Avupa'ya kaçak işçi olarak kapağı atıp yeni bir hayat kurmak adına iyi kötü bir işte çalışmak bir dönem bu ülke vatandaşlarının en büyük isteklerinden biri idi.Vasıfsız işçi sınıfının Anadolu'dan Almanya'ya uzanan bir dolu hikayesi vardır.Kurnaz bir aracı ve saf işçilerin(belki de tek umutları olduğu için böyle) arasında yaşananlardan kesit sunan komedi filmi Banker Bilo'da tek fark Almanya değil de İstanbula getirerek bu dolandırıcılığı yapmaları idi.Keşke kaçak işçi olarak bu umuda tutunan mültecilerin sonu bu komedi filmi gibi olsa fakat daha gerçekci olanını Tunç Okan Otobüs filminde anlatmaya çalışmıştır.

Tunç Okan ilk yönetmenlik denemesinde farklı bir konuyu ele almaya çalışmış ve vasıfsız işçilerin yaşadıkları zorlukları anlatmaya çalışmış ve kültürel uçurumu bazen gerçekçi bazı sahnelerde ise üzerine vurgu yapmak adına abartılı bir şekilde sunmaya çalışmıştır.1975 yılında çekimleri tamamlanan film dönemin şartları gereği yasaklanmış fakat 1977 yılında gerekli izinleri alarak gösterime girmeyi başarmıştır.Yasaklanma sebebi ise Türklüğe hakaret olarak algılanabilicek sahnelerin ve anlayışın filmin geneline hakim olması idi zira 'Türk'ün Türkten başka dostu yoktur' deyiminin tersine çıkarları uğruna kaçak işçilerden faydalanan aracı ve büyük patronlarda Türktür.Herşeye rağmen gerçekleri geçte olsa görmek onları yok saymaktan daha iyidir.

Anadolu'dan kalkan bir otobüste 9 ayrı umut vardır.Her birinin gideceği yer aynıdır,benzer hayallere sahiptirler ve oldukça saf insanlardır.Aracı olarak onları Almanya'ya götüren şoförün Stockholm meydanında onları otobüsün içinde bırakarak ceplerinde son paraları almalarını bile pek sorgulamıyorlardır.İnanıyor,belkide inanmak istiyorlar o an.İnançlarını yitirdikleri an bile bunu kendilerine söylemekten çekiniyorlar.Stockholm meydanında bir otobüs ve içinde dokuz yabancı.Her biri yeni bir hayatın peşinde fakat otobüsten dışarı adım atmaya cesaretleri yoktur.Şehrin esas sahipleri evlerine çekildiğinde,meydan onlara kalıcak şekilde ıssızlaştığında ancak kendilerini otobüsten dışarı atabilicek cesarete kavuşmuşlardır.Tek tük gördükleri insanlarda,bu insanların aralarındaki ilişkilerde kendilerine bir kez daha yabancılaşır bu insancıklar.İnsacık diyorum çünkü entegre olmaya çalıştıkları topluma bir yerinden tutunup adapte olmaya çalışmaları onları bu konuma iticektir.Bazen 2.sınıf insan muamelesini biz yaratırız ve kahramanlarımız bilmedikleri topluma ayak atarak insancık olmayı önceden kabul etmişlerdir.İki ayrı dünya çarpışmıştır ve bundan etkilenen azınlıkların olması en olası olandır.Zira batı toplumunun yaşayış biçimi ve insani duyguları tüketim anlayışı bunlara yabancı birini o an boşluğa itecek düzeydedir ki kahramanlarımızdan biri İsveçte o dönemde insanların cinsel açlığı ne şekilde bastırdıklarını gösteren bir mekanda gözlerini kırpmadan etrafı izlemektedir.Aynı insanlar kendilerini medeni,ileri görüşlü görürken etrafına şaşkın şaşkın bakıp et çalan kahramanımıza 'pis,iğrenç' demeleri onu barbar olarak nitelendirmeleri göreceli medeniyeti yansıtıyor.Bir başka sahnede aracı olan kişinin pasaport kontrolünde suçlu olabiliceği şüphesi pasaportta yazan vatandaşlıktan çıkarılıcak anlama bakar.Türk isen suçlu olabilirsin ve yapılıcak müdahele kişisel özgürlüğe engel olan aramalara varabilir.Acı gerçek ise bu şüphelerin gerçekte doğru olması.Suçludur o aracı rolünü oynayan kişi,sesini çıkarmaya hakkı yoktur.Belki o sahnede Alman polisine sövmek gelebilir içimizden lakin o imajı yaratmış olmakta hiç mi suçlu değilizdir?


Diğer yandan esas kahramanlarımız halen geceleri şehri anlamaya çalışan yabancılardır.Sabah olmadan otobüste olmaları gerekir şehrin esas sahiplerinden kaçmaları gereklidir.Gece çöp kovalarından buldukları bir parça ekmeğe muhtaç şekilde halen neden otobüste saklandıklarını veya ne zamana kadar saklanıcaklarına dair birşey bilmeden yaşamaya çalışmaktadırlar.Birbirlerine söyleyecekleri tek bir söz veya aracıya sövecekleri tek bir küfür dahi yoktur.Kaybolan arkadaşlarını dahi merak etmiyorlardır.İçine düştükleri çıkışı olmayan boşlukta her gece dönüp duruyorlardır ve her dışarı çıkış beraberinde yeni farklılıkları keşfetme ve onlardan kaçmayı getiriyor.Umut her ne kadar umutsuzluğa dönüşmüş olsa da teslim olmak istemiyorlar.Halen bu yeni dünyaya ayak uydurabilicekleri düşüncesinde otobüste aracıyı bekleme günleri devam eder.Herşeyin son bulduğu bir an vardır elbet.Polise karşı çaresizlikleri otobüsten çıkartılmaya çalıştıkları sırada bile orada kalmak için direnmeleri hayallerine son bir kez tutunma çabası belkide.Kendilerine açıklayamadıkları gerçekliğin başkaları tarafından yüzlerine vurulması belki de onları otobüsten inmemeye, direnmelerine neden oluyor.Otobüs dediğin memleket içinde memleket olmuştu onlar için ve polisler zorla çıkarmasa o memlekette ölümü bekleyebilirlerdi.



Bu alanda yapılmış esaslı bir çalışma var aslında.. "Futbol ve Sinema" kitabının yazarı Tunca Arslan, 150 yerli ve yabancı filmden bahsetmiş eserinde. Biz tabii ki, onun gibi uzun uzun anlatmakla uğraşmayacağız burada, işin içinden çıkamayız zira. Daha ciddi bir araştırmayı okumak isteyenlere elbette ki onun yazdığı kitabı öneriyoruz. Bense daha çok netten araştırdığım, mümkün mertebe aklıma gelen filmler üzerine bu yazıyı yazdım. Fazla detaya girmeden, kısa cümlelerle anlattık eserleri. Yoksa dediğim gibi, işin içinden çıkmak çok zor olurdu. Arada atladığım, sizlerin çok önemsediği bizim yazmayı unuttuğumuz filmler vardır. Onlar için de kusurumuz affola diyorum..

Elimizden geldikçe, dilimiz döndükçe bahsetmeye çalıştık filmlerden işte.. Daha önce Flying Dutchman de bazı filmlerden bahsetmişti blogunda. O yazıdan da feyz aldığımızı belirtelim..

Filmleri herhangi bir kronolojik sıralamaya tabii tutmadan, kafamıza estiği şekilde listeledik. Bunu da söylemiş olayım.

***

Filmlerden bahsetmeye başlamadan önce, futbol ve sinemaya dair hoş lakırdılar eden bazı ünlü isimlere söz vermek lazım.. Noktasına virgülüne dokunmadan tabii..

Ümit Efekan: "Futbol yaşamdaki o kadar çok şeyle bağdaşıyor ki.."

Serdar Akar: "Futbolun arkasında olan olayları, siyasi destekleri, çözebilirsiniz ama sahadaki futbolun verdiği seyir zevkini çözemezsiniz".

Memduh Ün: "Sinema mı, futbol mu? Her şeye rağmen futbol".

Tunca Arslan: "İnsanoğlunun yeryüzü yolculuğundaki tüm güçlü duyguları beyazperdede ya da yeşil sahalarda yaşanabilir. Büyük acılar, sevinçler, ihanet, korku, kaygı, mutluluk, güven, intikam, öfke, aşk pişmanlık, yalnızlık... Yaşam denen oyunu kavramak için müthiş ikili.."

***

Green Street Hooligans: (Yönetmen: Lexi Alender) İlk filmde biraz iltimas geçtim. İtiraf edeyim bunu. En uzun uzun anlattığım film bu olacak sanırım. Bendeki yeri çok ayrıdır bu filmin.

Futbol filmleri dedik ama bu film daha çok taraftarlık, ve tribüncülük mefhumu üzerine.

Film, bayan bir yönetmen futbolu ve tribünü nasıl bu kadar iyi işlemiş sorusunu sordurtuyor adama önce. Hobbitliğinden tanıdığımız Elijah Wood var filmde, ve yine tanıdık bir isim olan Claire Forlani.

