Once, bir sokak müzisyeni ile bir Çek göçmenin yegane aşk hikayelerini anlatan, sokak müzisyeninin şarkılarını yazarak, birlikte prova ederek ve kaydederek geçirdikleri olaylı bir haftayı anlatıyor. Babasının elektrikli süpürge tamir dükkanında yarım zamanlı çalışan adamımızın asıl hayali kendi şarkılarını çalıp bir albüm çıkartmak. Yakın zamanda Londra’ya taşınan kız arkadaşı tarafından terk edilmiş ve duygusal olarak çökmüş bir adam. Bir gün Dublin’in Grafter sokağında dolaşırken yeni bir hayat kurma ümidiyle Dublin’e taşınmış Doğu Avrupalı bir kızla tanışır. Üst sınıf bir konutta temizlikçi olarak çalışıp çok istediği piyanoyu alabilmek için para biriktirmeye uğraşan bu kızın hayatı hakkında önemli kararlar vermesi gerekmektedir. İrlanda’nın yaşadığı ekonomik patlamadan bu yana son derece materyalist bir hal almış Dublin’de, kendilerini toplum dışı hisseden bu iki insan müzik sayesinde güçlü bir bağ kurarlar.

İrlandalı grup The Frames’in solisti Glen Hansard'ın başrolde oynadığı Once filmi, klasikleşmiş müzikallerin çok ötesinde bir film. Birçok başarılı müzikal filmde, oyuncuların performansı ve senaryonun akışı size o filmin müzikal olduğunu açıkça gösterir. Once filmi için bu klişe geçerli değil. Müzik filmin ana temasını oluştursa da bu durum size hiç müzikal havası vermiyor; çünkü her şey olağan bir akış içerisinde. Esas oğlan sokaklarda şarkı söyleyerek kendisine gereken parayı çıkartır ve bu sizi filmin içerisine girmeye zorlar. Gündüzleri para kazanmak için sokaktan geçen insanların seveceği tarzda parçaları çalıp, hava karardığında da kendi bestelerini çalmaya başlar. Bir gün ismi bilinmeyen esas kız onun şarkısını dinler ve hikayemiz bu şekilde başlar. Çok düşük bir bütçesi olan filmin soundtrack albümü o kadar çok ses getirdi ki, geçen yıl En İyi Orijinal Film Müziği dalında Falling Slowly
parçası ile oscarı kucakladı.


"How often do you find the right person?" Sorusundan hareket eden film, müzikle iç içe geçen hayatların arasından, doğru insanı çekip çıkarmanın mümkünlüğünü sorgulatıyor izleyicisine. Markéta Irglová'nın sesinin devreye girmesinden sonra daha da büyülü bir hal alan Once, hayatlarındaki tüm zorlukları müzik sayesinde aşan iki farklı insanın yaşantısını anlatarak, ikinci bir darbe indiriyor klişelere.

Melodilere kulak vererek etraftaki tüm kötü sesleri duymamaya çalışmak ve hayatın en berbat anında aşkın tutkusuna kendinizi bırakmaya çalışmak. Filmi izlediğiniz zaman bunun çok da zor olmadığını görüyorsunuz. When your mind's made up parçasının da anlatmak istediği gibi, akla geldiği an yapılmalı birçok şey. Aşk için harekete geçmek belki bunlardan biri. Ama aklınıza gelmişken yapmanız gereken birkaç şey varsa eğer; Once filmini izlemek de kesinlikle onlardan biri.



" Biz kimsenin değiliz ve herkese aitiz. "


Irene - Cuore Sacro


Neye Karşı, Ne İçin


Feodalizmin yıkılışı, krallıkların parçalanışından sonra yeniden doğan burjuva sınıfının kendi çıkarlarına uygun olan bir devlet modeli geliştirmesini gerektiyordu. Ulus devletler ve uluslar bu sayede ortaya çıkmış siyasi yapılanmalardır diyebiliriz kabaca. Modernizmin getirdiği bu süreç içerisinde ulus devletlerin kuruluşu katliamlar, zorla yerinden etmeler ve soykırımlarla gerçekleşmiştir. Amerika yerlilerinin katledilmesinin gerekçelerini düşünelim. Avrupa’da buhrandan çıkmış gelmiş insanlar; ve altın dolu olduğuna inanılan Amerika toprakları… Özgürlük Rüzgarı’nın senaristi Paul Lavert bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Bence imparatorlukların tarihi nasıl yeniden yazdıkları çok ilginç bir konu. Mesela bundan 500 yıl önce Colombus büyük bir denizci olarak bir yer keşfediyor ve tarih ona büyük bir saygı duyuyor. Ama tarihin yazmadığı, unutturduğu bir şey var ki; yerli halka saldırdığından, kendi topraklarından çıkarmaya çalıştığından kimse bahsetmiyor. Eğer biz de daha objektif bir İngiliz tarihi öğrenmiş olsaydık, imparatorluğumuzun medenileştirme görevinin altında yatanın ne olduğunu bilseydik, mesela Hindistan’da, Kenya’da 1950’li yılların sonuna kadar neler olduğuna dair objektif bir bilgimiz olabilseydi, İngilizler aynı yalanları bu olaylarda yutmazlardı.”

Bu ulus inşası sürecinde birçok etnik grubun yok olması gerçeği bir yana, bağımsızlık savaşları olarak gündemimizde konumlandırdığımız uluslar varlığını sürdürebilenler olmuştur. İrlanda gibi… Dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir nokta ise, filmde de anlaşılacağı gibi, tüm bağımsızlık mücadelelerinde olduğu gibi İrlanda’daki bağımsızlık hareketi de homojen değildir. İşçi, köylü ve burjuvazinin bir kısmından veya burjuvaziyle işbirliği içerisinde olan gruplardan oluşmaktadır. Bunun vurgulandığı birkaç sahnenin üzerinden gidelim.

İlki köyde mücadele etmeye karar veren arkadaşlarının kalmaya ikna etmeye çalıştığı Damien’ın temsil ettiğidir. Abisi ve arkadaşları ona “Artık bizi bırakamazsın Damien. Bazılarımızda kas gücü var bazılarımızda beyin. Bundan sonra olmaz.” diyerek Damien’ın aydın sınıfını temsil ettiğini ortaya çıkarmışlardır. Damien da tam bir aydın tavrı göstererek gel gitler yaşamış, Londra’ya gidip iyi bir doktor olmak veya kalıp ölümüne mücadele etmek arasında ikilem yaşamıştır. Hatta mücadelenin zorunluluğundan kaçmak için İngiliz ordusunun kat be kat fazla gücünü sebep bulmuştur. Aydınca bir küstahlıkla 17 yaşındaki Micheail O’Sullivan’ın ismini İngilizce söylemediği için öldüğünü bunun Micheail’in kendi hatası olduğunu söylediğinde tam bir halk kadını olan Sinead anında cevabı yapıştırmıştır: “Yani hepimiz Londra’ya tek gidiş bileti almalıyız öyle mi?” Kısacası Sinead, Damien’a “sen aydınsın, gidip kendini kurtarma şansın var fakat bizler köylüyüz, bizim burada yaşamaktan başka bir şansımız yok. Bu yüzden savaşmak zorundayız.” diyor.

Hemen bu sahneden sonra tren garına geliyor. İngiltere işgal askerleri arama için trene binmek istiyor ama makinist sendikasının ‘İngiliz askerlerini ve onların savaş malzemelerini taşımama kararı’ aldığını söyleyerek onları trene sokmuyor. İlerleyen sahnelerde liman işçilerinin de greve çıktığını görüyoruz. Burada ise karşımıza işçi sınıfı çıkıyor. İngiltere ordusuna ambargo uygulamak, oldukça politik bir karar olarak ele alınmalı. Günümüze baktığımızda sendikaların bu kararları almakta oldukça basiretsiz kalabildiğini görürüz.(Gerçi aydın ve akademisyenler için daha iyi durumda olduklarını söylenemez ya.) Ama savaş koşullarının işçi sınıfını nasıl politikleştirdiğini, bunun sendikal kararlara bile çok net bir şekilde yansıdığını görebiliyoruz. ABD’nin Irak işgali sırasında tüm taşıma işçilerinin grev ilan ettiğini düşünsenize. Ama böyle bir şey bugünden bakınca henüz mümkün görünmüyor. Günümüzde her sendika kendi iş koluna dair ve kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Çünkü işçi sınıfının örgütlenmesinde politik bir düzey dünyanın hiçbir yerinde istenilen düzeyde yakalanmış değil. Ken Loach, belki de bu sahneyle askerleri trene almayı reddeden makinistin daha sonra silahlı mücadeleye katılmasıyla Özgür İrlanda’nın kuruluşunda işçi sınıfının büyük bir rol oynayacağı sinyalini veriyordur.


