Ters giden bir işi düzeltme çabası ve başka şeyleri de bok etme.. Amacı ve istekleri farklı olsa da herkesin bir olayda keşistiği bir konuya sahip. Bir nevi Meksika'nın Lock Stock and two smoking barrels' ı. İspanyolcasıyla, renkli karakterleriyle hoş bir film..
Yönetmeni Hugo Rodríguez, başrol oyuncusu ise Diego Luna oynuyor.
(ulan Lock stock dediysek de aynısını beklemeyin, dedik ya, meksikalıların Lock stoke'u:)

The Man from Earth... Afişe ve filmin ismine bakıp gezegenlerin üzerinde dolaşacağınızı, gökyüzünü aşıp uzaya çıkacağını düşünmeyin.. Film, bir odada 8 kişinin dinsel temalı konuşmalarından ibaret. ne yani, hiç mi action yok. var efendim ama bu action'ı hareketlerde değil de çıkan fikirlerde arayın.
Şu ana kadar anlatılanları - kabul et ya da etme- bilinenleri bir kenara koyup " ya tüm bunlar birer yalansa?" sorusunu daha önce sorduysanız kendinize, bu film ilginizi çekecek, size farklı bir bakış açısı kazandıracaktır. insanüstü bir adamla tanışmaya hazır olun, zaten ona şimdiden tanrı diyen bile var halihazırda...
Yönetmenliğini Richard Schenkman' ın yaptığı bu filmin fazla bi maliyete sahip olduğunu düşünmüyorum işin açıkcası. Filmin sonundaki o zorlama sözler olmasa kanımca daha iyi olurdu. Muallakta kalsa, zorlamasaydı adamcağızı, yada oğulcağızını..
--spoiler-- mi eklemeliydim? Koy götüne rahvan...
--------------------
Edith: [talking about God] He's everywhere. We just can't see him.
Harry: Pfft. If this was the best I could do, I'd be hiding, too
-------------------
Harry: Well, you're finally fulfilling one prophecy about the millennium, John.
John Oldman: What's that?
Harry: Here you are again.
--------------------

Orijinal adıyla Fiddler on the Roof yahudi temalı bir müzikaldir. Yarı müzikal desek daha doğru olur. Fakir ve geleneklerine bağlı fakat bunu sorgulayan bir çevrede geçer film. Bazen ikili konuşmalarla,bazen de şarkılı atışmalarla gelenekleri yorumlarlar. Filmin müzikleri hala sevilmekte. Zaten kazandığı 3 oscarın biri de John Williams imzalı müziklerinden. If i was a rich man , Tradition , Anatevka ve diğerleri..
Filmin süresi 3 saat olmasına rağmen diyalogları ile pek sıkmaz. Müzikal sevmeyenlerin müzikli kısımlarında sıkılacağını da pek tahmin etmiyorum ama belli olmaz.
(türk sinemasında da uyarlanmış bir versiyonu mevcut)
----------------
Tevye: As the good book says, when a poor man eats a chicken, one of them is sick.
Mendel: Where does the book say that?
Tevye: Well, it doesn't say that exactly, but somewhere there is something about a chicken.
----------------
Tevye: As Abraham said, "I am a stranger in a strange land... ”
Mendel: Moses said that.
Tevye: Ah. Well, as King David said, "I am slow of speech, and slow of tongue."
Mendel: That was also Moses.
Tevye: For a man who was slow of tongue, he talked a lot.
---------------
Tevye: As the good book says, if you spit in the air, it lands in your face.
---------------
Tevye: A fiddler on the roof. Sounds crazy, no? But here, in our little village of Anatevka, you might say every one of us is a fiddler on the roof trying to scratch out a pleasant, simple tune without breaking his neck. It isn't easy. You may ask 'Why do we stay up there if it's so dangerous?' Well, we stay because Anatevka is our home. And how do we keep our balance? That I can tell you in one word: tradition!
---------------
Tevye: Traditions, traditions. Without our traditions our lives would be as shaky as, as... as a fiddler on the roof!
---------------
Hodel: We only have one Rabbi, and he only has one son. Why shouldn't I want the best?
Tzeitel: Because you're a girl from a poor family. So whatever Yente brings, you'll take. Right? Of course, right!

