17 Mart 2009 Salı

Death Rides a Horse : Bill Kills


Western filmlerini seviyorum. Senaryoyu karışık yapıp, izleyeni kafa yormaya zorlamak yerine ; oyuncuların ve mekanların doğallığını , konunun sade akışını öne çıkarıyor. "Ölüm Atlısı" olarak çevrilen bu filmde Lee Van Cleef başrolde. Aslında filmden çok da bahsedip , spoiler vermek istemiyorum. Filmin Tarantino'nun "Kill Bill" filmiyle olan benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Bu filmi izledikten sonra , Kill Bill 'in sadece modern bir kopya olarak yeniden çekildiğini söyleyebilirim. Tabii ki Tarantino' nun Kill Bill ' i çekerken western filmlerinden , müziklerinden esinlendiğini biliyordum ama bu derece olduğunu tahmin edememiştim. Gelelim filmimizle - Kill Bill arasındaki benzer noktalara... Ailesi gözlerinin önünde öldürülen küçük bir çocuk olan BILL , 15 yıl sonra intikam için geri dönüyor ve ailesini öldürenlerin bir bir peşine düşüyor. Ama düşmanlarını öldürürken , onları düelloya davet ediyor ve onlara son bir şans veriyor. Dediğim gibi esinlenmekten öte... Ayrıca bazı sahnelerde tıpkı Kill Bill ' deki Beatrix Kiddo ' nun (Uma Thurman) düşmanlarını 4 yıl aradan sonra gördüğünde yüzündeki intikam ifadesi ve ekranın hafif kırmızılaşarak arkadan bir gerilim müziğinin verilmesi bu filmde de çokça var. Yani Tarantino ' nun Kill Bill ' i yaparken klasikleşmiş filmlerden esinlenme , onlardan adeta bir derleme yaptığını biliyorduk ama bu filmi izledikten sonra Tarantino'nun esinlenmeyi biraz fazla kaçırdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Her iki filmi de izleyenler bana hak verecektir.

11 Mart 2009 Çarşamba

Princess

Ailesini bir tarafik kazası sonucu kaybetmiş August ve Cristina'nın öyküsü. Cristina ekranda pek gözükmese de bu tam olarak onun hikayesi. August, yaşam çizgisine devam etmek için rahipliği tercih etmiş, fakat kardeşinin porno sektöründe yıldızlaşan bir star oluşunu, Princess oluşunu, uzaktan uzaktan acı içerisinde takip etmiştir. Nasıl ki Cristina ailesinin ölümünden kendini sorumlu tutmuş ve -bu travmanın etkisinden belki de- kendini farklı arayışlar içerindeyken porno sektöründe bulmuşsa, August da kardeşinin bu sektöre bulaşmasından kendini sorumlu tutmuş ve -yine belki bu yüzden- kendini tanrıya affettirebilmek için rahipliği seçmiştir. Kendini sorumlu tutuyor, çünkü Cristina'nın kayıtlardaki ilk porno filmi August'un kamerasıyla kaydediliyor.

Film Cristina'nın ölümü ile başlıyor. August, kardeşini koruyamasa da ondan arta kalan 5 yaşındaki illegal kızı Mia'yı, daha güzel bir hayat yaşatmak için, kardeşinin yaşadığı yerden -genelevden- alıp yanında götürüyor. Her ne kadar o evden alsa da geçmişten kurtulmak ve kıza daha masumane bir hayat yaşatmak için bunun yeterli olmadığını da biliyor. Ama saklamak istediği şey de gerçeklerdi, kardeşinin ,yani Mia'nın annesinin, bir pornostarı oluşu. O zaman amacını belirlemiş bulunuyor August, Mia'yı bu gerçeklerden korumak.

Bundan sonrası sosyal mesaj içerikli bir intikam filmi olarak çıkıyor karşımıza. Yer yer Japon animasyon filmlerinden, yer yer Tarantino'nun bol kanlı intikam filmi Kill Bill' den benzemelerle harmanlanmış ve ortaya bu film çıkmış.

2006 yapımı Danimarkalı bir Anders Morgenthaler filmi olan Princess 'i diğer animasyonların tercih nedenlerinden öte bir sebebi var gibi görünüyor. Bu konuyu işlemek için animasyon çekmeye sanırım daha mecbur hissetmiş yönetmen kendini. Zira filmin temasında porno sektörü ve de çocuk pornosu bulunmakta. Leon filminde, tepki alan ve sonradan kesilen sahnelerde Leon-Mathilda aşkı nasıl rahatsız edici bulunup sansürlendiyse, yönetmen de bu korkudan olsa gerek, konuyu daha az rahatsız edici boyutta verebilmek için animasyon olarak çekmek istemiş olabilir. Animasyon da olsa bazı görüntüler rahatsız etmiyor da değil. 5 yaşındaki bir kızın yaptıkları, yaşadıkları, ona yapılanları duydukça ve gördükçe Mia'yı gerçekten de -yaşlı karının da deyimiyle- 5 yaşında yetişkin bir kadın olarak görmeye başlıyoruz. Yetişkinlik sadece onun sekse olan saflığından kaynaklanmakta, onun haricinde elinden düşürmediği oyuncağı Multe ile oynayan tatlı ve minik bir kız olarak duruyor karşımızda.

Danimarkadan ne çıksa yerim mantığıyla izlediğim bu filmden de pişman olmadan ayrıldığımı, rahatsızlığımın filmden ötürü değil de konusundan ötürü olduğunu belirtmek isterim. Ve izleme gibi bir niyetiniz varsa önceden söylemiş bulunayım, animasyon da olsa film +18 kriteri bulundurmakta ve buna göre izlenmelidir.

9 Mart 2009 Pazartesi

Big : büyümeden büyümek

Artık büyümek isteyen bir çocuk olan Josh Baskin günün birinde bir dilek kutusuna para atıp , büyümüş olmayı diler ve ertesi sabah kalktığında artık büyümüş bir çocuk olur. Ama bu büyüme sadece fiziki anlamda olmuştur. "Her yaşın ayrı bir güzelliği var" sözü mükemmel bir şekilde işlenmiş. Film ilk anda komedi filmi gibi seyretse de zaman zaman dokunaklı. Başrollerde Tom Hanks, inanılmaz performansıyla götürüyor filmi. Zaten 1988'de en iyi erkek oyuncu dahil olmak üzere 2 dalda oskara aday gösterilmiş "Big". Tom Hanks'in ünlendiği film olarak da söylenebilir. Filmin konusu çok çocukca gelebilir, ama izlenmesi gereken bir film. Ve sanıyorumki bu türdeki filmlerin ilklerinden bu film. Filmin yönetmeni ise Penny Marshall. Gelişme çağında olan bir çocuğun ruh halini, duygularını, hayallerini çok iyi işlemesinde herhalde yönetmenin bayan olmasının da bir etkisi vardır.

5 Mart 2009 Perşembe

Maymun başına 2 ödül

Altın Portakal ( 45 kez) , İstanbul Film Festivali (27 kez) , İf istanbul ( 8 kez ) gibi biraz daha eskiye dayanan ödüllü festivallerimize geçen sene bir yenisi daha eklenmişti. Aslında festival değil, film gösterimi yapılmıyor, sadece yerli filmlere ödüllerin verilmesinden ibaret. Yeşilçam Ödülleri.

Gelenekselleşmesi düşünülen Yeşilçam Ödülleri' nin 2.si de sahiplerini buldu. Adaylar açıklandığında gözde film olarak Sonbahar gözüküyordu, onu takiben de Üç Maymun ve Issız Adam. Ama ödül dağıtımı kısmında -oscarda da olduğu gibi- en fazla aday olanın bir arkasındaki film öne çıktı. Üç maymun... NBC' nin bu başarısını defalarca dile getirmiştik zaten, hep destek tam destek deyip desteğimizi sürdürmekteyiz.

İsmi Yeşilçam olsa da filmlerde Yeşilçam tadı bulunmamakta. Hemen eski filmleri gözümüzün önüne getirdiğimizde -taklit yahut orijinal- benzeri bir çalışmanın olmadığını da görüyoruz. Issız Adam' da içten konuşmalar Selvi Boylum Al Yazmalım' ı hatırlatmadı değil hani, yeni Selvi Boylum ben olacam demek istedi belki de, ama olamamışa benziyor. Kanımca olamayacak da.

Eski-yeni kıyaslaması yapmıyorum, yapmak da istemiyorum, gerek de görmüyorum hatta. Eski filmlerde konu aralarına aşk, eroin, komedi usulü eleştiri sıkıştırırdık. Günümüzün moda konusu ise hiç şüphesiz 80'ler. Bir darbe almış başını gidiyor. Artık darbe zamanı sinemaya gelmeli, yoksa daha çok konuşuruz biz bu ivedikleri.

Düşündüm de, Ey Halkım! Siz buna gerçekten müstehaksınız :)

Bu arada ;

En İyi Film - Üç Maymun En İyi Yönetmen - Nuri Bilge Ceylan ( Üç Maymun )

En İyi Yönetmen -Nurii Bilge Ceylan ( Üç Maymun )

En İyi Kadın Oyuncu - Hatice Aslan ( Üç Maymun )

En İyi Erkek Oyuncu - Onur Saylak ( Sonbahar )

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu - Yıldız Kültür ( Issız Adam )

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Altan Erkekli ( O... Çocukları )

En İyi Senaryo - Ebru Ceylan, Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan ( Üç Maymun )

En İyi Müzik - Cenk Erdoğan, Bora Ebeoğlu, Cengiz Onural ( Issız Adam )

En İyi Görüntü Yönetmeni - Gökhan Tiryaki ( Üç Maymun )

Genç Yetenek Ödülü - Ahmet Rıfat Şungar ( Üç Maymun )

İlk Film Ödülü - Sonbahar

25 Şubat 2009 Çarşamba

Revolutionary Road

Hem If 2009 hem de Oscar tahminleri konularında bu filmden az da olsa bahsetmiştim. Ayrı bir konu açıp bahsetmemem ayıp kaçar diye düşündüm.

1950lerin Americasında; paltolu-şapkalı, ofiste çalışan ve sekreterleriyle yatan , üzerine de zipposuyla yaktığı sigarısını içen erkeklerden oluşan bu dönemde; geçen bir Amerikan aile dramı diyebiliriz belki de özetle. Ama olanlar bundan fazlasını oluşturuyor. En basitininden 1997de çekilen 11 oscarlı Titanic filminin bu iki aşığı tekrardan aynı sahnede (aynı filmden Kathy Bates da var, eklemezsek ayıp olur). Bu iki eski sevgiliyi bir araya getiren ise Kate Winslett'ın yeni sevgilisi, hatta kocası, Sam Mendes, filmin de yönetmenidir ayrıca.