Üçüncü sahne ise bağımsız mahkemenin aldığı karara Teddy’nin aykırı davranması. Teddy burada ezilen bir köylü ve bir toprak ağası arasında seçim yapıyor ve toprak ağasını kollamayı tercih ediyor. Bu işin bir yönü. İkinci okuma ise uğruna mücadele ettiğini iddia ettiği Bağımsız İrlanda’nın uzun zamandan sonra kurulan bağımsız mahkemelerinin aldığı kararları ihlal ederek mahkemeyi boşa düşürüyor. Teddy O’Donovan, mahkeme başkanına “Böyle kararlar alarak bölgedeki tüm tüccarları ve iş adamlarını karşımıza mı almak istiyorsun?” diyerek kimin safında bulunacağının sinyalini şimdiden veriyor. Buna karşılık makinist çıkıyor ve orada bulunan köylülerin ceplerinde kaç para olduğunu soruyor. Hepsi tabi ki beş parasız. O zaman Dan, şu cümleleri sarfediyor: “İki dakika önce kendiniz gördünüz. Bu çocuklar kasabanın kodamanını kolluyorlardı ve cebinde beş kurusu olmayan bir anneyi satıyorlardı. Tıpkı sizinki gibi.”, beş parasız. IRA’nın toprak ve arazi sahiplerini koruduğunu ama aslında IRA’yı oluşturan herkes gibi beş parasız olan köylüleri koruması gerektiğini savunuyor. Direnişçiler arasındaki ilk belirgin ayrım burada gerçekleşiyor. İki kardeş ilk burada birbirine giriyor. Kılıçlar çekiliyor ve Teddy özel mülkiyet sahiplerini koruyacağını, Damien ise yoksul halkı savunacağını açıkça belirtiyor.

Bu durumu pekiştiren, hatta çelişkiyi ayyuka çıkaran bir diğer durum ise Britanya ile yapılan anlaşmadır. Anlaşma bir salonda izlendikten sonra halkın gösterdiği tepkiler anlaşmayı yapanların bağımsız İrlanda Anayasası’na (1916) ihanet ettikleri yönündedir. Bağımsız İrlanda Parlamentosu üyelerinin krala bağlılık yemini edeceklerini duyduklarında yükselen bir ses “Benim bir kralım yok.” demektedir. Daha sonra görüntüye bir odada tartışan İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyeleri gelir. Cumhuriyetçiler ikiye bölünmüştür. Daha fazla savaşamayacaklarını ve bu anlaşmayı kabul edeceklerini söyleyenler –ki Teddy burada başı çekmektedir.- ve İrlanda içerisindeki tüm üretim araçları İrlanda halkının olana ve İrlanda tam olarak bağımsız olana kadar savaşmalıyız diyenler (Damien bu taraftadır). Sosyalist bir İrlanda mı, yoksa yarı-sömürge bir İrlanda mı? Tartışmanın özü budur. Yani işgali püskürttükten sonra nasıl bir İrlanda’nın kurulacağı tartışması yürümektedir. Bu durum Damien’ın idamından hemen önce “Neye karşı savaştığını bilmek kolay. Ama ne için savaştığını bilmek zor.” dediği durumdur aslında. Ve aylar önce ilk mahkemede toprak ağasını dava adına koruduğunu iddia eden Teddy yarı-sömürge İrlanda’da kukla olmayı kabul eder. Kendi insanlarına sırtını çevirerek, İrlanda askerî üniformasının içindeki İngiliz olmuştur. Damien ise bir zümrenin koskoca bir kitle üzerinde özel mülkiyet üzerinden tahakküm kurmadığı bir ülke kurulana dek savaşmaya devam edecektir.

Bir diğer dikkate değer sahne ise Katolik kilisesinde yaşanan tartışmalardır. Buradaki kilisenin neye ve kime hizmet ettiğidir. Devrimciler sokaklarda bildiriler dağıtmaya başladığında bu işbirlikçilerin işini zorlaştırmıştır. Kilise bu müşkülü kolaylaştırmanın derdindedir. Cumhuriyetçilerin dağıttığı bildiride şunlar yazmaktadır: “Cumhuriyet yönetimi altında Londra'da lüks içinde yaşayan aristokrasinin arazilerine el konulacak ve arazisi olmayan işçilere ve küçük çiftçilere eşit olarak dağıtılacak. Tüm endüstri ve tarım, işçi ve çiftçiler için devlet tarafından yönetilecek ve gelirler devlet tarafından dağıtılacak.”

Pederin buna cevabı ise “Sadece sizin mallarınızı çalmakla yetinmeyenler, yakında 12 havariyi de devletleştirecekler.” olmuştur. Onlarca yıl savaştan sonra hala savaşa devam etmek isteyenlerdir cumhuriyetçiler ve aforoz edileceklerdir. Böylece halk onlara tanrının adamları tarafından kovuldu gözüyle bakacak ve sözlerine itibar etmeyecektir. Cumhuriyetçiler pederin sözlerine tepki gösterir ve Damien o vurucu cümleyi zikreder: “Katolik kilisesi bir kez daha zenginlerden yana olduğunu kanıtladı.” Geçmişteki aklım olsaydı burada dinin halk mücadelelerini nasıl bastıran ya da uyuşturan bir şey olduğunu rahatlıkla söylerdim herhalde. Ama olmaz… Filistin’den, Irak’tan, Afganistan’dan sonra olmaz. Çünkü ne yazık ki kendi ülkemde de gördüm ki dindar kişilere cahil-cühela muamelesi yapanlar zulüm karşısında kaburgaları 10 metreden sayılan, avurtları krater gibi çökmüş ilkokul çağındaki bir Filistinli çocuğun cesaretine sahip değiller. O Filistinli çocuğu bilirken olmaz. Pan’ın Labirenti’nde direnişçilerin ruhsal yaralarını saran rahibi gördükten sonra diyemem bunu. Ama kilisenin yalan söylediğini söylerim rahatlıkla. Çünkü dediklerine göre tanrı bu dünyada çekilen azapların mükâfatını, yapılan zulümlerinse cezasını vaadediyordu insanlara. Bir yerlerde adalet olmalıydı, ama nerede? Tanrı bunu ancak öldükten sonra görebileceğimizi söylüyordu kiliseye göre. Bu dünyada adalet isteyenler ise tanrı olmak istiyorlardı. Bu en büyük günah. Hemen aforoz edilmeliydiler. “Benim kilisemden çık” diye bağırıyor peder. Kilisenin mülkiyeti bile birilerine aitti.

Sonuçta Damien ve Teddy kardeşler, ( bilinçli olarak iki kardeş seçilmiş sanırım, daha vurucu olsun diye) bu noktada ayrılmakla kalmaz birbirlerine karşı savaşırlar. Özünde bu mülkiyetliler ve mülksüzlerin savaşının bir karikatürüdür. Adaleti yer yüzüne indirme çabasıdır. Damien Sinead’a yazdığı mektupta yineler: “neye karşı olduğunu bilmek kolay, ne için savaştığını bilmek onurdur. Şimdi biliyorum ve bu bana güç veriyor.” Damien’ın uğruna savaştığı şey Sinead’in çocuklarının özgür, bağımsız, sosyalist İrlanda’sıdır.

KONUK YAZAR: Fulya Alikoç

#Diğer Konuk Yazarlar#


1972-75 yılları arasında Kung-Fu dizisindeki Kwai Chang Caine ve Kill Bill' deki Bill karakteriyle izleyenlerin hafızasında yer edinen David Carradine' nin, önceki gün Bangkok'ta kendini asarak intihar ettiği belirtildi. 73 yaşındaki oyuncunun son dönemlerde büyük bunalım geçirdiği söylenmiş yakın çevrelerince. Kısacası, bir devrin sonu ...

“HAYALETLER HALA İRLANDA’DA DOLAŞIYOR”

Bu sözler filmde işbirlikçi kardeş Teedy O’Donovan karakterini canlandıran Padraic Dalaney’e ait. Kendisi İrlanda’nın batı yakasında doğup büyümüş ve İngiltere işgali döneminde ortaya çıkan binlerce isimsiz mezar görmüş. Harabeler içerisinde o günlerden kurtulamamış bir kokunun gezindiğini anlatıyor bizlere. Öldürülen insanlar ait oldukları yere o kadar bağlılar ki hayaletleri bile bırakmıyor İrlanda’yı.

Filmin yönetmeni Ken Loach’un oyuncular olarak o günlerin izlerini taşıyan ailelerin çocuklarını seçmesi elbette bir tesadüf değil. Hatta filmin çekildiği kasaba Damien’ı canlandıran Cillian Murpy’nin memleketiymiş. Bu durum düşünüldüğünde filmdeki herkesin gösterdiği performans teknik yetkinlik ve profesyonel olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Sanki oyuncular tarihin gerçeklerini belleklere yeniden düşürerek ölülerine sahip çıkıyor gibiler.

Bu noktalara değindikten sonra bu yazının asıl hedeflerine gelirsek… ‘Etiğin savaş karşısındaki tavrı nasıl olmalı, ya da bir tavrı olabilir mi’yi sorgulamak istiyorum. Bunun için 3 düşünürün farklı etik yaklaşımlarına değineceğim. Birincisi kategorik imperatifiyle Kant olacak. İkincisi John Rawls’un ‘cehalet peçesi’ düşüncesi. Üçüncüsü de Engels’in sınıfsal yaklaşımı olacak. Tabi ki bu arada ulus kavramının yeniden tanımlanıp açıklanması gibi bir ihtiyaç doğacak. Ayrıca İrlanda’da insanlığın yaşadığı bu deneyimle Türkiye’de Kürtler’in yaşadıkları açısından bir paralellik olduğu kanısındayım. Zaman zaman bu yönde karşılaştırmalar yaparak özellikle filmde öne çıkan benzerlikleri vurgulamak da bugün içerisinde olup bizzat deneyimlediğimiz bir meseleyi anlamak için daha yararlı olacaktır.
Aslında tüm bu iki düzlemin dönüp dolaşacağı tartışma şiddet üzerinde olacaktır. Şiddet meşrulanabilir mi?