Sevidiğimiz bir kokuyu muhafaza edebilmek mümkün mü? Hazır olan bir kokudan da bahsetmiyorum üstelik, şişede duran parfümden deil, parfümleşmeyi bekleyen bir insandan mesela..
Patrick Süskind' in Das Parfum adlı romanının uyarlaması olan bu filmden önce bence kitabını okuyun. İlk tavsiyemiz bu yöndedir. Yok ille de film diyorsanız o da olabilir. Kitapsız filme gelenlerle, okuyup da gelenler arasındaki farkı söyleyeyim. Beklentiler farklı. Filmin orijinal adı olan "Parfüm:bir katilin hikayesi" ni duyan, filmden olağan üstü ölüm sahneleri beklemektedir. oysa yönetmen bunları gizleyerek tadın başka yönlerden alınmasını istemiştir ki kanımca da başarılı olmuştur. Filmin efsanevi son sahnesi, 16 yaşındaki kızıl güzeli (ben baktım kız valla 16 yaşında:) görmek yeterliydi benim için.
Başroldeki gencimiz Ben Whishaw, kızıl saçlı güzelimiz de Rachel Hurd-Wood, diğerlerini boşverin.
Filmin yönetmeni, Lola rennt ( Run Lola,Run) filminin de yönetmenliğini yapan Tom Tykwer. Yakın tarihte bazı sahnelerinin istanbulda'da geçtiği The International filmi beyazperdede gösterime girecek. başrolde de Closer filminden hayran olduğum Clive Owen ve Eastern Promises deki güzelimiz Naomi Watts oynuyor.

Delicatessen, Türkçe çevirisiyle Şarküteri filmi bu sene İstanbul Film Festivalinde gösterildi. Filmin yönetmeni Marc Caro, sinema dersleri adı altında Akbank sanatta bir de şöyleşi yaptı genç sinemaseverlerle. Uzaktan da olsa gidip dinleme imkanı bulmuştuk. Bu filmin 2 yönetmeni var, diğeri ise hepimizin bildiği Amelie filminin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet. Marc Caro söyleşisinde Jeunet ile ayrı işler yapmaya başlayışını şöyle anlatmıştı. " ben daha fantastik, Jeunet ise daha romantikti.Ayrıldık ve fanteziye yöneldim ben de." Jeunet'in Amelie filmi ve Marc Caro'nun Dante 01'i bu durumu oldukça açıklıyor. işte bu iki farklı insanın bir filmde buluşması olmuş Delicatessen.

Açlığın tüm ülkeyi sardığı bir dönemde bir binada birlikte yaşayan insanların açlığı gidermeye yönelik ilginç yöntemlerine yer verilmiş. Bu film bana Türk yapımı başka bi filmi -hem de bu filmden 1 sene önce yapılmış olan- hatırlatmıştı nedense izlediğimde, Piyano Piyano Bacaksız. Ama biz türkler daha masumaneyiz sanırım açlığı gidermekte. Her iki filmde dayanamayıp intihar etmek isteyen kadınların olması da işin cabası. Yakında bu filme de değiniriz.
Bu arada filmin başrolünde Amelie'den de bildigimiz bücür abimiz,Dominique Pinon var.
--------------
Louison: Nobody is entirely evil: it's that circumstances that make them evil, or they don't know they are doing evil.