Elijah Wood bu filmde Amerika'daki okulundan şutlanmış (suçsuz olduğu halde) ve ablasının yanına, İngiltere'ye gelen oğlan kardeşi oynamaktadır. Futbol hakkında bir şey bilmemektedir. Sırf bununla kalsa iyi, bir de futbol kelimesi yerine, her Amerikalının yaptığı gibi "soccer" lafzını tercih etmektedir ki, bu durum İngiltere'de tanıştığı kitlenin hiç hoşuna gitmez.

Yumuşak başlı bir karakter olan elemanımız kendini bir anda West ham United'ın taraftar grubu olan GSE'nin (Green Street Elite) içinde bulur. Taraftar grubuyla maça gitmeye, deplasman yapmaya ve şiddete meyletmeye başlar.

Onun bu halleri, insanın içinde biriken ve kişinin otokontrolü sayesinde gizleyebildiği şiddet eğilimini, ortama göre dışa vurabileceğini ve tabir-i caizse holigan olabileceğini gösterir.

Film boyunca güzel marşlar dinleyebilir, kullanılan aksanı yer yer anlayamadığınız için kafayı yiyebilirsiniz. West Ham-Millwall rekabetine farklı bir açıdan bakmayı becermiş olan bu filmi, ne yapıp edip izlemelisiniz diyelim.. Ve mümkünse orjinal dilinde izleyin. Dublaj rezaletine katlanmayın..

Şunu da söylemekte fayda görüyorum; bu filmin, benim gibi manyak bünyelerde bazen aşırı derecede gaza gelme, eller cepte, fermuar çeneye kadar çekili vaziyette dolaşma gibi egzantrik tribüncü vaziyetlerine bürünmek gibi yan etkileri var. Söylemedi demeyin sonrandan..

The Firm: (Yönetmen: Alan Clarke) 1988 tarihli ve başrolde Gary Oldman'ın olduğu ve taraftarlık konusunu işleyen unutulmaz bir filmdir.

Fever Pitch: (Yönetmen: David Evans) Ünlü yazar Nick Hornby'nin eserinden uyarlanan bir filmdir. Hayatım futbol diyen herkesin izlemesi tavsiye edilir.

El Portero: (Yönetmen: Gonzalo Suarez) Türkçesi kaleci. Carmelo Gomez oynuyor. Vasatın altında bir filmdir.

Bloomfield: (Yönetmen: Richard Haris) Kariyerinin sonuna gelmiş bir futbolcunun hikayesi..

Bend it Like Beckham: (Yönetmen: Gurinder Chadha) Aklımda daha çok Keira Knightley'nin oynadığı film olarak kalacaktır bu film. Hayatımın Çalımı adıyla gösterime girmiştir ülkemizde.

My Name is Joe: (Yönetmen: Ken Loach) Bu filmle ilgili en güzel yorumu Uçan Hollandalı blogunda yapmıştı. Ondan esinlenmiş gibi olacağım ama hakkaten de sadece giriş sahnesi için bile izlenir bu film diyeyim.

Best: (Yönetmen: Mary McGuckian) Sadece George Best demek yeterlidir herhalde.

Two Half Times In Hell: (Yönetmen: Zoltan Fabri) Pele'nin oynadığı Zafere Kaçış filmi, bu filmin yeniden yapımıdır..


Taçsız Kral: (Yönetmen:Atıf Yılmaz) Unutulmaz futbolcu Metin Oktay'ın filmi. Bu filmde Gönül Yazar, Ajda Pekkan gibi ünlü isimlerin yer almasını yönetmene mi, yoksa Metin Oktay efsanesine mi borçluyuz, bilemeyeceğim.

Futboliye: (Yönetmen: Osman Seden) Filmi bilmeyen yoktur herhalde. Osman Seden garip bir yönetmendir. Yönettiği her filmde en az birkaç saniye göründüğü roller verir kendi kendine. Aklıma gelmişken, bunu da söyleyeyim dedim..

There's Only One Jimmy Grimble: (Yönetmen: John Hay) John Hay imzalı bir film. Sihirli Kramponlar adıyla ararsanız, daha kolay bulursunuz.

HillsBorough: (Yönetmen: Charles McDougall) Liverpool-Nottingham Forest F.A. Cup yarı final maçında meydana gelen ve 95 kişinin ezilerek öldüğü faciayı ele alan filmdir.

Shaolin Soccer: (Yönetmen: Stephen Chow) Hemen hemen herkese "Tsubasa"yı hatırlatan bu filmi gülmek için izleyebilirsiniz elbette.

The Football Factory: (Yönetmen:Nick Love) Yine bir tribün filmi. Meraklısının kaçırmaması gerekir. Green Street Hooligans filmiyle kıyaslanır hep..ama bence gerek yoktur. İkisi de çok güzel filmlerdir. Kadıköy'de oynanan bir Galatasaray derbisi için ülkemize gelen, belgesel çeken ve Fenerbahçe tribünün misafir olan Danny Dyer filmin başrollerinden biridir. Bi de Tamer Hassan vakası vardır tabii bu filmde.

Purely Better: (Yönetmen: Mark Herman) "Bundan İyisi Can Sağlığı" adıyla çevrilmiş bu film, Alan Shearer için izlense kâfidir ( bu da Uçan Hollandalı'dan aparılma bir yorum oldu, ama güzel demiş vesselam)

Victory: (Yönetmen: John Huston) Yazının girizgahında afişi olan film. Bu film Türkçe'ye neden "Zafere Kaçış" olarak çevrilmiş derseniz, o da filmin Birleşik Krallık topraklarında "Escape To Victory" ismiyle sunulmasından kaynaklanmakta.. Pele arz-ı endam ediyor filmde bildiğiniz üzere.. ve tabii ki Slyvester Stallone (İtalyan Aygırı) ile Michael Caine abimiz de başrollerde..

Mean Machine: (Yönetmen: barry Skolnick) Türkçe'ye "Sıradışı Sanıklar" tercümesiyle el sallayan bu film neden izlenir? Vinnie Jones vardır.. Bi de Guy Ritchie de yapımcı listesinden bize göz kırpmaktadır.

The Match: (Yönetmen: Mick Davis) 1999 yapımı bu film romantik komedi dediğimiz türden. Konusu ise şöyle; iki İskoç bar takımı kendi aralarında bir maç yaparlar..kazanan diğer takımın barını alacaktır. Arada aşk-meşk davaları da cabası.

Historias de fútbol: (Yönetmen: Andres Wood) 1997 yapımı olan bu filmin konusu içinde futbol geçen üç ayrı hikayeden oluşur.

Hotshot: (Yönetmen: Rick King) Konu basit.. Amerikalı bir futbolcu Pele gibi olmaya çalışmaktadır.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar: (Yönetmen Serdar Akar) Filmi anlatmaya gerek var mı? "Hayat futbola fena halde benzer.."

Go Now: (Yönetmen: Michael Winterbottom) Aşık olduğu kadınla birlikte yaşayan, bir İskoç futbolcu ciddi bir hastalığa yakalanmıştır. Bu hastalık onun hem futbolunu hem de aşk hayatını etkilkeyecektir.. dann... (hep böyle film tanıtım yazıları yazmak istemişimdir..güzel oldu mu?)

Phörpa: (Yönetmen: Khyentse Norbu) 1999 yapımı olan bu film, Tibetli rahipler ve futbol konusunu işliyor.

Gol Kralı: (Yönetmen: Kartal Tibet) Uçan Hollandalı filmin izlenmesi için gerekli olan sebepleri sayarken şöyle demişti, "Birincisinde, kornerde defans oyuncusu nasıl itinayla ekarte edilir, ikincisinde; üst direğe oturularak nasıl auta giden top kurtarılır öğrenebilmek için."

Doğru söze ne denir? Kemal Sunal'ın takım değiştirirken verdiği demeçler unutulmaz..

Ya ya ya Şa şa şa: (Yönetmen: Ümit Efekan) İlyas Salman'ın nadir sevdiğim filmlerindendir.. Bir Kapıcı çocuğunun Fenerbahçe'de futbolculuğa kadar yükselen çizgisinin, birden dibe vuruşunu çok güzel resmeder..Andadolu'dan İstanbul'a büyük ümitlerle gelen, ama bir şey veremeden gerisin geriye dönen her topçu bize bu filmi hatırlatır..

Gmar Gavi'a: (Yönetmen: Eran Riklis) Film, İsrailli bir askerle tutsak aldığı Lübnanlılar arasında futbol sayesinde kurulan gönül köprüsünü konu alıyor.

Die Angst Des Tormanns Beim Elfmeter: (Yönetmen: Wim Wenders) Oldukça garip bir filmdir. Bir yerlerden temin edin ve kesinlikle izleyin. Peter Handke'nin eserinden uyarlamadır..

The Fix: (Yönetmen: Paul Greengrass) 60’lı yılların başında Sheffield Wednesday’li oyuncuların karıştığı şike skandalını konu alan bir TV filmidir.

Goal: (Yönetmen: Danny Cannon) Santiago Munez isimli kahramanımızın hikayesini bilmeyen yoktur herhalde.. Zidane, Beckham, Raul gibi isimler var filmde.

Goal II: Living the Dream: (Yönetmen: Jaume Collet-Sera) Santiago Munez'in hikayesini izlemeye devam. Santiago İngiltere'den İspanya'ya gelir bu filmde..