Etiğin Şiddet Açısından Direniş ve İşgal Karşısında Tarafı

‘Kendin için öyle bir şey iste ki bunu bütün insanlık için isteyebil’ diye kabaca ifade edebileceğimiz kategorik imperatif ilkesinin insanlığın yaşamında ne kadar gerçeklenebildiğinin uç bir örneğini verebilir bu film bizlere. Kant’ın ödev etiğinin ideal bir dünyadan aşağılara inip gerçek dünyaya ayak basıldığında ne kadar da işlemez bir prensip olduğunu görebiliriz. Kant bize ne vaat ediyor. Örneğin yalan söylememeyi. Kendi örneğiyle açıklayacak olursak düşman askerlerinin gelip size arkadaşınızın yerine sorduğunu düşünün verebileceğiniz tek doğru yanıt : “Üst katta” olacaktır. Arkadaşınızı ölüm beklese de sizin göreviniz doğruyu söylemektir. Peki, filmdeki ilk sahnelerden birinidüşünelim. İrlandalı köylüler kendilerine özgü oyunlarını oynayıp eve döndüklerine İngiliz işgal askerleri evi basıyor ve tek tek hepsine isimlerini söylemelerini emrettiğinde 17 yaşındaki Micheail O’Sullivan ismini söylüyor. Sorun yok, elbette bunu İngilizce yapsaydı. Micheail’in adı Maykıl değildi, Mihael’di. Peki, Micheail bunu yalan söylememe ödevi olarak mı gerçekleştirdi. Hiç sanmıyorum. Bunu yazının ulus kavramını irdelediğimiz ikinci kısmında göreceğiz. Peki, İngiliz askeri öldürmek insan öldürmeme ödevine ters düşüyor. Bu doğru ama İrlandalı halkın katledildiği koşularda değil. İrlandalı direniş savaşçıları yaptıkları (adam öldürme, karakol basma, ihanetçileri cezalandırma) hiçbir şeyin dünya üzerindeki tüm insanlar için istemeyeceklerdir. Çünkü onlar yapmak zorunda bırakıldıkları şeyi yapıyorlar. Bir insan öldürmek elbette ki evrensel ölçekte istenecek bir prensip değildir. Ama zorunlu bırakıldıklarında yapacak başka bir şey yoktur. İngiltere işgal askerleri İrlandalılara yaptıklarını kendi ailelerini de kapsayan tüm insanlık için isteyebilirler mi? İşte bu sorunun cevabı muamma. Kendi aileleri için istemezler elbette. Ama biz yine de insanlığı onlara teslim etmeyelim derim. Bir İrlandalı anne Kant’a sormaz mı: “Onların bu yaptıklarını kendi aileleri için isteyemeyeceklerini düşünmeleri ve çocuklarımı öldürmekten vazgeçmeleri için daha kaç çocuğum öldürmeleri gerekiyor?” diye… Kant iyi ki İrlanda işgalinden önce ölmüş.

Rawls’un da bu anneye Kant’tan daha iyi bir önerisi yok gibi. Cehalet peçesi bize diyor ki: gözünü kapatıp düşün, dünyaya yeniden geldiğinde fakir, siyah, sakat,…. bir kadın olabilirdin. Tüm bunları ‘olma’ korkun ‘zengin, beyaz, sağlıklı bir erkek’ olma dürtüne ağır basacaktır. Bu yüzden daha eşitlikçi bir toplum için çabalamalısın. Aslında bu, etiğin altın kurallarından biri olan ‘sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma’ ilkesinin bir türevinden başka bir şey değil. Yani bizim zavallı İrlandalı annemiz bekleyecek ki İngiltere işgal askerleri kendilerinin bir İrlandalı olabileceklerini, yani böyle bir ihtimalin varlığını düşünecekler ve yaptıklarından vazgeçecekler. Sizce de bu anneden haddinden fazla bir şey istemiyor muyuz? Bu iki etik yaklaşımı ve adalet kuramını savaşları önlemeye dönük iyi niyetli çabalar olarak görebiliriz. Ama ortaya koymamız gereken bazı noktalar var ki etiğin ve savaşın bir arada nasıl yürüyebileceğini belirtiyor.

Öncelikle ortaya koymamız gereken mesele şu ki, Rawls ve Kant, etiği bireyler bazında ele alıyorlar. Savaşa İngiltere kraliyet ailesi ya da parlamentosu –her neyse- karar veriyor, İrlanda’yı işgal ediyor. Ama savaşı fiziksel olarak İrlanda halkı ve İngiliz askerleri yaşıyor. Bu durumda İrlanda halkının ve İngiliz askerlerinin iradesi dışında gerçekleşen bir olgu olarak ‘işgal’ içerisinde biz etik yargılarımızı İrlandalı direnişçilere ve İngiliz askerlerine doğrultuyoruz. Yani asla savaşa ve savaş sırasında yaşanan ya da yaşanacak olan hiçbir şeye özgür bir iradeyle karar vermemiş iki grup insan arasında etik bir uzlaşı arıyoruz. “İngiliz neden insan öldürüyor? İrlandalı neden yalan söylüyor?” gibi bağlamından kopuk sorularla etiği sorguladığımız yanılgısına düşüyoruz. Kim haklı kim haksız diye yargılarda bulunmaya çalışıyoruz. Savaş ve işgalin başlı başına haksız bir durum olduğunu gözden kaçırarak.

Bu durumda Engels’in ahlak konusundaki bir sözü oldukça manidar kalacaktır sanırım. Kendisi tam olarak bir etik çözüm önermiyor. Sadece varolan ahlaksızlıkları açıklama çabasına girişiyor ve diyor ki:
“İnsanları ancak, hayvana yakışan bir durumda bırakırsak ya isyan eder ya da hayvanlığa kapılırlar. Burjuvazinin işçi sınıfının yüzüne cinsel kabalığını vurmaya herkesten daha az hakkı vardır.”

Bu cümle filmin konusundan her ne kadar kopuk görünse de bize şu görüşü öneriyor: İnsan davranışı içinde bulunduğu tarihsel koşullardan kopuk ya da bağımsız değerlendirilemez. Dolayısıyla onların davranışlarını değerlendirirken ve yargılarken bulundukları tarihsel koşullardan bağımsız bir şekilde yargılamaya hakkımız yoktur. İngiltere, İrlanda topraklarını işgal etmiş, halka zulmediyor, işkence ediyor, kadınlara tecavüz ediyor ve insanları sinek gibi öldürüyorken tutup da “İrlandalılar neden insan öldürüyor? Bu ahlaka aykırıdır.” diye sormaya kimin ne kadar hakkı vardır? Aynı şekilde ABD, 5 yıldır Irak’ı işgal etmiş durumda ve ölü sayısının bir milyonu aştığı söyleniyor. Müslüman kadınlara tecavüz edildiği defalarca belgelendi. ABD askerlerinin komutanlarınca aldığı emirler doğrultusunda binlerce insanın keyfi öldürüldüğü, binlerce direnişçiye insanlık dışı muamele çekildiği, işkence yapıldığı defalarca dünya kamuoyuna duyuruldu, bunların hepsi belgelendi. ABD çok sistematik bir şekilde Irak halkını sosyal, ekonomik, kültürel yıkıma maruz bırakırken, intihar bombası olmanın etiğini sorgulayıp yargılamak –yani yargılanacak koskoca bir işgal varken işgale maruz kalanı yargılamak- bir şekilde taraf tutmak değil midir? Aynı şekilde Filistin, Kenya, Hindistan, Türkiye’de Kürtler… Direnişçiler haksız görünen ne yapıyorlarsa bunun sorumluları baskı uygulayan ve işgal eden tarafın bu baskı ve şiddetinden bağımsız mıdır? Ken Loach, ‘The Wind That Shakes The Barley’ ile ilgili bir röportajında “Eğer adalet, bağımsızlık ve özgürlük ideallerinin peşinde koşuyorsanız ve bazıları buna engel olmaya çalışıyorsa tabii ki şiddet ortamı oluşuyor, problem de burada başlıyor. Bu düşüncelere engel olunmasıdır asıl şiddete yol açan, o düşüncelerin peşinde koşmak değil. Bu filmde şiddeti işaret eden şeyler insanlarda ortaya çıkıyor. Damien değişen bir adam ve bu yaşadıklarını sonuna kadar içinde taşıyor. Aynı şekilde Teddy de hep korkuyor. Sonunda onların bir araya gelebileceğini sanmıyorum. Maalesef adil duruma ulaşabilmek için bazı şiddetli değişimler yaşamak gerekiyor.” diyerek bence şiddete dair tartışmalara da son noktayı koyuyor. Hiçbir devrimci eylem ya da bağımsızlık hareketinin şiddeti kutsamak gibi bir amacının olduğunu sanmıyorum. Fakat gelinen koşullar öyle belirleyici olmuşlardır ki şiddetten başka başvurulacak bir yöntem kalmamıştır.