Martin Scorsese, Robert de Niro ve Joe Pesci üçlüsünden bir şaheser daha. Bu 3lünün yanına da bir de Sharon Stone sallamışlar, ki bu filmdeki rolüyle -hernekadar Temel İçgüdü filmindekini biz daha çok beğensek de:)- oscara da aday gösterildi. Filmin tek oscar adaylığının da bu olması bir hayli ilginç. Joe Pesci'nin bu filmdeki oyunculuğunun görünmezden gelinişi beni üzen asıl nokta. Onu durdurabilmek için bir silaha ve usta bir atışa sahip olmalısınız kanımca, aksi takdir ölecek olan tarafta siz olursunuz.
Joe Pesci'nin bu filmde beğendiğim sahneler; "kalem ile adam öldürme" ve "casino'ya gelip olay çıkarma" kısımlarıdır. Bi adam sırf yahudi diye dövülür mü? Evet, dövülür:)
------------------
Ace Rothstein: [voice-over] In Vegas, everybody's gotta watch everybody else. Since the players are looking to beat the casino, the dealers are watching the players. The box men are watching the dealers. The floor men are watching the box men. The pit bosses are watching the floor men. The shift bosses are watching the pit bosses. The casino manager is watching the shift bosses. I'm watching the casino manager. And the eye-in-the-sky is watching us all.
-----------------
Ace Rothstein: [voice-over] No matter how big a guy might be, Nicky would take him on. You beat Nicky with fists, he comes back with a bat. You beat him with a knife, he comes back with a gun. And if you beat him with a gun, you better kill him, because he'll keep comin' back and back until one of you is dead.
-----------------
Nicky Santoro: Ace don't... listen, don't... don't make a scene, all right?
Ace Rothstein: I want to just talk. I want to talk to that Irish bitch.
Nicky Santoro: She didn't know who to turn to. She... she didn't know where to turn. She was tryin' to save your marriage.
Ace Rothstein: Yeah? Nicky, I want to talk to that fuckin' bitch.
Nicky Santoro: Hey, be fuckin' nice. Calm. Be nice. Don't fuck up in here,


ROMA

BARCELONA

PARİS

PRAG

LİZBON

VİYANA

BERLİN

KARIŞIK

Orijinal adı : Lunes al sol,Los , türkçesi Güneşli Pazartesiler.

Bir kişinin hayatını değil binlerce kişinin hayatını anlatan bir film. Hayatı seven ya da hayattan bıkmış veya her şeye rağmen tutunmaya çalışan insanların filmi.
İspanyanın fakir bi semtinde geçen, genellikle barda konuşmalar halinde seyreden, akıcı güzel bir film. Başrolde No Country for Old Men filminden oscar kazanan Javier Bardem var. No Country'deki oyunculuğunu beğenmişseniz bu filmde kendisine ayrı bi hayranlık besleyeceğinizi düşünüyorum. Zaten bu film ile bir çok ödüle aday-layık gösterilmesi de bunun açıkca ispatı..

Yönetmenliğini Fernando León de Aranoa yaparken oyuncular arasında Javier Bardem, Luis Tosar, José Ángel Egido var. Filmin dili ispanyolca, IMDB puanı da 7.7/10..

Ustaların ustası Sergio Leone nin baş yapıtlarından...Western filmleri arasında yol gösterici bir yapıt. En çok bilinen,izlenen,sevilen filmler arasında olmasına rağmen ne yazik ki bir oscarı dahi bulunmamakta. Aynı kaderi Sergio Leone de paylaşmakta.

Filmde iyi rolünde kovboy abimiz Clint Eastwood, kötü rolünde Lee Van Cleef ve çirkin rolünde Eli Wallach oynuyor. Bu çirkin adam hakkında 2 anektod eklemek istiyorum.
Birincisi; bu adam hala yaşamakta:) ne var yani Clint Eastwood da hayatta diyebilirsiniz ama aralarında oldukça fazla yaş var. Eastwood 78, Eli Wallach 93. Filmin kötü karakteri 89 yılında yaşamını yitirmiş. demekki kötülere bi şey olmaz sözü pek de makul bi söz deilmiş.
ikincisi; bi arkadaşımın bu çirkin adamın hayat öyküsünü, Lost dizisindeki Mr.Eko karakterinin hayat öyküsüyle örtüştürüyor olması. Birer rahip kardeş, aile için işlenen suçlar ve birkaçı... ne bileyim, Lostseverlerin teori üretmekte işine yarar belki:)
-------------------
Tuco: God is on our side because he hates the Yanks.
Man With No Name: God is not on our side because he hates idiots also
----------------
Baker: Here, this is for you. You did a good job for me.
Angel Eyes: Oh I almost forgot. He payed me a thousand. I think his idea was that I kill you. Angel Eyes: But you know the pity is when I'm paid, I always follow my job through. You know that.
Baker: Noo! Angel Eyes!
---------------
Tuco: You want to know who you are? Huh? Huh? You don't, I do, everyone does... you're the son of a thousand fathers, all bastards like you.
---------------
Man With No Name: One, two, three, four, five, and six. Six, the perfect number.
Angel Eyes: I thought three was the perfect number.
Man With No Name: I've got six more bullets in my gun.
---------------
Man With No Name: If you shoot me, you won't see a penny of that money.
Angel Eyes: Why?
Man With No Name: I'll tell you why
Man With No Name: . Cause there's nothin' in here!

