Yüzyılın tartışmasını yukarıdaki paragrafı destekleyerek yapacağımı düşünmenizi istemem. Enteresan bir durum, kendi anlarını özetliyor ve hem Cindy hem de Dean konusunda o kadar isabetli olmuş. Herkes için değil bu tabi ki. Film baştan sona karşılıklı aşkı anlatmadığı için, bir dönem Dean’in Cindy’ye olan sonsuz aşkını ve onu her haliyle kabullenip, hayallerinde bile olmamasına karşın evlenmesi, onunun için dayak yemesi ve sürekli fedakarlık yapmasıdır bahsedilen. Cindy ise, bunalımlı aile ortamından kaçmak, kavgalı olduğu erkek arkadaşını hayatından uzak tutmak için ve hamileliği yüzünden evlenir Dean ile. Başta belki Cindy’nin de aşık olduğunu düşünürüz, ama onunki bambaşka bir aşktır, adını ne koyarsanız koyun Dean’inki ile aynı kefeye koyulmayacak cinsten. Cindy belki de Dean’in aşkının hayranıdır ve karşılıksız sevildiği için bırakmamıştır onu. Çoğu zaman da olan budur sanırım.
5 Şubat 2011 Cumartesi
Blue Valentine
Yüzyılın tartışmasını yukarıdaki paragrafı destekleyerek yapacağımı düşünmenizi istemem. Enteresan bir durum, kendi anlarını özetliyor ve hem Cindy hem de Dean konusunda o kadar isabetli olmuş. Herkes için değil bu tabi ki. Film baştan sona karşılıklı aşkı anlatmadığı için, bir dönem Dean’in Cindy’ye olan sonsuz aşkını ve onu her haliyle kabullenip, hayallerinde bile olmamasına karşın evlenmesi, onunun için dayak yemesi ve sürekli fedakarlık yapmasıdır bahsedilen. Cindy ise, bunalımlı aile ortamından kaçmak, kavgalı olduğu erkek arkadaşını hayatından uzak tutmak için ve hamileliği yüzünden evlenir Dean ile. Başta belki Cindy’nin de aşık olduğunu düşünürüz, ama onunki bambaşka bir aşktır, adını ne koyarsanız koyun Dean’inki ile aynı kefeye koyulmayacak cinsten. Cindy belki de Dean’in aşkının hayranıdır ve karşılıksız sevildiği için bırakmamıştır onu. Çoğu zaman da olan budur sanırım.
29 Ocak 2011 Cumartesi
Kynodontas (Dogtooth)
Shyalaman ‘The Village’ filminde otoriteyi sağlama almış olan bireylerin gelecek nesilleri korku ile yöneterek onları dış dünyanın kötülüklerinden korumalarına vurgu yapmıştı. Bu insanlar bir nevi insanı dış dünyanın kötülüklerinden ayrıştırarak onları saf iyiliğe yönlendirmeye çalışıyorlardı. Bu otorite içgüdüsü ve insanları mutlak iyiye yöneltme genel de bilmkurgu filmlerinden aşina olduğumuz mevzulardandır. Bu mevzuyu çekirdek aile düzeyine indirirsek ve filme Hanekevari bakış açısı eklersek ortaya Dogtooth çıkmaktadır. Her nesil kendisinden önceki nesillerin gölgesinde yetişir. Kabul görülen doğrular geçmişten günümüze insanlığın doğru ve yanlışlarıdır. Deniz kelimesi ilk duyduğunuz andan itibaren size neyi çağrıştırıyorsa hayatınız boyunca bunu öğrendiğiniz gibi kabul edersiniz. Dogtooth filminde ‘deniz’ kelimesi ‘kol kısmı tahtadan olan deri sandalye’ anlamına gelmektedir. Açılış sekansında kasetçalara kaydedilmiş olan kelimeler bizleri bambaşka bir dünyaya götürüyor. Özellikle göze çarpan şey ise kelimelerin dış dünyaya ait olması. Deniz,yolculuk,otoyol. Dış dünyada gitmeyi çağrıştıran yolculuk ve otoyol kelimeleri bu dünyada farklı anlamlar taşımaktadır. Kendisi adına mutlak gerçeği çocuklarına aktarmaya çalışan babanın öğrettiği dilden ayrıştırdığı kelimeler özgürlüğü,yolculuğu veya kötülüğü tasvir edenlerdir.
Babanın otorite sahibi olduğu bu içe kapanık ailede bilginin önemi önplana çıkıyor(Matematik bilgisi). Ödüllendirme ve ceza yöntemiyle çocuklarına bilgiyi aşılamaya çalışan baba ayrıca belirsiz bir geleceğe hazırladığı çocuklarına her daim dış dünyanın korku duyulacak bir yer olduğunu vurguluyor. Bu ödüllendirme ve cezalar onların ‘saf insan’ olmalarına ket vuran en büyük engeldir. Zira kazanma hırsı yapan çocukların birbirlerine verdiği zararlar yadsınamaz.