KONUK YAZAR: Fulya Alikoç

#Diğer Konuk Yazarlar#

- Neden 451 de 813 ya da 121 değil?
- Fahrenheit 451 kitap kağıdının yanmaya başlama sıcaklığıdır.
- bir şey daha sormak istiyorum.
- devam et.
- itfaiyecilerin uzun zaman önce kitapları yakmadığı ve ateşleri söndürdüğü doğru mu?
- "ateşi söndürmek " mi ? kim söyledi bunu sana?



Tarihini vermediği bir geleceği konu edinen ama ülkemizde aslında çoktan yer etmiş olan bir dönemi kısmen de olsa anlatan, sistem ve sosyal eleştirilerle bezeli bir film Fahrenheit 451. Kitapların yerini Tv’nin aldığı; insanları asosyal yaptığı, okuduklarıyla onları mutsuzluğa hatta intihara sürüklediği için yasaklandığı bir dönem bu( bize pek de yabancı değil). Yazarın kitabı yazdığı dönemde internet olmadığı için bu eleştiriyi sadece TV bazında yapmış ki şuan olsa sanırım Tv’ye de şükredebilirdi.

Filmin ana karakteri Guy Montag (Oskar Werner) bir itfaiyeciyi canlandırmaktadır. Fakat bildiğimiz türden değil o dönemin itfaiyecilik mesleği. Amacı çıkmış olan yangını söndürmekten ziyade, kitapları yakarak yangın çıkarmaktır. Böylelikle hem insanları kitapların vermiş olduğu huzursuzluktan(!) korumuş hem de onların gözünü sisteme karşı bir nevi korkutmuş olduklarını düşünürler. Çünkü sistem onların koşulsuz kendilerine tabi olmasını, sadece kendi kanallarında gösterilene inanmalarını, düşünmemelerini, hareket etmemelerini istemektedir.


- Bunun dışında Montag iş dışında neler yapar?
- Çok bir şey yapmaz, efendim. Çimleri biçer.
- Peki ya kanun bunu yasaklarsa?
- Sadece büyümelerini izler, efendim.

Montag da sistemin istediği düşüncelere sahip en sadık üyelerinden biri. Ki bu sadakati sayesinde terfi bile beklemektedir. Ondaki değişimler komşusu Clarisse ile başlar. Clarisse, diğer komşularının aksine evinin çatısında anten barındırmayan, izlemekten çok okumayı tercih eden, “kabul” yerine “durun biraz” deyip düşünebilen bir yapıyı temsil ediyor. Aksi karakterde ise Montag’ın karısı Linda var ki Linda’yı oynayan da Clarisse’yi oynayan kişi, Julie Christie'dir. Sanırım bu durum ile Montag’ın durumunun daha izah edilebilir olacağı düşünülmüş. Tercih konusunda aralarındaki birçok farkın yerine sadece kültürel ve sosyal açıdan farklılıklara odaklanılması istenmiş olabilir.


"Yaktığın kitapları hiç okudun mu?"


Montag’daki değişimi başlatan kıvılcım ise Clarisse’nin ona sorduğu bu soru üzerine başlıyor. Soruya ilk cevabı kesinlikle hayır olmuştur. Nedenleri vardı elbet. Birincisi onlar saçmaydı ki kendisine söylenen de buydu ve o da itaat etmişti, ikincisi yasaktı onları okumak. Montag da kanuna bağlı bir devlet memuru olmanın gereksinimleriyle hiç ilgilenmemişti. Tek bakındığı çizgi romandan da öte sadece fotoğrafları barındıran bir gazeteydi. Her şey görsele indirgenmiş, yazısal bazda olanlar minimum oranda tutulmuş ve bu sayade halkın okuma eylemine karşı yetersiz kalınması istenmiştir.

Fakat daha sonra Montag bu sorunun üzerine gitmiş ve yakması gereken kitaplardan birini alarak okumaya başlamıştır. Bu andan itibaren Montag artık eski Montag değildir. Olanı sorgulayan, yaptığı işten huzursuzluk duyan biri haline geliyor. Eskiden yaktığı kitapların kapağını açmaya bile korkan Montag okumaya daha iştahlı bir hale bürünüyor. Bunu da en güzel şu ifade ile açıklıyor : " Bilmediğim çok şey var. Öğrenmem lazım."


Diğer bilimkurguların aksine ,mevcut ya da gerçekleşecek durumdan duyduğu rahatsızlığın fazla oluşundan olsa gerek, mesajını gözümüze soka soka işleyen, hatta mesajından öte de bir şey anlatmak istemeyen bir yapıya sahip. Ray Bradbury' nin yazdığı bu romanı Francois Truffaut 1966 yılında sinemaya uyarladı. Filminden hareketle yazıyı yazdıysam da eserin aksi yönünde bir tavsiye vermek yanlış olacagından öncelikle kitabı okumanızı öneririm. Yok ben almayayım diyenlere de izlemelerini. ( affet beni R.Bradbury )

Bu arada böyle bi esere sahip yazarın, kitabının sinemaya uyarlanması için izin vermesi, kitabında bahsettiği konu ile bir çelişki yaşamaz mı? Bu bi ironi midir? Yoksa bir yenilgi mi?

Zihin Döngüsünün Işıksız Koridorları


Bilinen haliyle bir yaşamı gözlemlemek, elde edilen sanrılarla yeniden bir hayat kurmak gibidir. Her güne uyandığınızda bulanık bir açılımın peşinde koşmaya başlayacağınız ne kadar kesinse, aynı günün sonunda bir dahaki sabahın bulanıklıklarını da hatıranızda arayacağınız o denli kesindir. Sebebi aramak, içsel yolculuğun herhangi bir noktasında örülmüş günleri ortasından başa doğru, oradan da son olduğunu varsaydığımız asıl gerçekliğin katıksız başlama noktasına geri çeker. Oysa dönüp baktığınızda geçmişte aradığınız geleceğinize, hala ortasında olduğunuzu kavramanız mantıksal açıklamaları birer birer belleğinizden silecektir. Bir başka gerçeklikte, farklı insanların da ayrı yaşamları olduğunu düşünmek istemezsiniz, büyük bir resim tasvirinin altında ilk sayfa sonsözü, son sayfa ise önsözü kapsarken fazlasıyla ciddiye aldığınız yankılanır anılarınızda.



“Kumu fazlasıyla abartıyorlar, altı üstü küçücük taşlar.”

Joel


Yaşam anıların bir gölgesi gibi dururken, zihnin kıvrımlı koridorları ölümü ve doğumu bir çatı altına alabilir, başladığı an biten bir yaşam veyahut anıldığı vakit silinmeye yaklaşan bir hatıra gibi. Günü geldiği zaman vazgeçilmesi zorunlu gözüken bir oyuncak misali, acının doğal bir sonucu olan ilişkinin de bugüne gelmesini sağlayan unuttuğumuzu sandıklarımız mıdır? Kaçmak isteğinin yoğunluğu onu isteyenler tarafından değil bomboş olduğu farz edilen bir bütünün garip ikilemiyle geçmişi ileriki zamandan bugüne getirir. Zihnimizde yaşadığımız, herkesin sınırladığı küçük bir alanda boğulmaya başlamışken en yüksek karmaşanın değersizliğinde herkes yitirilir, kartopu misali bütünlüğünü yitirirken avuçlarımızın çukurundan – özellikle belleğimizin kıvrımlarından, kayıp gider. Artık bir zamanın et ve kemik birleşimi, yerini hatıraların çürümesinde sadece kemiğe bırakır, hatırlamak çabadan kaynaklanan küçük bir karabasan olur.

“Canlılık ister yaşayan insan, mekanik yasalara boyun eğmez, kuşkucudur! Bir ölü kokusu bile olsa burada, kauçuktan da yapılabilir aynı şey. Canlı olmayan, iradesiz, başkaldırmayan bir köle…”

Suç ve Ceza


Peki, iradesizliği seçenler kendimiz isek, o zaman bir sisin gerisinde bırakmak istediğimiz yaşam nereye ait olabilirdi? Zorlanmanın verdiği aldırmazlık ve unutulmanın intikamsal bir mücadelede birleştirilmesi hataların haklılıklarını doğrulamayacağı gibi, Joel var olduğu kişiyi bir kısmıyla inkâr ederken sildirilmeye zorlanan bir geçmişte aramasını kısaca “Dejavu” diyerek tanımlar. Film, Alexander Pope’un “Eloisa To Abelard” adlı şiirinden ilham alınarak adlandırılırken, şiirde Abelard’ın kaçınılmaz sonu olarak kitaplarının yakılması bu noktada hem Joel hem de izleyicilere bir “Dejavu” olgusunu hatırlatır, Joel’in anıları da Abelard’ın destek noktası olan kitapları gibi yok olmaya yüz tutmuştur.


“Ne mutludur suçsuz bakirenin dostları!
Unutulan dünyadan, dünya unuturken
Lekesiz zihnin sonsuz ışığını!
Her dua kabul olunmuş ve her istek bırakılmış.”


Tavırsız bir hareketin sonucunda Joel, unutmanın ve sanrının bittiği sınırsızlıkta, silinmesini beklediklerinin tekrar beraberinde yaşamak istedikleri olduğunu kavrar. Gerçek, bugün, geçmiş ve yaşanılması gerekli olanlar birbiri ardına kovalanır. Varlık ve yokluk, sanrısızlığın ötesinde kaybolur. Tüm anılar geçmişten geldiğini sandıklarımızı bugüne yansıtırken şimdiden gelecekte olduğunu nereden bilebiliriz, “Yemek yiyen ölüler miyiz?” diye sorarken Joel. Yaşanmamışlık bir uyuşturucu etkisiyle anıları yok etmeyi sürdürürken, Clementine pişmanlığını Joel’in hafızasında telafi etmeye çalışır. “Birçok erkek benim bir kavram olduğumu ya da onları bütünlediğimi sanırlar” derken Clementine da aynı paradoksun izlerinde tekrarlar bakışlarını.

“Başkalarının hayatına duyulan özlem. Dışarıdan bakınca, başkalarının hayatı bir bütün oluşturur. Oysa içten bakıldığında kendi hayatımız dağılmış gibi durur. Yine bir bütünlük yanılsamasının ardından koşuyoruz.”

Albert Camus



Tek ve tümü oluşturan her bir tekin döngüsel çekiminde Joel, Freudsal bir yaklaşımla silinmeye yakın tüm hatıralarını çocukluğunun utançlarında gizlemeye çalışır. Clementine’dan yükselen bir cümle olması gerekeni açığa çıkarır: “Beni utancına sakla”. Bir kuşun ölümünde ya da kendini fiziksel tatmin safhasında mahremine açılan bir kapı ile Joel yitirilmeye yüz tutmuş olduklarını ironi çemberinde örter. Clementine ise bu olguyu çocukluğuna ait bir anısında olağan bütün gerçekliğiyle yansıtır. Çocukken en sevdiği bebeğinin en çirkin bebek olduğunu ve adının “Clementine” olduğunu anlatır. “O’na çirkin olamazsın, güzel ol, diye bağırırdım. Sanki O’nu değiştirebilsem kendimi değiştirebilecekmişim gibi.” Bu noktada Nietzsche’nin film repliklerinde de yankılanan sözleri, unutmayı bir hastalıktan bir ihtiyaca dönüştürmüş, yanlışlarının yeni bir günle silindiği yeni bir değersizlik akımına mensup post-modern insanları zihinlere getirir.



“Unutkanlar şanslıdır çünkü hatalarının acısını çekmezler. ”

F.W. Nietzsche



Bembeyaz bir kütüphane imgesi ve yıkılan bir sahnesi hem pişmanlığın sınırını hem de sıfır başlangıcının rahatlama noktasını sunar. Gerçekliğin bizlere yansıttığı bir sanrı oyunudur sırrı olan mutlu biri gibi. Bilinmesi imkânsız bir yaşanmışlık, bilinen her şey aniden değişip sadeleşen kişilikler ekseninde karmaşıklıklarını yitirir. Varacağımız yaşamların verdiklerini biz bilsek de mi yaşamazdık yoksa sandıklarımızın sona yaklaştığını hissettiğimiz için mi göz ardı edebilirdik bütün bunları sorusu sonu kapsar.


“Temiz bir hayat ister misiniz? Herkes gibi siz de, “evet” dersiniz. Nasıl “hayır” denir? “Pekiyi, derler, sizi temizleyeceğiz. İşte size bir iş, bir aile, düzenli eğlenceler.” Ve minicik dişler etinizi kemirmeye başlar, kemiğinize dek. Ama haksızlık etmeyeyim. Onların düzeni demek doğru değil. Bizim düzenimiz bu. Kim kimi temizlerse”.

Albert Camus



KONUK YAZAR: Doğu Dost Onural

http://saykodeliya.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #



" Çünkü biz aslında kaybettiklerimiziz. "



Julien ve Sophie, okul yıllarından beri tanışan iki yakın arkadaştır. Sophie'nin Polonya kökenli olması nedeni ile sınıftaki ırkçı çocuklar tarafından taciz edilmesi ve Julien'in kanser olan annesi ve sorunlu babası ile yaşadığı sıkıntılar, her ikisini birbirlerine daha da fazla yakınlaştırır. Haylaz ve hınzır yapıları ile sürekli olarak birbirlerinin cesaretlerini sınamaları ile başlayan süreç, zaman içinde ilginç bir cesaret oyununa dönüşür. Oyunun kuralı çok basittir; sırasıyla her biri, ötekine cesaret gerektiren zorlu görevler verecektir. Bu görevler arasında sınava sütyenle gitmek de vardır, okulun en sert çocuğunu tokatlamak da... Zamanla hayatın kendi zorlukları, bu oyunun bir parçasına dönüşmeye başlar. Ve bu oyun, gitgide inanılmaz bir aşk yaratır aralarında. Ama acaba bu aşk birbirlerine kavuşmalarındaki en büyük engel midir? *

Fragmanı döndüğü ilk zamanlar Amelie filmi ile kıyaslanmak kaderini oluştursa da, gösterime girdikten kısa bir süre sonra kendi kitlesini yarattı Jeux d'enfants. Fransızca 'çocuk oyunu' anlamına gelen ve birçok ülkede 'Love Me If You Dare' olarak gösterime giren film, ülkemizde de 'Cesaretin Var Mı Aşka?' adıyla gösterildi.


Yaşadıkları zorlukları, kimsenin yapmaya yeltenemeyeceği zorluklarla aşmayı seçen iki çocuğun hikayesiyle başlıyor film. Acılarına odaklanmak yerine, cesaretin sınırını zorlayarak oyun adı verdikleri ve başka bir dünya yarattıkları çocukluk zamanları ile çıkıyorlar karşımıza. Julien'in gelecek planlarını dikdatörlük süslerken, Sophie büyüyünce turta olmak istiyor ve filmin yönetmeni Yann Samuell bize sürreal dünyasından bir bilet kesiyor.


Kusursuz olmak zorundaymış gibi davranan Fransız sinema endüstrisinin büyük bir armağanı olarak da görülen Jeux d'enfants, Comedy-Drama-Romance şeytan üçgenininden haz etmeyenlerin bile başucu filmi aslında. Klasikleşmiş romantik komedilere, kendinizi yenileyin artık dercesine, etkileyici repliklere ve müziklere sahip. Renk tonlarıyla da çoğu zaman gerçek bir masalı andıran film, 2004 Palm Springs International Film Festival'inden de ödülle dönmüş.


Bir oyun düşünün ki cesaretin son noktasına kadar gidilebilsin. Bir oyun düşünün ki asla yapmam denilen her şey yapılsın. Ve tüm bunlar olurken üstüne basılan cesaret aşka dönüşsün. Gerçek oyunun hiçbir zaman bitmediğini ve aşkın, cesaretten, gururdan, gelecek planlarından, kısacası her şeyden üstün olduğunu anlatan şahane bir film. Bir an olsun filmin etkisinden çıkıp, aynı soruyu siz de kendinize sorun:

Cap ou pas cap?


Film hastası biri değilimdir. Bir haftada 2 film izlemişsem buradan kapılacak kültür mirasıyla ilgili ortalamalarıma göre güzel bir hasılat elde etmiş durumda sayarım kendimi. Ancak nasıl insanların favori kitapları, rol modelleri var, nasıl keşke bunu ben düşünseydim dediğimiz şaheserlerle karşılaşıp kendimizi buluyoruz orada, işte favori filmim léon'da böyle bir yer kaplıyor benim hayatımda. Léon, her izleyişimde beni benden alan, bana bir şeyler katan, kendimi bulduğum, kendimi kaybettiğim bir film. Sadece bir film olması çok üzücü.
Léon aslında erken büyümüşlerin hikayesi. İntikam için saflığını kurban eden Mathilda'nın bu seremoniyi hazırlarken geçirdiği aşamalar ve senaryoya yedirilmiş hayat enstanteneleri ile büyüyüşünü gördüğümüz başyapıt. Öldürmeyi öğrenmek isteyen Mathilda'ya şöyle seslenir Léon:
-Büyümek için biraz daha zamana ihtiyacın var.
İşte burada küçüklerin aslında görünenden daha büyük dünyası büyüye karışıyor, Mathilda:
-Ben artık büyümüyorum, yaşlanıyorum.


Film bize karakter değil de tip kullanarak uçlardan anlatıyor hayatı biraz. Polis merkezine cephaneyle dalan Léon, bize tekrar fısıldıyor; bu dünyada bir yerlerde birbirlerini delicesine ve karşılıksız seven insanlar hala var. Stansfield ile de gevşemeyin mesajını veriyor bir taraftan. Klasik müzik meraklısı bu kötü adamımız en son bir benzerini kendimi uyandırmak için icat ettiğim kapak numarasına kaplıyor. Onun sonu adalet isteyen ruhlarımıza cennetten bir lot hisse senedi gibi geliyor. Abartılı ama izlerken hissedilmeyen çatışma sahnesi ise filmdeki zeka kullanımını açığa vuruyor. Abartılardan bahsederken Mathilda'nın ilk işinde Central Park'ta bir belediye başkanı tipi vurması, ve pencereden dışarı rastgele ateş açmasını es geçemeyiz. İşte hayattaki süprizler, ve kötü şakalar da bir biçimde girmiş senaryoya. Ve bitki. Filmde hiç konuşmasa da pek çok ortak duyguyu paylaştım ben bu bitkiyle. Şimdi bitki duygu sahibi mi olaylarına girmeyin. O sevgisini içine gömmüş adamın sıktığı her sprey damlası belki bitki için sadece herhangi birinin sıktığı su ama o suyu sıkamasa Léon nasıl rahatlar. Elinde bitki olmadan yollara düşmüş bu ikili eksik değil midir? Filmin en ateşli yerlerinde bile bir başrol oyuncusu gibi sahne almıştır bu bitki. Ve en son, o yıllık otsu köklerine kavuşturulurken Mathilda tarafından, arkada olaydan bihaber kuru kalabalığa nasıl bir aşağılayıcı bakış atmıştır o bitki. Evet, bitki baktı, doğru duydunuz:)

Senaryonun metni de başlı başına bir şaheser bana sorarsanız. Film eleştirisi gibi değil de film methiyesi gibi anlatışım, biliyorum, ama eleştirebilecek hiçbir şeyim yok filmle ilgili:) Motelden kovulan Léon ve Mathilda yolda konuşurken, her şeye tamam cevabı veren Mathilda'ya kızmaya çalışan büyük süt içicisi léon:
-Sürekli tamam demeyi kes, tamam mı?
-Tamam
:)Mathilda yaş olarak daha küçük olmasına rağmen hem filmde geçen yaş repliği ile hem de filmde artık benim rol demeye cesaret edemediğim halleri ile ne kadar "büyük" bir oyuncu olduğunu bize gösteriyor. Bu film çekilirken acaba senaryoyu idrak etme kapasitesinde birisi miydi diye kendime sormadan edemem.


Filmde, hayatın olmazsa olmazlarından aşk da var tabii ki. Aşk küçük Mathilda'nın koskoca Léon'a olan aşkı. Bunu dile getirirken çok rahat olan Mathildacığım, aynı rahatlığı süt yerine içki içtikten sonra öpülmek istediği sahnede de gösteriyor. Filmin sansürsüz versiyonu bazı insanları rahatsız edebilir, şahsen ben de sansürlü versiyonunu daha çok severim. Bana daha çok hitap eder. Filmdeki aşkın Mathilda'dan Leon'a ve Léon'dan ölmğş sevgilisine olan kısmında yozlaşmamış bir aşk tanımı yatıyor, dikkat!

İngilizce senaryosuna bu linkten ulaşabileceğiniz film 1994 Fransız-Amerikan ortak yapımıdır ve yönetmeni Luc Besson'dur. Başrollerini ise Jean Reno, Natalie portman ve Gary Oldman ile bir adet bitki oynamaktadır.

Film bir şeyler öğretiyor izleyicisine. Öncelikle en son kullanılacak silahın bıçak olduğunu söylüyor. Yakınına girince zarar vermek kolay çünkü. Uzaktan ancak işe yeni başlayanlar zarar verebiliyor. Bunun dışında özgürlük arayan asi kimselere özgürlük yerine "kök" buyrun diyor, köksüzlüğe prim veren dünyamızda. İnsan öldürmenin hayattan aldıkları tek gözü açık bir biçimde koltukta uyuyan Léon ile çok güzel ifade edilmiş. Sütün insan gelişimindeki önemi de vurgulanmış, ya da vurgulanmamış ben çarpıtıyorum:)


Léon kayıpların tekrar elimizde olduğu anları bize yaşatan bir film. İçine girip bir süre de olsa üşümeden durabileceğiniz bir yorgan. Sadist tarafınızı terbiye için kullanılabilecek bir ilaç. Ve sakince aktığı için kendinizi görebileceğiniz bir ırmak...

KONUK YAZAR: Gökhan Yıldız

http://skykhanstar.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #


Kristal Cüce, 2006 yılına damgasını vurmuş yedi kısa filmden oluşan toplama bir dvd. Ülkemizde kısa filmlere olan ilginin oldukça az olduğunu ve gerekli desteğin yeterince verilmediğini düşünürsek eğer, ilk defa gerçekleştirilen bu oluşum harika bir şey olarak da nitelendirilebilir. Yurtiçi ve dışındaki çeşitli festivallerden ödülle dönen bu yedi filmin hikayesi ise şöyle:
BEYİNSİZ / BRAINLESS (Ayçe Kartal) 7' 14''


" Bir gün gökten bir çocuk düşer ve onu bir aile evlat edinir. Aile çok güzel geçirdikleri günlerden sonra çocukta bazı tuhaf davranışları fark eder. Doktorun tetkiklerinden sonra çocuğun beyni olmadığı ortaya çıkar. Verilen tedavi bol bol beyin yemesidir. Tuhaf olaylar ise bundan sonra başlar. "

Beyinsiz bir çocuğun hikayesini anlatan ve yaratılan sevimli karaktere beyinsiz demeye dilin varmadığı bir animasyon Brainless. Kişisel olarak izlediğim en iyi Türk animasyonu diyebilirim. Yedi dakika içerisine etkileyici ve güzel bir animasyon ile derin mesajları sığdırmak sanıldığı kadar da kolay bir iş değil.

ANNEM SİNEMA ÖĞRENİYOR / MY MOTHER LEARNS CINEMA (Nesimi Yetik) 3' 32''


" Ana ve oğul bir masaya oturup, boş sandalyeye de sinemayı oturturlar. Ve onun hakkında derin, etkileyici bir sohbete koyulurlar. "

57. Berlin Kısa Film Festivali'nden ödülle dönen ve Dudu Yetik'in oyunculuğunun çok konuşulduğu keyifli bir kısa film.

RETRO AŞKLAR BAHANESİ / EXCUSES OF RETRO LOVES (Ümit Olcay) 12' 20''



" Bir dolunay gecesinde saçlarını kesen adam aşka veda için evden çıkar. Aşkla karşılaşır, aşkı yaşar, aşk biter. Her şey geçmişteki aşklar gibidir ve geri sarılabilir. "

Daha çok oyuncu olarak karşımıza çıkan Ümit Olcay, Retro Aşklar Bahanesi ile bizi ters köşeye yatırıyor. Kristal Cüce içerisindeki kişisel favorim olan bu filmi, uzun uzadıya anlatmak yerine bir sahnesinden alıntı yapmak daha uygun sanki.

" Bütün gerçekleşen hayalleri ve kırıklıkları dolunaya denk geldi. Bir dolunayda saçlarını kestirmiş sevdiğine rast geldi. Olacak iş değildi ama hangi iş olmuştu ki? Yarı sağlam bir çocuk benliğinde, kendinin fark edilip edilmediğine bu kadar düşkün bir ruh. Oysa umurunda olmasa ne kadar da farkında olunurdu herkes tarafından. Hücrelerine kadar güzeldi adam ve hücrelerine kadar hayatlı. Yani nasıl açıklamalıydı kendisine kendini? Beğenmediği görüntüsünde kendi oldu aslında. Müziklemek lazımdı insanları... "

KARŞILAŞMA / CONFRONTATION (Selcen Ergun) 10' 19''


" Tesadüfi bir karşılaşmaya dair, sona erdiği anda başlayan bir film... "

Saadet Işıl Aksoy'un sade ve güzel oyunculuğuyla taçlandırılmış bu film, enteresan bir kurmaca. Çekim teknikleri açısından ne kadar zor bir işin altından başarıyla kalkıldığını gösteren ve sondan başa sarıp tesadüfe inanır mısınız sorusuna yanıt arayan bir film belki de.

POTKAL / MESSAGE FROM THE SEA (Gökçe Pehlivanoğlu) 17' 40''

" Artık bu şehirde aşk yok... "

Fotoğrafçılığı ile isminden sıkça bahsettiren Gökçe Pehlivanoğlu'nun dördüncü kısa filmi olan Potkal'da, İpek Değer ve Murat Prosçiler'in sessiz ve etkileyici oyunculuklarını izliyoruz. Issız adaya düşenlerin bir şişe içerisine koyarak gönderdikleri yardım mesajı anlamına gelen potkal, anlamını taşıyan bir sahne ile giriş yapıyor bizlere.

AYÇA'YI NEDEN SEVİYORUM / WHY I LOVE AYÇA (Müfit Samık) 7' 45''

"Şiddetten zevk alan iki kişi birbirine aşık olursa... "

Mazoşist bir aşkın öyküsünü etkileyici ve yalın bir dille anlatan Ayça'yı Neden Seviyorum, 13. Altın Koza Festivali'nde finalist olmakla beraber, Cannes Film Festivali'nin Türkiye Kısalar bölümünde de gösterilmiş bir kısa film.

2 EYLÜL / SEPT. THE 2ND (Emre Ergül) 20' 05''

" O, on üç yıl bir odada yaşadı. Siz yapabilir miydiniz? "

Bir üniversite mezunu askerlik görevi için doğuya gider. Askerliği sırasında en yakın iki arkadaşı şehit düşer ve evine geri döndüğünde odasından on üç yıl boyunca çıkamaz. Sarsıcı bir hikayesi olan 2 Eylül, galası yapılan ilk kısa film ünvanını da taşıyor aynı zamanda.



