Canlandıranlar Nedir?
Türkiye’de canlandırma sinemasının ihtiyaçlarını ve mevcut üretim ortamını göz önüne alarak, 2008 yılında Berat İlk tarafından geliştirilen “Canlandıranlar” başlıklı projeler; animasyon için çalışan, emek veren, üretim yapan ya da yapmak isteyen kişilere odaklanıyor. Kar amacı gütmeyen ve teknik ayrım gözetmeyen bu oluşum dahilinde, canlandırma sineması yapmak isteyenler hem eğitim hem üretim olanaklarına sahip oluyorlar. “Canlandıranlar” projesinin bir amacı da bu alanda bellek oluşturmak. Canlandıranlar’ın sürdürülebilir olması ve her sene tekrarlanması planlanıyor.“Canlandıranlar” için, Berat İlk tarafından, 2008 yılından beri Bilgi Üniversitesi’nde ücretsiz film atölyeleri düzenleniyor. Aynı sıralarda şekillenen “Canlandıranlar Yetenek Kampı” projesi ise İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı etkinlikleri çerçevesinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi VCD Bölümü ortaklığıyla, 2009 ve 2010 yılında hayata geçirildi. “Canlandıranlar Yetenek Kampı”nı; Bahçeşehir Üniversitesi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesi ile Sinefekt, Anima, Canlandırma Servisi ve Dirty Cheap Creative yapım şirketleri de destekliyor.

2010-2011 döneminde de devam etmesi planlanan projenin destek bulması ve atölyelere animasyonla ilgilenenlerin katılımının sağlanması için tanıtımının yapılması üzerinde durulan noktalardan biri. Bu sebeple biz de 2010 AKB Ajansı Gönüllü Programı olarak Canlandıranlar Yetenek Kampı (CYK)’nın çeşitli iletişim ağları kullanılarak tanıtımlarının yapılması ve kamuoyuna duyurulması için çalışmaktayız.
Projenin en önemli özelliklerinden biri tüm atölyelerin ücretsiz olarak verilmiş olması ve www.canlandiranlar.com adresinin arşiv bölümünde kayıtlı olarak tutulup herkesin yararlanmasını sağlamasıdır. Atölyeler sonunda katılımcıların ürettiği projeler arasından seçici kurul tarafından 3 proje seçildi. Haziran ayında toplam 6 projenin çekim hazırlıkları başladı. Aralık ayında ise çekimi yapılan filmlerin gösteriminin yapılması ve çeşitli uluslar arası film festivallerine gönderilmesi planlanmakta.
İlk iki yarışmanın aksine bu yarışmamızda daha az katılımcı ve doğru cevap çıktı.Soruların çok fazla zor olduğunu düşünmüyorum.Soruları cevaplayanlar arasında yanlış cevabın çıkmamış olması da filmlerin hepsini bilen veya bulanların yarışmaya katıldığını gösteriyor.
Cevapları teyit amaçlı yazacak olursak;
1-The Royal Tenenbaums
2-I'm a Cyborg,But That's OK!
3-Kaç Para Kaç
Random.org üzerinden yaptığımız çekilişle de doğru cevabı bilen 8 kişi arasından bileti kazanan arkadaşımız Serpil Yıldız oldu.Kendisini tebrik ediyor iletişim adresimizden bizimle irtibata geçmesini bekliyoruz.
AFM sinemalarından bilet ödüllü soru yarışmamızın üçüncüsü:
İlk yarışmamız Avrupa sineması,2.yarışmamız ise Hollywood'un bilinilirliği yüksek yapımları üzerine olmuştu.Kolay-zor dengesini orta düzeyde tutmak için bu sefer hem Hollywood,hem Türk, hem de Uzakdoğu sinemasından kareler var.Kuralları okumakta fayda var.
Yarışma kuralları:
- Ödüle hak kazanmak için sorulan 3 sorunun da doğru bilinmesi gerekmektedir.
- 3 soruyu da bilen olmazsa ödül hakkı 2 soruyu bilenlere verilecektir.- 2 bilen de çıkmazsa, 1 soru bilenler sevinmesin boşuna, bilet bir sonraki haftaya devreder.
- Ödül; soruyu ilk bilen kişiye değil, hak kazananlar arasında yapılacak çekilişte çıkan kişiye verilecektir. (çekiliş random.org üzerinden gerçekleştirilecektir)
- Sonuçlar açıklanana kadar yorumların gösterimi kapalı olup süre bittiği zaman yayınlanacaktır. O andan itibaren gelen cevaplar geçersizdir.
- Süre 2 gündür. Salı akşamı saat 20:00'ye kadar soruları cevaplama hakkınız var.
- Blogger kullanıcıları profilinde kendilerine ulaşabileceğimiz bir mail adresi bulundurursa iyi olacaktır. Aksi halde iletişime geçmekte zorluk yaşanmakta.
- Blogger hesabı olmayan adsızların da cevapla birlikte kendilerine ulaşabileceğimiz bir mail adresi yazmaları kendileri adına güzellik, bizim adımıza kolaylık sağlayacaktır.
Bol Şans.
Soru yine aynı; bu kareler hangi filmlere ait?

(bence bu "beğen" linkine tıklayıp bunu facebookta arkadaşlarınla paylaşmalısın ki onlar da katılsın:)

Verdiğimiz bir karar yahut birinin bizim adımıza verdiği bir karar bütün hayatımızı etkileyebilir. Bir bina içerisinde ya da dışarısında bulunmak. Bir sokaktan geçmek ya da geçmemek. Yaptığınız işe göre de uyarlayabiliriz bunu. Misal bir eğitimci olarak bir okulun iş teklifini kabul etmemiş olmam muhtemelen mesleki hayatımı ve genel olarak yaşamımı etkileyecek bir şey olabilir. Geçtiğimiz yaz üç özel okuldan iş teklifi alan ve bunları bir şekilde reddetmek zorunda kalan biri olarak yazıyorum bunları. Dediğim gibi muhtemelen bir şekilde hayatımızın seyrine müdahalesi olmuştur bu olayların.