Bilginin önemi sadece matematik ile sınırlıdır.Diğer bilgiler çocukların dış dünyaya meraknı arttıracağı için bunlarla ilgili bir şey göremiyoruz ve öğretilmeyen her bilgi çocukların hayal dünyasına da ket vurur. Hayal dünyasından yoksun olan çocuklar da korku imparatorluğunda dilin sınırları içerisinde yaşamaktan rahatsız olmuyorlar. Burada bilgisizliğin insan mutluluğuna etkisine tanık oluyoruz. Zira çocuklar babalarından ailenin önemine vurgu yapan şarkıyı dinlerken çok mutludurlar. Bu mutluluk belki onlarca insanın arzuladığı saf anlardan biridir.
Saf insan mevzusuna önceki yıllarda yorum sunmaya çalışan Trier de ‘Idioterne’ yapımında ‘ahmaklığa’ övgüler getirmişti. Trier bizlere saf insan olmanın yolunun sıfır bilgiden geçtiğine inanan bir grup bireyin eve kapanmasını ve sapkınlıklarını sunmuştu. Böylece mutluluğa ulaştığını düşünen grubun kendini tam anlamıyla toplumdan soyutlayamadığını görüyorduk. Yönetmen bu açıdan bu filmin biraz etkisinde kalmış diyebiliriz. Zira işleyiş açısından paralellik gösteren yapımlardır. Her iki grup insan da bilgisizlikleriyle mutludurlar ve toplumdan tamamen soyutlanabilmek imkansız bir iştir.

Yapımda dilden ve otoriter rejimden ayrı olarak üzerinde durulması gereken en önemli husus toplumda kabul gören değer yargılarıdır. Kişilerin ahlak anlayışı da diğer nesillerden öğrendikleriyle şekillenir. Örneğin film boyunca ailesini dış dünyadan korumaya çalışan babanın oğlunun cinsel arzularını dindirmesi için dışarıdan işçi bir kadını eve sokması varolan ahlak anlayışının dışındadır veya daha ileriye gidecek olursak babanın kızını oğluna sunması ve çocuğun ensest ilişkiden zevk almaya çalışması ona doğru gelmektedir ve bu öğrenilememiş ahlak kurallarındandır.Bu açıdan bakacak olursak dış dünyanın kötülüğü iç dünyanın sapkınlığından daha öte değildir.
Dışarıdan erkek çocuğun birlikte olması için getirilen kadın ailenin toplumla tek bağlantısıdır ve dış dünyanın insanı eline geçen her şeyi bozmaya meyillidir.(Dostoyevski’yi analım)Bu bağlamda insanın elinin değdiği her şeyi daha kötüye götürmesi mevzusuna defalarca tanık olmuşuzdur ve bu mutlu ailede babanın sağlam otoriter yapısını bozan tek şey bu işçi kadındır. Öyle ki kız çocuğu işçi kadın vasıtasıyla elde ettiği Rocky filmini izlerken hırsı öğrenmiştir. Kendini taklit etmeyi bırakarak Rocky’i örnek alır. Sinemanın insana farklı bilgiler katabileceğine tanık oluyoruz ve evin büyük kızı acı çekmenin özgürlüğüne kavuşmasının farklı bir yolu olduğu doğrusunu da sinema üzerinden öğrenmiştir. Bir nevi varoluşculuğa Rocky ile adım atar. ”Acı yok Rocky” repliğinin içinde taşıdığı doğruculuk hayatına sirayet etmiştir. Zira son sekansa gelirken “No Pain No Gain” özdeyişinden esintiler görürüz.
28 Ocak 2011 Cuma
SİYAD Adayları
Beş Şehir
Kosmos
Çoğunluk *
Bal
Bahtı Kara
Reha ERDEM (KOSMOS)
Semih KAPLANOĞLU (BAL)
Theron PATTERSON (BAHTI KARA)
Onur ÜNLÜ (BEŞ ŞEHİR)
Seren YÜCE * (ÇOĞUNLUK)
MAHMUT TALİ ÖNGÖREN EN İYİ SENARYO
Selim DEMİRDELEN (KAVŞAK)
Reha ERDEM (KOSMOS)
Semih KAPLANOĞLU, Orçun KÖKSAL (BAL)
Onur ÜNLÜ (BEŞ ŞEHİR)
Seren YÜCE (ÇOĞUNLUK)
Demet AKBAĞ * (EYYVAH EYVAH)
Sezin AKBAŞOĞULLARI (KAVŞAK)
Sevinç ERBULAK (PRENSESİN UYKUSU)
Esme MADRA (ÇOĞUNLUK)
Türkü TURAN (KOSMOS)
EN İYİ ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Tansu BİÇER (BEŞ ŞEHİR)
Güven KIRAÇ (KAVŞAK)
Bartu KÜÇÜKÇAĞLAYAN * (ÇOĞUNLUK)
Reha ÖZCAN (BAHTI KARA)
Sermet YEŞİL (KOSMOS)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Yeşim Ceren BOZOĞLU (BAHTI KARA)
Ceyda DÜVENCİ (EJDER KAPANI)
Nihal KOLDAŞ (ÇOĞUNLUK)
Selen UÇER (BÜYÜK OYUN)
Nurcan ÜLGER (PUS)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Erdal BEŞİKÇİOĞLU (BAL)
Genco ERKAL (PRENSESİN UYKUSU)
Volga SORGU (KARA KÖPEKLER HAVLARKEN)
Settar TANRIÖĞEN (ÇOĞUNLUK)
Cem YILMAZ * (AV MEVSİMİ)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Florent HERRY (KOSMOS)
Uğur İÇBAK (AV MEVSİMİ)
Barış ÖZBİÇER * (BAL)
Barış ÖZBİÇER (ÇOĞUNLUK)
Ercan ÖZKAN (PUS)
26 Ocak 2011 Çarşamba
Settar Tanrıöğen
İşgüzar Celalin abisi Cemal - Vavien - 2009
25 Ocak 2011 Salı
Never Let Me Go
20 Ocak 2011 Perşembe
Art By Change

Şehirlerin hızlı akan hayatına tesadüfi olarak renk katmak ve insanları şaşırtmak amacıyla hayata geçirilen “ART BY CHANCE” Ultra Kısa Film Festivali için başvurular başladı. Bu sene katılımcılar ‘Değişim’ için yarışacaklar.
Son katılım tarihi Nisan’ın 2.Cuma’sı!
Dünya senin kısa filmini bekliyor
Şehir hayatında insanları sanatla buluşturmayı hedefleyen “ART BY CHANCE” Ultra Kısa Film Festivali Mayıs 2011’de 3.kez insanlarla buluşacak. 20 ülkede 200’ü aşkın şehirde yüz milyonlara ulaşmayı hedefleyen Ultra Kısa Film Festivali’ne, başvurular Ocak 2011 itibariyle turkey.artbychance.org sitesi üzerinden başladı. Dünyanın birçok ülkesinden sanatçıların ürettiği 30 saniyelik filmlerden yapılacak seçki, Mayıs ayı boyunca dünyadaki halka açık alanlarda bulunan yaklaşık 20.000 adet dijital ekranda gösterime girecek.
Değişime direnen veya diren(e)meyen filmler
ART BY CHANCE 2011’de bu senenin teması ‘Değişim’. Metropollerde sayısız insana ulaşacak filmler ‘Değişim’ fikrini anlatacak. Farklı gözlerden değişim hikayeleri dinlenecek. Kurmaca, belgesel, animasyon ve video art‘ın her örneğine açık olan festivalde katılımcılardan ‘Değişim’ kavramını 30 sn’de işlemeleri bekleniyor.
Metroda, alışveriş merkezinde, sokakta tesadüfi sanat buluşmaları
ART BY CHANCE 2011’de ‘Değişim’ temalı filmler, izleyicisiyle alışılagelmişin dışına çıkarak sinema salonlarında değil gündelik hayatın içinde buluşacak. Şehrin dört bir yanına yayılmış dijital ekranlarda 1 ay boyunca hayat bulan festival, insanların günlük yolculuklarında karşılarına ansızın çıkarak ve zengin içeriğiyle monotonluğu kırarak dikkatleri üzerine toplayacak.
ART BY CHANCE, katılımcılara festivalin internet sitesi turkey.artbychance.org üzerinden filmlerini yükleyerek online olarak da katılabilme kolaylığı sunuyor. Milyonlara ulaşmak için son gün Nisan’ın 2.Cuma’sı! (8 Nisan 2011)
ART BY CHANCE 2011 Uluslararası jürisini gururla sunar
Walt Disney’in yapımcısı Don Hahn; Fransız Sinema kanalı ARTE’nin yönetim kurulu üyesi Michel Reilac; BIFA’nın kurucusu ve yöneticisi Johanna Von Fischer ve Film Eleştirmeni Nick Roddick ART BY CHANCE 2011’in jürisinin belli olan isimleri. Önümüzdeki günlerde jüriye kimlerin dahil olacağını hep birlikte göreceğiz.
Sayılarla ART BY CHANCE 2010
0: Türkiye ve Dünya’da 1 milyar kişiye ulaşabilen diğer festivallerin sayısı.
6: ART BY CHANCE filmlerinin gösterildiği uçak adedi.
15: Türkiye'de ART BY CHANCE filmlerinin gösterildiği şehir sayısı.
20: ART BY CHANCE filmlerinin gösterildiği ülke sayısı.
30: ART BY CHANCE filmlerinin Türkiye'de gösterildiği üniversite sayısı.
30: Bir ART BY CHANCE filminin uzunluk süresi. (saniye)
39: ART BY CHANCE 2010'a film gönderen ülke sayısı.
40: 2009 yılına göre Türkiye’den başvuran film adedindeki yüzde artışı
103: ART BY CHANCE filmlerinin tüm dünyada gösterildiği şehir sayısı.
105: ART BY CHANCE 2010'a Türkiye'den gönderilen kritere uygun film sayısı.
120: ART BY CHANCE filmlerinin Pegasus uçaklarında gösterildiği ekranların sayısı.
259: ART BY CHANCE’e en çok film gönderen 3 ülkeden (Almanya, Türkiye ve A.B.D.) gelen toplam film sayısı.
428: ART BY CHANCE 2010'a tüm dünyadan gönderilen kritere uygun film sayısı.
1000: ART BY CHANCE filmlerinin Türkiye'de gösterildiği ekran sayısı.
10.000: ART BY CHANCE filmlerinin tüm dünyada gösterimde olacağı ekran sayısı.
1.000.000.000: ART BY CHANCE filmlerinin ulaştığı insan sayısı.
Festival için son katılım: 8 Nisan 2011
Katılım ve ayrıntılı bilgi için lütfen turkey.artbychance.org adresini ziyaret edin.
19 Ocak 2011 Çarşamba
!f Istanbul Keş!f

Şubat’ta 10. Yılını Kutlayacak olan !f Istanbul Uluslararası Film Yarışma Adaylarını Açıkladı
17 Şubat’ta başlayacak olan 10. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali dört yıl önce başlattığı Keş!f yarışmasının 2011 adaylarını açıkladı.
İstanbul’u genç ve yenilikçi sinemanın adresi yapmayı amaçlayan $15,000 ödüllü !f Inspired/Keşi!f yarışması, Türkiye’den ve dünyanın dört yanından 9 filmi ve ünlü sinema profesyonellerini bir araya getiriyor. Yarışma kapsamında Hüseyin Karabey başkanlığındaki uluslararası jüri “sinemada cesur hikaye anlatımı, teknik ve tarzda yenilik” kriterleriyle bir kez daha “İlham Veren Yönetmen”i seçecek.
Yarışan filmler arasında ünlü yönetmen Costa Gavras’ın oğlu ve tanınan müzik klipleri yönetmeni Romain Gavras’ın ilk uzun metraj filmi Our Day Will Come (Bizim de Günümüz Gelecek) var. Vincent Cassel’in sosyopat ve manipülatif bir psikanalist olan Remy’yi canlandırdığı filmde Remy ile himayesi altına aldığı çekingen ve toplumla uyumsuz Patrick içsel bir yolculuğa çıkıyor. Ödülün güçlü taliplerinden bir diğeri de Cannes başta olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen İtalyan yönetmen Michaelangelo Frammartino’nun Le Quattro Volte’si ( Dört Defa). Macar yönetmen Agnes Kocsis’in Cannes Film Festivali’nde gösterilen filmi Adrienne Pal (Adrienne Pal) ise eski çocukluk arkadaşını bulmak için yola çıkan, krema dolgulu hamur işlerine hayır diyemeyen, toplumdan soyutlanmış hemşire Piroska’nın hikayesi. İlk Grönland Oscar adayı filmi olan Nuummioq’da (Nuummioq) hayatının kadını ile tanıştıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen Malik’in dostluğu tekrar keşfetmesi anlatılıyor. İlk filmi Ex Drummer ile nam salan Belçikalı yönetmen Koen Mortier’in filmi 22nd of May (22 Mayıs), bir alışveriş merkezinin bombalanmasını konu alıyor. Danimarka hapishane filmi R (R), Lübnan filmi Ok Enough Good Bye (Tamam Yeter Güle Güle) ve korku-gerilim türünü yeniden tanımlayan Meksika filmi We are What We Are (Kan Kokusu) da yarışacak filmler arasında.
Türkiye’den yarışma adayı ise genç yönetmen İlksen Başarır’ın 2.uzun metrajı Atlıkarınca.
17- 27 Şubat 2010 tarihlerinde İstanbul’da, 2 - 6 Mart tarihlerinde ise Ankara’da gerçekleştirilecek festivalin biletleri yine www.mybilet.com ’dan satışa sunulacak. İstanbul için 5 – 7 Şubat, Ankara için 25 – 27 Şubat indirimli ön satış tarihleri olarak belirlendi. İstanbul’da 8 Şubat, Ankara’da ise 28 Şubat’ta gişelerden bilet satışı başlayacak.
Festival ile ilgili tüm bilgileri düzenli olarak bu adreslerden takip edebilirsiniz.