Amerika' da yeni çıkan filmin yaptığı box office çok önemli. Bazı oyuncuların da box officeleri oldukça iyi. Will Smith, Adam Sandler, Brad Pitt gişeleri en sağlam isimlerden. Son dönemlerde de Cristian Bale ön plana çıkmaya başlamıştı. American Psycho, Equilibrium (İsyan), Prestige, Batman filmleriyle de herkesin filmlerini merakla beklediği oyuncu oldu. 2009' da vizyona girecek olan Terminator filminde de rol aldı. Cristian Bale' nin başrol oynadığı Terminator : Salvation Amerika' da vizyona girdi. Ve haftasonunda 43 milyon $ ' lık bilet satıldı sinemalarda. Buraya kadar her şey normal. Terminator filminin 3 günde bu derece gişe hasılatı yapması zaten bekleniyordu. Ancak ne var ki Ben Stiller' in rol aldığı komedi filmi olan "Night at the Museum : Battle of the Smithsonian" 53.5 milyon $ ' lık haftasonu gişesiyle, Terminator filmini geride bıraktı. Ancak bu durumun böyle sürmeyeceği belirtildi. Warner Bros. da Terminator filminin uzun vadede daha fazla hasılat yapacağını söyledi.

2009 Cannes film festivali Altın Palmiye Ödülü ; Michael Haneke ("Das weiße Band " )


Nuri Bilge Ceylan’ın da aralarında bulunduğu jurinin seçimiyle belirlenen Cannes Film Festivali Ödülleri sahiplerini buldu. Festivalin en prestijli ödülü olan Palme d’Or ( Altın Palmiye ) ödülü, daha önce Cache filmi ile yine bu ödüle aday olan ama alamayan, fakat o sene En İyi Yönetmen ödülünü kucaklayan Michael Haneke’nin oldu. Ödülü kazandıran film ise Das Weisse Band (The White Ribbon )

Büyük Ödül (Grand Prix)’ün sahibi ise Un prophète filmi ile Jacques Audiard aldı. En iyi yönetmen ödülünü Serbis filminden tanıdığımız Brillante Mendoza , Kinatay filmi ile sahiplendi. Özel juri ödülünü de Mia Hansen ile 'Kaplumbağalar da Uçar' filminin yönetmeni Bahman Ghobadi aldı. Altın palmiyenin büyük adaylarından Lars Von Trier ‘in Antichrist filmi ise en iyi kadın ödülü ile yetindi.



Ödüller :
Palme d'Or (Altın Palmiye):
Das weiße Band (The White Ribbon) - Michael Haneke

Grand Prize (Büyük Ödül):
Un prophète - Jacques Audiard

Special Jury Prize (Özel Jüri Ödülü):
Alain Resnais - Les Herbes Folles (Wild Grass)

Best Director (En İyi Yönetmen):
Brillante Mendoza - Kinatay

Best Screenplay (En İyi Senaryo):
Feng Mei - Spring Fever

Jury Prize (Jüri Ödülü):
Fish Tank - Andrea Arnold
Bakjwi (Thirst)- Park Chan-wook

Camera d'Or (ilk film):
Samson and Delilah - Warwick Thornton Samson

Best Leading Actor (En iyi Erkek Oyuncu):
Christoph Waltz -Inglourious Basterds

Best Leading Actress (En iyi Kadın Oyuncu):
Charlotte Gainsbourg -Antichrist

Un Certain Regard Prize:
Kynodntas - Yorgos Lanthimos

Jury Prize (Jüri Ödülü):
Intermediar - Corneliu Porumboiu

Special Jury Prize (Özel Jüri Ödülü):
Kasi Az Gorbehaye irani Khabar Nadareh (No One Knows About Persian Cats) - Bahman Ghobadi
Le Père de Mes Enfants (The Father of My Children ) - Mia Hansen

Filmleri izleme şansını nasıl elde ederiz bilmiyorum ama birçoğunun Türkiye'de gösterime girmeyeceğine girse de gecikmeli gireceğine eminim. Kurtar bizi rapidshare diyorum, ne diyeyim:)

“Her seven, sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek, sevilenin o aynaya bakmasıdır.” (Özdemir Asaf)

Şimdi dizeleri ilk okuyanlar Yay filmiyle bu dizelerin ne alakası var demiş olabilir. Bazı sanat eserleri vardır asla içe kapanmaz, üzerine yaptığınız yorum da asla son yorum değildir. Bir başlangıçtır sadece, metin karşısındaki çaresizliktir. Ama bu güzeldir de, zira bu durumda sanatçının kafasını okumak zorunda kalmazsınız, metinle baş başasınızdır.

Aşk herhalde filmlerde en çok kullanılan temadır. Ama genelde esas oğlanla esas kız genç ve güzel olurlar. Bazen biri karşılıksız bir aşk besler ve biz film boyunca karşı tarafın da onu sevmesini bekleriz. Ama kimi durumla vardır ki, karşı tarafın sevmeye hakkı olmadığını, haddini bilmesi gerektiğini düşünürüz. Bu filmdeki yaşlı adam da “toplumun kanununa” aykırı gelmektedir kendinden onlarca yaş küçük bir kıza tutkuyla bağlanmakla. Ama kız başka birinin aynasına bakmayı tercih eder, adamın aynası çok derindir; derin, bulanık ve korkutucu… Yaşlı adama da aynayı parçalamaya girişmekten başka çare kalmaz.


Kim ki Duk’un 12. filmi “Yay” da yönetmenin sinemasına yaraşır biçimde oluşturulan dingin anlatımı, sınırlı diyalog ve tek mekân öğeleriyle çizgisini devam ettiriyor, belirginleştiriyor. Tek bir mekânda, açık denizdeki bir balıkçı teknesinde geçen film sözler yerine bakışlar, hareketler ve beden diliyle belirlenen minimalist anlatımıyla diğer filmlerinde olduğu gibi sözcüklere dökülemeyecek tuhaf ama yeni fark edişlere götürüyor seyirciyi. Yine filmin başında sessiz ve garip karakterlerinden ürküyor ama tam da onlarla uzlaşmanız size imkânsız gelmeye başlarken genel ahlak anlayışının ve bütün akıl yasalarının ötesinde bir yerde buluşuveriyorsunuz onlarla.


Filmde 60 yaşlarında bir adam 7 yaşından beri bulup baktığı kızın reşit olmasını beklemektedir. Kız 17 yaşında girdiğinde onunla evlenecektir. Denizin açıklarında karaya hiç çıkmadan yaşayan ikili geçimlerini açıkta balık tutmak isteyen misafirlerden sağlamaktadırlar. Yaşlı adam ve genç kız bu misafirlere kendi yöntemleriyle fal da bakarlar. Yaşlı adam geleceği tahmin etmek için kullandığı yayı aynı zamanda kıza kur yapmaktan vazgeçmeyen balıkçıları kızdan uzak tutmak için de kullanır. Yaşlı adamın yıllardır düşlediği düğüne birkaç ay kala balık tutmak için gelen genç bir misafirle kızın arasında yaşanan yakınlaşmayı yaşlı adam bir tehdit olarak algılarken, genç kız hayatında ilk kez sınırlı dünyasını sorgular ve dış dünyayı merak eder. Yaşlı adam iki genç arasındaki yakınlaşmaya engel olmaya çalışsa da başarılı olamaz. Genç kız, bütün hayatını geçirdiği gemi ve yaşlı adamla hiç bilmediği dünya ve genç adam arasında bir seçim yapmak zorunda kalır.


Filmde yaşamla ölüm arasındaki sınırı temsil eden yay yönetmen için daha derin anlamlar ifade diyor aslında. Metaforu bol sinema dilinin insan zaaflarını betimlemede kullandığı bir sembol belki de, aynı yönetmenin belirttiği gibi: “Filmde kullandığım yay, aslında bir sembol. Yayı elinize aldığınızda ipini şöyle bir gerseniz, bunun ne kadar zor olduğunu; ne kadar çok çaba harcamak gerektiğini hemen anlarsınız. Benim asıl anlatmak istediğim bu yayı tutan yaşlı adamın hikâyesi. Yaşlanmanın, giderek güçten düşmenin nasıl bir duygu olduğunu aktarmak istedim. Bir teknede yaşayan yaşlı adamla genç kızın hikâyesinin “sonsuza dek mutlu yaşadılar” şeklinde sona ermesini istemedim. Öte yandan aşkın ve mutluluğun sadece fiziksel olmadığını, ruhani bir yanının da bulunduğunu anlatmak istedim. Filmde bu yüzden mistik bir yan var.”


Filmde yaşlılığın insanları nasıl çaresizleştirdiğini anlatmaya çalıştığını söyleyen yönetmen bizi yine insan doğasının ve insan ilişkilerinin zamanla geçirdiği dönüşümlere tanık ediyor. Bu garip adamın kıza ne tür bir aşkla bağlandığını sorgularken genç çocukla yaşadığı yakınlaşma sonucu adamın kızın üzerinde kurduğu baskıyı görüp insanların yaşlandıkça tutkularının ne kadar arttığını anlıyoruz. Yönetmen aslında bize “Boş Ev” de olduğu gibi ama bu sefer tutkulu ama bir o kadar da tehlikeli bir aşk öyküsü anlatıyor. Bizi aşkın kökenlerine götürürken, onun beraberinde getirdiği kıskançlık, sahiplenme ve giderek yok etme içgüdüsünü de gözler önüne seriyor.