Bu girişten sonra gelgelelim filme. "Genç Wheeler çifti" namıyla Frank - April çifti, dıştan bakıldığında, hatta çevresindekilere de sorulduğunda, yaşadıkları Revolutionary Road ' un en mutlu-uyumlu çifti olduğu izlenimi oluşuyor. Ama aslolan bundan ibaret değildir. Bunu çiftimize farkettiren ise John Givings adlı psikolojik bir hastadır. Nedense filmde kişi aklını yitirdikçe daha sağlıklı düşünmeye, bazı şeylerin farkına daha rahat varıyor gibi bir izlenim oluşuyor. Hepten deli olan John Givings bu farkındalıklardan başından beri haberdar iken, ara ara psikopata bağlayan April da gerçeği kabul kabulleniyor. Kabullenemeyenler ise filmde akli dengesi sağlıklı olan kişilerden oluşuyor. Sam Mendes'in neden bu konuda bir film çektiği anlaşılıyor bu noktada. American Beauty filminde de american aile düzenine içten içe veryansınlar edişini bu filmde de sürdürüyor. Her iki filmde de fikirsel olarak benzerliklerin dışında karakter olarak da benzerlikler var.

Filmde içten içe biriken öfkelerin zamanla dışarı fışkırdığı yerler vardır ki bunlardan biri de filmin başındaki tartışmalarıdır. (Bu tartışmaya kadar izlesem mi izlemesim mi düşüncemi ortadan kaldırmaya yetecek kadar kaliteli bir tartışma olmuştur kendileri kanımca :)

Diğer güzel sahneleri ise mahallemizin delisi John Givings' ın bulunduğu sahnelerdir. Buralarda film kendi fikrini sergilerken, Michael Shannon da oyunculuğunu bizlere sunuyor. Kendisinin oscar almasını dilerdim ama The Dark Knight filminin Joker'ine takıldı. Ki izlerseniz filmi siz de farkedeceksiniz, Michael Shannon'un canlandırığı John Givings karakterinde biraz Joker'i bulacaksınız. Yemek masasındaki konuşmasını "what happened?" deyişinde, Joker'in masa başında mafya üyelerine yaptığı konuşması hatırlayacaksınız gibime geliyor. Bu bi sahne çalımı mı, yoksa karakteri benzetme çabası mı bilmiyorum ama her ne ise çok yerinde olmuş.

Richard Yates' in kitabından uyarlanan ve American Beauty' nin yönetmeni Sam Mendes tarafından çekilen Revolutionary Road 27 Şubat tarihinde "Hayallerin Peşinde" adıyla Türkiye'de gösterime girecek, duyrulur.

20 Şubat 2009 Cuma

Oscar goessss ...


Büyük güne, Akademi'nin seçtiği filmleri oscar ile ödüllendirmesine, 2 gün kaldı. Kimileri "ben oscarı önemsemem" dese de içten içe ne kadar değerli olduğunu herkes bilir. Buna Avrupa Sineması da dahil. Takip edenler de kendince bazen haklı bazen de haksız bulurlar. Ona değil de buna vermeliydi şeklinde. Kim ne derse desin, her dal için yalnız biri bu oscara sahip olacak ve bunu da 1311 üyesinin oyuncu olduğu 5830 Akedemi üyesinin oyları belirleyecek. Ama tabiki herkes gibi bizim de tahminlerimiz, bazı noktalarda da almasını dilediklerimiz var. Kuşkusuz adaylıklarda en çok konuşulan film Benjamin Button, fakat istediğini elde edeceğini düşünmemekteyim. Buyrun tahminler-dilekler. (ufak bi not: adayların sıralanışı da bir sonraki tercihimizin ne olduğu konusunda ufak bi tüyo vermektedir:)
-------------------

Film
Slumdog Millionaire
The Curious Case of Benjamin Button
Milk
The Reader
Frost/Nixon

Sitemizde yaptığımız ankette Benjamin Button ile kıyasıya mücadele eden Slumdog Millionere'in henüz Türkiyede vizyona girmemesi hasebiyle fazla bilinmediği kanısında olan Blog yöneticilerinin oyu Danny Boyle'un filminden yana.

Yönetmen
David Fincher - The Curious Case of Benjamin Button
Danny Boyle - Slumdog Millionaire
Gus Van Sant - Milk
Ron Howard - Frost/Nixon
Stephen Daldry - The Reader

Filmin güzelliği ile onun yönetilmesi eşdeğerde kavramlar değildir. Kuşkusuz Slumdog Millionaire filmi de çok güzel yönetilmiş, fakat filmdeki zaman kargaşasını bizlere pek karıştırmadan anlatabilen kurguya ve onu yönetene saygı duymak gerekir. Geçen sene Martin Scorsese yapılanın bu sene de David Fincher'e yapılıp, bu ödülü geçmişteki başarılı filmlerinin de adına vereceklerini düşünüyorum. Şayet Danny Boyle kazanırsa da sonuna kadar haketmiştir, afiyet olsun derim.

Erkek Oyuncu
Mickey Rourke - The Wrestler

Sean Penn - Milk
Frank Langella - Frost/Nixon
Brad Pitt - The Curious Case of Benjamin Button
Richard Jenkins - The Visitor

Mickey Rourke... Bu adam ödüller almayı hakediyor.Altın Küre ödüllerinde hakettiği verildi ki bunda da verileceğini düşünüyorum. Bir güreşçiyi, bir güreşçi gibi oynamak her yiğidin harcı değildir (oysa gerçekte ne kadar sempatik biri olduğunu BAFTA ödül törenin de görmüştük). Tıpkı bir gay'i, bir gay gibi oynayan Sean Penn gibi. Milk filminin yazısında da değindiğim gibi yakın tarihlerde eşcinsel karakterlere ödüller gitti. Akademi bunu yetersiz buluyorsa Sean Penn de bu ödülün sahibi olacak. Ama "yeter artık millet bizi de gay sanacak" diye düşüncelere giderlerse de oyun Mickey Rourke'den yana olacağını düşünüyorum.

Kadın Oyuncu
Kate Winslett - The Reader

Meryl Streep - Doubt
Angelina Jolie - Changeling
Anne Hathaway - Rachel Getting Maried
Melissa Chessington Leo - Frozen River

Aslında Revolutionary Road filmindeki oyunculuğu da aday gösterilebilirdi. Ama 2007'de Cate Blanchett' e verilen aynı dala iki farklı filmde aday gösterilme şerefini tattırmadılar Kate Winslett'a. Belki de buna gerek kalmadığını düşündüklerinden. Tahminlerimizin favorilerinden Kate Winslett'a oyumuz.

Yardımcı Erkek Oyuncu
Heath Ledger - The Dark Knight

Philip Seymour Hoffman - Doubt
Michael Shannon - The Revolutionary Road
Josh Brolin - Milk
Robert John Downey, Jr. - Tropic Thunder

Cevap verirken hiç düşünmediğimiz bir kısımdı burası. The Dark Knight filminin başarısının arkasındaki en büyük etken -gerek oyunculuğuyla gerekse ölümüyle- Heath Ledger'dır. Bu oyunculukla sinema tarihinin unutulmaz karakterleri arasına da Jokeri eklemiş bulunuyor. Joker zaten ekliydi demeyin, şimdi ayrı bir güzellikte ekli:) Bir de ben Michael Shannon'un filmdeki oyunculuğuna dikkat çekmek isterim ki onu da yakın bir zamanda sizlerle paylaşacam, bekleyin.

Yardımcı Kadın Oyuncu
Penélope Cruz - Vicky Cristina Barcelona
Marisa Tomei - The Wrestler
Taraji Penda Henson - The Curious Case of Benjamin Button
Amy Adams - Doubt
Viola Davis - Doubt

Sinema tarihinin unutulmaz kadın karakterlerin sayısı, erkeklerin sayısıyla kıyaslandığında bir hayli düşük. Maria Elena karakteri bir çok gönülde ikinci Marla Singer olabilecek nitelikte.Bunu bizlere iyi yansıtan Penelope Cruz'un da bunun hakkını alacağını düşünmekteyim. O olmadı mı, sırada Marisa Tomei var. Onu çıplakken izlemenin çok güzel olduğunu söyleyen Mickey Rourke gibi biz de aynı tadı aldık :)

Özgün Senaryo
Martin McDonagh - In Bruges

Andrew Stanton, Jim Reardon - Wall-E
Dustin Lance Black - Milk
Mike Leigh - Happy Go Lucky
Courtney Hunt - Frozen River

Tercihlerimizden ziyade dilediklerimiz kısmına bir örnek olsun bu kısım. Filmin ayrı bir tatlılığı var nedense. İngiliz aksanından dolayı mı desek, Ralph Fiennes'ten mi desek, Colin Farrell'den mi desek bilemedik. Sanırız senaryodan diye karar kıldık ve oyumuz da ona gidiyor. Wall-E 'nin o uzaylaşan dünyada mikroplaşan insanlar senaryosu da farklı ama ürkütücü olduğundan pek sevdiremedi In Bruges kadar.

Uyarlama Senaryo
Simon Beaufoy - Slumdog Millionaire
Eric Roth - The Curious Case of Benjamin Button
Peter Morgan - Frost/Nixon
David Hare - The Reader
John Patrick Shanley - Doubt

Filme giden ödül, senaryoya da gider kanısındayız. İzlediğimiz filmlere göre biraz farklı olduğundan; belki de masalsı tadından ötürü...

Kurgu
The Curious Case of Benjamin Button
Slumdog Millionaire
The Dark Knight
Milk
Frost/Nixon

Kurguda zamansallığın önemine dikkat çekiyor ve burda Benjamin Button diyoruz. Konusu itibariyle sıkı bir kurguya ihtiyacı olduğu ortada. Ve başarıyla da gerçekleşmiş.

Müzik
Slumdog Millionaire - A.R. Rahman
The Curious Case of Benjamin Button - Alexandre Desplat
Wall-e - Thomas Newman
Milk - Danny Elfman
Defiance - James Newton Howard

Hindistanda geçtiğinden dolayı "hadi ne zaman o iğrenç danslarını yapacaklar" diye beklerken güzel müzikler çıkıverdi karşımıza. Ama saolsun yönetmen bizleri boşuna bekletmedi, beklediğimizi filmin sonuna kaktırıvermiş :)

Animasyon Filmi
Wall -E

Kung Fu Panda
Bolt

Fazla bir şey demeye gerek yok sanırım. Wall-e işte...