www.ifistanbul.com
blog.ifistanbul.com
twitter.com/ifistanbul
vimeo.com/ifistanbul
18 Ocak 2011 Salı
68. Altın Küre Ödülleri
En İyi Film (Drama): The Social Network
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Colin Firth (The King’s Speech)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Natalie Portman (Black Swan)
En İyi Film (Komedi-Müzikal): The Kids Are All Right
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi-Müzikal): Annette Bening (The Kids Are All Right)
En İyi Erkek oyuncu (Komedi-Müzikal): Paul Giamatti (Barney’s Version)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo (The Fighter)
En İyi Yönetmen: David Fincher (The Social Network)
En İyi Senaryo: Aaron Sorkin (The Social Network)
En İyi Yabancı film: In A Better World (Danimarka)
En İyi Animasyon: Toy Story 3
En İyi Müzik: Trent Reznor, Atticus Ross (The Social Network)
En İyi Şarkı: ”You Haven’T Seen The Last Of Me” — Burlesque
TV
En İyi Dizi (Drama): Boardwalk Empire
En İyi Erkek Oyuncu – Dizi (Drama): Steve Buscemi (Boardwalk Empire)
En İyi Kadın Oyuncu – Dizi (Drama): Katey Sagal (Sons Of Anarchy)
En İyi Dizi (Komedi-Müzikal): Glee
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi-Müzikal): Jim Parsons (The Big Bang Theory)
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi-Müzikal): Laura Linney (The Big C)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu – Dizi: Chris Colfer (Glee)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi: Jane Lynch (Glee)
En İyi Mini Dizi: İzleyin: Carlos
En İyi Erkek Oyuncu (Mini Dizi): Al Pacino (You Don’T Know Jack)
En İyi Kadın Oyuncu (Mini Dizi): Claire Danes (Temple Grandin)
17 Ocak 2011 Pazartesi
Bal'lanan Şehir ve Kaplanoğlu
14 Ocak 2011 Cuma
Carlos

Devrim hareketleri yandaşları tarafından değerlendirildiğinde çoğunun sadece bir dönemine tekabül eder. Yaş olsun,sınıfsal farklılıklar olsun değişimin taraftarı olanlar buna sadece belirli bir dönem inanırlar zira çoğunun nedeni alt sınıftan oldukları için sınıf düzenini yıkmaktır.Bir çoğu burjuva veya üst sınıf olarak nitelendirdiğimiz kesime dahil olsa devrim kelimesini anmayacaklarını düşünürümBu nedenle devrim kelimelerde varlığını sürdürüp halkın içinde zaman zaman eylemlerle harlanan bir ateştir ve en önemli nokta devrime hangi noktadan baktığımızdır.Devrim bir amaç mıdır yoksa bizler için sadece birer araç mı?
Devrimi birer amaç olarak gören insanları şimdilik es geçelim ve bu olguyu araç olarak kullanıp belirli kitleyi kendine hayran bırakan en önemli figür Carlos’a odaklanalım.Çakal olarak ünlenen ve eylemlerini devrim hareketi adıyla gerçekleştiren Carlos 70lerin ortalarından 80lerin sonuna kadar birçok terör saldırısı gerçekleştirmiştir.En ünlü eylemi 1975 yılında Viyana’da toplanan OPEC üyesi ülkelerin delegelerini rehin almaktır.Paul Assayas bu ünlü figürün Carlos olduğu andan yakalandığı döneme kadar olan yaşantısını mercek altına almış ve televizyona aktarmıştır.Zaten hakkında bir çok edebi eser olan ve öncesinde farklı yapımlarla eylemleri sinemaya aktarılan Carlos’a eylemlerinden ziyade kişiliğini,düşüncelerini,tutkularını da ekleyerek ortaya daha detaylı bir portre çıkarmıştır.
Tv filmi/dizisi olarak 3 bölümden oluşan yapım dönem dönem Carlos’un yakınında olan insanların aktardıklarından senaryolaştırılmış. İlk bölümüyle Carlos’un amaçlarına,adını duyurmasına vesile olan olayları konu alıyor. İkinci bölümünde Opec saldırısına fazlasıyla yer veren ve Carlos’un eylem süreci içinde değişimlerine odaklanan yapımın son bölümünde Carlos’un değişen dünya düzenine ayak uyduramayıp ringden çekilmesi konu ediliyor.
Her yokuşun çıkışı olduğu kadar inişi de vardır.Carlos’un hayatından aktarılanlar da buna uygun düşmektedir.Öncelikle aldığı göstermelik eğitim Avrupa’ya tutunmasına neden olur ve yükselmenin Avrupa’da olucağına kanaat getirir.Yapımın başlarında sevgilisiyle yaptığı bir konuşmada çok rahat bir şekilde Che’yi eleştirebilmektedir.Avrupa’da varlığını sürdürmek için de Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarına katılır.Zira FKÖ’nün eğitimleri üst düzeydedir ve İsrail karşıtı bir çok devletten örgüte para akışı sağlanmaktadır.FKÖ’ye katılışı sonrası en önemli mevzu para ve şöhrettir.Terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin ortak paydası eylemi gerçekleştirmektir.Bu nedenden dolayı öldürmek için ölmeyi göze alan binlerce eylemci vardır.Carlos ise oyunu stratejik oynamayı seven biridir.Hedefe kitlenmeden diğer seçenekleri de tartarak sonuca gider.FKÖ örgüt içinde başıbuyruk birini istemediğinden Carlos’u Opec saldırısı sonrası örgütten atar.Paranın Carlos’un yaşamındaki önemi Opec saldırısı sonrası daha çok dikkat çeker zira devrimci nidalarıyla ismi anılan Carlos Suriye’nin piyonu olmuştur.Dokunulmazlık hakkı ve para Carlos’un eylem gerçekleştirmesi için birincil ihtiyaç durumuna gelmiştir.Sonrasında değişen dünya düzeni ve dibe batış.Ülkeler arası barış en çok da eylemcileri vurur.Örneğin Türkiye Kürtlere gereken değeri verebilse Abdullah Öcalan’ı ismini bilemezdil veya dediğimiz gibi Filistin-İsrail arasındaki gerginlik olmasa Çakal Carlos’u satırlarımıza taşımazdık.Savaşlar çoğu zaman sahte kahramanlar yaratır ve Carlos da bunlardan biriydi işte.Hayatının en şaşalı dönemini örgüt içinde gerçekleştirebilen bunun dışında piyon olan biridir.

Dizi de en çok dikkat çeken konulardan biri de Carlos’u oynayan aktör Edgar Ramirez’in performansıdır.20 yıllık bir dönemi konu alan yapımda Ramirez,Carlos’un geçirdiği değişimlere ayak uyduran hem fiziksel hem de ruhsal olarak karaktere anlam katan bir performans ortaya koyuyor.Bir nevi metod oyunculuk örneği sergilemektedir.Ramirez’in bu performansı ona Golden Globe’da adaylık getirmiştir.Ayrıca yapım miniseri diziler kategorisinde de ödüle yakın durmaktadır.Yapım Fransız yapımı olmasına rağmen Assayas yapımı hiçbir tarafa çekmeden tarafsız bir gözle Carlos’u incelemektedir zira Carlos’dan en çok çeken ve onu yakalayan Fransızlardır.Her türlü övgüyü hak eden yapım geçtiğimiz yılın en iyilerindendi.
10 Ocak 2011 Pazartesi
3 Haber
9 Ocak 2011 Pazar
Tarantino'ya Göre 2010'un En İyileri
Geçtiğimiz senenin sonunda Tarantino'ya göre 2009'un En İyileri'ni paylaşmıştık. Usta bu sene de bir liste çıkarmış. Bu kez 20 film var. Listenin tepesinde ise Toy Story 3...İşte; The Quentin Tarantino Archives'te yer alan, "Tarantino'ya Göre 2010'un En İyileri"
1. Toy Story 3
2. The Social Network
3. Animal Kingdom
4. I Am Love
5. Tangled
6. True Grit
7. The Town
8. Greenberg
9. Cyrus
10. Enter The Void
11. Kick-Ass
12. Knight and Day
13. Get Him To The Greek
14. The Fighter
15. The King’s Speech
16. The Kids Are All Right
17. How To Train Your Dragon
18. Robin Hood
19. Amer
20. Jackass 3-D
7 Ocak 2011 Cuma
Secret Defense
11 Eylül'ün paranoyasıyla şöyle bir Oryantalist film yapalım da Hollywood'daki dostlara "sizi yalnız bırakır mıyız" mesajı verelim diyen bir film olmuş Secret Defense. Fransızlar biz de bu işi becerebiliriz moduyla 2008'de bu filmi yapmışlar. Yönetmen koltuğunda Philippe Haim var. Oyuncu kadrosunda ise Gerard Lanvin ve Simon Akbarian isimleri dikkat çekmekte. Ve yine bu filmde ilk kez karşılaştığım Vahina Giocante.
Amerikan filmleri klişeleri bu filmde de mevcut ama tek bir farkla; Fransızlar motifleri kendilerine göre değiştirmişler. Örneğin; kendi istihbarat teşkilatlarındaki vatansever ajanlar vurgusu (bir fahişe bile yeri gelir vatanını pislik teröristlere karşı korur mesajı), Fransız bayrağının görkemlice çekildiği sahne, filmin sonunda Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı'nın başarılarını anlatan cümle vs.
Vahina Giocante kendine has güzelliğiyle sıradan olan bu filmde bir nebze olsun ilgi çekici. Müthiş bir oyunculuk gerçekleştirdiği söylenemez ama ilerisi için not edip takip edilesi bir isim. Bunu da belirtelim.5 Ocak 2011 Çarşamba
Antichrist (Deccal)

Film; doktora yapmakta olan kadın ile psikolog olan kocasının ateşli sevişme sahneleri ile başlıyor. Arkadan gelen klasik müzik sesi ile pencereden görünen yağan kar silüeti ise sahneye adeta boyut değiştirtiyor. Sevişme – bu yönetmene göre ilk günahı temsil ediyor – devam ederken, arka odadaki beşikte oyuncak ayısıyla oynamakta olan çiftin küçük oğulları Nick bir şekilde beşikten iner. İçeride odadaki anne ve babasının yemekte olduğu naneye kapı arasından bir kaç saniye bakar. – ki bu bakış, seyircinin kalbine atılan ilk nifak tohumudur. Burada izleyicinin zihnine acaba çift, çocuklarını gördü mü? Gibi birçok soru takılıyor. – Daha sonra çocuk bir sandalye alıp pencereye çıkar. Pencerenin yanında olan 3 tane bibloyu ( küçük heykelcik ) devirir. – Filmin devamında bu 3 biblonunda farklı bir anlama geldiğini anlıyoruz. – Pencereyi açıp aşağıya atlar ve hayatını kaybeder.