Futbolcu bazında gidersek, Rıdvan Dilmen'in Ergün Gürsoy'la önceden konuşmasına rağmen, Fenerbahçe'li olmasından dolayı sarı-lacivert renkleri tercih etmesi muhtemelen bütün hayatını etkilemiş olmalı. Galatasaray'a gitseydi herhangi bir sebepten dolayı hiç oynayamasaydı ve unutulsaydı, bugün Rıdvan Dilmen ismi bambaşka çağırışımlar yapabilirdi. Yine benzer bir örnek Hakan Şükür için verilebilir. Fenerbahçe onu transfer edecekken, bir yöneticinin ortaya attığı "Tanju'ya ayıp olmasın" fikri nedeniyle transferinden vazgeçilmişti. Daha sonra o Hakan Galatasaray'a gitti, ve Türk futbolunun unutulmaz golcüleri arasında yer almayı başardı. Fenerbahçe'ye gelse şu an adı sanı hatırlanmayacaktı belki de..E tabii yine bir ihtimal Fenerbahçe tarihinin unutulmaz oyuncularından biri olma durumu da yaşanabilirdi.
Neyse, fazla laf salatası oldu. Bir de bir dizide, filmde oynayanları, dublörlük yapanları düşünelim. Misal, Lost dizisinde Jack karakterini canlandıran Matthew Fox. Lost dizisinden önceki kariyerine bakın, öyle pek ahım şahım işler çıkardığı söylenemez. Lakin Lost'taki rolü sayesinde bugün dünya'nın pek çok noktasında tanınan bir simadır.
Her kişinin hayatında kırılma noktaları vardır. Yine aynı dizide Kate karakterini canlandıran Evangeline Lilly misal... Kelowna sokaklarında yürürken keşfedilmiştir. Gerçi onu keşfetmek için illa Kelowna sokaklarında arz-ı endam etmesini beklemeye gerek yokmuş aslında. Evinin önünde yürürken de görülse, yine birileri keşfederdi. Ne bileyim yani, ben bir şekilde görüp, herkesten önce keşfetmeyi isterdim aslında. Ama hayat işte... Lost'taki Sawyer abimizi de örnek verebiliriz. Josh Holloway de Lost dizisi öncesinde öyle pek ilgi çekmeyecek işler yapmıştır. Kariyerinde Lost dizisindeki rolü büyüktür.
Daha böyle çok isim sayılabilir. Bugün Josh Holloway misal, Türkiye'ye kadar gelmiş, reklam filmerinde oynamış, hatta Beyaz Şov'a katılmıştır. Düşünün, hayat işte. Nereden nereye? Sokaktaki adam, bakkal, manav, terzi, evinin kızı modundaki Fatma dahil herkes biliyor adamı. İşte "ya Sawyer" falan diyor belki ama tanınıyor sonuçta.
Aynı dizide olan, sadece ilk bölümde çok kısa bir şekilde görünen biri daha var. Aslında hayli zor bir sahnede görev almış biri bu kişi. Ama nedense adı sanı zikredilmiyor hiç. İşinin de ustaları arasında aslında. Kendisi bir dublör. İsmi de Frank Torres. 46 yaşındaki Frank Torres, muhtemelen hatırlayacaklar olacaktır aranızda, Lost'un ilk bölümünde kendisi bir elektrik süpürgesi gibi çeken uçak pervanesi tarafından paramparça edilen biri vardı. O sahnede oynayan dublördü.
Yukarıdaki karede olayı görüyorsunuz. Bu adam ne zaman aklıma gelse, aynı zaman da aklıma ekşi sözlük'ten moloztash'ın Frank Torres'le ilgili eğlenceli yorumu da geliyor. Şöyle yazmış,
"lost denilen dizinin daha beşinci dakikasında ortalığı elektrikli süpürge gibi kendine çeken uçak motorunun önünd jack’in uyarılarına rağmen mal gibi dikilip, pervaneye uçmasıyla pervaneyle birlikte patlayan zenci adamdır bu. seyirci daha diziye ısınmamışken olayın vehametini anlatacak bir figür olarak kullanılmıştır bu adam senaristlerce. diğer bütün karakterlerin geçmişleri vardır da sanki bu adamın yaşamı bu uçak kazasıyla başlayıp bu salak ölümle bitmiş gibidir. diziyi izleyenlerce hep “salak” olarak hatırlanacaktır.
bu rolü canlandıran aktör de dizinin alıp başını gittiğini görüp kafasını ne kadar duvara vurmuştur kimbilir “ah ulan neden öldüm hemen, neden neden nedeeeeen” diye."
Senaristler Frank Torres'i bir şekilde kullandılar. Bizleri de etkiledir tabii sağolsunlar. Kendimizden geçtik ilk izlediğimizde mesela. Ama daha sonra kendimizi diziye öyle bir kaptırdık ki, Frank'i hiç sallamadık. Biz erkekler dizideki bütün güzel hatun kişilerin adını, soyadını, vücutlarındaki her bir noktayı biliyoruz belki, keza dizinin müptelası kadınlar da Jack'ti, Sawyer'dı, belki de Said'di derken hepsinin her bir şeylerini biliyorlar. Hatta belki oradaki köpek var ya hani, Vincent, onun bile hayranı var. Yahut ne bileyim Artz diye bir adam vardı. Sadece tek bölümlük görünmüştü. Patladı gitti o da, ama en azından adını öğrendik, repliklerini duyduk filan. Peki ya Frank Torres? Adam dizinin en etkileyici sahnelerinin birinde oynadı ama bugün yolda birinin karşısına çıkıp, "Ben Lost'un ilk bölümünde patlayan adamım" dese, kimse sallamaz onu. İnanmazlar zaten. İnanan çıksa da, çok da umrunda olmaz sanırım.
Kendisine gerçi tamamen saygısızlık yapmamış Lost ekibi. Halen dizideki dublörlerin koordinatörlüğünü yapıyor ama bir gerçeği değiştirmez bu. Nedir bu bizdeki yönlendirilene meyletme sevdası? Nedir bu bizdeki başrol ya da onun yanındakilere duyulan sevda? Neden Kaygısızlar dizisinde sokaktan geçen tiplemeleri önemsemedik de; gittik Kültigin, Memnun Kaygısız peşinde koştuk misal?
Artık bu yazı bir devrin başlangıcı olsun. Figüranlara, dublörlere de önem verilsin. Onlara da sevgi gösterilerinde bulunalım. Aynı zaman da filmlerde yıllarca oynadığı halde, ismi bilinmeyen tüm oyunculara benzer yaklaşımı gösterelim. Yanlış anlaşılmasın. Bu kadere isyan etmek değildir. Sadece bizi yönlendirenlere başkaldırıdır. Uyuma değerli okur, sen de isyan et!