Goal III: (Yönetmen: Andrew Morahan) "Neden böyle çektiniz ki be abi?" dedirten devam filmidir.

Gregory's Girl: (Yönetmen: Bill Forsyth) Filmin oyuncularından Dee Hepburn'ün futbol yeteneklerini geliştirmek için Patrick Thistle futbol takımıyla antremanlara çıktığını biliyor muydunuz?

Ha-Shehuna Shelanu: (Yönetmen: Uri Zohar) Zohar'ın filminin konusu, ergenliğe girmiş gençlerin tutucu aileleri, yozlaşmış klüp başkanlarıyla alakalı.. (itiraf ediyorum, bu filmi izlemedim..arkadaş tavsiyesiyle yazdım listeye)

The Arsenal Stadium Mystery: (Yönetmen: Thorold Dickinson) 1940 yapımı bu film. İzleyeni çıkmadı aramızda.. Sadece adını biliyoruz, bir de konusunu.. Truvalılar adında amatör bir takımın yıldız oyuncusu Arsenal ile evsizlere yardım amaçlı yapılan maçta aniden yere yığılıp hayatını kaybeder. Cinayeti çözmek için görevlendirilen müfettiş Slade önce Arsenal stadının sırrını öğrenmelidir.

Manchester United Ruined My Life: (Yönetmen: Mark Brozel) Boşu boşuna Imdb'ye bakmayın. Bulamazsınız orada bu filmi.. İsmi bi nevi "gençliğimin katilisin" hikayesidir izlenimi uyandırsa da, konusu 1950'lerin Manchester'ında yaşayan bir Yahudi çocuğun yaşadıklarını anlatır.. Bol bol futbol sosu var tabii filmde..

Cup Fever: (Yönetmen: David Bracknell) Futbolun beşiği İngiltere olunca, futbol filmlerinin konusu da ağırlıklı olarak İngiliz futbol oluyor.. Bu çocuk filminde Busby, Best ve Charlton gibi İngiliz futbolunun ünlü simaları var.

Dias de Futbol: (Yönetmen: David Serrano) Hoş bir komedidir.. Konusu, eski bir mahkumun rehabilitasyon amacıyla yerel ligde oynayan bir takıma katılmasıdır.

The Game of Their Lives: (Yönetmen: David Anspaugh) 1950 Dünya Kupası’nda İngiltere’yi 1-0 yenen ABD ulusal takımının hikayesini ele alıyor.. Özenmemek mümkün değil bu arada.. Biz gol dahi atamadık İngilizlere..

Hooligans - Kato ta heria ap' ta niata! : (Yönetmen: Kostas Karagiannis) Komşudan bir çalışma.. Konusu şöyledir; holigan bir genç karıştığı bir kavgada belkemiğini kırmıştır. Olayı araştıran babası neo-faşist bir grubun futbolu kullanarak ülke yönetimin ele geçirmeye çalıştıklarını farkeder.

Fimpen: (Yönetmen: Bo Widerberg) Biraz da Kuzeylilerden bahsetmek lazım. Futbolu çok seven, ve ulusal takıma maskot seçilen bir çocuğun hikayesi. Filmde gerçek futbolcular var ayrıca..

Íslenski draumurinn: (Yönetmen: Robert I. Duoglas) Bu kez bir İzlanda filmi.Hayatım futbol diyenlerin hikayesi. Futbol tuttkunu bir işadamının gerçeklikle bağlarını yitirmesi konusu işleniyor.

il Presidente del Borgorosso Football Club:
(Yönetmen: Luigi Filippo D'Amico) İtalyan işi komedi..

Joyeux Noël: (Yönetmen: Christian Carion) Futbolun her koşulda oynanabileceğini gösteren bir Fransız filmi.. 1914 yılında Noel zamanı yaşanan kısa süreli ateşkesi konu alan filmde cephede oynanan futbol maçları var..

O Leao da Estrela: (Yönetmen: Arthur Duarte) 1947 yapımı olan bu filmi izleyemedik ama konusu ilgimizi çekti valla.. Fanatik Sporting Lizbon taraftarı olan bir aile kızlarının düğünü için kuzeye, fanatik Porto taraftarı olan damadın ailesini ziyarete giderler. Bize de bir yerlerden bu filmi bulmak ve izlemek düşer..

Aşk Tutulması: (Yönetmen: Murat Şeker) Fanatik Fenerbahçeli bir yönetmenin yönettiği, ve yine fanatik Fenerbahçeli bir başrol oyuncusunun oynadığı (Tolgahan Sayışman) bir filmdir bu malumunuz.. Fenerbahçeli olmanıza gerek yok.. Hoş sayılabilecek bir romantik komedi izlemek isteyenler, ve futbolu hayatında önemli bir yere koyanlar kesinlikle izlemeli..

"Seni Fenerbahçe gibi sevdim, karşılıksız ve çıkarsız.."


Offside: (Yönetmen: Jafar Panahi) İran’da kadınların Bahreyn ile oynanacak olan Dünya Kupası eleme maçını izlemek için kanunla girdikleri mücadeleyi konu alan bir komedi filmi..

Régi Idök Focija: (Yönetmen: Pal Sandor) Yine öneri üzerine listeye aldığımız bir film.. Takımı için her şeyini feda etmeye hazır bir taraftarın portresini anlatan bir Macar filmi..

Vratar: (Yönetmen: Semyon Timoschenko) 1936 yapımlı bu filmde, Grigori Pluzhnik sokakta meyve satarken arabasından düşen bir karpuzu yakalar ve bunu gören SSCB ulusal takımı teknik direktörü tarafından takımın kalesine geçirilir. İlk maçında bir Bask takımına karşı oynayacaktır. (nedense filmin konusu pek tanıdık geldi..)

Das Wunder von Bern: (Yönetmen: Sönke Wortmann) II. Dünya Savaşı’dan SSCB sınırları içinde unutulan bir baba, Almanya ulusal takımı 1954 zaferini yaşarken ülkesine geri döner. Kaçırılmaması gereken, izlenilesi bir film daha.. (tabii benim gibi altyazısız izlemeyin, ikinci kez izleme derdiyle uğraşmayın)

She's The Man: (Andy Fickman) Türkçe'ye "Seksi Futbolcu" diye çevrilmişti sanırım.. Erkek kılığına giren, ve kendini futbol yeteneğiyle erkeklere kanıtlama derdine düşen bir kızcağızın hikayesi..

Det Forbudte Landshold: (Yönetmen: Rasmus Dinesen) Biraz da belgesel niteliğindeki çalışmalardan bahsedelim.. Tibet’in ilk “uluslararası” müsabakasını (Grönland’a karşı) konu alan politik bir belgesel.

Beyond the Promised Land: (Yönetmen:Bob Potter) Yine bir M.United filmi. Üçlemenin bir parçası. Roy Keane'in sayko halleri için izlenebilir..

Maradona by Kusturica: (Yönetmen: Emir Kusturica) Başarılı bir yönetmenden, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusuyla ilgili bir belgesel..


Zidane, Un Portrait du 21e Siècle: (Yönetmen: Douglas Gordon ve Philippe Parreno) Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından olan Zidane'la ilgili bir belgesel filmdir adından da anlaşılacağa üzere. Real Madrid ve Villareal takımları arasında oynanan maçta tüm kameralar sadece Zidane’ı takip eder. Kaçırılmaması gereken bir çalışma..

Eski Açık Sarı Desene: (Yönetmen: Ömer Ali Kazma) Galatasaray futbol takımının yer aldığı bir belgesel film..

Asi Ruh Çarşı: (Yönetmen: Ersin Kana) Adından da anlaşılacağı üzere Çarşı grubunu anlatıyor..

The Other Final: (Yönetmen: Johan Kramer) Dünya sıralamasının en alt sırasındaki iki takımı olan Butan ve Montserrat, 2002 Dünya Kupası finali oynanırken karşılaşırlar ve bu da filmin konusu olur..

Real, La Película: (Yönetmen: Borja Manso, Eloy Gonzalez ve Goyo Villasevil) Real Madrid'in 100.yıl filmi..


Takım Böyle Tutulur: (Yönetmen:Paul Okan ve Andreas Treske) Biraz da tuttuğum takımla ilgili çalışmalardan bahsedeyim..Fenerbahçe taraftarlarının tutkusunu anlatmaya çalışmış bir filmdir bu. Kişisel fikrim vasat bir çalışma olduğu yönünde. Yine de futbol ve tribün konulu bir çalışma olduğu için emeği geçenlere teşekkür etmek lazım.

Kuruluştan Kurtuluşa Fenerbahçe: (Yönetmen: Tolga Örnek) Fenerbahçe Spor Kulübü` nün 1907 - 1923 yılları arasındaki tarihini inceleyen ve kulüp sevgisinin vatan sevgisiyle örtüştüğü döneme ışık tutan bir belgesel filmi.

Bahçedeki Fener: (Yönetmen:Can Dündar) Can Dündar imzalı bir çalışma, bir de Fenerbahçe hakkında.. Daha ne isteyebilirsiniz ki?