Bu filmin arka kapağındaki "Godfather' dan sonra en iyi mafya filmi" yazısını okuduktan sonra izlemeye karar verdim. En iyi hangisiydi, ikincisi neydi tartışmak istemiyorum şimdi, ama güzel bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Babasının ne iş yaptığını merak eden bir çocuğun merakı yüzünden meydana gelen olayları konu ediyor film.

Filmin yönetmeni American Beauty' nin de yönetmeni olan Sam Mendes ; oyuncu kadrosunda ise gişe garantili ve 2 oscar sahibi Tom Hanks, Tyler Hoechlin, Paul Newman ve son James Bond Daniel Craig var.
---------------
Michael Sullivan: He murdered Annie and Peter!
John Rooney: There are only murderers in this room! Michael! Open your eyes! This is the life we chose, the life we lead. And there is only one guarantee: none of us will see heaven.
Michael Sullivan: Michael could.
John Rooney: Then do everything that you can to see that that happens.
---------------
Michael Sullivan: I'd like to work for you.
Frank Nitti: [Chuckles] Well... that's very interesting.
Michael Sullivan: And in return, I'd like you to turn a blind eye to... what I have to do.
Frank Nitti: And what is that?
Michael Sullivan: Kill the man who murdered my family.
-------------
Jack Kelly: Think, Mike. Don't be stupid. I'm just the messenger.
Michael Sullivan: [lowers his gun] Then give Mr. Rooney a message for me.
Jack Kelly: What is it? [Sullivan shoots him]

Şüpheliler arasından en çaresizini alır köşeye sorgularsın. Zayıflığından fayda edersin. O da bülbül gibi şakır. Polis anlayışı budur. Bu sefer de grubun en zayıfını, özrü bulunan Verbal'ı seçtiler. Anlattıklarından da bi hayli mutlu oldular (!).
Tek bi amaç vardı, bilinmez adam, hayalet adam, kendisinden korkulan adam (ulu önder yüce bilge) Keyser Soze'yi bulmak. Bi rivayete göre de türkmüş. Gerçi siz bu hikayeyi biliyorsunuzdur.
Yönetmeni Bryan Singer; oyuncular:Kevin Spacey, Benicio Del Toro,Gabriel Byrne, Chazz Palminteri,Stephen Baldwin...
Not: Bu isimde bir de güzel bi kısa film mevcut. ( izlemek için tıklayın )
-------------------
Dave Kujan: Do you believe in him, Verbal?
Verbal: Keaton always said, "I don't believe in God, but I'm afraid of him." Well I believe in God, and the only thing that scares me is Keyser Soze.
-----------------
Verbal: Who is Keyser Soze? He is supposed to be Turkish. Some say his father was German. Nobody believed he was real. Nobody ever saw him or knew anybody that ever worked directly for him, but to hear Kobayashi tell it, anybody could have worked for Soze. You never knew. That was his power. The greatest trick the Devil ever pulled was convincing the world he didn't exist. And like that, poof. He's gone.
----------------
Interrogation Cop: Number 1, step forward.
Hockney: Hand me the keys, you fucking cocksucker.
Interrogation Cop: Number 2, step forward.
McManus: Give me the fucking keys, you fucking cocksucking motherfucker, aaarrrghh.
Interrogation Cop: Knock it off. Get back. Number 3, step forward.
Fenster: [laughing] Hand me the keys, you cocksucker.
Interrogation Cop: In English, please?
Fenster: Excuse me?
Interrogation Cop: In English.
Fenster: Hand me the fucking keys, you cocksucker, what the fuck?
----------------

Masalsı anlatımıyla, çocukluğumuzda işittiğimiz olağanüstü bulduğumuz fakat ilerleyen yaşlarımızda saçma bularak reddettiğimiz o masalları hatırlatan bu film, bizlere tekrardan masallara inanmamız gerektiği düşüncesini aşılamıştır. Sanki elektriklerin kesildiği bir kış gecesi soba kenarına oturmuş, annemden masal dinliyormuşum gibi izledim bu filmi. Bunu yaşattıkları için elini-kıçını öpmeli tüm emeği geçenlerin:)

Yönetmen koltuğunda Tim Burton, oyuncular arasında ise Trainspotting' ten tanıdığımız Ewan McGregor, Almost Famous filmindeki ustta gitarist Billy Crudup, Tim Burton'un vazgeçilmezi olan eşi Helena Bonham Carter ve Albert Finney var.