Yıllarca Hulusi Kentmen'in mutfağında takılan, kimi zaman uşak, kimi zaman da saf sevgili rollerinde oynayan Cevat Kurtuluş gibilerin hakkını verelim. Göksel Arsoy, Ayhan Işık vb. isimleri herkes beğenir, ama Cevat Kurtuluş gibi daha çok yan roller ya da küçük rollerde oynayanlar kıymetini bilenler çok azdı. Dediğim gibi bir devir bitsin, yenisi başlasın.
Figüran, dublör, küçük rollerde oynayanlar el ele...
Hep birlikte sinema devrimi yapma zamandır.

This is England filmini blog takipçilerinin çoğunun izlediğini varsayıyorum ve kült haline gelmeye aday bu filmi tanıtmaya gerek olmadığını düşünüyorum.1983 yılında Falkland savaşının ertesinde 15 yaşındaki Shaun'un çevresinde gelişen faşist,şovenist hareketlere sessiz kalmayıp faşist bir grup olan Skinhead'e katılmasını ve sonrasında gelişen olayları anlatıyordu.Dönem faşizmini üstünkörü kötülemekten öte bunu tetikleyen motivasyonların derinine inip,sorunların kimlik sorunundan öte toplumsal bir boyutunun olduğuna dikkat çekmiştir.Göçmenlere yapılan baskıların ve halkın yozlaşmasının esaslı nedeni ekonomik açıdan varolan sıkıntılar ve başarısızlıklarına neden aramaktır.Böylece grup şovenistlikten faşizme doğru bir yol izler.Dönem içinde yaşanılan sorunları işsizler üzerinden sadece göçmenlere bağlamak en basit çözümdür ve bunun farkına varan Shaun'un filmin sonunda 'kutsal olanı' denize atabilmesi bu yüzden mühimdir.
Filmin yönetmeni Shaun Meadows ilk olarak adını Dead Man's Shoes ile duyurmuştur.Film kardeşinin intikamını almaya çalışan bir anti-kahraman üzerinden ilerlemekteydi.Sonrasında This is England ile beklediği çıkışı yapmıştır.Ken Loach'tan sonra ada sinemasının en iyi yönetmeni olarak nitelendirilen Meadows This is England filmiyle 2008 Bafta ödüllerinde 'en iyi ingiliz film' ödülünü almıştır.Filmin kendisi kadar ses getiren bir başka ismi ise Shaun karakterini canlandıran Thomas Turgoose'dir.Shaun Meadows yönetmindeki Somers Town filminde de oynayan Turgoose'nin This is England filmindeki performansı 400 Blows yapımının çocuk karakteri Jean Pierre Laud'un gösterdiği performansa yakındır.Özellikle filmin sonunda Antoine Doinel gibi deniz kenarında yalnızlığa doğru gidişi 400 Blows filminden esintiler verir.
Hal böyle iken aldığı olumlu tepkiler sayesinde devam ettirilebilir sonu olan filmin devamı gündeme geldi ve geçen sene Shaune Meadows Channel 4 için 4 bölümlük dizi haline getirilecek devam senaryosu yazmaya başladı.Senaryo yazımında Skins dizisinin ekibiyle çalışan Jack Thorne,Meadows'a yardım etti.
This is England '86 3.4 milyon işsizin olduğu ve ekonomik açıdan zor olan dönemde,milli takımında Tanrının eliyle Dünya Kupasına veda edişinin gölgesinde başlıyor.Shaun'un okuldan ayrılışı ve varolan ekonomik zorluklarda kendi yolunu bulmaya çalışırken dizinin senaryosu diğer yandan Woody ile Lol'un evliliklerini iptal etmeleri üzerinden ilerleyecekmiş.Meadow dizi ile ilgili ilk kez bir kadın karater üzerinden ilerleyen bir senaryo yazdığını ve konunun devamı için farklı fikirlerinin de olduğunu açıklamış.Film kadrosonu bir arada tutup diziye monte etmiş olması Meadows'un filmdeki başarıyı tekrardan yakalaması adına oldukça önemli.Geçen ay trailer'ı yayınlanan dizinin ilk bölümü 7 Eylül tarihinde yayınlanacak.Beklentimiz Shaune Meadows'un bizleri hayalkırıklığına uğratmayacağı yönünde.
Bildiğiniz gibi ülkemizde bu sene Japonya Yılı olarak kutlanıyor.Bu vesileyle Japonya'da 1997'den beri düzenlenen Japonya Medya Sanatları Festivali ülkemizde ilk kez sergileniyor.Japonya dışında 5.kez sergilenmekte olan festival medya sanatlarının iki yönüne Yaratıcı Akıl ve Anlatıcı Akıl'a odaklanıyor.Festivalde bu iki başlığın anlatımında geçmişten günümüze ödüllü yapıtlar ve son dönemden yapıtlar kullanılarak bir nevi Japon özgün anlatımı ile ileri teknolojinin birleştirilmesi sonucu aktarılmaya çalışılıyor.Festivalin blogla birleştiği ortak payda ise Pera Müzesi'nde 3 Eylül- 3 Ekim tarihleri arasında gösterilicek olan anime filmler.
Anime Film günlerinde Hayao Miyazaki'nin Ruhların Kaçışı ve Howl'un Yürüyen Şatosu filmleri,Anno Hidekai'ye ait olan Evangelion serisinin ilk filmi Evangelion 1.0 Yalnız Değilsin,geçtiğimiz hafta vefat eden ünlü Kawamato Kihachiro'ya ait olan Ölülerin Kitabi ve Kış Günleri ve Tomino Yushiyuki'ya ait olan efsane Gundam serisi festival kapsamında Pera Müzesinde gösterimi yapılacak olan animelerin sadece birkaçı.Toplamda 18 uzun metrajlı,8 tane de kısa metajlı filmin gösteriminin yapılacağı etkinliklerin seans ücretleri ise 5 lira.Etkinlikle ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
İşe Clint Eastwood’un canlandırdığı iyiden başlayalım. İyi kesinlikle iyi bir adam değildir. Maddi-manevi hiçbir değeri umursamaz. Kaba, küstah ve vahşidir aynı zamanda. Süregelmekte olan sistemden iğrenç bir şekilde faydalanmaktadır. Para için insan öldürür, idama terk eder. Vicdansız bir şekilde çölde bırakıp gider ortağını, çünkü onun artık daha fazla para etmeyeceğine inanır. "The Ugly"nin filmin sonunda söylediği gibi, tam bir o. çocuğudur. Onu iyi yapan tek şey, ona her zaman kazık atmaktan çekinmeyen "the ugly"yi astığı ipten kurtarması belki de.