Fenerbahçe Bir Tutkunun Tarihi: (Mehmet Çelebi) “Bir Tutkunun Tarihi”, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün ilklerini, dönüm noktalarını, zor günlerini, zaferlerini, kısacası acısıyla, tatlısıyla 100 yıllık tarihini anlatmaktadır. Her Fenerbahçelinin arşivinde mutlak bulunması gereken bir eser..

***

Yazının başlarında da belirttiğim gibi, unuttuğum filmler, çalışmalar olmuştur..Bu bakımdan kusurumuz affola diyorum.. Sürekli ihtiyaç duyulan/duyduğumuz "futbolla ilgili filmler" konusuyla ilgili bir rehber olmasını ümit ettiğim bir araştırma yazısı oldu.. Birçok kaynaktan faydalandık. Hem onlara hem de yazıyı hazırlarken fikir veren arkadaşlara teşekkür ederim

el burrito

Zaman zaman blogda animelere yer vermeye çalışıyorum ki bunu yaparken de öncelikle en çok bilinenlerden yola çıkıyorum.Death Note seri olarak,Grave of the Fireflies ise drama olarak etkili olan yapımlardı.Şimdi bahsetmek istediğim anime ise 2003 yılında Altın Ayı ödülünü kazanan ilk anime, 2003 Oscar ödül törenlerinde en iyi animasyon ödülünü kazanan,büyük üstad Hayao Miyazaki'nin elinden çıkmış olan Sen to Chihoro No Kamikakushi.(Spirited Away)

Sen to Chihoro No Kamikakushi iş icabı yeni bi kasabaya taşınan ailenin harabeler içerisinde çıktıkları keşfin sonuçlarına kadar uzanan bir hikayedir.Bu harabelerin ardında kimselerin yaşamadığı bir şehir vardır ve o şehirden güzel yemek kokuları gelmektedir.Açlığa yenik düşen anne ve babanın kimselerin olmadığı ama yemeklerin olduğu lokantada kendilerini yemeğe vermeleri fakat ailenin küçük kızının sadece oradan çıkmak istemesi ardından şehre basan karanlık.Burası bilinen şehirlere benzemez ve ölümlülerin o şehirde olmaması,yiyecekleri yememesi gerekir.Anne ve baba açgözlülüklerinin cezasını domuza dönüşerek ödemişlerdir. Chihoro'nun ise buradan kaçması kurtulması gerekmektedir.Şehir geceleri doğa tanrılarının yıkandığı hamama dönüşür.Japon felsefelerinde 'doğadaki her varlığın bir ruhu vardır' ve bundan ilham alan Miyazaki'de masalsı hikayesine böyle bir mekan kullanmayı uygun görmüştür.


Doğa tanrılarının yıkandığı hamamda her karakter grubunun taşıdığı bir takım özellikler var.Yubaba dünyamızda sıklıkla bulunan sahip olduğu patron ünvanını hakkını vererek kullanan işçilerini ruhlarını ele geçirerek çalıştıran onları köleleştiren insanları temsil ediyor,kurbağalar ise köleleştirilen işçiler olarak patrona karşı gelmeyen verilen görevleri yapan yeri geldiğinde çıkarları için yalakalık yapabilen işçileri temsil ediyor ki yaşadıkları dünyada paranın herhangi bir değeri yoktur.Chihoro'nun ailesi ise ellerindeki para ile herşeye sahip olabiliceklerini zanneden kendilerine ait olmayan yiyecekleri çekinmeden sahiplenen bireyler olarak tüketim toplumunda bir çoğumuzu temsil ediyor.Öte yandan sevgi,dürüstlük gibi kavramlar Chihoro'da hayat buluyor aynı şekilde Haku'nun temsil ettiği karşılıksız iyilik erdemlerin en büyüklerinden.Benim için ise anime'nin en önemli karakteri Yüzsüz olmuştur.Yalnızlığı simgelediği için siyah ve yüzsüz olarak bize sunulur.İnsanların ilgisini çekmek onlardan sevgi görmek adına sahte altınlar yaparak hamamdakilerin ona hizmet etmelerini sağlarken esasında aradığının bu olmadığını bilmektedir.Yüzsüz'ün sahte sevgilere ihtiyacı yoktur.Yalnızlığını gidermek adına belki bir süre etkili olur fakat etrafında kuru kalabalıktan başka birşey yoktur oysaki istediği tek şey altınlara değil ona ilgi gösterilmesidir ve bu hamamda bu tokgözlülük sadece Chihoro da vardır.Çünkü Chihoro onun yarattıklarına ilgisizdir,en azından dürüsttür ve tokgözlü olması onu gerçek bir birey yapmaktadır.Yüzsüz'ün herşeye kızgınlığı da bundandır.Paranın satın alamıyacağı bir ruha sahiptir Chihoro.


Miyazaki bunları bize sunarken toplumun doğaya karşı sergilediklerine de göndermeler yapmaktadır.Sonuçta mekan olarak doğa tanrılarının yıkandığı hamam ele alınmıştır.Nehir tanrısının hamamdaki en zorlu tanrı olması vücudundan bisikletten gereksiz atıklara onca eşyanın birikmesi ve kirden kimsenin ilgilenmediği bir ruha dönüşmesi biz insanların doğayı ne hale getirdiğimize dair üstadın oluşturduğu betimlemelerdendir.

Animenin gösterime girdiğinde Japonya'da hasılat rekoru kırması ve an itibari ile imdb'de 55.sırada olması tesadüfi bir başarı değildir.Sen to Chihoro No Kamikakushi;Miyazaki'nin yıllarca emek verdiği animelerin ulaştığı zirvedir.Bu nedenle umutsuzluğa esir olmayan Chihoro'nun masalsı bir dünyada yaşadığı macera mutlaka izlenmeli.



12. si düzenlenmesine rağmen, benim ilk kez katıldığım bir organizasyondu Sinema - Tarih Buluşması. Daha önce hiç filmini izlemediğim ülkelerden film izleme şansını vermesi ve biletlerin 4 Tl olması 11-17 Aralık tarihlerinde Alkazar sinemasında olmama sebep oldu. Darbaraye Elly / About Elly, El Secreto De Sus Ojos / The Secret in Their Eyes, Original, De Laatste Dagen Van Emma Blank / The Last Days Of Emma Blank, Daniel & Ana gibi bazı istediğim filmleri izleyemedim ama yinede güzel geçti benim için.


Francis Ford Coppola'nın son filmi olan Tetro, festivalin en beklenen filmlerinden biriydi herhalde. Benim girmem gereken bir dersimin iptal olması sonucu, kendimi filme girerken buldum. Açılışındaki ışık oyunları ile iyi bir film olduğuna dair sinyalleri veriyor ve oluyorda. Küçük kardeş Bennie 'nin uzun zamandır görmediği abisini aramaya gitmesi ve tekrar bir aile olma çabasını anlatıyor film. Vincent Gallo, Maribel Verdu ve Alden Ehrenreich başrolleri oluşturuyorlar. Vincent Gallo haricinde oyunculuklar harika diyebilirim ama Vincent Gallo karaktere tam uymamış gibi geldi bana. Her türlü duyguyu içinde barındırıyor film ve teker teker yaşatıyor size bu duyguları. Gölgeler ve aynalarla yapılan oyunlarda filme ayrı bir renk katmış. Siyah-Beyazın yakıştığı nadir filmlerden biri benim için.

Phantomschmerz / Phantom Pain konusu, yönetmeni veya oyuncuları açısından benim için pek bir önem ifade etmiyordu ama Alman filmi olması, benim gibi almanca öğrenen biri için filmi kesin gidilecekler listesine ekleyiverdi. Phantomschmerz, bacak kesilmesi gibi durumlarda, hastanın ameliyattan sonra rüyalarında bacağı kesilir gibi duyduğu acılar için kullanılan bir terim. Türkçeye Acının Hayaleti olarak çevrilmiş. Til Schweiger, Jana Pallaske, Stipe Erceg gibi oyuncuları barındıran film, Matthias Emcke'nin ilk uzun metraj denemesi. Hayatı zaten yeterince dağınık olan bisikletçi Mark'ın, uğradığı bir vur-kaç yüzünden sol bacağını kaybetmesinin ardından tekrar hayata tutunmaya çalışmasını anlatıyor film. Aşırı derecede dağınık ilerliyor film. Senaryo sanki defalarca farklı şekilde yazılıp sonradan her birinin iyi yanları alınmış gibi duruyor. Sıra sıra dizilmiş olayları izliyoruz sadece. Oyunculuklar diğer unsurlara göre gayet başarılı ama olağanüstü denilecek bir tarafları yok malesef. Filmin en büyük artısı ise açılışı Sia - Breathe Me ile yapması. Kısacası benim açımdan eğitici ama hafif sıkıcı bir deneyim oldu.