Filmin başında adamın kıza gösterdiği ilgi ve sevgisi, aşırı korumacılığı, içinde bulundukları garip ilişkilerine mesafeli ama uzlaşabilir bir şekilde yaklaşmamıza neden oluyor. Ama kızın seçim aşamasında adamın kızın üzerindeki baskısını artırarak iktidarını korumaya çalışması, takvimden günler çalarak evlenmedeki acele ve ısrarını somutlaştırması yani kısacası bu hırçın ve uzlaşmaz tavrı bizi çok rahatsız ediyor. Adamla kızın arasındaki gerilim arttıkça seyirci ile adam arasındaki gerilim de artıyor. Ama filmin sonuna doğru bu tuhaf, antipatik tavrının kökeninde yatan tutkulu aşkını hissediyoruz. Hissediyoruz ama kelimelere dökemiyoruz… Adam farklı bir boyut kazanıyor gözümüzde. Kızın gittiği motorun ipini boynuna bağlaması seyirciye adamın tutkularının sınırlarını sorgulatırken çaresizliğini de gözler önüne seriyor. Bu sefer de acımayla bezenmiş tuhaf bir yakınlık duyuyoruz bu yaşlı adama. Onu tam olarak anlayamasak da eskisi gibi kızamıyoruz. Filmin sonu ise aşkı fiziksel sınırlarından çıkarıp ona mistik bir boyut kazandırıyor. Esrarengiz sonun kafamızda yarattığı onlarca soru işareti ruhumuzun salondan dingin ayrılmasını engelliyor. Kim Ki Duk’un aklımızın almadığı karakterleriyle insan ruhunun ve mistik aşkın derinliklerinde buluşuyoruz. Aşkın farklı bir boyutuyla tanışıyoruz. Hikâye genç kızın yaşlı adama sürpriz bir şekilde âşık olmasıyla bitmiyor tabi ki. Zaten filmin derdi de toplumdaki hâkim, herkesin hayalini kurduğu aşkın peşinde gezinmek değil, kanımca aşkı yapı bozuma uğratmak.


Her filminde diyalogların giderek azaldığı Kim Ki Duk aldığı resim eğitiminin etkisiyle sanki filmleriyle resim çiziyor, resim sanatının alamet-i farikaları sinemasının duru ama çarpıcı anlatımında hayat buluyor. Beden dilinin ve resimsel sinematografinin imkânlarını kullanarak sinemanın gerçek gücüne hayran kalmamıza neden oluyor. Öyküsünü planlarla aktararak seyirciyi diyalogların altında bırakmıyor, aksine onları planları hazmedip yorumlamada özgür bırakarak sanat yapıtının biraz da sanatçı ile yapıtı algılayan arasında bir paylaşım, bir ortak üretim olduğunu bir kere daha kanıtlıyor.

Police: Why'd you do it, kid?
Robert: Because she asked me to.
Police: Obliging bastard. Is that the only reason you got, kid?
Robert: They shoot horses, don't they?

AVCILAR SİNEMA GÜNLERİ
Yer: İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü

İlk 2 haftasının geride kaldığı bir etkinliği bildireyim sizlere. Neden 2 hafta önce söylenmedi demeyin, Zeki Demirkubuz söyleşisi var, kaçırmayın !

Kalan Etkinlikler

21/05/09 12:30

Kertenkele ( ve yönetmenin katılımıyla )

25/05/09 12:15
Yeni Dalga'dan Avrupa'ya Sinema ( sunum )

26/05/09 12:15
2000'ler Türk Sineması ( sunum 1 )

27/05/09 12:30
Masumiyet (
Yönetmen Zeki Demirkubuz ile de söyleşi )

28/05/09 12:30
Nazım'ın Küba Seyahati ( Yönetmen Çağrı Kınıkoğlu il söyleşi )

29/05/09 12:15
2000'ler Türk Sineması ( sunum 2 )

" Birini öldürmek zorundaysanız, hepsini öldürdüğünüzden emin olun."



Beni filmle tanıştıran özelliği, senaryosunun Nick Cave tarafından yazılmış oluşuydu. Tek nedenim buydu filmi izlemek için. Ve bir de son dönemlerde zaten az bulunan western tarzı filmlere nedense daha fazla bir sıcaklıkla yaklaşıyor olmam. ( Aynı yakınlığı Appaloosa 'ya da duymuştum).

Hazır Nick Cave gibi asi bir insanın şiddetinin dozunu arttırabileceği bir fırsatı olmuş, o zaman kesin fazla mikarda kan-şiddet görecez diye tahminlerde bulundum ki yanıltmadı da. Bu konuda piştikçe daha fazla kan görebileceğimizi düşünüyorum ama yönetmenliğinin de daha iyi ellerde olmasının gerekliliğini de es geçmiyorum. Çünkü filme bakıldığından ,az önce de dediğim gibi, zaten az sayıda olan western filmlerinin içinden sıyrılabilecek kalitede bir yapıya sahip. İyi çekilmemiş mi? Güzel, ama kanımca daha iyi olabilirdi. Yönetmenin çekmiş olduğu 6 filmin 3 ünün senaryosunun Nick Cave tarafından çıkması ve tüm filmlerinin müzikleri de Nick Cave tarafından hazırlanması sanırım aralarının zor yıkılacağı anlamına geliyor ve benim bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini kabullendiriyor bana ne yazık ki.

Fazla spoiler içermeden filmin sinopsisini sunayım azıcıktan. Asayişten sorumlu bir yüzbaşının geçmişte bir suç örgütü olan 3 kardeşten, en büyüğünü yakalamak için ortancayla yaptığı anlaşmadır. Bu anlaşma gereği ortanca kardeş büyüğü ölü getirecek ve bu sayede idam ile yargılanan küçük kardeşini de kurtarmış olacak. Başta para-çokomel eğrisi gibi basit duran, ver onu -al bunu takası son derece işlevsel gözükse de kişilerin kendi penceresinden baktıgımızda hiç de öyle olmadığını farkedebiliyoruz. Aynı olaya farklı kişilerce bakıp ahlak yargısının kişilerce değişebileceğini, iyi-kötü ayırımını yapmanın her zaman kolay olmadığını görüyoruz.

Sonuçta The Proposition filmi doğu çekimli bir western filmi. Bu yüzden kendine has eklentiler de bulundurmakta. Avusturalya’nın yerlisi aborijinlere uygulanan politikaya, bu toprakları medeniyetleştirecez diyerek kendilerince medeni olmayan kişilerin sırf bu yüzden öldürüldüğüne de ufaktan da olsa sahit oluyoruz filmde. "Medeni insanlar kavga etmezler" tembihleri ile büyümüş bizlere göre (bizlerle kastımın kim olduğunu ben de bilmiyorum) medenileştirmek için savaş açmak, demokrasileştirmek için savaş açmaktan da absürd kaçan bir neden. İngilizlerin anlayışıyla medeni olmak aborijinler için sanırım fazlaca zor ve kabul edilemez. Bunu bir yerlinin yüzbaşının yanından ayrılırken ayakkabısını da bırakmasında görebiliyoruz.
Filmdeki fısıldamalar, ara ara Nick Cave müzikleri ve sinek vızıldamaları.. Bunlar da hoş:)


İzleme nedenim kısmında da dediğim gibi filmin senaristi Nick Cave, yönetmeni ise John Hillcoat. Başrolünde ise çoğumuzun Memento filminden bildiği Guy Pearce , Nil by Mouth filminin küfürbazı Ray Winstone ve Danny Huston var.

Çocuğuna şiddet uygulayan babalar ! Götünüze koyim...

Güzel ve yalnız ülkemizin son güzel filmlerinden Gölgesizler gereken ilgisizliği görmüştür. Filmin gişesi toplam 41bin. Gelin görün ki Brad Pitt bizimkilerden farklı olarak ilgileniyor bu filmle. Daha önce Çin'den Köstebek-Departed filminin haklarını satın alan Brad Pitt'in şirketi, Gölgesizler filmi ile ciddi şekilde ilgileniyormuş. Filmin çekim haklarını satın alma vb. işlerle filmi bir de Hollywood'vari çekecekler anlaşılan.



Gişeden bahsetmişken dikkatimi çeken bi durumdan bahsetmek istiyorum. Sinemaya çıkan filmlerin eskisi gibi gösterimde uzun süre kalmadığı gerçeği. En basit örnekle Cem Yılmaz'ın G.O.R.A. filmi 29 hafta gösterimde kaldı. Devam filmi A.R.O.G. ise topu topu 17 hafta gösterimde kaldı. Bu 17 haftanın rahat 7- 8 haftası da zorlama haftalar(gişede rekor kırmaya yönelik sayıyorum bu haftaları). Bu zorlama haftalarda haftalık ortalama seyirci sayısı 5bini geçmiyor desem yeridir. Babam Ve Oğlum ulaşılması zor bir süre gösterimde kalmıştı: Tam 75 hafta. (1yıl 52 hafta idi di mi:) Son örnek Recep İvedik 31 hafta; Recep İvedik-2 12 hafta...
Anlaşılan o ki Eşkiya ile başlayan sinemadan ciddi miktarda para kazanma süreci yapımcıların iştahını ciddi şekilde kabartıyor. Her daim yeni bir film çıkıyor. Her an çıkabilen filmler ile sinemalarda yer bulmak zorlaşıyor. Öyle ki kimi yönetmenler filmini gösterime sokabilecek salon bulamıyor.

Kapitalizm toplumunun gereklerinden 'hızlı ve aşırı tüketim' olayını sinemamızda ciddi şekilde yerine getiriyoruz. Bu süreç, ister istemez bazı filmlerin yalan olmasını beraberinde getiriyor.

Blogdaki Gölgesizler yazısı için tıklayınız lütfen.