The Ugly: Köylü ve fakir olduğu için dışlanmış bir karakterdir. Eli Wallach tarafından canlandırılan "the ugly"nin altınlar için yapmayacağı şey yok. Kendisinin dediğine göre, onun geldiği yerde hayatta kalmak için ya rahip olmak gerek ya da haydut, erkek kardeşi rahip olmak için onları terketti çünkü o haydut olamayacak kadar ödlekti. Filmde en enine boyuna bu karakter işlenir. İyi ve kötü filmde bir tipleme, çirkin ise karakterdir. Siyah ve beyaza griyi katan en eski filmdir benim bildiğim kadarıyla. Western filmi olduğundan aksiyona doyuyorsunuz tabi ki, ama ne aman bu bi şey mi denilecek aksiyonlar var ne de böyle bi şey olmaz diyebileceğiniz.iyi : ya köprüyü havaya uçurursak?
çirkin: o zaman bu aptallar savaşmak icin başka yere giderler!
3 saatlik bir film, ama sıkıcı diyenlere inanmayın.
İki tür insan vardır, bu filmi izleyen ve izlemeyen. O kadar diyorum.
KONUK YAZAR: Çağla Tabak
http://blogtoplumlarinafyonudur.blogspot.com/
Dönem dönem yönetmenler bir hikayeyi devam ettirmek veyahut bir düşünce üzerinden devam filmleri yapmak adına seriler oluşturmuştur.Godfather,Star Wars ve Lord of the Rings hikaye devamı adına bahsettiğimiz serilere örnek gösterilebilir.Diğer yandan Haneke'nin Duygusal Buzlaşma üçlemesi,Kieslowski'nin Üç Rengi ve Chan Wook Park'ın İntikam Üçlemesi de düşünce anlamında bir seri oluşturur.Üzerinde durucağım Üçleme ise Lars Von Trier'in Altın Kalp Üçlemesi.
Lars Von Trier yönetmenliğinin ilk yıllarında eleştirel anlamda Avrupa üzerine yoğunlaşmış ve Avrupa Üçlemesi adını verdiği yapımlara imza atmıştı.Sonrasında ise kafasında yapıcağı filmlerle ilgili yeni bir taslak oluştu.Çocukluğu döneminde okuduğu Guld Hjerte (Altın Kalp) adlı resimli masaldan ve Justine isimli romandan etkilenen Trier'in hayat felsefeside bu eserlerden izler taşır.Hayat görüşü olarak "iyilik yapmanın kilisede diz çöüp dua etmekten daha önemli olduğunu" belirtir ve bu iki eserde de iyiliğin sınırlarından taşmış iki kızın hayatı anlatılır.Her kötülüğe ve zorluğa karşı iyilikten ve pozitif düşünceden yılmayan karakterler Trier'in o dönem Breaking In the Waves ismini verdiği yeni filmine esin kaynağı olurlar.Sonrasında dogma 95'in ikinci filmi olan Idioterne ve Dancer in the Dark ile üçleme tamamlanır.
-Saflık ve İyilik Mevzusu-
Breaking in the Waves'te Bess karakteri saf,hassas,batıl inançları olan,geçmişinde yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle hayatını kontrol edemeyen bir bireydir.Evlendikten sonra cinsel anlamda da hazların esiri olmuş bu nedenle kocasına düşkün bir karakteri ortaya koymaktadır.Bir kaza sonucu yatalak olan kocasının istekleri ile dindar bir toplumdan yetişmiş olmanın beraberinde getirdiği kısıtlamaların arasına sıkışmıştır.İstediği tek şey kocasının iyileşmesidir ve inancı uğruna herşeyi kurban edebilicek durumdadır.Mantıksız kararlar ve her iki tarafın isteklerini yerine getirmeye çalışırken yaşadığı sıkıntılar ve belirsizlikler filmin devamını konu alır.Saflığın ve herkesi mutlu etmeye çalışmanın getiriceği sonucun kişisel mutluluğa ulaşmak olduğunu düşünen Bess'in Tanrı ile hayal ettiği konuşmalarında algılayamadığı ise sınırsız isteklerin bir bedeli olduğudur.
Idioterne'de ise Altın Kalp karakteri olarak gösterilen kişi Karen'dir.Dogma 95 kurallarına uygun olduğu için çekim tekniğinden filmin montajlanmasına kadar detayların rol aldığı filmin konusu gerizekalı taklidi yaparak içlerindeki ahmağı ortaya çıkarmaya çalışan bir grup genc toplumdaki dışlanmış bireyler temasına dikkat çekerek çeşitli sapkınlıklara yönelmesidir. Gerizekalı grubuna son dahil olan Karen ise bebeğini yitirmiş ve toplumu eleştirmek veya sosyal mesaj vermek adına değil içindeki acıyı dindirmek için delirmeyi seçen biridir.Acıyla başetmek için delirmeyi tepki olarak seçmiştir.Karen karakteri acının derinlere gömülmesi ve hayatın kaldığı yerden yaşanmasından ziyade o acının saf bir şekilde gösterilmesinin mühimliğini ortaya koyar.Karen toplumdan öğrendiği dayatma modeller yerine içinden geldiğince yas tutar.Yaşadığı sinir krizleri ve içine kapanıklığı toplumun dışında kurulan bir dünyada kendi gerçek dünyasını bulmasını ve özgürleşmesini sağlar.Grup zaman içinde varolan dünyaya bu şekilde ayak uyduramıyacaklarını anlar ve en az normal insanlar kadar 'tutucu' olduklarını farkeder.Karen ise ahmaklığın sembolü olmuştur.Evden ayrılırken “Sizinle birlikte bir gerizekalıyken çok mutluydum.” diyebilicek kadar 'ahmak'tır.