Robert Glinski'nin yönetmenliğini yaptığı Swinki / Piggies, festivalin en iyilerinden biriydi bana kalırsa. Polonya'nın Almanya sınırındaki bir kasabasındaki gençlerin komşularının özendikleri hayatlarını yaşamak için aradıkları çıkış yolları ve bu arayışta düştükleri durumları anlatıyor film. Başrol oyuncusu Filip Garbacz'ın olağanüstü performansı sayesinde film bir üst seviyeye çıkıyor. Klasik bir küçük kasabadan kurtulmaya çalışan gençlerin hikayesi olmuyor film, senaryo ve yönetmeninde başarısıyla. Her ne kadar güzel olsa da, bahsettiği konularda biraz daha derine inmeyi başarsa çok daha etkileyici olmayı başarabilecek aslında. Sahne devamlılığı konusunda ise biraz sorunu varmış gibi geldi ama çekilen sahnelerin zorluğu ve başrolünün yaşı göz önüne alınınca, olur o kadar denilebilir. Sonuçta izlenmeyi hak eden bir yapım çıkarmış ortaya yönetmen. Başrolü Filip garbacz ise hem Karlovy Vary'den hem de Polonya F. F.'den ödül almış.


Beğendiğim filmlerden bir diğeride Demain dès l'aube / Tomorrow at Dawn oldu. Yönetmeni Denis Dercourt'un bir önceki filmini de izlemiş, beğenmiştim. İkisi arasında tarz olarak pek bi' farklılık yok ama güzel bir film ortaya koymuş yine. Kendisinin de müzisyen olmasından kaynaklı olsa gerek izlediğim her iki filminde de piyanist olan bir ana karakter vardı. Filmin konusunu ilk okuduğumda hayalimde canlandırdığım film bambaşkaydı. Bu kadar teferruatlı bir film beklemiyorum açıkçası. Piyanist Mathieu, annesinin rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yattığı süre boyunca kardesi Paul'e göz kulak olmak için, eski evlerine taşınır. Paul de bir süredir devam ettiği Napolyon Dönemindeki savaşları canladırma işini takıntı haline getirmiştir. Onunla aynı kafadan yüzlerce insan, haftasonları buluşup, savaşları yeniden canlandırmaktadırlar. Paul'ün ısrarı üzerine, bu toplantılardan birine Mathieu da katılır ama bilmiyodur ki bu oyundan istediği zaman çıkamayacaktır. Gerilimi sonuna kadar size hissettiren bir film olmuş. Bunda senaryonun başarısından çok iki başrol Vincent Perez ve Jeremie Renier'ın çok çok iyi performanslarının payı var. Yönetmenin müzsiyen olması, müziklere yansımış tabiki. Düellolar ve müziği çok iyi harmanlayıp sunmuş önümüze, izlerken etkilenmemek, havaya girmemek elde değil. Kısacası "Ne insanlar var yahu" düşünceleri eşliğinde izlenen, başarılı bir film olmuş.

İzlediğim ilk Macaristan yapımı film olan Utolsó idök / Lost Times'ı pek beğendiğim söylenemez ama Macar sinemasını merak ettirme açısından başarılı oldu sayılır. Yönetmenin aynı zamanda senarist yani Áron Mátyássy'in sammiyetine bir türlü inanamadım film boyunca. Birkaç filmi bir araya getirmiş gibi geldi bana. Taşrada geçen, ana karakterlerden birinin otistik olduğu, diğerinin ' o kahrolası küçük kasabadan' çıkış yolları aradığı, içinde tecavüz olan ... filmlerin tuttuğunu görüp yapılmış bir film gibi geldi bana her saniyesi. İçinden gelen yerine, tutması mümkün olan bir film yapmak istemiş bence. Filmin müziklerinin çoğunluğunun ( belkide sadece onlar aklımda kaldı, tam bilemiyorum) ingilizce olması filme hiç yakışmamış bence, özelliklede filmin adının verildiği şarkının. Bunların dışında otistik karakteri canlandıran kız biraz aşırıya kaçıyor gibiydi ama diğer oyuncular genç olmalarına rağmen, iyi oynamışlar. Birde ufak bir ayrıntı vericek olursam, filmde kullanılan yolcu otobüsü, şu anda İstanbul'da kullanılan 2 tür kırmızı belediye otobüslerinden biriymiş. Koltuklu haliyle ben pek benzetemedim ama arkadaşım kendinden çok emin konuştu.

İlk uzun metraj filmiyle tanıştığım bir diğer isim Mona Achace oldu. "L'Elégance du Hérrison" adlı kitaptan uyarlanmış Le hérisson / Hedgehog. Kitabını bilemeyeceğim ama filmi çok güzel olmuş. Senaryo üzerinde çok uğraşılmamış ama kötüde olmamış. Karakterler üzerinden giden bir film "Le hérisson". Yönetmenin karakterleri oluşturmadaki ve bir o kadar önemli olan doğru oyuncu seçimindeki başarısı filme çok şey katmış. 12. yaş gününde intihar etmeyi düşünen, büyük akıllı, küçük bedenli Paloma Josse, apartman görevlisi Renée Michel ve apartmanın yeni ev sahibi Kakuro Ozu'nun evdeki yaşamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlatıyor film. Çok sade ve içten karakterler oluşturulmuş. Onları sevmek ve empati kurmak hiç zor olmuyor, böyle olunca filmden alınan zevk kat kat artıyor. Küçük oyuncu Garance Le Guillermic'i ağzınız açık bir şekilde izlememek imkansız. Büyümüşte küçülmüş dediğimiz çocuklardan birini değil (zaten hiç sevmem öyle çocukları) harbiden yetişkin birinin görüşlerine sahip ve o kadar olgun bir karakteri çok başarılı bir şekilde canlandırmış. Diğer performanslarda çok iyi ama Garance Le Guillermic'in gölgesinde kalmaktan kurtulamıyorlar malesef. Kaire Film Festivalinde almadık ödül bırakmamış. Zaten bırakmasın da.


İzlediğim yedi film arasından en beğendiğim ise Flickan / The Girl oldu. Yine ilk filmini çeken bir yönetmen (Fredrik Edfeldt) ve yine çok başarılı. Bu sene ilk filmlerin yılı oldu neredeyse. Aliesi bir yardım programıyla Afrika'ya gidip, 10 yaşından küçük olduğu gerekçesiyle küçük kızı evde halasıyla bırakır. Halasının tanıştığı bir adamla çekip gitmesinin ardından, küçük kız kendi başının çaresine bakar. Bu arada komşuları ve edindiği arkadaşlar sayesinde yetişkinlerin hayatlarını tecrübe eder. Bütün bir filmin yükünü başroldeki kız çok başarılı bir şekilde taşıyor. Bütün olayları onun penceresinden izliyoruz. Bu yaşta bu kadar ağır bir rolün altından çok iyi kalkmış. Film oldukça sade ama bir o kadarda etkileyici. Senaryoda çok iyi yerlere temas edilmiş ve çok güzel ayrıntılar oluşturulmuş. Bu kadar güze film ödülsüzde kalmamış tabiki. Berlin ve Atina'dan ödüllerle dönmüş. Kuzey taraflarının filmlerini sevenler için güzel bir öneri olur.


-Sonra o ne öyle prensler,prensesler,şatolar,matolar.Gençleri zenginliğe özendiriyorlar ondan sonra gelsin hortumculuk,gelsin hırsızlık.

-Ama abi böyle masum masallar filanda vardı.Günahlarını almayalım.

-Dünyayı bok götürüyor be oğlum.Masallar mı masum olucak Selim?


Beyazperdede siyaset,sınıf ayrımcılığı gibi konularını işleyen insanlık dramlarına sıkça rastlarız özellikle de bunu çocukların gözünden anlatan yapımlar konuyu daha etkin bir anlatım sanatına dönüştürürler.Machuca'da bu insanlık dramının Şili ayağını bizlere aktarıyor.Şili'de 11 Eylül 1973 yılında gerçekleşen ordunun kontolü ele almasına doğru giden yol ve etkilerini burjuva çocuğu Gonzalo ile fakir ailenin çocuğu Machuca'nın etrafında akseden olaylarla anlatıyor.Filmle ilgili bilgi vermeden önce konuyu anlamak açısından Şili'de dönemin şartlarını bilmek gerek.

Salvador Allende 1970 yılında Şili'de ki seçimlerde halkın %36.3'lük oyunu alarak iktidara gelir.Sosyalist bir partinin dünyada ilk kez seçimlerle devlet yönetimine gelmesi açısından çok önemlidir.Endüstrinin devletleştirilmesi (bakır ihracatı özellikle) ve toprakların yeniden dağıtılması Şili'de reformların başlangıcıdır.Ekonomik reformlar ilk yıl başarılı olmuştur ve Şili ekonomisi %8.6 oranında büyümüştür fakat 1972'de büyüme devam etmemiş ve enflasyon %140 çıkmıştır.Bununla birlikte karaborsa ve yiyecek kıtlığı Şili'de baş göstermiştir.Buna rağmen 1973 seçimlerinde Allende seçimlerde oyunu %43e kadar çıkarmış ve halkın desteğini bir kez daha almıştır.Yalnız durumdan hoşnut olmayan muhafazakarlar, milliyetçiler ve Hristiyan demokratlar birleşerek Demokratik Koalisyon'u kurdular.Şili meclisinde Allande aleyhine
propagandalar yapıp anayasayı delmekle suçlamış ve ülkede
diktatörlük kurmakla suçlamışlardır.Çözüm önerileri ise ordunun yönetime el koyması ve demokrasinin yeniden sağlanması idi.11 eylül 1973 tarihinde ABD'nin de desteğini alarak ordu yönetime el koymuştur.Darbe sonrası ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger'ın söyledikleri de son derece manidardır. "Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir." Kaderin cilvesi bir başka 11 Eylül Abd'de farklı bir olaya tarih olmuştur.


