



This is England ve Dead Man's Shoes filmlerinin yönetmeni Shane Meadows' in 2008 yapımı bu filmde 2 genç çocugun birlikte yaşadıkları bir takım olayları ve özellikle de aynı kıza hayran olup onu etkileme çabalarını gösteriyor. Aslında bunlardan pek de bahsetmiyor. Çünkü filmin süresi 70dk ve yönetmen bir çok şeyi yarım bırakıyor. Asıl sorun bu iki çocugun nasıl bir araya geldiğidir ki aha da soruyorum.
Filmlerinde dinsel temalara cesurca değinen Bergman, bu filminde de 13. yüzyılda bir halk şarkısı üzerinden çıkıyor yola. Film ateşle başlıyor ve bir dolu Hıristiyanlık göndermesi ile bezeniyor.
Bakire bir kız olan Karin, dini bir ritüeli yerine getirmek adına ailesi tarafında kiliseye gönderiliyor. Bu ritüelin önemini daha izlerken belli ediyor yönetmen. Gencecik kızın bir gelin gibi hazırlanması, ay gibi suratıyla birleşince karakterin her yanından saflık akıyor adeta.
Bu kiliseye giden yol, saflığın, temizliğin, bakire bir kızın hayatında çok büyük bir yere sahip olacak şüphesiz ama öyle olmuyor. Yol da engeller onun peşini bırakmıyor bir türlü. Bergman, ana karakteri Karin’i bir peri masalı kahramanı gibi iyi bir şekilde sunuyor bizlere. Ölümü onların elinde olacağı 2 çoban ve bir kardeşi ile ekmeğini paylaşması, filmin sonlarına doğru izleyenin aklına geliyor bir daha.
Öldürdükleri kızın ailesini bilmeyen çobanlar ve kardeşi, kızın evine kızın elbiseleri ile gidiyor. Bakireliğini tescil ettirmek isteyen ve evlenene kadar kimseyle birlikte olmak istemeyen Karin’i, tecavüz ederek ardından öldüren bu dağlılar o elbiseleri aileye satmaya çalışınca işler ortaya çıkıyor.
Bergam film boyunca bu karşıtlıkları çok iyi kuruyor. Karin’in etrafında birden çok engeller koymuş. Özdeşleşiyorsunuz kızla.
2 çobanın erkek kardeşi ise film boyunca Karin kadar naif bir rolde karşımızda. Karin’in ailesi ile yemek yerken, büyükleri rahatlıkla yemek yerken o, cinayet anının tanığı olarak hiçbir yemeği yiyemiyor. Günahsız biri olarak betimleniyor adeta. Ama Karin’in babasının gazabına o da uğruyor.

Genel olarak sinematografik baktığımız zaman ise, yakın plan ve ışık kullanma üstadı olan Bergman,, yine imzasını atıyor. Her plan Bergman kokuyor. Persona, Yedinci Mühür, Kurdun Saati, Yaban Çilekleri ve en son olarak Genç Kız Pınarı… Birbirlerinin devamı gibi planlar var bu filmlerde. Kameranın anlamlı olarak sağa, sola track yapması, durağan giden filme bir nebze hareket katıyor.
Bir toparlama yapacak olursam; su-ateş karşıtlığı filmin çatısını oluşturuyor. Karin’in yanına giden babası ölü bedenini topraktan kaldırdığı zaman, başının olduğu yerden bir su kaynağı çıkıyor. Günahsızlığa, bakireliğe sağlam bir gönderme ile sonlanan film, babasının kızının katillerini öldürdüğü elleriyle tanrı’ya kilise yapacağı sözünü vermesi ile izleyeni bir süre koltuğuna yapıştırıyor.
KONUK YAZAR: cem
http://asmali-mescit.blogspot.com/
# Diğer Festival Günlükleri #
# Diğer Konuk Yazarlar #
28. Uluslararası İstanbul Film Festivalinin bana uzanan perdelerini, bugün izlediğim Appaloosa ( Kanun Benim ) filmiyle araladım. 1 yıl olmuştu sabah bu heyecanla kalkıp sokağa çıkmayalı, 1 yıl olmuştu Emek Sinemasında film izlemeyeli. Hasret giderme günüydü benim için. Ama bir gariplik vardı.

"Hayranlık ile dinlediğimiz grupların hayatı gerçekten de hayran duyulası mıdır?" veya "Karizmasına sahip olmayı isteyen binlerce kişinin bulunduğu, Nirvana'nın solisti Kurt Cobain neden intiharı seçti peki?" olmadı bir de "Bakma sen onların eğleniyor göründüklerine, içlerinde derin bir boşluğa sahipler." gibisinden soru ve yargılamalarla karşı karşıya kalan bir kavram şu Rock'n Roll denilen.