Dancer in the Dark'ta ise genetik bir hastalık yüzünden gözleri gün geçtikce daha kötü görmeye başlayan ve kör olan Selma'nın oğlunu çok geç olmadan ameliyat ettirmek için çektiği sıkıntıları anlatır.Selma'nın kendi deyimiyle tek isteği oğlunun torunlarını görebilmesidir.Kendi hayatı adına tek umursadığı ise müzikallerdir.Kendi deyimiyle "müzikallerde hiç kötü birşey olmaz" ve bu nedenle Selma'nın yaşadığı renksiz yaşamın tek rengi müzikal provalarıdır.Müzikallerde kendinden geçer ve saf mutululuğu gözlerinden okunur.Oğlunu herşeyden öte tutması ve onun için birşeyler yapıyor olması mutlak iyiliği betimler.Selma idealist bir insandır ve inancı uğruna herşeyi yapabilicek biridir.
-Üçlemenin Sunduğu Eleştiriler-
Lars Von Trier Breaking in the Waves'te bolca din eleştirisi yapmaktadır.Kilisenin önde gelen yaşlılarının getirdiği baskı ve kısıtlamalar,kilisede kadınlara söz hakkınının tanınmaması ve cenaze ayinlerinde sergiledikleri tavır birer eleştiri konusudur.Din adamlarının din üzerinden başkalarını hor görme ve eleştirme haklarını kendilerinde görmeleri,toplumun tamamen dini kurallara göre şekillenmesi de filmde tek elden yansıtılan yönleri.Toplum içinde 'düşen' insana yardım eli uzatılacağı yerde din adamlarının buyurması üzerine Bess toplumdan dışlanmaktadır.Yaratılan toplum ve din imajı son derece rahatsızlık vericidir.Din üzerinden baskıcı bir yönetimin esiri olmuş toplumun dayatmalara başkaldırmaması ve bunları kabul etmesi Bess'in kaderine etki eder.
Idioterne ise dediğimiz gibi toplum eleştirisini baz alan bir yapımdır.Stoffer'in önderliğindeki grubun sergiledikleri 'ahmaklık' toplumun tepkisini ölçmeye çalışır.Burjuva eleştirisi yapan,ezilenlerin yanında saf tutan bu gençlerin her birinin misyonu vardır ve halkı kışkırttıkları kadar birbirlerini de kışkırtırlar.Yarattıkları isyan ne kadar toplum eleştirisi olsa da kendilerini tanımak için de kendi içlerinde yarattıkları bir yolculuktur.Saldırdıkları toplum dayatmaları kendi içlerindeki tutucu duvarlara yapılan saldırılarla eşdeğerdir.İki hafta sonunda toplumu gerçek anlamda terk etme çalışmaları başarısız olmuştur.İçlerinden çıkarmaya çalıştıkları saf ahmak aksine onların da tutucu olduğunu ortaya çıkarır ve kendilerini toplumdan tamamen soyutlayamazlar.Yapımda Stoffer'in topluma getirdiği şu eleştiri çok önemlidir."Toplumu her seferinde daha ileri taşıyamıyorsa,herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen bir toplumun mantığı nedir?"
Dancer in the Dark'ta ise Lars Von Trier para eksenli eleştiri yapmaktadır.Paranın insan ilişkilerini yönetmesinden yola çıkarak Selma'nın en önemli sırrına ihanet edilmiş olması ve Bill'in ihtirasları uğruna bir başkasının hayatını çalmaya çalışması paranın toplumdaki önemini vurgular.Diğer yandan yapımda göze çarpan ekonomik eşitsizliklerin yarattığı sıkıntılardır.Her ikisi de orta-alt sınıfa mensup bireyler iken Selma oğlunun ameliyatı için gece gündüz çalışıyordur,Linda ise lüks düşkünü olduğu için tüketime değer vermektedir ve bu ayrım sonucu tüketim çılgınlarının işçi sınıfının parasına göz dikmesine varmaktadır.Hakları yenmiş olan işçi sınıfı sağlık sorunlarını bile gidermekten aciz bir hale gelir.Ve böylece başkalarının malına göz dikmekte sorun görmeyen toplum Selma'nın komünistliğin daha iyi bir düzen olduğunu belirtmesinden rahatsız oluyor.
Cannes'ta Breaking in the Waves ile jüri özel ödülü,Dancer in the Dark ile de Altın Palmiye'yi kazanan Trier üçlemenin her filmiyle eleştiri konusu olmuştur.Eleştiri sunduğu her kesimin tepkisini alan Trier'in yarattığı kadın karakterler defeminist grupların tepkisini de çekmiştir.Eleştirileri pek önemsemeyen Trier Altın Kalp Üçlemesinden sonra 2000li yıllarda kadınlar üzerinden anlattığı hikayelere devam etti ve bu üçlemede üzerinde özellikle durduğu toplum ve Dancer in the Dark'ta öne çıkan Amerika eleştirilerisini de daha kışkırtıcı bir şekilde yapmaya başlamıştır.

Mal'ın toteminin topaç olduğunu biliyoruz. Cobb bu topacı Mal'ın kasasından alıyor ve kurguya göre birinin totemini ondan alırsan; o totemin artık bir önemi kalmıyor. (Hatta bir sahnede Arthur, elindeki totemi olan kırmızı zarı Ariedne'nin ellemesine bile izin vermiyor) Bu mantıktan hareketle topacın son sahnede düşüp düşmemesi filmin sonuyla ilgili pek bir şey ifade etmeyebilir.
Mal'ın totemi topaç; ancak Cobb'un toteminin ne olduğuyla ilgili bir bilgimiz yok. En azından izleyiciye vurgulanmıyor. Ama filmi dikkatlice izlediğimizde Cobb'un toteminin parmağındaki yüzük olabileceği kanısına varmamız mümkün. Giriş sahnesinde Saito'yu limbodan kurtarmaya geldiğinde yüzüğü görmemek elde değil. Buna karşın gerçek diye bildiğimiz sahnelerde parmağında yüzüğü göremiyoruz. Cobb, Mombasa'da bulunan Eames'i ekibe katmak için ikna etmeye gittiğinde gelişen olaylardan sonra kovalama başlıyor ve Cobb kaçıyor. Bu sahnelerde de parmağında yüzük yok. Ancak Saito'nun koca şehirde Cobb'u anında bulması ve o kalabalıktan kurtarması bizlere Yusuf'un rüyasındaki arabalarla birbirilerini topladıkları sahneyi hatırlattığından; bu kısımlar da rüya olabilir. Eğer öyleyse parmaktaki yüzüğün de bir hükmü olmamış oluyor.