Yabancı Film
Vals Im Bashir - İsrail
Entre les murs - Fransa
Der Baader Meinhof Komplex - Almanya
Okuribito - Japonya
Revanche - Avusturya

Bu sene ilk 9'a kalmıştı Üç Maymun. ilk 5 açıklanacağında umudum vardı. Bir kalabilseydi ilk 5e oyumuz direk ona olacaktı. Tahminlerimiz kısmından değil tabiki de dileklerimiz kısmından olacaktı. Fakat olmadı işte. Yine de teşekkürler Nuri Bilge. Biz sana ödülü verdik zaten de bir de sensiz düşünelim bu ödülü. O zaman da ortaya Vals Im Bashir çıkıyor. İsrail hükümeti, geçtiğimiz aylarda yaptığı askeri girişimleri (harbiden giriştiler yani) ile israilin tanıtımını oldukça yaptı zaten bizlere. Bu ödül belki onları -kendilerince- temizler diye düşündüğümden -yada düşündüklerinden- seçiyorum. Öyle işte.. Türk halkının genel kanısı, işin içinde israil varsa mutlaka bi p.çlik de vardır:)

-----------------------

Bu yıl 81. si düzenlenecek olan Oscar Ödül Töreni, geçen sene olduğu gibi bu sene de Kaliforniya'da ,Kodak Tiyatrosu'nda, yapılacak ve orijinal diliyle CNBC-e 'de, Türkçe çevirisiyle de NTV de, pazarı - pazartesiye bağlayan gecenin 01.00 saatinde canlı olarak yayınlanacak. Haberiniz ola.

12 Şubat 2009 Perşembe

The Curious Case of Benjamin Button

The Curious Case of Benjamin Button

Uzunca ismine rağmen kuşkusuz 2008'in en çok konuşulan filmlerinden The Curious Case of Benjamin Button. Hayatı tersten yaşama fikrini konu alan bu filmde, bize oldukça fantezi gelen bir hayatı son derece sıradan bir yapıda anlatması filme tat katan önemli unsurlardan. Nasıl yani ters yaşamak? onu biraz açayım. Yaşlı bir insanda bulunması gereken (ciltteki kırışıklık, gözlerdeki bozukluk gibi) tipik özelliklere sahip bir şekilde dünyaya gelen bir çocuğun zaman içinde kendisinde olan değişimlerle gencecik bir insan yapışına bürünüşünü anlatıyor. Tabi bu genç-körpe zamanının 50'li yaşlarına denk gelmesi de doğal.

Filmin, bu senaryo ile, Can Yücel'in "Hayata Tersten Başlamak" şiirinden uyarlandığını düşünenler bile var ( evet, ne yazık ki var). Can Yücel'in şiirindeki geriden başlama düşüncesi yıllardır kayıt yapan bi kameranın geri sarması misali. Oysa bu filmde kayıt tersten, ama baştan başlıyor.

Filmi izlerken zaman takibini zihinde sürdürmek gerekiyor. Şuan hangi zamanda ve bedensel olarak ne durumda diye her sahnede düşünmeniz 2 buçuk saatlik filme bağlanmanızı sağlıyor. Bu noktadan dolayı uzun oluşu sıkmıyor yani. İzlerken beni düşündüren bazı sahneler vardı. Hoşuma giden sahnelerin yanında bir de "şöyle olması gerekmez miydi?" diye düşündüğüm bir kısım var ki o da Benjamin Button'ın yaşının ilerlediği kısımlardaki bu zaman anlayışı. Doğuşta, bebek boyutunda bir yaşlı izleten anlayışın; ölümüne yakın zamanda da, yetişkin boyutunda bir bebek izletmesini beklerdim. Evet, 1,70 boylarında devasa bir bebek. Eğer bu noktada film ile aynı düşünceye sahip birisi çıkıp "kardeşim sen yanılıyorsun" diyorsa bana da anlatsın lütfen. Aklıma takılan bu ayrıntıya daha da fazla takılmadan diğer hususlara değineyim.

İzleyicilerin bazısını geren bir savaş sahnesinden öte beni en çok geren, Benjamin'in bu durumu karşısında Daisy' de oluşan o çaresizlik duygusu. Böyle bir durumda ben olsam ne yapardım diye sordum kendime ve ben de bir yanıt bulamadım ( bulan varsa yine bana sölesin:). Diğer sahneleri de üzerinde durmadan söyleyeyim. Babasını alıp güneşin karşısında kendi kilisesini yaratması ve filmde ara ara karşımıza çıkan amcanın "Beni yedi kez yıldırım çarptığını söylemiş miydim?" deyişleri ve ardında gelen o canlandırmaları. Son olarak da Cate Blanchett'in, Daisy'nin gençliği dönemlerindeki güzelliği... Eklemeden geçmek istemedim:)

2009 Oscar ödüllerinde 13 daldaki oscar adaylığı ile damgasını vuran filmin bu başarısı, arkasında sağlam bir kadronun oluşundan kaynaklanmakta. Forrest Gump' ın yazarı Eric Roth'un kaleminden çıkma; Fight Club, Se7en, The Game filmlerinin yönetmeni David Fincher' ın kamerasından oluşma; David Fincher' ın "güzel filmlerde ödül kazanamama" yolundaki dava arkadaşı Brad Pitt ve tüm güzelliği ile Cate Blanchett'in oyunculuğuyla terekküp etmiş bir yapıdan bahsediyorsak bu adaylıklar oldukça doğal durmakta. Tabi işi kolaylaştıran bazı etkenler de yok değil. Makyaj, kostüm, görüntü gibi dallarda rakipler az olunca adaylığının konması doğal. En iyi makyaja Slumdog'ı aday gösterecek değillerdi ya. Tabi en çok merak edilen ödüllerdeki şansı ne derece yüksektir orası tartışılır. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında oldukça çetin bir yarış içerisinde olacağı filmler var. Ki bu yarışları da kaybetme olasılığı oldukça yüksek. David Fincher ve Brad Pitt bu kez de eli boş dönerse hiç şaşırmayın derim ben size.

9 Şubat 2009 Pazartesi

If Istanbul 2009

8. !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 12-22 Şubat tarihlerinde sizi bekliyor! Oscar adayı filmler arasında bulunan Slumdog Millioner ve The Wrestler’ı da ilk defa Türkiye perdelerinde görmüş olacaz bu sayede. İstanbul Film Festivaline nazaran biraz pahalı olduğu için öğrenciler tarafından pek rağbet görmüyor IF. Bunun yanına bir de gece seanslarını arttırıp beğenisi fazla olan filmlerin gündüz seanslarına da verilmediğinden bi hayli zorlayacak biz öğrencileri. Ama ben yetişkinim yada IBB vermese de benim bi yerlerden bursum var diyorsanız, buyurun güzel filmler de var festivalde.

Bu sene festivalde ABD yapımı filmler ağırlık göstermekte. Hit Filmler kısmında, daha önce katıldığı festivallerden bolca ödüllerle dönen Slumdog Millioner ve The Wrestler, bu senenin oscarına da adaylar. Slumdog “en iyi film” dalında, The Wrestler filminden Mickey Rourke ise “en iyi erkek oyuncu” dalında aday. Ki her 2 film de tarafımca tavsiye olunur. Bunun yanında Das Parfüm filminin yönetmeni Tom Tywker’in yönettiği ve sevilen oyuncumuz Clive Owen’ın oynadığı, bazı bölümleri istanbulda geçen filmi The International* da vakti olanlar için izlenebilecek bir film. Bu üç filmi festival mutakibinde sinemalarda tekrar izleme şansımız olacak. Bu yüzden Türkiye’de vizyona girmesi muhtemel olmayan filmlere yönelmeli. Bu noktada da sizlere tavsiyem Man on Wire belgeseli olacak. 1974’te ikiz kuleler ( hani şu yıkılanlar) arasına tel çekerek üzerinde 1 saatlik yürüyüş gerçekleştiren Fransız Philippe Petit in hikayesini anlatıyor. Henüz Türkiye'de vizyona girip girmeyeceği belli olmayan başrolünde Philip Seymour'un oynadığı Synecdoche, New York filmi de diğer vizyon filmlerinin yanında tercih edilebilecekler arasında. Bunun yanında 12 yıl sonra tekrar aynı perdede buluşan Titanic filminin aşıkları Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ikilisinin filmi Revolutionary Road’ da tercih edebilinecek güzel filmlerden. Tabi ki bu film de ülkemizde gösterime girecek, tarihi 27 şubat.

Bu arada Kuzey Işıkları kısmında son 2 senenin Kuzey filmleri gösterilecek. Buradan da sizlere The Man Who Loved Yngve ve Back Soon filmlerini önerebilirim. Her 2 filmin de Emek sinemasında gündüz seansı mevcut. Hem filmi, hem de emek sinemasında festival heyecanını tatma şansı kaçırılmamalıdır kanımca.

Festivalin beni en çok cezbeden bölümü Fantastik filmler kısmında 3 filmi tavsiye edebilirim. The Good-The Bad-The Weird, Franklyn ve Sauna... Franklyn filminin gündüz seansı bulunmasa da diğer ikisinin mevcut. The Good-The Bad-The Weird size başka bir filmi anımsatabilir ama işte sondaki gariplik bu filmin ayırt edicisi. Ve de Güney Kore yapımı oluşu tabiki...

Gökkuşağı kısmı da isminden anlaşılacağı üzere eşcinselleri konu eden filmlerin bölümü. Malum, bu aralar revaçta. Burdan tek dikkatimi çeken The Living End, o da karakterin üzerinde taşıdığı Morrissey t-shirtünden olsa gerek:)

Ek olararak If Kült kısmından O Lucky Man!, Senden Başla kısmından Lynch: Behind the Curtain, korku filmleri kısmı Nöbetçi Sinemadan da Tokyo Gore Police filmleri listenize eklenebilir.

(*Bu sene festivalde ilk defa filmi gösterilecek olan blog takipçilerimizden "freckled_fish"i de The International filminin İstanbullu kısımlarında figuran olarak izleyebileceğiz. Festivalin belki de en büyük sürprizi bu olacak, sakın kaçırmayın:)

Festival hakkında daha fazla bilgi ve biletler için ; http://2009.ifistanbul.com/

6 Şubat 2009 Cuma

RocknRolla : wants the fucking lot..