Film sonunda ise aslında kadının sevişme anında çocuğu pencere kenarında gördüğünü ve fakat olayın hazzından kopmayıp çocuğa müdahale edemediğini anlıyoruz. – Yazının başında bahsettiğim kendini gerçekleştiren kehanet bu. İzleyicinin olmamasını istediği halde filmin başından beri beyninin en uç, en gizli, en mahrem yerinde olan şeyin gerçekleşmesi. Kehanetin hakikatle buluşması yani. –
Başlangıç sahnesinin zahirinde anlatılan ise; Hz Âdem ile Hz Havva’nın şeytanın kandırmalarına uyup yasak meyvayı yiyip, cennetten dünyaya kovulmalarıdır. Buradaki baba Hz Âdem’i, anne Hz Havva’yı, çocuğun pencereden yere düşmesi cenneten dünyaya düşen bizi, anne ile babanın çocuklarının ölümü sırasında sevişmeleri ise Hz Âdem’le ile Hz Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan yasak meyva yemesini temsil etmektedir. İşte Tarkovsky filmlerinin neredeyse tümünde olan simgelerle anlatılan yani zihin altında çevrilen ikinci filmi ve bu filmi çözme mutluluğu, bu olsa gerek. Siz zahirde analatılanı böyle mi anladınız bilemem ama bence anlatılmak istenen tam da buydu.
Filmin en temel önermesi ise; Şeytan – filme göre doğa – ile Tanrının savaşının kadının cinselliği üzerinden işlenmesinden başka bir şey değil elbette. Bu önermeyi filmdeki dialogların birinde geçen “Doğa şeytanın mabedi, Kadın ise şeytanın bedenidir” aforizmasıyla da anlayabiliyoruz. Filmin tek eksi tarafı, erotizmi dahi aşan pornografi sahneleri. Bu sahneler biraz daha yumuşatılıp – tamamen kaldırılsın demiyorum – film daha geniş kitlelere açılabilirdi. Tam bir anti feminist, hatta neredeyse kadın düşmanı olan ve bunu da filminin alt metninde geyet iyi aşılayan – insanoğlunun cennetten kovulma sebebini kadına yüklenmesi – yönetmen Lars Von Trier, bu aşılama için kadının cinselliğini kullanması hiç de şaşırtıcı olmadı aslında.
KONUK YAZAR: Mustafa Ülgen
http://mustafaulgen.blogspot.com/
2 Ocak 2011 Pazar
Yönetmen Sineması Serisi

Bir yapımın hayatı beyazperdeye yansıdığı süreden daha fazlasına tekabül eder.Sinema perdesinde varlığını sonlandıran yapım düşünce ve duygularımızda serüvenine devam eder.Hissiyat mevzusu bu noktada mühimdir zira duygu ve düşüncelerimize hitap edebilmiş her film diğer filmlere göre farklı konumlandırılır.Bu yapımlarda barındırılan semboller,anlatım teknikleri her sahne üzerine konuşabilmemizi ve farklı kapıları açmamıza vesile olur.Bağlandıkça filmlere onları anlayabilmek ve yönetmen gibi düşünebilmek adına kişisel çözümlemeler yaparız.Film kritikleri insanlara yapımlarla ilgili çeşitli gerekli-gereksiz bir çok bilgi verebilir.Fakat yönetmenler üzerinden film çözümlemeleri yapabilmek farklı bir uğraş ve emek gerektirir.Bu çözümlemeler yapımlardan önce yönetmenleri anlayabilmekten geçer.
Dış ülkelerde sinema üzerine yapılan edebi eserlerde sıklıkla gördüğümüz yönetmen ve film çözümlemeleri mevzusuna Küre Yayınları Türk Sinemasının son dönemde en önemli yönetmenlerini mercek altına alarak ortak oluyor.2010 Ocak ayında başladıkları "Yönetmen Sineması" serisine Semih Kaplanoğlu ve Ahmet Uluçay isimlerine odaklanarak devam ediyorlar.Sinema adına daha fazla esere ulaşmak için öncelikle açılan kapıları aralamak lazım.Bunun için de binbir uğraşla çıkarılan eserlere gereken ilgiyi göstermeliyiz.Seride varolan kitaplarla ilgili arka kapak yazıları aşağıdadır.