Filmin sonuyla ilgili 2 belirti var ki bunlar mutlu sona işaret ediyor.
1- Cobb'un mimar kıza olayı anlatırken söylediği şey. 'Buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun? Hatırlamıyorsan rüyadır.' Cobb uçakta uyanıyor, Saito telefonu eline alıyor. (ve muhtemelen gerekli aramaları yapıp Cobb'un ülkeye girişini sağlıyor) Daha sonra Cobb gümrük sırasına giriyor, çıkışta babasını görüyor ve eve gidiyorlar. Yani eve nasıl geldiğini bariz bir şekilde gösteriyor ve bu da gerçek olabileceğini gösteriyor filmin sonunun. Ama buna bir karşı görüş de Cobb'un gerçekle rüyayı ayırt etmesini sağlayan topacın düşmemesi ve çocukların Cobb'un hep hatırladığı giysileri giymesi ve yine Cobb'un kafasındaki sahnenın gercekleşmesi, sonrasında çocukların yüzünü dönmesi. (Filmin sonlarına doğru Mal, Cobb'a çocuklarının burada olduğunu söylediği sahnede çocuklar tam yüzünü dönecekken Cobb kafasını çeviriyor. Belki de son sahne de gerçek değil ama bu sefer Cobb artık kafasını çevirmek istemiyor, rüya bile olsa o sahneye inanmak istiyor. Topacın düşmemesi de belki bundandır, yani Cobb hala rüyadadır)
2- Imdb'den filmin kadrosuna baktığımız zaman Cobb'un çocuklarının farklı kişilerce canlandırıldıklarını görmemiz mümkün. Büyüğünün 3 ve 5 yaşını, küçüğünün ise 20 aylık ve 3 yaşındaki halleri olmak üzere farklı çocuklarca canlandırıldığını görüyoruz. Bu da Cobb'un çocuklarını en son gördüğü günden itibaren yaklaşık 2 yıl gibi bir sürenın geçtiğini ve Cobb'un artık gerçek hayatta çocuklarına kavuştuğunun göstergesi.
Film mutlu son senaryoları kadar başka sonuç çıkarmalara da gebe. O da şudur ki, olan bitenlerin hepsi Mal'ın rüyasıdır ve Cobb bu rüyanın içinde yanılsamalarla kavrulup gitmektedir. Filmin sonunda da Cobb artık rüyasında bile olsa cocuklarına kavuşmak istemektedir. Yine de düşününce bu son zayıf bir ihtimal. Filmin sonuyla ilgili bir diğer ihtimal de izlediğimiz her şey aslında Cobb'un rüyasıdır. Sınırsız parası olan Saito, anında Mombasa'ya gitmeler ve yine anında Eames'i bulması, sonrasından yine oradan çabuk bir şekilde kimyager Yusuf'u bulmaları gibi noktaları düşünürsek filmin tümünün Cobb'un rüyası olduğu sonucuna varırız. Çünkü ekibin elemanlarının en başta toplanmaları, Yusuf'un rüyasında olduğu gibi bir toplanmaya ciddi derecede benzemektedir.
1- Cobb'un amacı çocuklarını görmektir ama ülkesine giremediği için bu pek mümkün değil. Ama en azından babası Paris'e filan getirebilirdi o torunları bir seferlik, lakin o zaman böyle 4 kat rüya inmeye gerek kalmazdı.
2- Rüyalarda herkesin bir araya toplanması iyi güzel de bu kabloların bağlanması mekanizmasından en azından izleyiciye biraz bahsetselerdi çok daha şık olurdu.
3- Cobb'un çocuklarının son hallerini gördüğü sahneleri dikkatlice izledim. Ariedne ile Cobb (ve yaralı Fischer) filmin sonlarında 4.katmanda Cobb'un yarattığı ortamdayken Mal, Cobb'a çocuklarının burada olduğunu ve buranın gerçek olduğunu söylüyor. Çocuklar tam kafalarını çevirecekken Cobb arkasını dönüyor. İşte bu sahnede ve filmin son sahnesinde çocukların büyümüş halleri var. Bu iki sahnede erkek olanın saçları bariz şekilde diğer sahnedekilerden daha uzun ve kızın da boyu aynı şekilde önceki sahnelerdekinden daha uzun. Yani sadece son sahnede olsa kesinlikle diyebilirdik ki filmin son sahnesi gerçek hayatta olmuştur. Yani izleyicinin kafasında soru içinde sorulara neden olmaktadır film ve bu sorulara net bir cevap bulunamamaktadır.
Film; efsane filmler arasına girmek açısından biraz kuru kalıyor kanımca. Birçok filmin sentezi yapılmış olmasından kaynaklanabilir. Matrix ile ortak yönler hayli var; orada gerçek dünyaya gidiyorlardı, burada rüyaya. Yerçekimsiz dövüş sahneleri de cabası. Rüyada iş görme kısmı ise Eternal Sunshıne of the Spotless Mind ve Freddy'nın Kabusu filmlerini hayli andırıyordu. Nolan'ın 10 yıl önce yaptığı Memento'dan da izler var. Gümrükten geçtikten sonra ekibin oradaki selamlaşması Ocean's Eleven'ın son sahnesınde 'iş bitimi nehir önünde toplanmalarına ve sonra dağılmalarına' benziyordu. Filmin sonu ise yine Nolan'ın Prestige filmini inanılmaz hatırlattı bana. Orada da kısmen mutlu son diyebileceğimiz sahnede aslında yeğenıne kavuşan karakterimiz yine Mıcheal Caıne'nın canlandırdığı mühendisin evinde alıyordu soluğu. Ancak ne olursa olsun bunlar filmin kötü olduğunu kesinlikle göstermez.
Oyunculara gelirsek Mal karakterini oynayan Fransız Cotillard'ın hakkını vermek gerekir. Onun dışında Arthur da baya iyiydi role uyum açısından. Başrolde ise Di Caprio olmuş ama olabilecek onca isim daha vardır. Film oyunculardan ziyade kurgusuyla ön plana çıktığı için aslında pek de umrumda değil kim oynamış. Ama en kritik karakter Forger Eames'di konu itibariyle, zira kilitti adeta.
***Bir ilginçlik de film müziklerini yapan Hanz Zimmer'in ustalığıdır. Onu da linkini vererek belirtmekte fayda var. http://www.youtube.com/watch?v=UVkQ0C4qDvM&feat...