Bi arkadaş grubu bul, bunları borçlandır, biraz da mafya kat işin içine, silahlar patlasın, koşuşturmacalar olsun ve tabiki ingilterede geçsin ki dolayısıyla ingiliz aksanı kullanılsın.. işte Guy Ritchie. Hep aynı salatayı yapıyor bizlere ama o kadar güzel yapıyor ki her defasında severek yiyoruz. Snatch'de deneyip de kısmen başarılı olduğu filme özgün bir karakter yaratma işini bu filme bakınca iyice hedeflemiş olduğunu görüyor gibiyiz. Lock Stock iyi bir film olmasına rağmen filmin öne çıkan ve filmi simgeleştirecek bir karakterin olmayışı belki de Guy'ı oldukça rahatsız etmiş olacak ki Snatch'in kapağına -filmde yan karakter olmasına rağmen- Brad Pitt'i yerleştirmiş. Bu sefer filmin ismiyle bütünleşik bir kahramanı var artık, RocknRolla... Hem de "Real RocknRolla.
"İnsanlar şu soruyu soruyorlar, RocknRolla nedir? Ben de onlara bunun davullar,uyuşturucular ve hastane sondası ile alakalı bir şey olmadığını söylerim. Kesinlikle hayır. Ondan çok daha fazlası var,dostum. Hepimiz biraz tatlı hayatıseveriz. Kimi, parayı sever. Kimi, uyuşturucuları sever. Kimileri seks oyunlarını,cazibeyi veya şöhreti sever. Ama bir RocknRolla, işte o farklıdır. Neden mi? Çünkü gerçek bir RocknRolla daha fazlasını ister."


Bir de filmde 2 gönderme var. Birincisi rock yıldızlarının meşhur olabilmek için ölmeleri gerektiği düşüncesine; ikinci olarak da filmdeki Rus mafyamızın, Chelsea kulübünün sahibi Abromoviç'e olan benzerliğiyle Londra'daki Rus mafyalarına. Belki de onun hikayesidir bu, kim bilir:)

Lock, Stock and Two Smoking Barrels ile başlayan ve Snatch ile devam eden bu tarz filmlerin sonuncusu işte bu RocknRolla. Ama korkmayın, en sonuncusu değil, Guy Ritchie henüz bıkmış gibi gözükmüyor, filmin devamı gelecek gibi gözüküyor. Yönetmenin programına bakıldıgında 2010dan erken geleceğe de benzemiyor, belki 2011..
( Guy Ritchie için Yasemin Mori'den geliyor "Bırak bu RocnRoll'u" )
-----------
Archie: People ask the question... what's a RocknRolla? And I tell 'em - it's not about drums, drugs, and hospital drips, oh no. There's more there than that, my friend. We all like a bit of the good life - some the money, some the drugs, other the sex game, the glamour, or the fame. But a RocknRolla, oh, he's different. Why? Because a real RocknRolla wants the fucking lot.
----
RocknRolla: Go on, jog on, walk on, goodbye, bon voyage, fuck off.

3 Şubat 2009 Salı

Milk : Siyasi tabular yıkılıyor...

Önce yıllardır siyah-beyaz ayrımının yapıldığı ABD'de siyahi bir başkanın seçilmesi, ardından İzlanda'da kurulan geçici hükumetin başbakanı olarak eşcinsel bir kadının seçilmesi. Kişisel tercihlerden dolayı konulan engeller yavaş yavaş kalkıyor. Hatta bazen kişisel olmayan, yaratılıştan gelen özellikler sonucunda da engellerle karşılaşanlar var. Siyahiler bunun başlıca örneği.


Gelelim konu kapağımıza. Sean Penn'in gülümsemeler saçtığı fotoğrafa bakarak bu filmin komedi olduğunu, "Milk" adını almasından dolayı da Semih Kaplanoğlu' nun (yumurta-süt-bal) üçlemesinin abd versiyonu olduğunu düşünmeyin. Neyse, daha fazla saçmalamadan film hakkında bir iki şey söyleyeyim.

Harvey Milk, tarihte bilinen ilk eşcinsel siyasetçidir. Bilinen dedim çünkü gizliden eşcinseller de olabilir aramızda. Eşcinsel oluşlarını bile kabullenmeler tam anlamıyla gerçekleşmemişken , sıradan vatandaşın ötesinde yönetici konumuna gelmesini, cinsel tercihini gizleme gereği duymadan, çevresinin bazen desteği bazen de kösteği ile belediye temsilciliğine yükselişini ve bir suikast sonucu öldürülüşünü aktarıyor. "ulan naptın? spoiler verdin bize" gibilerinden bir serzenişte bulunmayın, filmin sonunda öldürüldüğünü zaten başında da söylüyor.

"Sean Penn, ibnedir, bu yüzden de en iyi aktör oscarına aday gösterildi" diyenler olacak. Tamamen haksız da sayılmazlar hani. Son birkaç yılda baş roldeki eşcinseller hep aday gösterildi. Heath Ledger, Philip Seymour, Jake Gyllenhaal... Hatta Philip Seymour oscarı aldı da. Academy eşcinselliğe doymuş mudur bilmem ama Sean Penn bu filmde gerçekten güzel oynamış rolünü. Tabi benim bu filmde oyunculuğunu çok beğendiğim bir diğer isim daha var. O da Sean Penn'in ilk aşkı olan James Franco.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Bob Dylan : play it fucking loud !

Bir sinema blogunda müzikten bahsetmek için iyi bir fırsat. Kendi alanında usta sayılan yönetmen Martin Scorsese'nin, yine kendi alanında üstad kabul edilen müzisyen Bob Dylan'ı konu eden belgeseli, No Direction Home: Bob Dylan.

Müzik kariyerine bir folk sanatçısı olarak başlamış, notalarına bir kaç elektro eklediğinden dolayı rockçı olarak etiketlendirilmiş, hatta eski fanları tarafından hain diye de adlandırılmıştır. Nedeni? Müziğine elektorik katıp geleneksel müzikten sıyrıldığı için. Ama kendi deyimiyle sırf elektonik diye modernize olduğu anlamına gelmiyor ( bu örnek günümüz Türkiyesinde mecvut:)
Oysa Dylan, ne folk şarkıcısı, ne de rock şarkıcısı olarak kendini etiketletmek istemiştir. İnsanları barkodlamaya düşkün 30 yaş üstü insanlar için kendini "30 yaş altı" olarak etiketlemiş ve kalabildiği ölçüde burada kalmak istemiştir.

Belgeseli izlerseniz siz de Bob Dylan'ın bu tür uğraşlar içinde olmadığını görebilirsiniz. Sahneye çıkıp sadece şarkı söylemek istemiştir. Öyleki çoğu konserinde yuhalanmasına rağmen, hiç bi şey yapmamış, dediklerinizi kaale almıyorum sinyali gönderebilmek için sadece müziğinin sesini yükseltmiştir. Belki de elektro kullanma nedeni de buydu, seyirciyi hiç duymadan şarkı söylemek:)

Belgeselde en dikkat çekici yerlerinden bir kaçı da basın toplantıları. Muhabirlerin salak soruları ve Bob Dylan'ın bazen alaysı cevabı, bazen de umursamaması. Bu hareketleri de havalı bir starın yaptığı tür hareketlerden değil. Tamamen sıkıntıdan. Fazlaca yüceltilmekten. Geçmişte bu kadar büyümeyi istediğini düşünmüyorum,bunun için çabaladığını da.

Belgeselde en çok hoşuma giden bölüm ise son bölüm. Yine bir konser için Bob Dylan sahneye çıktığında seyircilerden (kendini bilmez ukala diye tanımlar eskilerimiz) birisi "hain" diye bağırıyor. Bob ise onun bu görüşüne katılmamakta, tıpkı bizim gibi. Ve ona en güzel cevabı daha yüksek sesle çalarak veriyor. Ki çaldığı şarkı da zaten o tip insanlara duyulan sitemin getirisidir. Bu şarkı bir çok listede dünyanın en iyi şarkısı olarak gösterilen Like A Rolling Stone' dur. Şarkıya başlarken elini o bağırana doğru kaldırıp, ona hediye etmesi de cilası:)
Son sahneyi izlemek için tıklayın!
------------------------------------
A moron: Judas !
Bob Dylan: I don't believe you
Bob Dylan: You're a lier
Bob Dylan: Play it fucking loud !
-----------------------------------
Basın Toplantısından:

Journalist #1:Mr. Dylan, I know you dislike labelsand probably rightly so,but for those of us who are well over 30...could you label yourselfand perhaps tell us what your role is?
Bob Dylan:Well, I sort of label myself as well under 30.And my role is to, you know,to just stay here as long as I can.
-------------
Journalist #2: Mr. Dylan, you seem very reluctantto talk about the fact that you're a popular entertainer,and you're a most popular entertainer.
Bob Dylan:Well, what do you want me to say about it?
Journalist #2:Well, you seem almost embarrassedto admit that you're... To talk about...
Bob Dylan:Well, I'm not embarrassed,I mean, you know.What do you want exactly for me to say? Do you want me to jump up and say,"Hallelujah" and crash the cameras...and do something weird? Tell me.I'll go along with you.If I can't go along with you,I'll find somebody to go along with you.
-----------
Bob Dylan: Um... how many?
Journalist #3: Yes. How many?
Bob Dylan: Uh, I think there's about uh, 136.
Journalist #3: You say ABOUT 136, or you mean exactly 136?
Bob Dylan: Uh, it's either 136 or 142.

25 Ocak 2009 Pazar

Kadri'nin Götürdüğü Yere Gitme ! ! !