Shaun of the Dead filminin üçlüsü; Simon Pegg, Nick Frost ve yönetmen Edgar Wright' tan yine güzel bir komedi. Bu filmde hedefte American aksiyon filmleri var. Shaun of the Dead' deki gibi müzikler iyi kullanılmış, müzikten beklenilen hareketin tersi yönde hareket göstererek beklenmedik espriler yapılmış yine.
Shaun of the Dead tadında bazı sahneleriyle hatta daha tatlı bir film olmuş. Filmin ufak bir sahnesinde Cate Blanchett de oynuyor-her ne kadar kendisi pek belli olmasa da gözleri onu ele veriyor:) -.
Komedi filmi boş zaman öldürgeci anlayışından kurtulun ve bir an önce bu ve Shaun of the Dead filmini izleyin bence.
-----------------
Nicholas Angel: Oy! When's your birthday?
Underage Drinker #1: 22nd of February.
Nicholas Angel: What year?
Underage Drinker #1: Every year!
Nicholas Angel: Get out!
---------------
Danny Butterman: Point Break or Bad Boys II?
Nicholas Angel: Which one do you think I'll prefer?
Danny Butterman: No, I mean which one do you wanna watch first?
-------------
Simon Skinner: He was simply an appalling actor.
Nicholas Angel: You murdered him for that?
Simon Skinner: Well, he murdered Bill Shakespeare!
Nicholas Angel: What?
-------------
Nicholas Angel: All right, what about this guy? Ask yourself, why has he got his hat pulled down like that?
Danny Butterman: He's fuck-ugly.
Nicholas Angel: Or, he doesn't want you to see his face.
Danny Butterman: 'Cause he's fuck-ugly.

2 dev oyuncunun, Al pacino ve Robert De Niro' nun birlikte oynadağı, daha dogrusu aynı sahneyi paylaştığı ilk film. Aynı sahneyi paylaştığı diyorum,çünkü The Godfather:part 2' de her ikisi de oynuyor ama ilgili zamanlar farklı. ilk diyorum çünkü 2008 yapımı bir başka filmleri daha var,Righteous Kill.
Filmde Robert De Niro tecrübeli bir hırsız, Al Pacino ise bi onun kadar işinde tecrübeli bir polis.
Filmin bir çok sahnesini çok beğenirim, ama en çok hoşuma giden ise Neil McCauley'ın " öyle bi zaman gelir ki 1 dk da tüm hayatını bırakıp gitmen gerekir" felsefesini uyguladığı o güzel sahnedir. 2 ustanın karşılıklı oturup konuştuğu sahne de ayrı bi güzeldir:)
------------------
Vincent Hanna: What are you, a monk?
Neil McCauley: I have a woman.
Vincent Hanna: What do you tell her?
Neil McCauley: I tell her I'm a salesman.
Vincent Hanna: So then, if you spot me coming around that corner...you just gonna walk out on this woman? Not say good bye?
Neil McCauley: That's the discipline.
Vincent Hanna: That's pretty vacant, you know.
Neil McCauley: Yeah, it is what it is. It's that or we both better go do something else, pal.
Vincent Hanna: I don't know how to do anything else.
Neil McCauley: Neither do I.
Vincent Hanna: I don't much want to either.
Neil McCauley: Neither do I.
------------------
Vincent Hanna: I'm angry. I'm very angry, Ralph. You know, you can ball my wife if she wants you to. You can lounge around here on her sofa, in her ex-husband's dead-tech, post-modernistic bullshit house if you want to. But you do not get to watch my fucking television set!
-----------------

The Shawshank Redemption, Se7en, Lucky Number Slevin, The Dark Knight, Million Dollar Baby, Unforgiven gibi bir çok kişinin izleyip beğendiği filmlerin vazgeçilmez 2.adamı.. Film güzeldir, baş karakterler hep akıldadır, onun hakkı ise bazen verilir bazen görmezlikten gelinir..
87 film, 4 oscar adaylığı ve 1 de oscar ödülü bulunuyor..


Sitedeki Filmleri: