan çizgi, homofobinin farklı coğrafyalarda nasıl görünüm alabileceğini gösteriyor. Bu sebeple filmin bu sahnesi, Flee'yi yalnızca politik özgürlük hikayesi değil, aynı zamanda kişisel özgürleşme hikayesi pozisyonuna da getiriyor.
Flee animasyonu, mülteci, kimlik, hafıza ve sevgi üzerine söylenmiş en samimi sözlerden birisi. Finalinde, Amin'in geçmişten bugüne taşınan ağır gölgeleri arasından, nihayet ışığın sızabildiğini görüyoruz. Filmde hem kayıpların hüznü, hem de yeni bir hayat kurmanın sessiz sevinci var. Filmden bana kalan soru ise şu oluyor: Bir insanın, kendisini gerçekten güvende hissedebilmesi için ne kadar uzağa gitmesi gerekiyor?
26 Şubat 2022 Cumartesi
A Taste of Hunger: Mükemmellik Takıntısı
Film özetle, evli çift olan Carsten (Nikolaj Coster-Waldau) ve Maggi'nin (Katrine Greis-Rosenthal) Kopenhag'da işlettikleri Malus adlı restoran için Michelin yıldızı alma yolunda yaşadıklarını merkezine alıyor. Restorana gizli bir Michelin eleştirmeninin geldiğini düşündükleri bir gecede, tabaklardan birine bozuk bir malzeme girmesi büyük bir kriz yaratıyor. Aynı zamanda Carsten, karısının başka birini sevdiğini ima eden mektuplar da bulunca gece hepten bir travmaya dönüşüyor. Maggi hem evliliğini, hem de restoranını kurtarmak için bu eleştirmenin peşine düşüyor.
A Taste of Hunger, büyük duygusal patlamalara yaslanan bir melodram gibi görünse de, aslında çok daha kişisel bir hikaye anlatıyor: iki insanın birlikte kurdukları bir hayalin aslında nasıl ezilebildiğini. Mükemmelliğe duyulan açlığın, hem ilişkiyi hem de bireyi nasıl tüketebildiğini. Film, kusursuz bir menü sunmasa da, hem duygulara hem göze, hem de biraz mideye hitap eden iyi bir seyir sunuyor. Mükemmellik takıntısını eleştiren bir filmin mükemmel olmasını beklemek de ironi olurdu zaten.
20 Şubat 2022 Pazar
The Worst Person in the World
Film aslında 12 bölüm içerisinde Julie'nin (Renate Reinsve) hayatından birkaç belirleyici yılı anlatıyor. Bu süre içerisinde Julie; tıp, psikoloji, fotoğrafçılık gibi alanlar arasında savrulmuş, sonunda bir kitapçıda çalışan, 30 lu yaşlarında 'kim olmak istediği' sorusuna hala net bir yanıt veremeyen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Hayatı, kendisine göre daha stabil bir hayatı olan, kariyerinde yerleşik bir çizgiye ulaşmış Aksel (Anders Danielsen Lie) ile ilişkisinde belli bir düzene kavuşmuş gibi oluyor. Taa ki karşısına, kendisi kadar kararsız ve kimliğini henüz tayin edememiş Eivind (Herbert Nordrum) çıkana kadar. Bu tanışma Julie'nin Aksel ile olan düzenini sarsıntıya uğratıyor. Film, bu iki ilişki üzerinden Julie'nin seçimlerinin bedellerini ve seçemeyişinin yarattığı boşluğu takip ediyor.
Oslo Üçlemesi
Oyuncu kadrolarına baktığımızda, üç filmde de Anders Danielsen Lie'nin olduğunu görüyoruz. Bu yalnızca bir oyuncu tercihi değil, bilinçli bir süreklilik hissi verilmek istenmesinden de olabilir. Reprise filminde gençliğin kibri, Oslo 31 August'ta yenilgiye dönüşürken, The Worst Person in the World filminde canlandırdığı Aksel karakteri, artık geçmişte kalmış bir kuşağın temsilcisi oluyor.
16 Şubat 2022 Çarşamba
An Inspector Calls
- Tanrı'ya inanıyor musun?
+ Evet
- Nasıl oluyor da inanabiliyorsun?
+ İnsanlara inanmıyorum çünkü. Bir şeylere inanmak zorundayım, yoksa düşerim.
J.B.Priestley tarafından kaleme alınan, ilk kez sahnelendiği 1945 yılından beridir sahnelenmeye devam eden ve 2015 yılında BBC tarafından da filmleştirilen tiyatro oyunu bu diyalogla başlıyor. İnsanlara ve insanlığa dair tüm umutlarını yitirmiş olan Eva Smith'in feryadını, kimsesizleri kimi olarak bir müfettiş işitiyor ve Eva'nın hayatına dokunmuş olan bu insanları tek masa etrafında sorguya çekiyor. Daha doğrusu her biri belli bir sınıfı temsil eden karakterleri birbiriyle ve yaptıklarıyla yüzleştiriyor.
1912 yılının İngiltere'sinde Birling ailesi bir akşam yemeğinde toplanıp müstakbel damatlarıyla kızlarının nişanını kutlamak için bir araya geldikleri sırada evin hizmetçisi odanın kapısını açar ve bir polis müfettişinin geldiğini bildirir. İntihar etmiş olan bir kızın evinde bulunan günlükten yola çıkarak bir soruşturma yürüttüğünü söyler müfettiş ve başlar soruşturmasına. İlk sorusunu evin beyi olan Arthur Birling'e sorar: "Eva Smith 'i tanıyor musun?" Kapitalist sınıfın temsilcisi olarak bu oyunda yer bulan fabrikatör baba Arthur Birling 'isim tanıdık geldi, ama bir şey ifade etmiyor' diye cevaplıyor. Tam olarak Eva Smith'in Arthur Birling'teki karşılığı bu. Müfettiş Goole, cismini de hatırlatmak için Eva Smith'in fotoğrafını Arthur'a gösterdiği sırada odada bulunan oğlu Eric Birling de fotoğrafa bakmak ister. Ama müfettiş buna izin vermez ve karakteristik bir ekleme yapar "Ben böyle çalışırım, tek seferde tek soruşturma".
Müfettiş Goole odada bulunan tüm karakterlere sırayla sorular sorar, tam da söylediği gibi, her seferinde tek bir kişiyi teraziye alır, onu yaptıklarıyla yüzleştirir ve sıradakine geçer. Müfettiş öncesi yemek masasında her biri kendini pazarlayan ve çok bilmiş üst sınıfın parlak bireyleri olarak kendilerini sunan bu karakterler, soruşturma sonrası teker teker rüsvalaşır. Her karakterin temsil ettiği bir sınıfın olduğu bu oyunda peki Müfettiş Goole'un temsil ettiği neydi? İsmi 'ghoul (hayalet, gulyabani)' u çağrıştırdığı için odada bulunanlara kendileriyle yüzleştirme azabını vermek isteyen bir zebani mi? Yoksa oyunda da "Goole muydu yoksa Goold mu?" diye ikileme düştükleri gibi 'Goold' isminin çağrışımı olan 'god(tanrı)' mıydı ve Eva Smith kulunun feryadını duymuş ve kimsesizlere kim olmaya mı gelmişti?
Spoiler verip bu şaheseri ve izleyiciyi birkaç defa sağa sola sürükleyen o anlatımına zarar vermek istemediğimden daha fazlasını şimdilik yazmayayım. İngiltere'deyim diyen varsa bu seneki oyun takvimine şuradan ulaşabilir. Diğer izlemek isteyenleri isi şimdilik
2015 BBC yapımı filme yönlendiriyorum. Hangisini tercih ettiğinizin bir önemi olmayacak, zira iki türde de beğeneceksiniz.
31 Ocak 2022 Pazartesi
Drive My Car: Yol Terapisi
Filmin merkezinde, uluslararası alanda tanınan bir tiyatro yönetmeni ve oyuncu olan Yusuke Kafuku (Hidetoshi Nishijima) yer alıyor. Kafuku, senarist eşi Oto (Reika Kirihima) ile karmaşık bir ilişki içinde. Buna, Oto'nun cinsel ilişki sırasındaki dirty-talklarından ziyade, Kafuku'nun bir eve erken döndüğünde karısını genç bir aktör olan Koji Takatsuki (Masaki Okada) ile yakalaması sebep oluyor. Ki bu çift, yirmi yıl önceki tek kızlarının ölümü gibi badirelerden sağ çıkmış bir çift. Ancak Kafuku bu aldatmayı Oto'nun yüzüne vurmadan uzaklaşıyor. Bu sırrı Oto'nun ölümüne kadar saklı tutuyor. İşte asıl hikaye bundan sonrasında. Tüm bunlar birer altlıktı.
Yönetmen Hamaguchi'nin anlatı estetiği, Kafuku'nun, Oto'nun ve Misaki'nin hikayelerinin bir Venn şeması gibi üst üste bindirildiği, kısa hikayelerin bir mozaiği veya koreografisi şeklinde. Yönetmen filmi, düşük viteste ilerleyen, çok yavaş bir tempoyla işlemiş. Ama yine de Drive My Car, ruhsal bir yüzleşmeye doğru atılan düşündürücü ve göz yaşartıcı bir yolculuğun filmi. Yönetmen, duygusal karşılığı almak için seyirciyi uzun süre bekletse de, film insan ruhunun karmaşıklığını ve kırılganlığını ortaya koyan, son derece sakin ama sağlam bir sinema filmi ortaya koymuş.
14 Ocak 2022 Cuma
Don't Look Up
9 Ocak 2022 Pazar
Oslo, 31. August
Proust: "Çıplak bir kadını izlerken duyulan arzuyu anlamaya çalışmak, bir çocuğun zamanı anlamak için saati parçalamasına benzer." der. Filmin bu sözle bir alakası yok ama bu alakasızlıkla bir alakası var. 2011 yapımı olan Oslo, 31.August filmini şimdi gündeme getirmemin tek sebebi, yönetmen Joachim Trier'in yakında yazısını da yazacağım son filmi olan Verdens Verste Menneske (The Worst Person in the World) filmi için bir ön hazırlık.
Oslo, 31.August filmi yönetmen Joachim Trier'in ikinci uzun metraj filmi. İlk uzun metraj filmi olan Reprise ile bu filmin hikayesinin fiziki bir bağı olmasa da kimyasal bir bağı olduğu kesin. Reprise filmindeki karakterlerin ileri yaşantılarında ne gibi olasılıklar içersinde yaşayabileceğinin birkaç örneğinden biri olarak karşımıza çıkıyor Oslo 31.August filmi.
Film, parlak ve güzel bir gençliğin son döneminde uyuşturucu ve alkol batağına batmış, varoluşunu defalarca sorgulamış ama her seferinde cevap bulamadığı için intihara teşebbüs etmiş ve yine intiharda da bir anlam bulamadığı için her seferinde vazgeçmiş biri olan Anders'in 1 gününü anlatıyor. Temizlenmeye karar vermiş, bunun için terapiye gitmiş ve neredeyse 10 aydır ağzına bir yudum bira dahi sürmemiş Anders'in yeni hayata başlamak için dışarı çıktığı o ilk günü, 30 Ağustos'u.
Önce eski yakın arkadaşıyla, ardından iş başvurusu yaptığı derginin editörü ile, onun ardından kız kardeşi ile, peşine diğer tüm çevresiyle olan normalleşme görüşmelerin planları önceden yapılmıştı. Arkadaşıyla olan ilk görüşmesinden, iş görüşmesinden ve hatta kız kardeşiyle olan görüşmesinden çıkan sonuç; kendisini arındırsa da karşısındakilerin zihninden geçmişi arındıramadığı. Her hatırlatılışı Anders'in temize giden yolculuğuna ket vuruyor ve yapılan onca ıslah çalışmasını anlamsız kılıyor.
Suçlu ya da toplumca ayıplı bireylerin kendilerini düzeltmek için başvurdukları ıslah edilme programı bireylerde işe yarasa da toplumun zihnindeki ıslahsızlık yüzünden tüm kazanımlarını geri kaybedebiliyor. Ve bu da kişiyi yeniden düzene adapte etmesine engel olup, onu eski suç alemine geri itiyor ya da varoluşsal sorgulara neden oluyor. Bu paradoksun çaresizliğini Polonya'lı yönetmen Jan Komasa'nın Corpus Christi filminde de görüyoruz.
------
Bazı ülkelerdeki intihar oranları ( 100.000 kişideki intihar eden kişi sayısı )
Türkiye: 2,4
Norveç: 11,8
İsveç: 14
Finlandiya: 15,3
Letonya: 20,1
Litvanya: 26,1
Rusya: 25,1
Slovenya: 19,8
Almanya: 12,3
Fransa: 13,8
Amerika: 16,1
Kanada: 11,8
Güney Kore: 28,6
7 Ocak 2022 Cuma
Belfast: Bir Çocuğun Gözünden 1969
Oyuncu olarak Harry Potter (Gilderoy Lockhart) ve Tenet (Sator) filmlerinden de tanıdığımız Kenneth Branagh'in yönettiği Belfast filmi, yönetmenin otobiyografik eseri niteliğinde. 1969 yılında (9 yaşında iken) başına gelen olayları kendi gözüyle ve de siyah-beyaz olarak aktarıyor.
1960 Belfast / Kuzey Irlanda doğumlu olan yönetmen Kenneth Branagh, tarihe 1969 Kuzey İrlanda Sorunları ( The Troubles ) olarak geçen Katolik - Protestan çatışmalarının ortasında buluyor kendisini. Yönetmenin 9 yaşındaki halini Buddy ismiyle canlandırıyor. Buddy'nin ailesi her ne kadar Protestan olsa da, bulundukları muhitte azınlık kalan Katoliklere karşı oldukça ılımlı, inancın sadece bireysel bir durum olduğunu içerlemiş ve kişileri insan ölçeğiyle değerlendiren yapıdadır. Bu yüzden ne kendilerini bu kavgaya taraf kılmış, ne de çocuklarının taraf olmasına müsade etmektedir. Ailenin bu sebeple vermesi gereken bir karar var, kalmak ya da göç etmek.
Tüm bu mezhep ayrılıklarının yaşandığı ve buna aile içi sorunların da eklendiği filmde, yine de yüzümüzü güldürmeyi başarıyor Buddy. Ailesiyle olan ilişkisi ve içinin tomurcuklanmasına sebep olan platonik aşkına olan sevgisi hala yaşam umudunu serpiştiriyor bizlere. Bir yağma olayında elinde kalan çamaşır deterjanını annesine götürüp azar işittiğinde bile bize gülümseme bırakıyor "ama biyolojik bu" diyerek.
C serisi Panavision kamera ile siyah-beyaz çekilmesi, bu filmi renksiz olarak tanımlamamız için değil, olayların ve olaya konu olanların aslında siyah-beyaz kadar ayırt edici taraflarda oluşunu görmemiz için diye düşünüyorum. Çünkü film boyunca 1969 yılı Balfast'ı siyah beyaz gösterilirken, filmin yegane renkli kesimlerinin o dönemi anlatmayan tiyatro ve sinema sahnelerinin olmasının başka bir izahını bulamıyorum. Şimdiden birçok ödül alan ve Oscar'ın öncüsü olan Altın Küre'de de 6 dalda aday olan Balfast filminin müziği de yine Balfast'lı olan bir diğer efsane Van Morrison'a ait.
Kuzey İrlanda Olayları
Kuzey İrlanda'dan göçlerin arttığı bu dönemde, göç edenler yalnızca bulunduğu yörede azınlık kalmış ve zulüm görmüş kesimden kişilerden ibaret değil. Baskın mezhepten olup bu kavgayı anlamsız görenler de göç etmeyi bir seçenek olarak değerlendirmiş. 1969da başlayıp 30 sene süren bu iç karışıklıkta 4000 e yakın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce kişi ise göç etmek zorunda kalmış. Nüfusunun yarısını oluşturan Katoliklerin arkasında, nüfusunun ekseriyeti Katolik olan ve bağımsızlığını 1916 yılında kazanmış olan İrlanda Cumhuriyeti var. Nüfusun diğer yarısını oluşturan Protestanların arkasında ise İngiltere. Ve bu çatışmaya diğer ülkelerden, özellikle Amerika Birleşik Devleti'nden gelen dış yardımların da körükleyici etkisi önemli rol oynuyor. Çatışmalarda büyük destekçi rolünde olan Amerika'nın ikna edilmesinden sonra nihayet bu kanlı olaylar son buluyor. Konu ile alakalı 3 farklı youtube videosu da bırakıyorum aşağıya.
Kuzey İrlanda'da yeniden şiddet korkusu - DW Türkçe
İrlanda'nın Demir Perdesi: Belfast | Coşkun Aral Anlatıyor
IRA Terörü Nasıl Bitti? | 1994 | 32. Gün Arşivi
IRA Terörü Nasıl Bitti? | 1994 | 32. Gün Arşivi
30 Aralık 2021 Perşembe
Mass: Bir Trajedinin Ardında Bıraktıkları
Farzedin ki Tv, radyo ve internetin son dakika haberlerinde çocuğunuzun okuduğu okulda yaşanan olaylar sonucu ölülerin olduğunu söylüyorlar. Telefonunuza düşen kayıtsız onlarca aramalara cevap vermeyip, kendisinden sağlıklı bilgi alabileceğinizi düşündüğünüz kişiyle şöyle bir konuşma geçiyor.
A: Okulda olaylar yaşanmış. Bir saldırı olayı.
B: Evet, sekiz öğrenci öldürüldü
A: Oğlum? Peki o..?
B: Hayır, o hayatta.
A: Ohh şükür
B: Onları öldüren kişi... oğlundu.
A: ...
Filmde geçmeyen bir diyalogtu bu ama gerçekte geçtiği yerler elbet olmuştur. Mass filmi, buna benzer bir olayda çocuklarını kaybeden ebeveynler ile çocuklarını katleden çocuğun ebeveynlerini bir odada birbirleriyle yüzleştiriyor. Maktul tarafından olayların gelişimi zor olsa da basitti. Çocuk o gün her zamanki gibi okula gider ve ölür. Peki katil cephesinde de olay bu kadar kısa bir sürecin sonucunda mı cereyan etmişti, yoksa tüm bu olayın başlangıcı birkaç gün öncesine, aylar öncesine veya yıllar öncesine mi uzanıyordu? Filmde bu yüzden maktulun ailesinin vereceği cevaplardan öte, katilin ailesinin vereceği cevapları daha önemli kılıyor. O da diğer çocuk gibi ailesinin kuzusu, bir tanesi iken, hangi evrede ve nasıl bir ölüm canavarına dönüştü, o kısmı irdeliyor ve öğrenmek istiyor film. Yer yer katilin ailesiyle empati kurmamızı sağlayarak, olayın tek mağduru öldürülen kişi ve ailelerin değil, katilin kendi ailesinin de mağdur olabildiğini düşünmeye itiyor. Maktulun annesi/babası olmak mı yoksa katilin annesi/babası olmak mı? Sizce daha zor olan hangisi?
Mass filmi, uluslararası birçok film festivalinde aday olarak yarıştı ve aday olduğu bazı ödüllerin de sahibi oldu. Tek mekan filmi diye tabir edebileceğimiz bu filmde oyuncular arasında ,ki asıl filmi oynayan kısım 4 kişiden ibaret, tanıdık sinemalar bulunuyor. Harry Potter serilerinin Lucius Malfoy'u, The OA dizisinin Dr. Hunter'ı Jason Isaacs, son dönemde Hereditary filminde ve The Handmaid's Tale dizisinde gördüğümüz Emmy ödüllü aktris Ann Dowd ve House of Cards dizisindeki rolünde Başkan Yardımcılığına yükselen Reed Birney var. Asıl tanıdık olmayan kişi yönetmenin kendisi, Fran Kranz.
Mass filmi, yönetmeni olan Fran Kranz'ın yazdığı, yönettiği ilk ve tek filmi. Daha önce sinema filmlerinde ve dizilerde yan karakter olarak oyunculuk yapan Fran Kranz artık kameranın arkasına geçiş yapma akımına üye olmuş ve bunu başarıyla da ilk filmiyle icra etmiş genç yönetmenlerden biri. Bu başarıyı yakalamış bir diğer genç yönetmen Philip Barantini'nin Boiling Point filmine blogumuzda yer vermiştik. Bu iki yeni yönetmenin yakından takip edilmesini, sinemaya yönetmen olarak dahil olmak isteyen gençlere fazlasıyla öneriyorum. Usta ve veteran yönetmenlerin ilk aşamada örnek alınması başlangıç aşaması için pek doğru değil. En zoru olan ilk adımı yıllar önce mecranın dar olduğu bir zamanda atmış olan Usta yönetmenlerin bu konuda yeni yetme yönetmen adaylarına güncel sunabileceği bir şey yok. Önceden olsa "eline bir kamera al ve ilgini çeken her şeyi çek" derlerdi. Bugün bunu 12 yaşındaki bir çocuk tiktok sayfası için fazlasıyla yapıyor. Bu yüzden miadını doldurmuş bir tavsiye olarak rafa kaldıralım bu fikri. Boiling Point ve Mass filmine bakıp bu ilk adım için bir fikir çıkarmam gerekecek olursa o da iyi oyuncularla, ama dar prodüksiyonla ilk adımı atmak daha kolay olacaktır fikrini ediniyorum.
25 Aralık 2021 Cumartesi
The Matrix Resurrections: Bir Matrix Parodisi
Tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olan The Matrix'in çok beklenen devam filmi The Matrix Ressurrections 22 Aralık çarşamba günü online platformda, 24 Aralık itibariyle de sinema salonlarında gösterime girdi. The Matrix 1999 yılında vizyona girdiğinde hem sinema dünyasında hem de bilimkurgu alanında çığır açmıştı. Kullandığı efektler kendisinden sonra yapılan tüm filmleri ve hatta oyun platformlarını etkilemişti. Son dönem Hollywood sinemasında trend olan ve 'nostalji madenciliği' diye adlandırılan geçmişi yeniden deşmeye The Matrix de dahil edildi. Peki bunu isteyen orijinal üçlemenin senaristliğini ve yönetmenliğini yapan Wachoswki Kardeşler miydi? Hayır! İsteyen Warner Bros'tu.
Bilindiği üzere bir filmin sahibi, ne o filmin yönetmeni, ne de senaristidir. Filmlerin sahibi ve telif hakkı onların yapımcılarına aittir. The Matrix'in yapımcısını olan Warner Bros'un, Hollywood'daki nostalji madenciliği akımına elindeki en iyi malzemelerinden birini süreceği 2017 yılında konuşulmaya başlanmıştı. Aslında bunun için 2017ye kadar beklememişti, devam filminden yana olmayan Wachoswki kardeşleri yıllarca ikna etmeye çalışmış ve bunda başarılı olamamıştı. 2017'de değişen isen Warner Bros'un Wachowski Kardeşlere verdiği ültimatomdu ve bunu filmin başında bir karakterin ağzından öğrenmiş olduk: "Sizli veya sizsiz Matrix'in devam filmi kesin çekilecek". Hatta bunun için Marvel filmlerinin senaristlerinden olan Zak Penn ile de anlaşılmıştı. Wachovski'ler tam da bu noktada devreye girdi ve filmi kardeşini ikna edemeyen Lana Wachowski tek başına üstlendi, zorla da olsa. Kardeşinin yerini de Sense8'te beraber çalıştığı David Mitchell ve Aleksander Hemon'ı aldı. Peki ortaya nasıl bir şey çıktı?
Öncelikle söyleyeyim, bu yazı The Matrix Ressurrection filminin ayrıntılı bir okuması değil. Bunu yapmam demek, ilk üçlemedeki birçok teorimi kaldırıp çöpe atmak demek oluyor ki buna kalemimden öte, bünyem müsade etmez. O yüzden daha yüzeysel şekilde bir yazı olacak. Filmin neden olmadığı ve yukarıdaki "hayır" cevabını neden verdiğim kısmına değineceğim bir yazı olacak.
Üçlemenin takipçileri duyurunun yapılmasından sonra yıllarca bu filmi bekledi ve inanıyorum ki ekseriyeti benim gibi büyük ama çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Filmin ilk yarısı Saturday Night Live parodisi kıvamındaydı. Bol miktarda orijinal filmden sahne alıntıları ve göndermeleri bu bölümün en güzel tarafıydı, yani hala üçlemenin ekmeği yenmeye çalışılmıştı. Ve bunu yaparken dördüncü filme bağlantı yapmak ya da konuyu biraz ısıtıp ortamı ve seyirciyi alıştırmak için değil, skeçler halinde gösterir gibi önümüze konmuştu. Sanki bir film değil, üçlemenin kötü yapılmış bir belgeselini izliyor gibiydi.
Filmin ikinci yarısına gelindiğinde alışılagelmiş aksiyon sahnelerine kısmen de olsa kavuşulmuştu. Fikri oturtamadık, işi aksiyona vuralım bari demişlerse de onu da pek becerememişler. Uçan-kaçan, kungfusuyla dillere destan "Chosen One Neo" gitmiş, geriye sadece ellerini öne doğu açıp mermi durduran "Kalkan Neo" gelmiş. Bu noktada film içersinde yine bir parodilik sahne var. Filmin ilk yarısında 'sözde Matrix oyununun' yapımcılarından birinin sarfettiği "Matrix denince insanların aklına tek bir şey geliyor, Bullet Time. Bizim yeni bir Bullet Time'a ihtiyacımız var" sözü. Bu söz kısmen çok doğru. Fikirsel altyapısını bir yana bırakacak olursak, kullandığı Bullet Time efekti ile sinemada çığır açmıştı The Matrix ve yine böyle çığır açabilecek bir efekt ile yeni filmi taçlandırmak istemişler. Bunun için de seçilen methodun filmin ikinci yarısında Bullet Time ile gerçek zamanın harmanlanmış olduğu sahnedeki efekt seçilmiş, ama yok dostum, defalarca kullanılan bir efekt o. Ve bu filmde kullanımı da oldukça kötü şekilde olmuş. Sinemada değil de, tüplü bir televizyonda sinema çekimi bir kasetten izliyormuşum hissi verdi. Orada da çuvallıyor film.
Nihayet ikinci yarısında, serinin üçüncü filminin final sahnesine atıf ve devamında olayların nasıl geliştiğinin anlatıldığı bağlama kısmı var. Zion'a ne olduğu ve yeni yerleşim yerleri olan IO'ya nasıl geçildiği üstün körü de olsa anlatılmış. Serinin ilk filmindeki Neo'yu arayış ve sistemden çıkarmaya çalışma uğraşısı bu kez Trinity'i için sarfediliyor ve ta-tam yeni bir chosen one'ımız oluyor. Üçleme çekilirken erkek olan Wachowski'lerin cinsiyet değiştirmeleri, seçilmiş kişinin cinsiyetini de değiştirmeye mi itti, yoksa Matrix'i bir Marvel dünyasına çevirmek mi istemişler onu henüz idrak edemedim.
Yazının başında bahsettiğim iki kelimelik cevabım ise "bekleyip göreceğiz". Evet, Warner Bros şimdiden Matrix 5 hazırlıklarına başladı. Serinin 5.filminde Wachowski'lerden biri ya da her ikisi mi olacak, yoksa Marvel'dan kiralık senaristler mi tutulacak, o kısım şimdilik muamma. Tüm bu anlattıklarım içersinde belki de en büyük hayal kırıklığım Merovingian oldu. Cast'ta onu görünce heyecanım ve beklentim daha da yükselmişti ama filmdeki rolü Gora filmindeki Garavel'den öteye gidememiş.
18 Aralık 2021 Cumartesi
Martin Scorsese Film Enstitüsü Kuruluyor
New York Ünivesitesi (NYU)'nde, Starwars'un yapımcı/yönetmeni George Lucas ve eşi Mellody Hobson'un yaptığı bağışla, eski öğrencisi Martin Scorsese adına Film Enstitüsü kuruluyor. Enstitü ile geleneksel sanat kavramı muhafaza edilip, yeni kurulacak olan Virtual Production Center (Sanal Üretim Merkezi) ile de sanatın geleceğinde önemli rol oynamak isteniyor.
Martin Scorsese Virtual Production Center, doğu
yakasındaki ilk akademik sanal prodüksiyon tesislerinden biri olacak ve NYU
Tisch'i sinema sanatları eğitiminde küresel bir lider haline getirecek. NYU
Tisch öğrencilerinin bu yeni teknolojinin öncüleri olmalarını sağlayarak,
onları film ve televizyon endüstrisindeki en iyi kariyerlere hazırlarken, aynı
zamanda sahne sanatları, tasarım ve dans alanlarında eğitim ve işbirliği
fırsatlarını genişletecek.
SANAL PRODÜKSİYON ve FİLM YAPIMININ GELECEĞİ
Lucas Film'in The
Mandalorian ve Scorsese'nin The
Irıshman filmlerinde de kullanılan bu teknolojinin öğretilip
yaygınlaştırılmasıyla film yapım sanatının değiştirileceği tahmin
ediliyor.
Peki bu
sanal üretim neyi ifade ediyor?
Sanal prodüksiyon, fiziksel ve dijital dünyalarda geçen sahneler oluşturmak
için oyun motoru yazılımı, grafik kartları, AR ve VR kullanıyor. Oyuncular ve
yönetmenler, post prodüksiyon yerine gerçek zamanlı olarak görsel efektler
yaratan sanal bir ortamda çalışacaklar. Oyuncular, çevrelerine doğal bir
şekilde tepki verebilir ve yönetmenler sahneleri, çekimleri hassas bir şekilde
planlayabilir, son ürünü kamerada görselleştirebilir ve öğeleri kolayca
manipüle edebilecekler. Post prodüksiyon maliyetlerini ve yerinde çekim yapma
ihtiyacını azaltmak için manzaraları yeniden şekillendire bilecekler.
Örneğin, The Mandalorian , yüksek çözünürlüklü bir LED
ekran kullanarak yapım sırasında oyuncuları canlı görüntülere çekerek gerçek
zamanlı olarak tüm dünyaları yaratırken, Scorsese'nin The Irishman'i başrol
oyuncularının daha genç göstermek için hareket yakalama da dahil olmak üzere
bir dizi son teknolojiyi kullandı.
Martin Scorsese: "Bu benim için çok özel ve dikkate değer bir onur.
Sevgili arkadaşım George Lucas'a, karısı Mellody Hobson'a ve bu onur için
onların olağanüstü kuruluşuna teşekkür ediyorum. Bu son teknoloji Enstitü,
mezun olduğum NYU'nun Tisch Sanat Okulu'nda olacağından iki kat daha fazla
mutluyum."
“Sinemanın teknolojik gelişiminin bu aşamasında, her yönelime ve takıntıya sahip film yapımcıları her türlü nedenle dijital değişimi kullandığında, sanal üretim ileriye doğru bir kuantum sıçramasını temsil ediyor. Çalışırken görselleştirmemizi sağlar. İster hayali bir dünya yaratıyor olun, ister geçmiş bir dünyayı yeniden yaratıyor olun, sanal üretimin hızı, yarattığımız şeyi gerçek zamanlı olarak görmemizi sağlar. Onunla düşünebiliriz. The Irishman'de , gelecekte sinema yapan herkes için çok önemli olacak bu değerli yeni araç olmasaydı ne yapardım bilmiyorum."
| (The Irishman) |
15 Aralık 2021 Çarşamba
The Power of The Dog: Bir Hüsran
Yönetmen Jane Campion, on yılı aşan uzun metraj sinema film sessizliğini, bir western filmiyle bozuyor; The Power of The Dog. Vizyonun ardından Netflix'te de gösterime giren bu filmde Montana'nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde geçen bir hikaye anlatılıyor. Başlangıçta Netflix ayrıntısını vermiş olmam sizde bir takım anlamlar oluşturmuştur elbet, evet o da var.
The Power of The Dog, 1920'lerin Montana'sında, büyük bir çiftlik işleten varlıklı Burbank kardeşlerin hikayesini anlatıyor. bu kardeşler; karizmatik ama sakin büyük kardeş Phil (Benedict Cumberbatch) ile daha nazik, sakin ve kibar George (Jesse Plemons). Yıllardır süre gelen dengesiz kardeşlik ilişkileri, bir gün kasaba lokantasında çalışan Rose (Kirsten Dunst) ve oğlu Peter (Kodi Smit-McPhee) ile karşılaştıktan sonra değişiyor. Phil, Rose'u aşağılıyor, oğlu Peter ile alay ediyor, fakat buna karşın George, Rose ile evleniyor. Rose'un eve gelişi Phil'in iktidarını tehdit etse de, oğlu Peter'ı yanına çekiyor. Bu yakınlık da karakterlerin gizli arzularının, yaralarının ve hesaplaşmaların açığa çıkmasına neden oluyor. Ve finale doğru yolculuk başlıyor.
Sonuç olarak The Power of The Dog, hikaye anlatımı bakımından kendi ağırlığının altında ezilen bir film olmuş. Oyuncuların güçlü performanslarına rağmen, karakterlerin içi boş tutulması, filmi duygusal bir derinlik sunmak yerine, seyirciyi dışarıda tutan bir hale getiriyor. Ortaya çıkan yapım, görsel olarak çarpıcı ama anlatı olarak eksik. Ses getirebilecek ama izlerken tatmin etmeyecek bir film olarak kayıtlara geçer diye tahmin ediyorum.
27 Kasım 2021 Cumartesi
Tek Çekim Film: Boiling Point
Stephen Graham'ın başrolde olduğu ve hem kendisinin hem de diğer oyuncuların oldukça başarılı iş çıkardıkları tek çekimle yapılan Boiling Point filmi, tek çekimli filmlerin şu ana kadarki zirvesi olan Victoria filmine başarı anlamında en yakın olanı olmuş.
Philip Barantini'nin yazıp yönettiği "Boiling Point (Kaynama Noktası)", yükselen bir Londralı bir şef olan Andy(Stephen Graham)'nin en kötü gecesinin hikayesini anlatıyor. Filmin başında ailevi sorunlar ile baş ettiği anlaşılan Andy için kötü gün tanımı bununla da bitmiyor. Christmas dönemi sosyal medya influencer'ları için fazladan yapılmış rezervasyonlar, yükselmekte olan bu gözde mekana göz dikmiş eski bir ahbabın yanında getirdiği yemek yorumcusu ve tüm bunlara fındığa alerjisi olan bir müşteriye sunulan fındık soslu yemek... Tüm bunlar Andy'de kaynama noktasını oluşturan olaylar bütününe dönüşüyor. Ailesinin ve işinin yavaşça elinden kayıp gidişine çaresiz kalan Andy, bu kötü gidişatın sebebini ise kendisi olarak görür. İçki ve uyuşturucu onu bu hale getirmiştir. İşte tam bu noktada taze yönetmene not düşmeliyim.
Philip Barantini, yıllarca küçük roller ile sinema ve tv sektöründe bulunmuş, ama bu figüranlık maaşıyla geçinemediği için ek iş olarak lokantalarda çalışmış biri. Ve uzun süre içki sorunu çekmiş, nihayetinde tedavi görüp kendisine temiz bir sayfa açmış. Son 6 senesini ayık geçiren yönetmenin kişisel hayatının yükselişi de aldığı bu karar sonrasında başlıyor. 20 senelik figüranlık ve yan rollerin ardından kameranın arkasına geçme kararı alıyor. Çektiği 3 kısa filmin içerisinden bir filmi diğerlerine göre tutunca onu uzun metraj olarak çekmeye karar veriyor ve işte o film Boiling Point.
Yönetmenliğe geçiş yapan herkesin bütçeyi minimize etmek için tek mekan fikirlere yatkınlığı vardır. Filmin çekildiği yer Londra'nın kuzey doğusunda, Hackney civarında bulunan Jones & Sons mekanı. Yönetmen Philip Barantini, aktörlük zamanlarından arda kalan zamanlarda burada garsonluk yaptığı için mekan sahiplerinden izin koparma kısmını da kolayından halletmiş.
Barantini tek mekan film türünü seçiyor ama çekim olarak en zorunu kendisine challange yapıyor; tek çekim. Başta söyleyeceği "action! (motor!)" sözünden sonra ağzından çıkacak olan bir sonraki kelime "cut! (kestik!)" ile arasına bir film sığdırmak için senaryonun uygunluğu, çekim öncesi provaların sıklığı ve bunu zorluğu kotarabilecek oyunculuk gerekiyor. Oyuncu kısmını ilk önce hallediyor Barantini ve o konuda da (mekan bulma gibi) şansı yaver gidiyor. Daha önceden tanışıklığı olduğu Liverpool'lu hemşehrisi Stephen Graham'a gidiyor. Kabul ediyor ve ondan bir şey daha istiyor. Filmde kendisine eküri olacak olan sos şefini (Carly) de Stephen'ın bulmasını istiyor. Filmdeki karakterlerin birbirine olan yakın kimyasını gerçek hayatta da yakalayabilmiş olduğu kadın bir oyuncu arkadaşını bu filme ikna etmesini istiyor ve o da Vinette Robinson'la anlaşıyor. Ve her ikisi de gerçekten mükemmel iş çıkarıyor.
Her gün 2 kez olmak üzere 4 gün baştan sonra tüm filmin 8 kez çekilmesi planlansa da ilk gün yapılan 2 çekimin ardında oluşan stresin daha fazla kaldırılamayacağını anlaşılmış. Ve ertesi gün de 2 çekim yaparak toplamda 4 çekim yapılmış. Her ne kadar teknik açıdan 4. çekim yönetmenin hoşuna gitse de, 3. çekimdeki oyunculuğu daha çok beğenmiş ve 3.çekimi kullanmaya karar vermişler. 90 dakika süren filmin çekimi Sony Venice kamera ile yapılmış ve filmde oyuncuların koordinasyonu sağlanması için 37 adet kulaklık kullanılmış.
Son bir haber; filmin hazırlık ve çekim sürecini de kayda alan yönetmen yakında bu görüntüleri 30 dakikalık bir belgesel olarak izleyiciye sunmayı planlıyor.





