Eski Türk komedi filmlerinde sosyal içerikli mesajlar eksik edilmezdi,hatta çoğu zaman konu sosyal içerikli olarak işlenirdi.Davaro'da ne vardı vurgulanan? .. Kan davasının kötü bişey olduğu ve bu davada sonun olmayacağı espirili bir şekilde işlenmişti...Ya da genelde yan konularda köyde başlık parasıyla kız alma durumu vs vs vs vardı...Tabi burada o zamanki usta oyuncuların (Kemal Sunal,Şener Şen,Ali Şen vs) oyunculuk kalitesi konusuna girmeme gerek yok.1970'lerde çevrilen bu filmleri bugün bile izlerken gülüyoruz.Gelelim günümüzün Türk komedi film anlayışına...Komedi anlayışı adı altında işlenen konuların , o eski komedi film anlayışıyla alakası yok.Bugünün komedi anlayışında izleyiciyi güldüren şeyler ; ya küfürlü konuşarak espiri yapmaya çalışan karakterler,ya karşısındaki insanı aşağılayarak olaya komedi katmaya çalışan karakterler , ya da olaya ibnelik olayını yükleyerek absürt komedi diyebileceğimiz konular olmuştur ne yazık ki! Konu başlığında belirttiğim filmden biraz bahsediyim de daha doğrusu bu filmi çekerken,yaparken,konuyu yazarken nasıl bir yol izlendiğini;bu serzenişimin nedenlerinden biri aydınlığa kavuşsun.Yine bir yaz mevsiminde otelde geçen artık sabitleşmiş bir konu,bir çuval çocuk espirisi,iki ibne karakteri,bir de yine absürte kaçan ibne espirileri vs.Filmi yapan şahıslar bu basit konunun arasına,bu malzemeleri serpiştirmiş (olaylar arası bağlantılar olamayacak düzeyde saçma) nasılsa filmde iki espiri olsa da Türk izleyiciler o filmi izler anlayışını gütmüş ve ortaya bitmesini sabırsızlıkla beklediğim bir film çıkmıştır.Tabii ki son dönemlerdeki bütün Türk komedi filmleri kalitesiz demiyorum."Pardon" gibi önemli filmler de çevrilmekte ; ama sayısı oldukça az. Günümüzün Türk komedi filmleri "üzülerek söylüyorum" Amerikan tarzı komediye özenmekte,izleyiciyi az düşündürerek anlık keyif vermekte ve sosyo-kültürel yapıdan uzaklaşmaktadır.Bu bahsettiğim konu malzemelerine son dönem filmlerinde sıkça görüyoruz.Aklıma gelenler şunlar ; Kahpe Bizans,GORA (ve muhtelemen AROG) ,Recep İvedik ,Plajda ,Kadri'nin götürdüğü yere git ....Peki insanlar 30-40 sene sonra bu filmleri izleyecek mi, izleyince gülecek mi ? Sonuç olarak Türk Sineması, Kadri'nin Götürdüğü Yere Gitmesin ! Çünkü orada bize uygun yaşam biçimi yok,çünkü orada gerçek anlamda insana bir değer katılmamış, çünkü orada bir yarın yok.

23 Ocak 2009 Cuma

Yann Tiersen : Artık sahne onun..

Filmin müziklerinin ne kadar önemli olduğunu, hissedilen duyguyu arttırmada yardımcı olduğunu bilir ve hissederiz. ( Böyle düşünmeyen kişiler ve yönetmenler de mevcuttur tabi, bu yüzden pek müzik de kullanmazlar. ) Bu yüzden, bu filmleri çekenleri ve oynayanları konuştuğumuz gibi müziğini hazırlayanları da konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Daha önce John Williams'a ve John Williams konusunun serzeniş kısmında Ennio Morricone'ye değinilmişti. Hollywood'a hakim olanlar onlar. Fakat yıldızı parlayan ise Yann Tiersen.

Her Türk evladının ,haberi olmasa da, ömrü hayatında bir defa da olsa Yann Tiersen dinlediğini iddia edebilirim. ATV anahaberde hemen hemen her çeşit habere koydukları Amelie filminin soundtrack müziği Yann Tiersen şaheseridir.

Bazen akordiyon ile bazen keman ya da piyano ile süzülüp giden bir tarzı var. Sadece bu enstrumanlarla da sınırlı kalmaz. Hemen hemen her bir enstruman için beste yapabilir ve bir çoğunu çalar da.Tarzının ne ölçüde Hollywood kriterlerine uyduğunu bilmem ama Avrupa konusunda oldukça gideri olan bir besteci. Zaten adaylık ve ödülleri de Avrupa'dan geldi. Her şey ödül mü be? Tabiki değil. Önemli olan güzellik, işte bu yüzden 3 gündür Yann Tiersen dinleyerek sabahlıyorum ya.
İnanmıyorsanız buyurun indirip bi tadına bakın.
Yann Tiersen - Monochrome

Soundtrack hazırladığı filmlerden bazıları:
Amelie (2001)
Good Bye Lenin (2003)
Tabarly (2008)

17 Ocak 2009 Cumartesi

Olmadı ama

Yahu bari siz yapmayın bee.. olmadı.. valla olmadı ..

ne sandınızlan burayı =)


Ama ille de bi şeyler görmek istiyorum diyorsanız burayı tıklayın da boşuna buralara kadar gelmiş olmayasınız :)


.

Hala aynısın

Sanırım sizin akıllanacagınız yok . Buraya kadar geldiğine göre.
bi link daha versem onu da yiyeceksiniz..
vereyim mi lan? =)


.

Lee Van Cleef : westernin gizli kralı


Western filmleri diyince çok kişin aklına ilk gelen isimler Clint Eastwood , John Wayne olur.Benimse Lee Van Cleef . Western filmlerinin efsane yüzü . Akbaba bakışlarıyla , kemerli burnuyla,duruşuyla , muazzam karizmasıyla westernin önemli temsilcilerinden.Özlüyoruz kendisi gibi efsaneleri...

16 Ocak 2009 Cuma

#Anket: De Niro? Al Pacino?

Anketi yorumlamak için pc'nin başına oturduğumda kendi kendime dedim "abi biz napıyoruz ya?. Çok çocukca bi anket. Hem öyle olmasa bile "şaibe" kokan bi anket. Yapılacaksa da daha demokratik ortamda yapılmalı" gibisinden. Velhasıl, bu özeleştirimi -belki de sabahın vermiş olduğu bir mahmurluk sonucu- haklı buldum ve aşağıdaki yazmaya başladım.

Anketi saçma bulanlar da vardı tabiki (başta belki de ben). O zaman ne diye yaptın diyeceksiniz şimdi de..onun için de gerekli nedenlerim var elbet. Yıllaryılı süregelen bir kıyaslama bu (ulan sen mi sonlandıracaksın şimdi). Godfather filminde hangisi oynamalıydı'yla başlar, beraber çektikleri Heat filmiyle hangisi daha iyi oynadı'yla devam eder, yıllandıklarında hangisi daha ustaydı diye de günümüzde son bulur. ölseler cenaze törenleri kıyaslanacak belki de. şimdi hepsini kenara bırakalım...
Scarface'deki Tony Montana'yı Alpacino'suz, Raging Bull' daki Jack LaMotta'yı DeNiro'suz hayal edemeyiz. Birbirlerinin yerlerine koyamayız. Efendim neymiş, Alpacino'nun kalıpları varmış, her filmde elinde bir silah bulundurmak zorundaymış, DeNiro'nun öyle bir sorunu yokmuş, ibne rolünde de oynarmış(Stardust), başka bir erkeğin organını da tutarmış(Novecento). Bu mu yani kıyaslama? O zaman oyumuzu Aydemir Akbaş'a verelim gitsin. Her ikisi de kendi filmlerinde oynayabileceklerin en iyisini oynamış, olay budur.

Gelelim anketin sonucuna..Sizce gerek var mı o kadar sözden sonra buraya bir sonuc yazmaya..Yazmıcam sanırım. Mahmurluğum geçince belki, bilmiyorum. Herkesin sevdiği kendine deyip bitiriyorum..
Yukarıdaki fotonun yanında size iki fotograf daha sunarak terkedeyim artık bu konuyu..
Heat filminin o unutulmaz sahnesi.. iki usta karşılıklı otururken:)

1977 senesinden.. bizim magazine sorsanız "bir bar çıkışı çapkınlık turları yaparken" diye bi yanıt alırsınız.

Not: bu arada konu başlığındaki foto da beraber çektikleri son filmden. Bu iki ustayı yıllar sonra bir araya getir, sonra bi güzel rezil et. yönetmenin amacı bu imiş ve başarmış da. Heat filmindeki o sahneyi hatırlatmak istemiş sanırım, iyi de etmiş. tek iyiliği de bu.

12 Ocak 2009 Pazartesi

And The 'Delayed Appreciation' Goes To ...


Taze bitti, Altın Küre '09 ödülleri verildi. Herkesin Trainspotting filmiyle tanıdığı deha yönetmen - Mr. Jack of All Trades - Danny Boyle, Slumdog Millionaire filmiyle törene damgasını vurdu. Sanırım zaten bu öngörülebilir birşeydi. Ama benim değinmek istediğim bu değil. Başlıkta belirttiğim gecikmiş takdirin gittiği adam Danny Boyle değil yani. Ben Mickey Rourke'dan bahsetmek istiyorum. Bu dengesiz adam, bu hayv
an, bu kuraldışı boksör, yıllardır onlarca kez sağlam fizikli, karizmatik bir hödükten ibaret olmadığını kanıtladı. Ve her seferinde görmezden gelindi. Hoş, zaten yeteneğini ortaya koyabileceği filmlerde pek de fazla oynamadı, yönetmenler de onu sağlam fiziği ve karizmatik yüzü için oynattılar filmlerinde. Ve şimdi, yaşını başını almışken, karizmayı dağıtmışken, pek de hastası olmadığım yönetmen Darren Aronofsky (Requeim for a Dream, Pi) The Wrestler'ı yaptı ve bu adamı - olmayan - karizması dışında sebeplerle başrole koydu. (Değiştirdim fikrimi, seviyorum kendisini, öpüyorum alnından.) Sonuç:

Best Performance by an Actor in a Motion Picture - Drama Winner:
Mickey Rourke for The Wrestler (2008)


Sırada Billy Crudop var, umuyorum. Biliyorum, güleceksiniz, ama belki JVCD filminde Jean-Claude Van Damme'a da bir göz atabilirsiniz. Hatta çok dikkatli izleyin bence. Bu adam inanılmaz!



Aslında şu ana kadar kendisinin yönettiği tek film olan 1996 yapımı The Quest filminin özellikle ilk yarısını dikkatli izlerseniz adamın aslında iyi bir oyuncu olduğunu, fakat sadece kendi piyasasının imkan tanıdığı filmlerde oynamak durumunda kaldığı için bu kadar aktör kategorisinin dışında kaldığını göreceksiniz. Kötü filmlerde oynayan iyi bir aktörü ayırdedebilmenin zorluğu aşikar, sanırım bu onu bizlerin gözünde geyik konusu yapan. Kendisinin bu harika filmden sonra oynayacağı filmler konusunda biraz daha seçici davranmasını umuyorum, ama sonra IMDB sayfasına giriyorum, ve şunları görüyorum:
  1. Universal Soldiers: The Next Generation (2009) (pre-production) .... Luc Deveraux
  2. The Eagle Path (2009) (post-production) .... Frenchy
Yok yok, şaka gibi, kendi kaşınıyor bu adam, akıllanmayacak. Biz yine umudumuzu Billy Crudop'tan yana koruyalım. Üzülmeyelim sonra...

10 Ocak 2009 Cumartesi

Sci-Fi aka "Sir Ridley Scott & James Cameron"


Bilim-Kurgu tarzının bu iki efsane yönetmeninin, sinema tarihine geçmiş filmleri üzerinden iki fenomene bakış açılarını yorumlamayı düşünüyorum bu yazıda: "Alien" ve "Android". Yani onların hikayeleri gelecekte, bizim hikayemiz 80'lerde geçiyor. (Bu yazıya Steven Spielberg'i dahil etmememin sebebi Sci-Fi tarzındaki eserlerine karşı nefret beslememden öte (ki besliyorum), buradaki karşılaştırmalarda konu edilen filmlerin tarzının "ibnemsi Sci-Fi/Comedy" değil "Sci-Fi/Thriller" olmasıdır. Yine pek sevdiğim Star Wars da kategori dışı olduğu için yazı dahilinde değil.)


(Uyarı: Alien, Aliens, The Abyss, Terminator, Blade Runner filmleri hakkında spoiler içerir! Yirmi yıllık filme de artık spoiler alsam ne yazar derseniz, okuyun, ehhehe)

Hikaye Ridley Scott'ın 1979 yapımı Alien filmiyle başlıyor. Bu filmin devamı niteliğindeki Aliens filmini ise James Cameron 1986 yılında çekiyor. Ridley Scott'ın filminde "alien" karakteri duygudan yoksun, hayatta kalmayı ve yayılmayı amaçlayan iğrenç (ki bu iğrenç sanat eserinin yaratıcısı H.R.Giger'e buradan şapka çıkartıyorum) bir parazit, bir virüs olarak karşımıza çıkarken, James Cameron'un "alien" karakteri, duyguları olan, kendi doğası buyunduruğunda hareket eden fakat türüne karşı vicdan sahibi bir yaratık, bir komünitenin parçası olarak ekranda beliriyor. Tabii bu sadece devam filminde senaryoya yeni birşeyler katılması amacıyla yapılmış diye düşünebilirdik, sadece bu iki filmden James Cameron'un uzaylı fenomenine bakış açısının Ridley Scott'ınkinden farklı olduğunu iddia edemezdik... eğer üç sene sonrasında The Abyss filmiyle insanoğluna çiçek uzatan sevimli uzaylımızla tanışmasaydık. Belli ki, Cameron devam filmi niteliğindeki Aliens'ta tutarlılığı bozmamak adına mevcut karaktere istediği düzeyde müdahale edememiş, sonrasında senaryosunu da kendisinin yazdığı The Abyss projesinde bu fenomene olan gerçek yaklaşımını özgürce sunmuştur.

Bu iki ustanın "android" fenomeni konusundaki yaklaşımları ise aynı oranda belirgin değildir. Alien filmindeki Ash isimli android bir makinadan ibaretken, Aliens'daki Bishop değer yargıları olan bir android izlenimi verir. Sonrasında Ridley Scott, 1982 yapımı Blade Runner filminde makineleri, insan olma arzusuyla yanıp tutuşan objeler olarak betimlerken, bu sefer de James Cameron 1984 yapımı Terminator ile, insandaki 'özgür irade' faktörüne hiç de imrenmeyen savaş makinaları yaratmıştır.

İşte böyle sevgili okuyucu. Yazı bitiyor, peh. Bu ustaların ikisine de bu filmler için Oscar vermediler. Zamanı gelmemişti, o yüzden sanırım. Yıllar sonra James Cameron aşk filmi yapınca aldı üç Oscar'ı birden. Ridley Scott, Gladiator'ü yaptı, yine alamadı. O da onun yerine 'Sir' ünvanı aldı. Bu arada Sci-Fi teriminin açılımı "Sciyim Finalleri" şeklinde olmalıydı bence. Neyse, iyi seyirler.

Stalker(Сталкер)

3, 2, 1, Action!

Hmm, (sığ düşüncelere dalar) ... Sigara Yanıkları bünyesinde ilk tanıtacağım film Stalker(Сталкер) olunca biraz farklı bir tanıtım içeriği oluşturma mecburiyeti hissettim. Yönetmen, Andrei Tarkovsky. Tekrar: Andrei Tarkovsky!




İşte bu adam benim gönül rahatlığıyla - birçok film için fazlasıyla yeterli olacak biçimde - filmin 'giriş' bölümünü özetleyip ardından " - ve olaylar gelişir..." diyerek yazıyı bitirmeme engel olan kişi. Sadece bu filme özgü bir ifade olacak şekilde; eğer filmi izleyen birisi size filmin konusunu az önce belirttiğim şekilde özetlerse, bilin ki filmi pek de izlememiş. Bu cümleyi açıklamayı planlıyorum uzun uzun, çünkü Stalker hakkında yapılabilecek yegane nesnel tanıtım bu cümleden ibaret. Ama önce içeriği tamamen gözardı edip yapılan işe ve katmanlarına göz atalım biraz.


Arkadi ve Boris Strugatsky kardeşlerin The Roadside Picnic(Пикник на обочине) adlı eserlerini Tarkovsky'yle birlikte sinemaya uyarladıkları çalışmanın müzikleri Eduard Artemyev'e ait. Ön plandaki oyuncular: Aleksandr Kaidanovsky (Stalker), Alisa Frejndlikh (Stalker's Wife), Anatoli Solonitsyn (Writer) ve Nikolai Grinko (Scientist). (Özellikle Stalker ve Writer karakterlerine dikkat!)

Franz Kafka'nın Dönüşüm(Die Verwandlung) adlı eseriyle düşünce tarihine yaptığını, Andrei Tarkovsky, Stalker ile yapmış. Sahne, ışık, kamera, atmosfer, oyunculuk, müzik, senaryo: Stalker'ı kuru analiz yöntemleriyle incelemek istediğimizi varsayalım. Kulaklarımı kapayıp sadece akan kareleri seyrediyorum. Ardından gözlerimi kapatıp sadece sesleri dinliyorum. Hatta filmi kapatıp yan odaya gidiyorum. Hep aynı hayranlık hissi! Çünkü hala kulaklarımda Writer'ın tünelde yürüdüğü sahnedeki buz tutmuş zeminden çıkan seslerin ekosu var. Her karesi ayrı bir fotoğraf niteliğinde, müzikleri Pink Floyd'un 'psychedelic' dönemlerini andıran, ortam sesleriyle müziğin korkunç bir uyumla ilerlediği bir film Stalker. (imho)

Şimdi neden filmin analizini daha derinlemesine yapmayı mantıksız bulduğuma gelelim. Çünkü yönetmen açıkça "Yapma!" diyor filmde. Stalker öyle bir film ki, hem filmdeki materyalleri göründükleri şekilde ele aldığınızda, hem de anlatımın tümünün simgesel oluşundan yola çıktığınızda hayranlık bırakabiliyor. Taze, parlak, kırmızı bi elmayı andırıyor. İster içinde sadece vitamin olduğunu varsayın, ister ölümsüzlüğü barındırdığını, her halükarda çok lezzetli! Slavoj Zizek, - yönetmenliğini Sophie Fiennes'in yaptığı - The Pervert's Guide to Cinema adlı belgesel-film tadındaki çalışmasında Stalker'ı final argümanlarından biri olarak kullanır ve film üzerine oldukça detaylı, harika çıkarımlar yapar, ama biraz yanlış yapar. Yanlış yaptığı nokta elbette filmin metaforik anlatımının apaçık çözümlemeleri değil, zira Zizek böyle yanlışlar yapacak adam değil. Yanlış olan, yönetmenin diyaloglara sadece mecbur kaldığında başvurduğu halde, Writer karakterine açıkça "birşeyi tanımlarken aslında onu değiştirmiş ve hapsetmiş oluyoruz, 'şeyler' çözümlenmemelidir" dedirttiği filmin analizini yapmak! (Sorarım sana, filmi nerenle izledin Zizek?) Yine de, eğer filmde kullanılan simgesel anlatımın sınırlarının nerelere dayandığını görmek istiyorsanız, Zizek'in analizi ilginizi çekecektir.

Sonuç olarak, Andrei Tarkovsky öyle bir film yapmış ki, mesajların bilincimizde yer etmesini sağlamak için onlar üzerine düşünmemize gerek yok. Bizim izlediğimiz filmler üzerine düşünerek yaptığımız işi, Tarkovsky sinematografiyi dahice kullanarak bizim yerimize yapmış. Yani bu nehirde ilerlemek için yüzmenize gerek yok, kendinizi akıntıya bırakmanız yeterli, hatta zaruri! İyi seyirler.

9 Ocak 2009 Cuma

The Secret of Santa Vittoria : Kasabanın sırrı ...


Antony Quinn...İzleyen bilir bu adamı,dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncuları arasındadır."Message (Çağrı)" filminde Hz.Hamza rolüyle hafızalara kazınmıştır."Lawrence of Arabia" ve "Viva Zapata" gibi unutulmaz filmlerde de oynamıştır."Santa Vittoria'nın Sırrı" filminde ise İtalya'nın küçük bir kasabasında belediye başkanı rolünde,yine benzersiz oyunculuğuyla.Kasabanın tek geliri şaraptır ve bu aynı zamanda kasaba halkının da tek geçim kaynağı demek.II.Dünya Savaşı'nın sonlarında Faşist Alman askerleri , bu kasabadaki şarapları toplayıp ülkelerine götürmek üzere kasabaya gelir.Ancak kasabanın başkanı Italo Bombolini'nin bu şarapları Almanlar'a vermeye hiç niyeti yoktur,çünkü kış mevsimi yaklaşmakta ve şarap halk için her şey demektir.1969 yapımı olan bu film gerçekten izlenmeye değer.Oyuncular sanki gerçekten o kasabanın oyuncuları.Zaten eski filmlerin en sevdiğim tarafı bu.Her şey göründüğü gibi,mekanlar gerçek,oyuncular makyajsız,her şey sade ...

------------------------------------------------
Italo Bombolini : It's nice to have a hot meal before you die.
Rosa Bombolini : You aren't going to die.
Italo Bombolini : I'm the mayor, no? The Germans come. I greet them. They threaten me! I spit in their face! They put a pistol to my head and blow out my brains!
Rosa Bombolini : Why would they put a pistol to your head? The whole world knows Bombolini's brains are in his ass.

Good Bye Lenin

1980 li yılların sonları, Doğu-Batı Almanya döneminin son demleri.Doğu Almanya'da yaşayan,kendini halkına ve yurttaşlarına adamış sosyalist bir kadın olan Christiane kalp krizi geçirmiştir.8 ay komada kalmasının ardından ülkede meydana gelen değişimler ele alınmış filmde.Aradan geçen 8 ayda ülke tarihinin en önemli olaylarından biri meydana gelmiştir.Berlin duvarı yıkılmış,artık Doğu-Batı Almanya ayrımı olmadan tek bir ülke vardır,kapitalist düzene yavaş yavaş geçilmektedir.Doktorlar bu büyük değişim esnasında komada olan Katrin'in ikinci bir kalp krizini atlatmasının çok zor olacağını söylerler.Annesinin ülkede olan bu büyük değişimi görünce çok üzüleceğini bilen oğlu Alexander'ın , bu gerçeği annesinden saklamaya çalışması ve bunu yaparken gösterdiği çaba zaman zaman dokunaklı olmakta.Filmin konusu ilk bakışta siyasi görünse de, bu aslında bi yan konudur.Sıkılmadan izlenebilecek bir film .Filmde başrolde Daniel Brühl,Katrin Sass var.Film, 16. Avrupa Film Ödülleri'nde “En İyi Avrupa Filmi Ödülü”nü almış ve Daniel Brühl'ün de “En İyi Erkek Oyuncu” seçilmiştir.Alman yapımı olan "Good Bye Lenin" bir çok film festivalinde dahil olmak üzere toplamda 31 ödül kazanmış ve bunun yanında Altın Küre ödüllerine aday gösterilmiştir. Bu arada filmin müziklerini ,Amelie'nin de müzigini yapan Yann Tiersen yapmıştır.

8 Ocak 2009 Perşembe

The Edukators

some people never change .

Bucket List : hayalleri gerçekleştirmek için son şans


Kısa bir süre sonra öleceğinizi bilseniz, bugün ne yaparsınız ? İşte Bucket List bu konuyu ele almakta,üstelik iki mükemmel oyuncuyla.Morgan Freeman ve Jack Nicholson.Oldukça zengin ama yalnız ve huysuz olan Edward Cole'un yolu,araba tamircisi Carter Chambers ile hastanede aynı odada kesişir.Hayatlarının son deminde birbirlerinin en iyi arkadaşı olurlar ve ölmeden önce yapmaları gereken ya da hayatlarının bu dönemine dek yapamadıkları ama hayatları boyunca yapmak istedikleri şeylerin listesini hazırlarlar.Ve bunları hayatlarının son baharında,kaderlerinin kesiştiği noktada,bu kısa zaman diliminde gerçekleştirmeyi amaçlarlar.İşte bu liste orjinalde "Bucket List" olarak geçiyor.Filmi izlerken aklımdan "Yahu bu konuya benzer konular bizim türk sinemasında daha önceden defalarca işlendi ." gibi düşünceler geçse de , izledikçe Türk sinemasıyla arasındaki farkı anlamak pek zaman almadı. Bizim filmlerden farklı şeyler vardı bu filmde.Yönetmen her sahneyi muazzam titizlikle çekmiş ve konu son derece gerçekçi biçimde ele alınmış.Filmde bir ciddiyet havası var.Bir de yaşayan iki efsane,iki büyük oyuncu,oynadıkları her role olduğu gibi bu role de tam oturunca ,film tadından yenmiyor,hiç bitmesin diyor insan,damakta tat bırakıyor.İnsanı ele alan filmleri her zaman sevmişimdir ve bu film bunun tam örneği...
Replik bölümünde hangisini yazayım kararsızım.Filmin tamamı diyim ve kısa olarak şunları vereyim :
------------------------------------------------------
Edward Cole : Do you hate me?
Carter Chambers : Not yet.
------------------------------------------------------
Carter Chambers : Forty-five years goes by pretty fast.
Edward Cole : Like smoke through a keyhole.
------------------------------------------------------
Edward Cole : We live, we die, and the wheels on the bus go round and round.
------------------------------------------------------

7 Ocak 2009 Çarşamba

Die Welle : Diktatörlük gelir mi?

Siyasi kavramlar Almanya sinemasında işlenen konuların başında gelir. Bu, geçmişiyle hesaplaşmalar şeklinde olacağı gibi ona özlem şeklinde de yansıtılabilir. Filmde de otokrasi dersi hocası Rainer'in öğrencilere sunduğu sorunun cevabı anlatılır, "Ülkemizde diktatörlük olabilir mi?".
Sınıf içinde konuşulan konularda faşizme ve anarşizme göndermeler bulunmakla beraber, birden kendilerini faşist tarafa ait hisseden ve alt kattaki anarşi sınıfı ile rekabete girişen bir topluluk haline dönüştürürler. Her topluluğun olduğu gibi bunun da bir adı olmalıydı "Die Welle ( Dalga)".
Sosyal hayatta çok boş yaşadıklarını düşünen, ebeveyn ilgisinden mahrum kalmış çocukların artık kendilerini ispatlama şanslarının olduğunu düşündürür bu topluluk. En çok da diğerlerinden daha salak konumundaki Tim benimser bu grubu. Kendi kendine görevler edinir, grubun en aktif elemanı oluverir. Kendini liderleri Rainer'in sağ kolu ve koruması olarak görür kendini.
Basit bir ödevin nasıl büyük bir öğrenci hareketine dönüştüğünün, diktatörlüğün tekrar gelmesinin mümkün olup-olmadığının yanıtını çok güzel bir sonla bizlere veriyor.
Filmin yönetmeni Dennis Gansel. Oyuncu kadrosunda Die Welle hareketinin lideri rolüyle Jürgen Vogel ve Im Juli filminin tatlı kızı Christiane Paul var. Tabi bu filmde biraz olgunlaşmış:)

6 Ocak 2009 Salı

Gadjo Dilo : Çingeneleri farkedin...

İzlediğim en ilginç filmlerden, çünkü farklı bir kültürle tanıştırıyor bizleri, çingenelerle. Neresi farklı? her gün sokakta görebiliriz onları diyebilirsiniz. Onların öyküsünü, genzine öküz kaçmış gibi boğuk sesiyle konuşan çağla şikel* ve çingene aksanını, cümleye "abe" diyerek başlamaktan ibaret sanan usta oyuncu (!) alişandan* izlediğimiz için gerçekte onların ne gibi bi yaşamları olduğunu, toplumdan ne denli uzaklaştırıldıklarını bilmememiz doğal.
Fransa'dan Romanya'ya giden bir genç.. Amacı ölen babasının en sevdiği şarkıcı olan Nora Luca'yı bulmak. Ama bundan daha fazlasını buluyor. Çingeneleri buluyor, onların yaşamını ve bir de aşkı.

Film boyunca yüzümüzde bir tebessüm oluşuyor nedense, başroldeki Stephan'nın daima gülümsemesinden de değil üstelik. Daha sıradışı bulduğumuz için belki de o hayatı. "Tamam artık hüzünlenecez sanırım" derken bu sefer de Tutti frutti te kelas** giriyor devreye ve oluşmaya başlayan o hüznü geçici de olsa almayı başarıyor. Geçici diyorum, çünkü çingenelerin yaşamı göründüğü kadar eğlenceli-çalgılı değildir. Beyaz tenli bizlerin, sadece eğlence amaçlı kullandıkları çingenelere ne denli yaklaştığımızı filmin tek bir karesi bile açıklamaya yetiyor : filmin sonunda köyde olanları İsidor'a anlatmaya giden Stephan'nın, masadaki o Gadjoları*** gördükten sonraki bakışı... Asıl gerçeği farkedişi , o tek kare, bizim de bazı şeyleri farkına varmamızı sağlıyor. Çünkü artık Gadjoların eğlence olarak gördüğü müziklerin ardındaki hüznü biliyoruz.
Filmi izleyin, ardından bize çiçek satmak için uğraşaduran çingelerin hayatını, hükümetin dönüşüm(!) adındaki projeyi tekrar düşünün.

Dönüşümü yaşamış olan filmin yönetmeni Tony Gatlif' in ağzından dinleyelim ya da..

"Kentsel yenilemeyle ilgili bu sistemi çok iyi biliyorum. Romanya'da, İspanya'da hep aynı şeyi yaptılar. İnsanları evlerinden, yıllarca yaşadıkları yerden ayırdılar. Herkes biliyor ki ben de Roman kökenliyim, tüm dünyayı dolaşıyorum. Ama at arabasıyla değil... Arkamda hep gazeteciler oluyor. Tüm Romanların durumunu biliyor ve anlıyorum. Bu olanların aynısını Romanya'da kendi gözlerimle gördüm. 1990'da İspanya'da, Sevilla'da da bir temizleme harekâtı yapıldı. Binlerce yıldır orada yaşayan binlerce insanı şehrin 20 kilometre dışına taşıdılar. Ama şimdi yönetim çok pişman. Çünkü Romanlar orada işsiz kaldılar, hastalıklar baş gösterdi. Bir halkın düzenini bozarsanız, ki onlar arkadaşları, akrabalarıyla, komşularıyla dayanışma içinde yaşayan bir halk, bir sürü problemin çıkacağı aşikârdır.
Lütfen biraz insani olsunlar Romanlara karşı. Lütfen bunu görsünler, anlasınlar. Dünyanın her tarafında Romanlar var, onlar olmazsa medeniyet olmaz. Romanlar önyargıların kurbanıdır. Şimdi dünya bunu anlamaya başlıyor. Bu semtte yaşayan Romanlar Türk, ama onlar aynı zamanda dünyadaki Romanların bir parçası. Tüm dünyada kardeşleri var. Yapılması gereken bu semtin, burada yaşayan insanlarla yenilenmesi... Şu anda burada gördüklerim çok üzücü ama şaşırtıcı değil ne yazık ki... İstanbul 1940'lı yıllarda savaşı yaşamadığı için diğer Avrupa kentlerinin aksine tarihi yapısını koruyabildi. Bu şehir sadece gökdelenlerden, oluşan bir yer değil. Sulukule de bu tarihi dokunun bir parçası. Üstelik bu dokunun korunması turizm açısından da yarar sağlayacak..."
----------------------------------
*"özel isimlerde büyük harf kullanılır" kuralı hala geçerlidir.
** filmin müzikleri için tıklayın.
*** Gadjo: çingene olmayan, yabancı
( sulukuleyi iyi bilen hacitokankoli arkadaşımızın bu konu hakkındaki serzenişi için tıklayın )

5 Ocak 2009 Pazartesi

Umuda Yolculuk : Türkiyenin Oscarı !