KONUK YAZAR: Kerem Baştürk
Star Wars, yahut Türkçe seslendirmeyi açarsak Yıldız Savaşları, sinema tarihinin en büyük yapımlarından biri. Sadece harcanan para, verilen emek, orijinallik, Oscar performansı gibi girdilerden bakmıyorum olaya, filmin takım tutar gibi aşığı olmuş fanları var. Çok az filme nasip olmuş bir hayata nüfuz etmişliği var. Şimdi bir klavyeyle koskoca bir evreni fethetmeye çıkmış bir Jedi gibi oldum, farkındayım. Yine de Star Wars fanatikleri kızmasınlar, ilk defa izleyen bir başlangıç seviyesi fanatiğin gözünden baktıklarını farzetsinler olaya.
İlk izlediğim filmde, yani dördüncü bölümde bir kenarından ısırdığım gofretin ne kadar büyük olduğunu anladım. Mark Hamill ve benim asıl oğlan zannettiğim Harrison Ford efsanevi oyunculuklarıyla beni filme tutundurdu. Birçok filmde yaşanan direnç noktasına ulaşana kadar filmden sıkılma durumu bu fantezi şaheserinde yoktu. Yine de Mark Hamill yerine eli yüzü düzgün, şöyle çıktığında "Vay arkadaş, karizmaya bak" dedirtecek birini bulsalar daha iyiydi. Benim bile ondan daha çok giderim var Jedi sövalyesi olacak kudret asil kanımda mevcut olsa. Bir umut aşıladı içime film. Belliydi güzel şeylerin olacağı. Kocaman gezegenimsi şeyi hayta bir oğlanın patlatması iş var dedirtti bu oğlanda. "Force is strong with him"

Kim Jedi şövalyesi olmak istemez ki! İkinci izlediğim olan beşinci bölüm bu konuda ışın kılıcıyla ortalıkta garip hareketler yapan adamlara biraz da olsa empati yapmama kolaylık sağladı. Darth Vader karizması ile ilk o zamanlarda yüzleştim. Ulan iyilere neden rebellion diyolar falan diye kendi kendime sorular sorarken senaristlerin rating tuzağına zevkle düştüğümün farkındaydım. C3po ve R2D2 ile bir çocuk sever gibi kurduğum ikili köprüler de mirgün cabası.
Herkesin birbirini tanıması ve daha önceden dönmüş bazı diyalogların devamı niteliğinde duran konuşmalar ve hatta Chewbacca'nın beni uyuz eden çığırışları beni dolandırıldığını hisseden bir adam gibi işkillendirdi. Biraz daha yavaş izledim 6. bölümü. Türk filmi gibi mutlu sonla da bitse çirkin Yoda'nın ölümüne ve Darth Vader'ın sonuna üzüldüm. Ben biliyordum ulan o adamın iyilere özgü karizmatik bir nefes taşıdığını!
Phantom Menace biraz sıktı beni fanatiklerinden özür mözür dilemeyerek. Natalie Portman ile seviyeli seviyesiz ilişkiler geçirmiş, her gördüğüm yerde heyecanlanır olan birisi olmama rağmen bu bölüm sanki golden önceki sıkıcı paslaşmalarmış gibi geldi bana. Star Wars eleştirilerinde sıklıkla kullanılan "safi gürültü", "boş beleş bir beyin fırtınası" öbeklerinin bu filmden başlayarak izleyenler arasından çıkmış olabileceğini düşündüm. Baştaki üç filmin karizmasına gölge düşürdü gözümde. Yine de en karizmatik Jedi olan Liam Neeson şu sözüyle günü kurtarmış boşa 2 saat harcamamış olduğumu düşündürtmüştür: "Your focus will determine your reailty... Meditade on this." Erkenden gidişin yüzünde Kenobi çok yüklendi be oğlana "güc"ün en karizmatik hali!

Dördüncü bölümde Anakin'in bebe versiyonunu gördükten sonra insan sonrasında neyle karşılaşacağını aşağı yukarı tahmin ediyor zaten. Kendinden onca yaş büyük kadına aşık olan "Ani" akla geldiğinde Kenobi dururken neden buna baktı diyor insan. Ama Yoda inanılmaz haklı bağlanmanın bir zayıflık olduğu noktasında. Padmé bir bela açacak başa ama hadi hayırlısı dedim, Yoda'nın dövüştüğü gibi harika düşündüğü varsayımı ile. Jar Jar'ı ilk filmde de beğenmemiştim, ikinci filmde de gördüğümde o ciddiyeti aldı filmden. Salak türleri istemiyoruz galaksimizde. Artık ikibinli yıllara gelinmiş olmanın yaratmış olması gereken teknolojik farklılıkların bunun ilk filmden iki önceki film olması gerektiği durumu ile nötrlenmesi sonucu beğenilmiş bir senaryonun devamını izlemekten başka zevk alamadım açıkçası. Geçen her saniye Anakin'e daha fazla uyuz olmaya başladım üstelik. Léon'da başlayan aşkıma bir çentik atıp evlendi bir de bu ergen tripleri atan oğlancık. Yemin ederim döner ışınlarıyla dalasım geldi o an. Anasını bulmaya giderken kırdığı cevizlerin bir çuval olmasından da anladım ki bu çocuk bir arıza çıkartacak. Nitekim Count Dooku, elleri dert görmesin, verdi bir ufak ders.
Son filmde kötü bir şey olmadan önce babannelerin bacaklarına vurarak "onu yapma kızım" demeleri edasıyla gördük bir sürü şeyi. Demek neymiş, Yoda'ya güvenecekmişsin. Koskoca Jedi şövalyeleri nasıl harcandı bir bir, üzüntüyle şahit olduk. Şimdi zikretmek istemediğim kadar gram için herkesi satarsan keser de hesap da döner sana girermiş. Yine de ışık hızında giden Falconların olduğu bir devirde sezeryanle doğum yaptırılmayan Padmé filmdeki mantık hatasıdır. İlk defa izleyecekler yanlarına bol miktarda ipek mendil alsınlar zira gözünüze bir şeyler kaçabilir. Sen mahallenin adam olacak çocuğuydun be Anakin. Sen ustana nasıl yapabildin oğlum bunu. Siktir git siyah tabutlarda yaşa. Palpatine adlı şerefisizi de rol yaptığını bile bile öldürülmek istenen sinema karakterlerine ekliyorum.
