Mad Men dizisindeki Don Draper rolüyle 2008 yılından beri her sene Drama dalında En İyi Erkek Oyuncu ödülüne aday gösterilen Jon Hamm, nihayet Emmy ödülünü kazandı.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını geçenlerde okuma fırsatı buldum. Romanın isminin güzel olması bir yana roman boyunca böyle bir enstitütünün kurulması gerekliliğini o kadar güzel betimlenmiş ki insan bir işin gerekliliğine inana dursun çevresindeki kişileri de bunun gerekliliğine bir o kadar rahat inandırabilir. Mevzu bahis keza saatler olur, keza farklı bir olgu. Malum süreç boyunca aslolan işin gerekliliğine inanabilmek. Bilakis inanmayı bıraktığınız anda karşılaşılacak durum da roman içerisinde detaylıca işlenmiştir.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir yana, sinemanın doğuşu sayabileceğimiz dönemlerden (Metropolis 1927 ) bugüne saat ve zaman kavramı sinemanın vazgeçilmez detaylarından biri olmuştur. Bazen sembolik, bazen detay odaklı olarak yakın kadraja konu olan saatler de filmlerin bir parçası. Aşağıda aklıma ilk gelen duvar saatlerini paylaşıyorum. Hangi filmlere ait olduklarını bilen?
Richard Eyre’ın yönettiği Notes on a Scandal (2006), izleyiciyi rahatsız etmeyi hedefleyen ama bunu sansasyonel bir ahlak tartışmasıyla değil, insan doğasının karanlık dürtülerine odaklanarak yapan bir psikolojik gerilim filmi. Zoe Heller’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, dışarıdan bakıldığında bir 'skandal' hikayesi gibi görünse de, merkezine suçtan çok iktidar, arzu, sınıfsal hınç ve yalnızlık gibi derin insani çatışmaları yerleştiriyor. Judi Dench ve Cate Blanchett’ın olağanüstü performanslarıyla güçlenen film, izleyiciyi yalnızca olan bitene değil, bu olayları anlatan kişinin zihnine mahkum ediyor ve geriyor.

Transcendence, sinemada sıkça rastlanan 'teknoloji korkusu' anlatılarından biri gibi görünse de, yüzeyin altında daha karmaşık ve huzursuz edici sorularla ilgilenmeye çalışan bir film. Christopher Nolan filmlerinin görüntü yönetmeni olarak tanınan Wally Pfister’ın ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan film, insan bilincinin dijital ortama aktarılması fikrini merkeze alarak yapay zeka, tanrısallık, yas ve kontrol temalarını aynı potada eritmeye çalışıyor.
Transcendence (Evrim), yapay zeka alanında çalışan ünlü bilim insanı Will Caster’ın (Johnny Depp), insan bilincini makineye aktarmayı hedefleyen çalışmalarıyla başlıyor. Will ve eşi Evelyn (Rebecca Hall), bilinçli bir yapay zeka yaratma fikrine tutkuyla bağlı. Ancak bu çalışmalar, teknolojiyi insanlık için bir tehdit olarak gören radikal bir grubun saldırılarına hedef oluyor. Will, radyasyonlu bir kurşunla vuruluyor ve kısa süre içinde öleceğini öğreniyor.
Ölüm kaçınılmaz hale geldiğinde Evelyn ve Will’in yakın dostu Max (Paul Bettany), Will’in bilincini deneysel bir süper bilgisayara yüklüyor. Fiziksel bedeni ölen Will, dijital bir varlık olarak 'yaşamaya' devam ediyor. Ancak bu yeni varlığın gerçekten Will olup olmadığı, yoksa onun yalnızca bir kopyası mı olduğu sorusu filmin merkezindeki gerilimi oluşturan temel unsur olarak duruyor. Dijital Will giderek daha güçlü hale geliyor, doğayı ve insan bedenini dönüştürebilen nanoteknolojiler geliştiriyor ve küçük bir çöl kasabasında adeta tanrısal bir merkez kuruyor. Bu süreçte film, insanlığın kurtuluşu ile mutlak kontrol arasındaki ince çizgide dolaşıyor.
Büyük bilimkurgu anlatılarının görkemli efektlerine ya da karmaşık zaman çizelgelerine yaslanmadan, varoluşsal bir tedirginliği gündelik hayatın en sıradan mekanlarından biri olan akşam yemeği masasına sızdırmayı başaran bir film Coherence. James Ward Byrkit’in mikro bütçeli bu ilk uzun metrajı, seyirciyi yüksek sesle değil, fısıltıyla rahatsız eden bir bilimkurgu/gerilim deneyimi sunuyor. Ancak gerilimini görsel ihtişamdan değil, kimliğin kırılganlığından ve olasılıkların ürkütücülüğünden alıyor.
Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will...