1990 Akademi ödüllerinde en iyi yabancı film oscarı. Türklerin oscarı mı var demeyin, olabilirdi, tek bir farkla...
Senaryosunu Uçurtmayı Vurmasınlar filminin de senaryosunu yazan Feride Çiçekoğlu' nun yazdığı, başrollerinde Necmettin Çobanoğlu, Nur Sürer ve Piyano Piyano Bacaksız filminin bacaksızı Emin Sivas oynadığı filmde, daha refah bir hayat için Maraş'taki varını yoğunu satan bir adamın (karısı ve 7 çocuğunun arasından seçtiği bir oğlu ile), kendi tabiriyle "dağların ardındaki cennete" yani İsviçre'ye olan -bir nevi- göçlerini anlatıyor. Daha doğrusu bu göç süresi müddetince çektikleri zorlukları ve saf aldanışlarını.
Hikaye tanıdık, oyuncular ve senarist de Türk, o zaman oscar da bizim olmalı.. Ama unutulmaması gereken bir şey var. Filmin, bir ülkeye ait olabilmesi için yapımcıların o ülkeden olması gerekiyor. Özel durumlarda dış yapımcılardan destek alınır, o farklı, ama genel kural budur. Senarist Feride Çiçekoğlu belki türk yapımcılara beğendiremedi senaryosunu, belki de kendisi istemedi bunu bilemiyorum. Fakat şu gerçeğin farkındayım, bir oscar ödülünü kazanmamıza belki de ramak kalmıştı.
Aynı film, aynı kalitede, aynı oyuncularla bir türk yönetmen ve yapımcı tarafından çekilseydi, yine oscar kazanılır mıydı? Sanmıyorum. Bu sanmayışımı "Amerikalıların tek bir hedefi var, Türkiye'yi yoketmek" gibi aşırı komplocu bir düşünce ile de söylemiyorum. Filmin ödüller ve festivallerdeki başarısının en önemli nedeninin tanıtım olduğunu düşündüğümden söylüyorum.
İsviçreliler de bu işi iyi yapmışlar olsa gerek ki oscar Türklere değil, onlara sayıldı.

3 Ocak 2009 Cumartesi

The Crow : Efsaneler..!

"Bir zamanlar insanlar, birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüler ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama kimi zaman, çok kötü bir şey olduğunda, ölü korkunç bir kederi beraberinde getirir ve ruhu huzura kavuşamazdı. Bazen, ama sadece bazen, karga ruhu yanlışları-haksızlıkları düzeltmesi için geri getirirdi.

Filmin efsane oluşu, girişindeki bu mitten dolayı değil elbet. Bir çok ilginç olayı bünyesinde barındırması. Belki de efsane yerine "Lanetli" tanımını kullanmalıyım, bilemiyorum.Yavaş yavaş açıklayalım nedenlerini.
Filmin en büyük olayı, film çekimlerinde başrol oyuncusu Brandon Lee' nin ölmesi. Kurusıkı tabanca kullanılması gerekirken-nasıl oluyorsa artık- gerçek bir silah kullanılmış, çekimin ortasında yere yığılmış, 5 saat yaşam savaşı verdikten sonra hastanede ölmüştür. İlginç bir nokta, Brandon Lee hepimizin bildiği Bruce Lee' nin oğlu ve biliyoruz ki Bruce Lee de çekimlerde ölmüştü.
Gelelim başka bir noktaya. Filmdeki ana karakterimiz Eric Draven, evlenmeden önce öldürülüyor ki zaten geri dönüş amacı da bunun intikamını almak. Eric Draven'ı canlandıran Brandon Lee de, film çekimlerinden sonra nişanlısı Eliza Hutton ile evlenmeyi düşünüyordu ki bu mümkün olmadı.Evliliğine 17 gün kala ölmüştü.
Başka bir konuya daha gelelim. Film karakterimizin tekrar dünyaya geldiğindeki makyajı, başka bir film karakteri ile benzerlik göstermekte. Batman filminin Joker'i ile... Tabi ki size aynısı demiyorum, ama uzun saç, beyaz surat benzer dememiz için oldukça yeterli neden ki benzeyen kişilerin karakterler oldugunu söylüyorum, oyuncular değil. Oynadığı karakterlerinin benzemesiyle kalmıyor, gerçek hayattaki benzerlik de dikkat çekiyor. Heath Ledger - Brandon Lee.. İkisinin de oynadı son film olması ve bu filmi izleyemeden ölmüş olması, en ilginci her ikisinin de 28 yaşında ölmüş olması bu benzerliği cilalıyor.
Tüm bu tesadüfi (!) olaylar bir kenara, izlemek için uğraşın demesem de fırsatınız olursa izleyin derim. The Cure - Burn şarkısı için ve Eric Draven'in çatıda attığı gitar solosu filmin dinlenmeye değer müziklerinden...
-------------------------------
Eric Draven: Little things used to mean so much to Shelly- I used to think they were kind of trivial. Believe me, nothing is trivial.
-----------------------------
Eric Draven: I have something to give you. I don't want it anymore. Thirty hours of pain all at once, all for you.
------------------------------
Albrecht: Police! Don't move! I said, "Don't move!"
Eric Draven: I thought the police always said, "Freeze!"
Albrecht: Well, I am the police, and I say, "Don't move" Snow White. You move, you're dead.
Eric Draven
: And I say, "I'm dead," and I move.
--------------------------------
Batman The Dark Knight yazısı
The Cure - Burn şarkısı
kadına...

2 Ocak 2009 Cuma

Ademin Elmaları

25. istanbul film festivalinde izlemiştim bu filmi. Kanımca festivalin en iyi filmi olmayı bırak, izlediğim filmler arasında en iyi filmler arasındadır. Danimarka'dan ne çıksa yerim mantığı oluşturdu bende ki yiyorum da zaten.

Neo-nazi olan Adem'in (Ulrich Thomsen) cezası, topluma hizmet etmeye çevrilir ve küçük bir kasabadaki kiliseye bu amaçla yollanır. Kilisede rahibin yanında, eskiden kalma 2 suçlu daha var. Cezaları bitmiş fakat onlar kilisede kalmayı tercih etmişler.
Rahip (Mads Mikkelsen), Adem'den kilisede geçireceği günler için kendisine bir amaç bulmasını söyler. Kilise önündeki elma ağıcının elmalarıyla turta yapmaya karar verir. Ve olaylar bundan sonra başlar.

Karakterlerin yapıları oldukça ilginçtir. Hz.İsa'nın "sana bir tokat atana öbür yanağını uzat" felsefesini benimsemiş, hatta bazen Tanrı'dan yediği tokatlar için bile diğer yanağını uzatmış, her şeye rağmen hala pozitif bakmayı bilen bir rahip, sosyal eşitliği hırsızlıkla sağlamak isteyen bir Paki ve geçmiş günahlarının kendiyse uğraştığını düşünen ana karakterimiz Adem.
Elma ağacı, elmaların yetiştiği basit bir ağaç değildir. Filmde inancı simgeleyen bir semboldür de. Ne zamanki Adem'in inancında körelme oluyor, o zaman ağaçta bir takım gariplikler meydana geliyor. Bir nevi sınandığını düşünüyor. Rahip, onunla uğraşanın şeytan olduğunu söylese de Adem bunun Tanrı olduğunu düşünmektedir. Tanrı'nın sadece kendisiyle uğraştığını da düşünmüyor hatta. Rahiple uğraşanın da Tanrı olduğunu düşünüyor. Bunu rahibe farkettirmesiyle de onun inancındaki bozulma, hayata tutunmasını sağlayan iyimserliğini elinden alıyor. Tıpkı elma ağacı gibi. Bu konuda da devreye İncil giriyor. Oluşan bu durum karşısında kendisinin ders çıkarabileceği bir kıssayı buna göstermek istercesine. Job'un ( Eyüp'ün) hikayesini..

Danimarka sinemasının tanıdık simaları var filmde. Adam (ben Adem diyorum) rolünde Ulrich Thomsen, rahip rolünde Mads Mikkelsen, sevdiğim Danimarka filmlerinde sıkça gördüğüm Nicolas Bro ve Reconstruction filminin başrol oyuncusu Nikolaj Lie Kaas. Yönetmen koltuğunda ise Anders Thomas Jensen.
-------------------------
Ivan: So, what do you want to do?
Adam Pedersen:I wanna bake an apple pie.
Ivan: Okay, you'll bake an apple pie! That's your task.
-------------------------
Adam Pedersen: What the hell are you doing?
Khalid: I got stressed! You saw him, yourself! He came at me with his knee! His sociopathic knee!
Jørgen: You shot me!
Khalid: Yeah, there's alot of witnesses! It's not the first time he does it!
Jørgen: You shot me!
Khalid: I said I'm sorry, you fat bastard! Now, shut the fuck up! What do you wanna do? Argue about it?

1 Ocak 2009 Perşembe

Sigara Yanıkları : 2009

hoşgeldin.
1 aylık bir blog. Blogun ilk ayında bilinen filmleri, hakkında fazla yorum getirmeden koymak istedim. Amaç bunları aradan çıkarmak. Aradan çıkarabildiklerimi çıkardım da zaten. Ama ne yalan söyleyeyim, istediğim şablonu oluşturamadım henüz. Dvd kapak tanıtımı gibi duruyor sanki. Filmin künyesinden ziyade, blogun ismine uygun ayrıntı noktalara değinmekti amacım. Henüz geç kalmış sayılmaz. Konuşulcak daha çok film var. Eskiden yadığımız filmler için de yapacaz artık bir şeyler. Zaman zaman geri dönüp düzeltmeler olabilir. Her ne kadar 100 konu girilmiş olsa da sonuçta tecrübe biraz da zamana bağlı.
İlk ayımızda -ki bu bizim ilk yılımız da oluyor:) - Türk sinemasına değinmedik. yeni seneye bırakmıştık bu işi. bundan sonra Türk sineması ve tabiki olmazsa olmazımız Avrupa sineması da ağırlık kazanacak blogta. 2009'a 3 yazarla girdik. Sene içinde bu sayı ne olur bilinmez.
2009'un sizlere,bizlere,bloga,sinemaya şans,başarı getirmesi dileğiyle..
mutlu yıllar

(blog hakkındaki genel yorumlarınızı, eleştirilerinizi, şöyle olsaydı iyi olurdu, bu olmasa güzel olur tarzında fikirleriniz varsa bunları dinlemeye açığız. bu konunun altına yorum yaparak bize bu görüşlerini bildirebilirsiniz.