İşte biraz olsun bu yaşamın iç dünyasını bize gösteren bir film. Ablasının kendisine bıraktığı bir çanta dolusu müzik plaklarıyla hayatına farklı anlamlar katan ufak bir gencin, dergiye yazmak için bir grubun peşinden gidişinde karşılaşmış olduğu, yer yer tahmin etmediği bir yaşam tarzıyla karşılaştığı bir dünyadan bahsediyor diyebiliriz kısaca bu film. Filmde sevilen grup ve sanatçıların isimleri ya da müzikleri geçtikçe insan bir garip oluyor ( en azından müzik çantasından çıkan Bob Dylan plağı diyebilirm kendi açımdan). Çocugun hayatını değiştirecek daha kimler var peki bu çantada diyorsanız da; The Beach Boys, Led Zeppelin, The Rolling Stone, Cream, The Who, Simon & Garfunkel, Black Sabbath, Jon Anderson... Filme ara ara eşlik de ediyor bu isimler.
Filmde usta oyuncu Billy Crudup bir gitaristi canlandırırken, her ne kadar bunu kabul etmese de bir groupie olan Penny Lane'i ise güzel oyuncu Kate Hudson canlandırıyor. Yönetmenliğini ise sadece bu film ile oscar kazanan Cameron Crowe yapıyor. Filmin uçak sahnesinde gülümsediğinizi - gülümseyeceğinizi ve Elton John' un Tiny Dancer şarkısına büyük bir zevkle eşlik ettiğinizi - edeceğinizi buradan görüyor gibiyim:)



ABSURDISTAN : Antalyanın bir köyündeki olaydan esinlenmiş, masalsı bir anlatıma sahip komedi bezeli bir film. Köye gelen suyun kesilmesinden sonra erkeklerin buna duyarsız kalmasına sinirlenen kadınlar, ellerinde büyük bir silahın oldugunu keşfederler. Bu silahın adı amiyane tabirle sex'tir.
TULPAN Son zamanlarda yükselişe geçen Kazakistan sinemasından bol ödüllü ve konusuna bakıldığnda oldukça eğlenceli görünen bir komedi filmi. Asa, Tulpan'la evlenmek istemektedir. ancak Tulpan, kulakları büyük diye Asa'yı istemez.
LÅT DEN RÄTTE KOMMA IN ( Gir Kanıma ) : isveç yapımı olan bu korku filmini ne kadar aradıysam da bulamamıştım bir türlü. Ben onun ayağına gitmeden o geldi ayağıma. Fantezi-komedi diye kategori edebileceğimiz film IMDB'de de oldukça değer görmekte. istersen sen de bak.
DEN DU FRYGTER ( Korkma Benden) : Favori filmlerimden Ademin Elmaları'nın yönetmeni Thomas Jensen'in senaristliğini yaptığı ve yine Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen'in oynadığı bir Danimarka filmi. izlenmezse ayıp olur:)
KOLME VIISASTA MIESTÄ (üç Bilge Adam) : "Bir noel gecesi biraraya gelen 3 anti-kahraman erkekliğin yüzkarası olduklarını anlatırlar ve bir yandan da bir Noel mucizesinin gerçekleşmesini umarlar."
LOFT (Çatı Katı) : Evli beş erkeğin, kaçamak yapmak için tuttukları çatı katında buldukları genç bir kadın cesedi ile oluşan şüpheler ve olaylar zinciri. Gece Yarısı kuşağında gösterileceği için öğrenciler tarafından pek bi rağbet görmeyecek sanırım.
GÖLGESİZLER : Ümit Ünal tarafından, Hasan Ali Toptaş'ın romanından uyarlanmış bir film. Sinemada izlenmemişse festival ortamında izlenmesi tavsiye olunabilir.

Kaptanın da filmin başında bahsettiği gibi gemi onlar için ayrı bir devlet gibiydi. Düzeni ve kontrolü sağlamak da kaptan ve mürettebatın işiydi. İçtikçe acıkan, acıktıkça içen, içtikçe tekrar gerilen bir mürettebata sahip olsalar da iyi-kötü düzen devam etmekteydi. Taa ki o gemiye bir kadın sızana kadar.
"Şu küçücük gemide niye düzen bozuluyo be Kamil? Hee niye? Bi kız vardı, noldu?"