Konuyu kısa bir özetle idrak ettiğimize göre filme geçmek gerek.Sınıf ayrımcılığını işliyor dedik en başta.Sosyalist bir hükümetin ilk olarak onaracağı durumlardan biridir sınıf ayrımcılığı ki Gonzalo ile Machuca'nın arkadaşlığını başlatan da kendi içinde bu sınıf ayrımını bitirmek için fakir öğrencileri de bünyesine katan Şili'nin en iyi okullarından biridir.Peder McEnroe sosyal hayattaki sınıfların öğrenciler arasında baş göstermemesi adına yoğun çaba sarfediyor fakat her okulun olmazsa olmazı başı bozuk zengin çocuğu her daim ortamı gerer.Zengin öğrencilerin fakirlere ihtiyatlı yaklaşması ve onları aralarına almaması bireylerin sınıfsal reflekslerinin kişilikleri oturmadan şekillendiğini gösteren bir durum.Buna rağmen Gonzalo ve Machuca ilk etapta iyi bir arkadaşlığın başlangıcını yapmışlardır.İlk cinsellik keşifleri,burjuva dünyasının kokuşmuş yaşama biçimi ve Gonzalo'nun sosyalist yanlıların gösterilerinde Machuca ile birlikte henüz birşeyleri bilmesede yaşadığı coşku ilk etapta filmin bize sunduklarından.

-Çocuklar ve sarhoşlar yalan söylemez

Fakat sınıf ayrımı çocukları aynı bina altına sokunca ortadan kaldırılan birşey değil.Onlardan arkadaş olmaları istense bile bu arkadaşlığı sürdürmek çok zor olucaktır.Değişen Şili,baskılar,her geçen gün kıtlığın baş göstermesi ve çocukların çocuk olmasını engelleyen bireyler.Okul çatısı olmadığında tekrardan seyrine devam eden hayatlar olucaktır çünkü çocuk bile olsalar hayatları ayrı yönde ilerlemektedir.Machuca'nın sarhoş amcası durumu yeğenine gayet iyi özetliyor.


-Bu kim?
-Arkadaş.
-Senin şu arkadaşların...5 sene içinde arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun? Üniversiteye başlayacaklar ve sende tuvaletleri temizliyor olucaksın.10 yıl sonra arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun?Babalarının şirketlerinde çalışıyor olucaklar ve sen hala tuvalet temizliyor olucaksın.15 yıl sonra arkadaşların babalarının şirketlerinin sahibi olucaklar ve sen tahmin et ne yapıcaksın?...hala tuvalet temizliyor olucaksın.Arkadaşlar o zaman adını bile hatırlamayacaklar.



Yönetmen Andres Wood siyasi olayları sadece belirli noktalarda gösterilerle,fakir evlere asılan posterlerle veya darbe döneminde askeri rejimin okulda eğitimi ele alışından dem vurarak anlatıyor fazla karamsarlık etkisi yaratmadan olaylar genel hatlarıyla ele alınıyor.Bizlere çocukların dünyasını sunuyor,iki ayrı dünyanın çocuğunun farklı dramlarını anlatıyor.Gonzalo'nun dramı Machuca'nın dramına göre pasif kalıcaktır elbette.Sonuçta sindirilmeye çalışılan fakir,izbe evlerde tuvaleti bile olmayan barakalarda yaşayan gün gelecekte kötü talih ters dönücek diye bekleyen bir halkın üyesi Machuca.

Okulda şiddet azalmaz,darbe yaklaştıkça Şili'nin genel durumunu bir okul üzerinden genelleyebiliriz.Burjuva'nın kendini diğer insanlardan üstün görme çabaları,fakir ailelerin ufak beklentilerini bile sonuçsuz bırakıyor.Sınıf farklılığı olduğu için aynı çocukları elma ve armut olarak iki ayrı kategoriye ayıranlar bile çıkıyor.Peder McEnroe herşeye rağmen Allande gibi burjuvanın isteklerine,ataklarına göğüs geriyor.Burada yönetmen Şilinin yaşadıklarını okul çatısı altında dramatize etmeden sembolize bir şekilde bizlere sunuyor.Sonrasında Allande gibi McEnroe'da okulda eğitimi komutanlara bırakmak zorunda kalıyor.Kendi deyimiyle orası artık Tanrı'nın evi olmaktan çıkmıştır.Bu bağlamda en anlamlı sözler Machuca'nın annesinden bizlere ulaşıyor.
-Herşey aslında biz fakirlerin suçudur,sebep gözetmeksizin.Nasıl olduğunu görmek lazım.Değişmediğiniz için sizi kimse suçlamıyor.Bazen kendime sorarım her şey ne zaman değişecek?Ne zaman farklı şeyler yapmak için cesaretimiz olacak?

Farklı birşey olması söz konusu dahi olmuyor ve devrim olucağı beklenen sosyalist hükümet;iç güçlerin emperyalist güçlerden yardım almasıyla darbe ile son bulur.Şilide burjuva için darbe iyi birşeydir çünkü pencereden baktıklarında gördükleri fakirliği perdeyi çekince artık görmüyorlardır ve son dönemde fakirliği istemeseler bile görmek zorunda kalıyorlardı.Diğer yandan fakirler için bu darbe izbe evlerinde postal darbeli sindirilme veya başkaldırdığında tek kurşunluk ölüm demektir.




Sandro Cenoura: Have you lost your mind? You are just a kid!

Delivery Boy:Listen man, i smoke, i snort.I've begging on the street since i was just a baby. I've cleaned windshields at stop lights.I've polished shoes,i've robbed, i've killed.I ain't no kid, no way. I'm a real man.


Tanrıkent*'te öldürmek veya öldürülmek rutin bir olay.Üzerinde çokca durulucak bir konu değil öldürmek. Yaşamak için öldürmelisin ki sıra sana daha geç gelsin.Fakat herkes genç ölür Tanrıkent'te.Sırayı ne kadar savarsan sav genç ölürsün.Tanrıkent'te dibe vurmak da en tepeye çıkmak da anlık olaylardır.Herşey hızlı yaşanır ve tüketilir.Devlet,polis yönetmez Tanrıkenti tamamen çetelerin kontrolündedir.Sao Paulo'nun içinde adında Tanrı geçen fakat herkese uzak kimselerin yanaşamadığı bir varoş mahallesi.Eli kalem tutanların değil silah tutanların kentidir.Ve Tanrıkent'te en tepede olduğunda ilk yapıcağın şey düşman listesi oluşturmaktır. Okuma,yazma bilmek bunun için önemlidir Tanrıkent'te.

dipnot:Tanrıkent Cida de Deus filminin dilimize çevrilmiş adıdır.

"Sahip olduğum eşyalar, zamanla bana sahip oluyorlar. Ne zaman bi nesneyi sevsem, onu hemen bi başkasına veririm. Cömertlik değil bu.Nesnelerin kölesi olmak istemiyorum."

Jean Paul Sartre


Tyler Durden
:Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar, neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için...Sahip olduğun herşey, en sonunda gün gelir sana sahip olur.Ancak, herşeyini kaybettikten sonra, herşeyi yapmakta özgürsün. Umudunu kaybetmen özgürlüğündür.


Sahip oldukların zamanla sana sahip olur geyiği yapacak değilim zaten Fight Club'ın mevzusu her açıldığında fazlasıyla yapılıyordur.J.P. Sartre'nin sözünü not almışım,geçenlerde de bir arkadaşımın evinde gereksiz onca yığılma yüzünden evde hareket alanı bulamamasından şikayetçi olmasına tanık oldum.Bir nevi ev eşyalara ait idi.Blogumuzunda ismini feyzaldığı kişi bellidir,bazen hatırlamak da fayda var.Travis'e de selam olsun.

90lı yıllarda doğu illerinde yaşamanın farklı bir zorluğu olmuştur.Devletin projeler dışında somut bir adım atmaması,bu sebeple gelişimin olmaması büyük şehirlere göçün çare olarak görülmesinin başlıca nedenlerindendir bildiğiniz gibi.Eğer halk kendi işini kurabilecek kadar zengin değilse göç veya sınır ticareti arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır.Pazar'da hikayemiz sınır ticaretini seçen bir adamın yaşadıkları.