Bir de geniş bakarsak müzikleri harika olan bir başyapıt serisiydi. Filmi izlerken ve izlemekten zevk alırken müziğin çok iyi olduğunu farkedebilmek ona bir ayrı parantez açmayı gerektirdi. Bir çağdır Star Wars. Sinema tarihinde böylesine büyük çığırlar açmış çok fazla film yok. Anlatılan hikaye bambaşka bir galakside bambaşka bir gezegende bambaşka bir hayatın olma ihtimaline götürüyor sizi. İyilerle kötülerin ying yangı ortaya koyarak döne döne savaştıkları dünyada buluyorsunuz kendinizi. Etrafınızdaki insanların manyak mıdır nedir diye bağıran bakışlarına aldırmadan ışın kılıcınızı sallamayı mantıklı gösteriyor size. İki güneşe bakarak ne düşündüğü belli olmayan insanların değişik bölümlerdeki halleri bize kendi dünyamızla ilgili zaman boyutundan da bakabilecek bir erdem aşılıyor. Son raddede teşekkürler George Lucas. Hayatımıza büyük renk kattın.

Yazının öncesi : Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 1
Kara Bir Madenden Çıkanlara Dair...
Seniha bilip te söylemeyenlerdendir. Belki de fırsatını iyi değerlendirmek ister…
Halit ise patlayıp kendini yakacağı daha zor günlere pipo içerek hazırlanır…
Moroccom
Nesnelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece.

* Pirates of the Caribbean serisinin dördüncüsüne (Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides) ait resimler hızla nete düşmeye başladı. Bu projede Penelope Cruz, Kaptan Jack Sparrow'un eski aşklarından biri olarak karşımıza çıkacak.
* The Avengers'in beyaz perde macerasını yönetecek isim belli oldu: Joss Whedon. Filmin kadrosunda, sözleşmeleri gereği yer alacakları zaten bilinen Robert Downey Jr , Chris Hemsworth, Chris Evans, Scarlett Johansson ve Samuel L. Jackson dışında yeni isimler olarak Jeremy Renner ve Mark Ruffalo göze çarpıyor. The Avengers 4 Mayıs 2012'de gösterime girecek.
* The Hangover 2, Tayland'da çekilecek.
* X-Men: First Class filmini Matthew Vaughn'un yönetecek. Kevin Bacon'un oynayacağı düşmanın kimliği henüz açıklanmadı. Dedikodulara göre ise "Mr. Sinister" olacak. Bu filmin gösterim tarihiyse 3 Haziran 2011.
* Rise of the Apes kadrosuna James Franco ve Freida Pinto'dan sonra John Lithgow da katıldı.
* Nick Cave, The Crow yeniden çevriminin senaryosunu tekrar kaleme alacak.
* Christopher Nolan, "Inception" filminde Bond serisinden etkilendiğini ve bir Bond filmi çekmeyi seve seve kabul edeceğini açıkladı.
* 3 Eylül’de Türkiye’de vizyona girecek olan Universal Pictures filmi "Despicable Me", ilgi çekici bir filme benzemekte. Takipte olalım.
* 'Kurtlar Vadisi Filistin'in çekimleri, Tarsus’ta başladı. Filmin 5 Kasım 2010'da vizyona gireceği duyuruldu.
* Boğuştuğu finansal krizden çıkma yollarını arayan MGM, 60'ların siyah-beyaz kült bilimkurgu dizisi 'The Outer Limits'i beyazperdeye taşımaya hazırlanıyor.
* 'Sherlock Holmes 2'yi yönetecek olan yönetmen Guy Ritchie'nin Profesör Moriarty rolünde görmek istediği oyuncunun, iki Oscarlı ünlü aktör Daniel Day-Lewis olduğuna dair söylentiler var. Daha önce bu rol için gündeme gelen isim Brad Pitt olmuştu.
12. Dakikalık ekstra bir video. İzlememiş olanlar için, buyrun. Cevabını bulduğunuz soru olursa da bi serzenin.
by nessima.
(beğen, beğen ki arkadaşın da izlesin)
2010 Emmy Ödülleri bu ayın sonunda dağıtılacak. Liste düzenlenmiştir, uyaran arkadaşlara teşekkür ederim. Uyanmayanlardan da özür dilerim :)
En İyi Drama Dizisi
Breaking Bad
Dexter
The Good Wife
Lost
Mad Men
True Blood
Drama Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu
Kyle Chandler (Friday Night Lights)
Bryan Cranston (Breaking Bad)
Matthew Fox (Lost)
Michael C.Hall (Dexter)
Jon Hamm (Mad Men)
Hugh Laurie (House)
Drama Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu
Connie Britton (Friday Night Lights)
Glenn Close (Damages
Mariska Hargitay (Law & Order: Special Victims Unit)
January Jones (Mad Men)
Julianna Marguiles (The Good Wife)
Kyra Sedgwick (The Closer)
Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Andre Braugher (Men of a Certain Age)
Michael Emerson (Lost)
Terry O'Quinn (Lost)
Aaron Paul (Breaking Bad)
Martin Short (Damages)
John Slattery (Mad Men)
Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Christine Baranski (The Good Wife)
Rose Byrne (Damages)
Sharon Gless (Burn Notice)
Christina Hendricks (Mad Men)
Elisabeth Moss (Mad Men)
Archie Punjabi (The Good Wife)
En İyi Komedi Dizisi
30 Rock
Curb Your Enthusiasm
Glee
Modern Family
Nurse Jackie
The Office
Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu
Alec Baldwin (Jack Donaghy) 30 Rock
Steve Carell (Michael Scott) The Office
Larry David (Larry David) Curb Your Enthusiasm
Matthew Morrison (Will Scheuster) Glee
Jim Parson (Yhe Big Bang Theory)
Tony Shalhoub (Det. Adrian Monk) Monk
Komedi Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu
Toni Collette (United States of Tara
Tina Fey (Liz Lemon) 30 Rock
Edie Falco (Jackie Peyton) Nurse Jackie
Julia Louis-Dreyfus (Christine Campbell) The New Adventures of Old Christine
Lea Michele (Rachel Berry) Glee
Amy Poehler (Leslie Knope) Parks and Recreation