Yaratılışın başında dünya düzenliydi. Tek bir cins vardı, adam diye isimlendirildi, ilk adamın Adem oluşundan ötürü. Daha sonra "bu kadar düzen fazla iyi değil" diye düşünülmüş olacak ki ikinci bir cins yaratıldı. Ve onlar da kadın olarak adlandırıldı. Kadının yaratılışı değil tam olarak bu kaosu var eden, karşılıklı iki cinsin birbirine olan ihtiyac koşullarıydı asıl neden.
Tam da bu noktada Gemi'ye bir kadın girmiştir artık. O vakte kadar, kendi içerisinde adaletli ve düzenli yönetilen gemi, birden günahlar şehrine dönüşür. Kaptanın, halkından beklediği birbirine güven ve kollama artık yok olmuştur. Çünkü şehre kadın ile beraber artık zina girmiştir.
"Bu dünya iki şeyden yıkılacak. bi binadan, bi de zinadan."
Kadına herkes duyarlıdır gemide. Kıyıda köşede kadının görüntüleri ile kendi işini kendi gören Kamil, duruma göre kadını birbirlerine peşkeş çeken 2 mürettebat, kimseye vermediği viskisini kadın ile paylaşan Kaptan. Sadece viski ikramıyla kalmadığını düşündüğünden belki de kıza tecavüz edenlerin sayısını "en az 2 " diyerek kafa olduğu gecelerden kalma bir zinayı da kendinden beklemektedir. Belki de konu kadın olunca en sadığı olan Kamil'den de şüphelenmektedir.
"hatırlıyor musun?"
"hatırlıyom amına koyim. hiç iyi şeyleri hatırlamaz bu kotkafa"
ilerde yer yer tekrar bahsetmeyi düşündüğüm bu Gemide filmini, Barda filminin de yönetmenliğini yapan Serdar Akar yaptı. Oyuncu kadrosunda ise usta oyuncu Erkan Can, Haldun Boysal, Naci Taşdöğen ve Yıldıray Şahinler bulunuyor. İçerisinde bulunduğu bol küfürlerden ötürü filmi, Tvde izleme şansınızın sıfır olduğu düşünülürse, en yakın bir Dvd'ciden tedarik etmekte fayda var.

Altın Portakal ( 45 kez) , İstanbul Film Festivali (27 kez) , İf istanbul ( 8 kez ) gibi biraz daha eskiye dayanan ödüllü festivallerimize geçen sene bir yenisi daha eklenmişti. Aslında festival değil, film gösterimi yapılmıyor, sadece yerli filmlere ödüllerin verilmesinden ibaret. Yeşilçam Ödülleri.
Hem If 2009 hem de Oscar tahminleri konularında bu filmden az da olsa bahsetmiştim. Ayrı bir konu açıp bahsetmemem ayıp kaçar diye düşündüm.
Uzunca ismine rağmen kuşkusuz 2008'in en çok konuşulan filmlerinden The Curious Case of Benjamin Button. Hayatı tersten yaşama fikrini konu alan bu filmde, bize oldukça fantezi gelen bir hayatı son derece sıradan bir yapıda anlatması filme tat katan önemli unsurlardan. Nasıl yani ters yaşamak? onu biraz açayım. Yaşlı bir insanda bulunması gereken (ciltteki kırışıklık, gözlerdeki bozukluk gibi) tipik özelliklere sahip bir şekilde dünyaya gelen bir çocuğun zaman içinde kendisinde olan değişimlerle gencecik bir insan yapışına bürünüşünü anlatıyor. Tabi bu genç-körpe zamanının 50'li yaşlarına denk gelmesi de doğal.
Filmin, bu senaryo ile, Can Yücel'in "Hayata Tersten Başlamak" şiirinden uyarlandığını düşünenler bile var ( evet, ne yazık ki var). Can Yücel'in şiirindeki geriden başlama düşüncesi yıllardır kayıt yapan bi kameranın geri sarması misali. Oysa bu filmde kayıt tersten, ama baştan başlıyor.
Filmi izlerken zaman takibini zihinde sürdürmek gerekiyor. Şuan hangi zamanda ve bedensel olarak ne durumda diye her sahnede düşünmeniz 2 buçuk saatlik filme bağlanmanızı sağlıyor. Bu noktadan dolayı uzun oluşu sıkmıyor yani. İzlerken beni düşündüren bazı sahneler vardı. Hoşuma giden sahnelerin yanında bir de "şöyle olması gerekmez miydi?" diye düşündüğüm bir kısım var ki o da Benjamin Button'ın yaşının ilerlediği kısımlardaki bu zaman anlayışı. Doğuşta, bebek boyutunda bir yaşlı izleten anlayışın; ölümüne yakın zamanda da, yetişkin boyutunda bir bebek izletmesini beklerdim. Evet, 1,70 boylarında devasa bir bebek. Eğer bu noktada film ile aynı düşünceye sahip birisi çıkıp "kardeşim sen yanılıyorsun" diyorsa bana da anlatsın lütfen. Aklıma takılan bu ayrıntıya daha da fazla takılmadan diğer hususlara değineyim.