Doğuştan satışa yatkın bir insandır Mihram.Kendi işinin patronu olmayı isteyen bir çok insan gibi fazlasıyla fikre sahiptir ama bu fikirleri hayata geçirmek için lazım olan araç onda yoktur:Para.Kazandığı para sadece yaşadığı günün,haftanın ihtiyaçlarını karşılar.Para Mihram'ın uzun vadeli düşünmesine hep engel olmuştur.Karaborsacılığın meslek olarak kasabalarda uyanıklıkla birlikte para kazandırdığı yıllar tabi.Mihram da bir o kadar uyanıktır.Küçük kasabada küçük şöhret.Kapitalist düzenin bizlere sunduğu lüks tüketim mallarını Mihram bizler için bulur.Gününün çoğunu karaborsa malların pazarlığını yapmakla geçiren bir insanın şu hayatta yırtmak için fırsatları es geçmemesi gerekiyor.Cep telefonların piyasaya yeni yeni yer edindiği bir dönemde sermaye eksikliği önünde engeldir Mihram'ın.Her şeyi bulan Mihram'dan kasaba doktoru ricada bulunur.Fakt para kazanmanın zorluğu ona merhameti,iyiliği biraz da insan olmayı unutturmuştur.Kararsızlıklar içinde kalmıştır.Bir yandan dini vecibelerini yerine getirmek ister ama içkiyi,kumarı bırakamaz,doğru yollardan para kazanmak ister ama sistem onu kötü olmaya zorlar,yardım etmek ister ama kendini de düşünmek zorundadır vesaire vesaire.Kafası hep karışır çünkü önünde duran cep telefonu dükkanı açma fırsatı,bunu başarmak için de lazım olan para ve diğer yandan zamanın aleyhine işlediği bir düzlemde sadece iyilik yapmış olmak.Sınır ticareti gerçeği ile başbaşa kalıyoruz filmin bundan sonrasıyla.Sahi nedir sınır ticareti?Sınır kasabalarının ortak kaderi midir veya yaşamını devam ettirmek adına insanların önündeki sayılı fırsatlardan biri mi? 90lı yıllarda kaçak yolla sınırın öte tarafından satılabilecek olan herşey ülkeye sokulmuştur.Ülkeye en çok da petrol ile çay sızdırılmıştır ki filmin bir sahnesinde karaborsa petrol satışını görüyoruz.Kaçak sınır ticareti ülke ekonomisine zarar vermiştir ama sorun buna zorunlu kılınmak.Önlerine sunulan yollar göç veya sınır ticaretini zorunlu kılıyorsa kaçakçılığı yadırgıyamazsınız.Bu nedenle Mihram'ın kararlarını yargılama yoluna gitmemek gerek çünkü sistem onu buna zorlamıştır.Eğer bu da tutmasa önündeki tek yol göç olucaktır.İyi veya kötü sistemin bir parçasıdır Mihram.


Yapım 45.Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film dahil 4 ödül kazanmıştır.Yönetmenliğini Ben Hopkins'in yaptığı filmde Mihram karakterini Tayanç Ayaydın canlandırmıştır.Yardımcı oyuncu olarak da Mihram'ın amcası Fazıl rolünde Genco Erkal'ı izliyoruz.Diğer oyuncular genelde anlık performanslarla yapıma dahil oluyor.Filmde hafif bir Emir Kusturica havası mevcut.Hikayenin anlatımı,içinde barındırdığı kara mizah,ilk başlardaki hafif oryantalizm...Filmin müziklerine de sirayet eden bir güzelliği var.Rojin'in Mihram'ın koruyucu meleği rolüne bürünmesi ve söylediği türkü en az film kadar güzel.

Ayrıca İngiliz yönetmenin ülkemizin doğu illerinde yaşanan bir hikayeyi anlatım biçimi hayranlık uyandırıcı.Doğu ile ilgili anlatılan hikayelerin terör ve töre başlıklarıyla anlatıldığı ülkemizde esas sorunlardan biri olan kapitalist düzenin bireye etkisini belirli kalıplar dahilinde kalmayarak bize bizi anlatması çok etkileyici çünkü bunu başarabilmenin sadece doğu kültüründen etkilenmekle sınırlı olmadığı kanaatindeyim.Bir nevi bize bizi pazarlıyor bu filmle Ben Hopkins.Ülkemizde üretilen hammaddenin Azerbaycan'da işlenip Finlandiya'da telefon yapımında kullanılıp bize satılması gibi.


Blogu takip eden beni bilir diycem ama pek bildiğinizi sanmıyorum. Zira ayda 1 yazıyı zar zor yazan ben bi kıvılcım beklerim. O kıvılcımı alır...
Dedim madem bu blogda ben de varım benim acilen bi yazı yazmam şart.

Düşündü ve taşındı bu bünye... Bu sıralarda çıkacak olan ve beni sabırla imtihan eden Vavien filmi var. Bunun hakkında kesin yazmalıyım dedim. Daha doğrusu reklamını yapmam lazım dedim. Lan dedim ne duruyosun o vakit yaz dedim...

Engin Günaydın'ı tanımayanınız yoktur heralde. Varsa da o sizin ayıbınız. Yıllarca Avrupa Yakası'nı tek başına izlettirmiş bir karakteri ortaya koyan kişi. Avrupa Yakasında o olmasa muhtemelen şu an Yaprak Dökümü'nün daha bi sıkı izleyicisi olurdum. Nejla ile Leyla'nın nezdinde Ali Rıza Bey'in sonunun ne olacağını düşünerek kafayı yiyebilir, cık cık cık edebilirdim... İşte dostlarım Engin Günaydın beni bundan kurtardı. Şimdi bu adamı tanıtmayıp da kimi tanıtayım ben!

Engin Günaydın... Bilmem kaç yılında Tokat Erbaa da doğmuş. Aradan yıllar geçmiş İstanbul'a gelmiş falan filan derken kendisini ilk olarak Bir Demet Tiyatro'da Zabıta İrfan olarak izlemeye muktedir olduk. Ardından Zaga ile Okan Bayülgen şemsiyesi altında Zaga'yı daha bi şukela hale getirmiştir kendisi. Sonrasında Avrupa Yakası ile televizyonun tek komik komedyeni oldu benim için. Gerçi arada bi dizide daha oynamıştı ama adı pek de önemli değil. Reklamlar falan derken şimdi sırada onu bi filmde, başrolde izlemenin keyfi bambaşka olacak. Yazgı'yı ve Yazı-Tura'yı izleyenler az da olsa Günaydın'ın engin tadına varmışlardır. Yazgı'daki o naif küfür sahnesini hatırlamayanınız-izleyemeyeniniz varsa buraya tıklasın lütfen.

'Zihin bazen gider, bazen gelir. Bazen akıllı olursun bazen gerizekalı.'

Vavien, elektrikçisel bi kelime olmakla birlikte 'gidip-gelme' manasını taşımaktadır. Engin Günaydın'da bu kelimeyi insan beyninin gidip-gelmesi şeklinde metaforize etmiş. Güzel de etmiş. Filmin senaryosu Engin Günaydın'a ait. Bu tür senaryo yazıp başrolde olma durumlarında genelde yönetmenliği de bu üstün kişi yapar bizde. Ama kendisi, herkesin kendi işini yapması gerektiği fikrinde.

Başrollerde Engin Günaydın ve kankası Binnur Kaya(Şahika), yanlarında İlker Aksum, Settar Tanrıöğen ve Serra Yılmaz var. Komedi filmi için kadro değerlendirmesi yapmam gerekirse, hepsi birbirinden başarılı komedi oyuncuları bir arada. İlker Aksum bambaşka bi oyuncu zaten. Bu adam komedi ve korku filminde oynasın diye yaratılmış resmen. Karınca Yuvası'nı hatırlayanınız varsa, Settar Tanrıöğen'in performansını hatırlayanınız var demektir. Binnur Kaya'yı anltmaya gerek yok diycem ama anlatmak şart. Yabancı Damat'ın komedi tarafını üslenmişti kendisi. Yine Babam ve Oğlum'dan da kendisini hatırlamak mümkündür. Kendisini hatırlamanın en mümkün olduğu yer şüphesiz 'Avrupa Yakası'dır. Serra Yılmaz'ı İtalyan'lar bizden daha iyi tanıyolarmış. Kendisini 9 'Dokuz' filminden hatırlamanız mümkündür.

Hatırlama faslını geçtikten sonra filmin konusunu henüz filmi izlemediğim için resmi internet sitesinden okuyup aktarıyorum sizlere:
-Celal, karısı ve çocuğuyla mutsuz bir hayat geçirmektedir. Abisi Cemal'le olan elektrikçi dükkanı ortaklığı da pek iyi gitmemektedir. İşler kesat ve bir çok yere borçları vardır. Bu Cemal ve Celal'in tek eğlencesi Samsun'da bir pavyona gitmektir. Kendileri bir kasabada hayat sürmekteler. Bu Celal pavyon kızı Sibel'e aşık olur. Başına dert alır. Bu arada Celal'in karısı Sevilay da babasının almanya'dan gönderdiği paraları biriktirir. Ancak Sevilay'ın bu biriken paradan Celal'in haberi olmadığını sanmakta, gaflet ve dalalet içindedir. Borç içindeki Celal'de bu paranın tek kurtuluşu olduğunu düşünür, plan yapar. Ve olaylar gelişir...

Son olarak filmin yönetmenlerine değinelim. Yönetmen koltuğunda Taylan Biraderler var.
Taylan Biraderler iki kişilik birader grubudur. Yağmur ve Durul Taylan...
Kendileri her ne kadar Türkiye'nin biraderleri olsa da henüz bi sağlam filmleri yoktur dünyadaki Biraderler'e oranla. Zaten henüz 3 film yönetmişler. Okul, Küçük Kıyamet ve şimdi Vavien.
Vavien filmiyle bu işi başarmışlardır diyerek son sözlerimi yazıyorum.