Derviş Zaim
1990’lardaki Yeni
Türk Sinemasının önemli isimlerinden Derviş Zaim’in filmografisi, fantastik olanla gerçekçiliğin, yoksunlukla sınıfsal farklılığın, tarihsel olanla bugünün, geleneksel sanatla sinema dilinin, estetikle estetik olmayanın gerilimine ve bağlantısına dayanan görsel bir bütün sunar. Benzerlerine göre kendini biraz daha üstü kapalı bir şekilde temsil eden yönetmen, ikinci filminden itibaren dış dünyanın entrika ve “insan insanın kurdudur” anlayışından doğan kıyasıya mücadeleci gerçeğini benimser. Öte yandan üslûba dair farklı bir yönsemeye de girer ve ebru, minyatür, hat gibi sanatlarımızla sinema dili arasında organik bir bağ kurma çabalarına girişir. Bu çabalar, bize dair bir sinema dilinin kurucu çalışmaları manasında hakikaten önemlidir.Derviş Zaim’le söyleşi:
“Yapmaya çalıştığım sinemada değer üretme çabası var”
Nuri Bilge Ceylan
Türk sinemasında
1990’larda başlayan dönüşümle beraber ortaya çıkan yeni kuşak yönetmenlerden biri de Nuri Bilge Ceylan’dır. Asıl olarak fotoğraf sanatı birikiminden gelen Ceylan, özellikle siyah-beyaz fotoğraf estetiğini içselleştirerek geliştirmiş,sinemasında da bu estetiği oldukça fazla kullanmıştır. Görüntülerin bir kısmında fotografik değer sinemasal olana üstün dahi gelir. Bir estetik kaygının sonucudur bu; kimi zaman renklerle bile oynanır ve duygu dünyasının titreşimleri imgenin tabiatını da belirler. Tematik olarak ise, üçlemede (Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak) mevcut izlenimci ve durumcu bakış, sonrasında bir müdahaleyle varoluşsal olanın bıçak sırtına dönüşür ve bir yerde bir muamma olan insan doğasının peşine düşer. Zeki Demirkubuz
Yeni nesil Türk sinemacılarından Zeki D
emirkubuz’un sinematografisi, kesif bir acı, hınç, mağlubiyet, daha az kesiflikte de kayıtsızlık, nihilizm ve arabesk-kitsch karışımı bir görünüm sunar. Yılmaz Güney-sonrası bir çizginin şekillendirdiği bu hissiyat, yönetmeni adeta pasif hırçın bir psikolojinin içine sürükler, felsefi manada kötü’nün dünyasının tasviri ve temsili adına gerçek hayatta bir varoluş oluşturmanın bununla yüzleşmeden geçtiğinin altını çizer.Sinemada varoluşçuluğu öne alarak ama buna Dostoyevskiyen-Marksist bir renk vermeyi deneyerek dramatize etmeye girişen yönetmen, kişi ve toplum diyalektiği veya uyuşumunda insanın başına gelen adeta değişmez kader gibi olayların toplumu şekillendirdiğini ve her katmanda sömürü etiğinin cari olduğunu savunur.
Zeki Demirkubuz’la söyleşi:
“Dostoyevski olmasaydı, edebiyat olmasaydı sinemacı olmazdım”
Semih Kaplanoğlu
Yeni Türk sineması’nı
n önde gelen isimlerinden Semih Kaplanoğlu, ilk filminden itibaren yuva ve aile arayışını anlattı. Yusuf Üçlemesi’yle ilk iki filmin karanlık havasından kurtulup daha şiirsel ve minimal bir sinemaya yönelen Kaplanoğlu, üçlemeyle sadece yeni Türk sinemasında önemli bir yer kazanmadı; bu topraklara özgü estetik bir dilin sinemaya nasıl yansıtılması gerektiğine dair ipuçlarını da gösterdi.Kitaptaki yazılar, Kaplanoğlu’nun işlediği izlekler üzerinden farklı okumalar sunuyor.Felsefeden psikanalize, sosyolojiden estetiğe kadar çeşitli disiplinlerden hareketle Kaplanoğlu’nun sinema serüvenini ele alan yazılar, yönetmenin sinemasına giriş niteliğini taşıdığı gibi söz konusu giriş için farklı bakış açıları sunmayı amaçlıyor.
Ahmet Uluçay
Ahmet Uluçay, kısıtlı imkânlarla “nasıl film çekerim” sorusuna cevap ararken sinemayı yeniden keşfetti. Yönetmenin bu gayreti sadece mevcut sinemanın tekrarı anlamına gelmiyordu. Tam tersine, yaşadığı toprakların masal ve efsane diliyle sinemayı yeniden kuran yönetmen, bir filmin nasıl bir dile sahip olması gerektiğine dair teorik meselelere de sahici ve somut açıklamalar getirdi.Kitap, Uluçay’ın tek uzun metrajlı filmiyle birlikte kısa filmlerini de farklı perspektiflerden değerlendiren yazılardan oluşuyor. Aynı zamanda, sanatın metaforik dilini kullanarak, estetik olandan hiç taviz vermeden, imkânsızlıklar içinde film çekmeye çalışan yönetmenin sinemanın çeperini nasıl genişlettiğini gösteriyor. "Yerli sinema" kavramının da irdelendiği kitapta, Uluçay’la ilgili kişisel tanıklıklar da yer buluyor.











.jpg)