İzleyicilerin bazısını geren bir savaş sahnesinden öte beni en çok geren, Benjamin'in bu durumu karşısında Daisy' de oluşan o çaresizlik duygusu. Böyle bir durumda ben olsam ne yapardım diye sordum kendime ve ben de bir yanıt bulamadım ( bulan varsa yine bana sölesin:). Diğer sahneleri de üzerinde durmadan söyleyeyim. Babasını alıp güneşin karşısında kendi kilisesini yaratması ve filmde ara ara karşımıza çıkan amcanın "Beni yedi kez yıldırım çarptığını söylemiş miydim?" deyişleri ve ardında gelen o canlandırmaları. Son olarak da Cate Blanchett'in, Daisy'nin gençliği dönemlerindeki güzelliği... Eklemeden geçmek istemedim:)
2009 Oscar ödüllerinde 13 daldaki oscar adaylığı ile damgasını vuran filmin bu başarısı, arkasında sağlam bir kadronun oluşundan kaynaklanmakta. Forrest Gump' ın yazarı Eric Roth'un kaleminden çıkma; Fight Club, Se7en, The Game filmlerinin yönetmeni David Fincher' ın kamerasından oluşma; David Fincher' ın "güzel filmlerde ödül kazanamama" yolundaki dava arkadaşı Brad Pitt ve tüm güzelliği ile Cate Blanchett'in oyunculuğuyla terekküp etmiş bir yapıdan bahsediyorsak bu adaylıklar oldukça doğal durmakta. Tabi işi kolaylaştıran bazı etkenler de yok değil. Makyaj, kostüm, görüntü gibi dallarda rakipler az olunca adaylığının konması doğal. En iyi makyaja Slumdog'ı aday gösterecek değillerdi ya. Tabi en çok merak edilen ödüllerdeki şansı ne derece yüksektir orası tartışılır. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında oldukça çetin bir yarış içerisinde olacağı filmler var. Ki bu yarışları da kaybetme olasılığı oldukça yüksek. David Fincher ve Brad Pitt bu kez de eli boş dönerse hiç şaşırmayın derim ben size.
8. !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 12-22 Şubat tarihlerinde sizi bekliyor! Oscar adayı filmler arasında bulunan Slumdog Millioner ve The Wrestler’ı da ilk defa Türkiye perdelerinde görmüş olacaz bu sayede. İstanbul Film Festivaline nazaran biraz pahalı olduğu için öğrenciler tarafından pek rağbet görmüyor IF. Bunun yanına bir de gece seanslarını arttırıp beğenisi fazla olan filmlerin gündüz seanslarına da verilmediğinden bi hayli zorlayacak biz öğrencileri. Ama ben yetişkinim yada IBB vermese de benim bi yerlerden bursum var diyorsanız, buyurun güzel filmler de var festivalde.
Bi arkadaş grubu bul, bunları borçlandır, biraz da mafya kat işin içine, silahlar patlasın, koşuşturmacalar olsun ve tabiki ingilterede geçsin ki dolayısıyla ingiliz aksanı kullanılsın.. işte Guy Ritchie. Hep aynı salatayı yapıyor bizlere ama o kadar güzel yapıyor ki her defasında severek yiyoruz. Snatch'de deneyip de kısmen başarılı olduğu filme özgün bir karakter yaratma işini bu filme bakınca iyice hedeflemiş olduğunu görüyor gibiyiz. Lock Stock iyi bir film olmasına rağmen filmin öne çıkan ve filmi simgeleştirecek bir karakterin olmayışı belki de Guy'ı oldukça rahatsız etmiş olacak ki Snatch'in kapağına -filmde yan karakter olmasına rağmen- Brad Pitt'i yerleştirmiş. Bu sefer filmin ismiyle bütünleşik bir kahramanı var artık, RocknRolla... Hem de "Real RocknRolla.
Bir de filmde 2 gönderme var. Birincisi rock yıldızlarının meşhur olabilmek için ölmeleri gerektiği düşüncesine; ikinci olarak da filmdeki Rus mafyamızın, Chelsea kulübünün sahibi Abromoviç'e olan benzerliğiyle Londra'daki Rus mafyalarına. Belki de onun hikayesidir bu, kim bilir:)