Roy - O ne?
Alexandria - Yiyecek.
Roy - Nereden buldun?
Alexandria - Kiliseden.
Roy - Sana bağırdım, özür dilerim.Sinirliydim.
Alexandria - Önemli Değil.
Roy - Ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun?
Alexandria - Hımm
Roy - Ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun? Beni anlıyor musun?
Alexandria - Ne?
Roy - Ne demek istediğimi anladın mı?
Alexandria - Ne dedin?
Roy - Dedim ki, ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun? Şunu veriyorsun ya.
Alexandria - Şu dediğin ne?
Roy - Evharist. Bu...
Alexandria - Ne?
Roy - Evharist.Bana verdiğin şey. Bir tür... Ruhunu kurtarıyor.
Alexandria - Sana verdiğim şey, ne?
Roy - Az önce bana verdiğin küçük ekmek parçası.Ruhunu kurtarıyor.
Alexandria - Ne? Ne? Ne?
Roy - Benim için endişeleniyor musun? Ruhunu kurtarır.
Alexandria - Ne?
Roy - "Ruh" ne demek, biliyor musun?
Alexandria - Hayır.
Roy - Güç gibi bir şey.

Başlık için Fırat'a teşekkürler.


Bu sene en merak ettiğim filmlerden birisiydi 'My Sister's Keeper'. Abigail Breslin'i izleyecek olmanın yanında, Cameron Diaz'ın düzgün oynamış olma olasılığı ve konusu beni meraklandıran unsurlardandı. Jodi Picoult'un aynı adlı romanından uyarlanmış film. 'The Notebook'un yönetmeni Nick Cassavetes'in bence başarısız bir deneme olan 'Alpha Dog'tan sonraki ilk filmi. Cameron Diaz ve Abigail Breslin' e ek olarak Jason Patric, Sofia Vassilieva ve Alec Baldwin gibi oyuncular bulunuyor filmde.


Sara ve Brian'ın iki çocukları vardır, Kate ve Jesse. Kate'in küçük yaşta lösemi olduğu anlaşılır ve anne- babası bu konuda ona yardım edememektedirler çünkü uyuşmazlık gösterirler. Doktorlarının bir önerisi üzerine, tam anlamıyla ablası Kate'in donörü olması için Anna'nın yapılması planlanır ve yapılırda. Çok küçük yaşlardan itibaren, çeşitli sebeplerle Anna'nın istediği dışında vucüdu kullanılır, ta ki Anna buna dur diyene kadar. Anna'dan bir böbreğini ablası için vermesi istenir ama Anna bunu kabul etmez. Buna bulunacak sebep çoktur, içki içemeyecek, spor yapamayacak yani yarım olarak kalacaktır eğer böbreğini verirse ama diğer yandan, böbreğini vermezse ablası ölecektir. Anna her şeyi düşünmüş, kararını vermiştir ve bu konuda daha da ileri giderek bir avukatla anlaşır ve tıbbi bağımsızlık için ailesine karşı dava açar.


Filmin daha doğrusu kitabın konusu bana çok ilginç gelmişti. Eğer böbreğini verirsen, bundan böyle istediğin her şeyi yapamayacaksın ama diğer yandan vermezsen kardeşin ölecek. Gerçekten içinden çıkılması zor bir durum. Filmin bu konu üzerine yoğunlaşmış olduğunu düşünerek başladım izlemeye ama ne yazık ki film kendini bu konulardan olabildiğince uzak tutmaya çalışıyor, elini kire bulaştırmadan kurtulmaya çalışıyor. Hasta kızın yaşadıkları öne çıkıyor ve daha ağlak bir hal almaya çalışıyor. Filmin bize hazırladığı son ise çok sıradan. Sonradan birkaç yorum okuyunca, filmdeki sonla, kitaptakinin aynı olmadığını öğrendim ve büyük farkla kitaptaki sonu daha fazla beğendim. Filmin iyi taraflarıda var tabiki. Oyunculuklar açısından başarılı sayılabilir. Abigail Breslin yine çok samimi oynamış, diğer oyuncularda gayet iyiler. Filmde performansını en çok merak ettiğim Cameron Diaz ise geçmişteki performanslarına kıyasla çok iyi oynamış, aralarda yine aşırılıklara kaçmıyor değil ama genelinde başarılı. Müzik kullanımı açısından da gayet başarılı film ama senaryonun eksikiği ve kolaya kaçması yüzünden benim açımdan sıradan bir film olmaktan öteye gidemedi.

-Gümrük Muhafaza nedir? Adı üstünde benim izah etmeme gerek var mı!
-Vardır, varrdırr...
-Demek var! Şimdi Gümrük Muhafaza gümrüğü muhafaza eder. Gümrük Muhafaza olmasaydı mazallah gümrüğü kim muhafaza edecekti.
Peki gümrük nedir? Gümrük muhafaza edildiğine göre önemli bi şeydir. Dikenli tel vatanın kenar süsüdür. Kenar süs deyip geçmeyin. Kenar süs neye yarıyor? Haritada böyle bakınca ülkeni memleketini hemen görüveriyorsun. Sevgili Hisli Hisarlılar, hem hisli hem zekisiniz. Ve söylediklerimi anlıyorsunuz değil mi?...


Kim bilebilirdi ki Kemal Sunal'ı son kez Propaganda'da izleyeceğimizi! Daha çekeceği filmler vardı. Onu Şener Şen gibi olgun döneminde olgun filmlerde de görecektik. Ama nasip değilmiş.

Günümüz açılım tartışmaları için de anlamlı bi filmdir. Ortada yıllarını beraber geçirmiş bi halk vardır. İnsansınızdır siz devlet gibi düşünmezsiniz, düşünemezsiniz. Devlet(ler) aranıza bi çizgi çekmeye karar verir. Sizden de buna uymanız istenir. O çizginin neresinde kaldığınıza göre devletten muamele görürsünüz.. Veya en kötüsü muamele bile görmessiniz... Unutulup gidersiniz.











Üç aydır beni sinemasal anlamda hiçbir şey heyecanlandırmıyor ya da ilgimi çekmiyordu. Ufak miktarda bir yıldır merakla vizyonunu beklediğim James Cameron’ın Avatar filmi belki de. Ama 30 kasım günü öğrendiğim bu haber beni tekrar “sinema nedir?” sorusunun cevabını aramaya itti : Ahmet Uluçay gözlerini hayata yumdu !




Ahmet Uluçay, gözlerini 30 aralıkta yummamıştı aslında. Sinema merakının kendisinde oluştuğu o çocuk yaşlarda ailesinin “sinema zengin işidir” sözünü duyduğunda yummuştu. Kısa metrajdan oluşan filmler yapmaya başladığında kendisine “deli” dendiğinde gözlerini yummuştu. Bir gün uzun metraja da yönelmek istediğinde “kısa film gibi değildir uzun metraj” dediklerinde gözlerini yummuştu. Kendi çocukluğunu anlattığı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmini çekmeye başladığında “bu bütçeyle, bu ekiple, bu kamerayla film çekemezsin” dediklerinde de gözlerini yummuştu.

"Karpuz kabuğundan gemi değil, Titanic bile yaparsın. Para değil, yürek meselesi" sözünün ne denli arkasında olduğunu, gerek kısalarıyla gerek uzunuyla hepimize gösterdi. Gerçekten onun için önemli olan “yürek ve samimiyet”ti.

Çekilecek olan filmlere göre usta yönetmen ve oyuncu tercihleri yapılır. Mesela yukarda ismi geçen James Cameron tarzı film için iyi bir görsel efekt uzmanına ve yönetmene ihtiyaç vardır. Wood Allen, filmlerinde iyi bir senaryo, diyalog ve oyuncu üçlemesi kurarak iyi bir yönetmene ihtiyaç olmadığını göstermiştir. Ahmet Uluçay ise bu ikisinden de farklıydı. Her şeyin iyisinden, profesyonelliğinden kaçındı. Mekan için köyünü, oyuncu için köydeki çocukları ve halkı, kamera için ise dijital bir makineyi seçti. Profesyonellik anlamında kattığı tek şey, az önce de dediğim gibi, “yürek ve samimiyet”ti.

Ahmet Uluçay’ın da bu yazdıklarımı okuduğunu düşünmek istiyorum. Seninle aynı hayali paylaştık. Aynı anda aynı şeyi diledik. Aynı kişilere bağlandık aynı kişilerden medet umduk. Aynı heyecana büründük, aynı korkuları yaşadık. Kalp atışımızı aynı doğrultuda hızlandırdık, aynı şeyi umursadık. Evet, tüm bunları yaparken yan yana değildik belki de; ama bunları ikimiz de yaptık ve buna böyle inandık. Hem ne fark ederdi ki tüm bunları yaparken farklı yerlerde oluşumuz, bir gün aynı yerde kavuşacağımızı da biliyoruz ya, bu avuntu yeter.

Tüm bunların ardından o yine gözlerini yumdu. Tek bir farkla, bu sefer açmayacaktı.

Huzur içinde yat hocam...

(uzunca aradan sonra bu yazımı çok melankolik bulanlarınız olacaktır, ama onu ve beni tanıyanlar bana hak vereceklerdir. Bu da bir dipnottur.)