Bir yapımın hayatı beyazperdeye yansıdığı süreden daha fazlasına tekabül eder.Sinema perdesinde varlığını sonlandıran yapım düşünce ve duygularımızda serüvenine devam eder.Hissiyat mevzusu bu noktada mühimdir zira duygu ve düşüncelerimize hitap edebilmiş her film diğer filmlere göre farklı konumlandırılır.Bu yapımlarda barındırılan semboller,anlatım teknikleri her sahne üzerine konuşabilmemizi ve farklı kapıları açmamıza vesile olur.Bağlandıkça filmlere onları anlayabilmek ve yönetmen gibi düşünebilmek adına kişisel çözümlemeler yaparız.Film kritikleri insanlara yapımlarla ilgili çeşitli gerekli-gereksiz bir çok bilgi verebilir.Fakat yönetmenler üzerinden film çözümlemeleri yapabilmek farklı bir uğraş ve emek gerektirir.Bu çözümlemeler yapımlardan önce yönetmenleri anlayabilmekten geçer.

Dış ülkelerde sinema üzerine yapılan edebi eserlerde sıklıkla gördüğümüz yönetmen ve film çözümlemeleri mevzusuna Küre Yayınları Türk Sinemasının son dönemde en önemli yönetmenlerini mercek altına alarak ortak oluyor.2010 Ocak ayında başladıkları "Yönetmen Sineması" serisine Semih Kaplanoğlu ve Ahmet Uluçay isimlerine odaklanarak devam ediyorlar.Sinema adına daha fazla esere ulaşmak için öncelikle açılan kapıları aralamak lazım.Bunun için de binbir uğraşla çıkarılan eserlere gereken ilgiyi göstermeliyiz.Seride varolan kitaplarla ilgili arka kapak yazıları aşağıdadır.


Derviş Zaim


1990’lardaki Yeni Türk Sinemasının önemli isimlerinden Derviş Zaim’in filmografisi, fantastik olanla gerçekçiliğin, yoksunlukla sınıfsal farklılığın, tarihsel olanla bugünün, geleneksel sanatla sinema dilinin, estetikle estetik olmayanın gerilimine ve bağlantısına dayanan görsel bir bütün sunar. Benzerlerine göre kendini biraz daha üstü kapalı bir şekilde temsil eden yönetmen, ikinci filminden itibaren dış dünyanın entrika ve “insan insanın kurdudur” anlayışından doğan kıyasıya mücadeleci gerçeğini benimser. Öte yandan üslûba dair farklı bir yönsemeye de girer ve ebru, minyatür, hat gibi sanatlarımızla sinema dili arasında organik bir bağ kurma çabalarına girişir. Bu çabalar, bize dair bir sinema dilinin kurucu çalışmaları manasında hakikaten önemlidir.
Derviş Zaim’le söyleşi:
“Yapmaya çalıştığım sinemada değer üretm
e çabası var


Nuri Bilge Ceylan

Türk sinemasında 1990’larda başlayan dönüşümle beraber ortaya çıkan yeni kuşak yönetmenlerden biri de Nuri Bilge Ceylan’dır. Asıl olarak fotoğraf sanatı birikiminden gelen Ceylan, özellikle siyah-beyaz fotoğraf estetiğini içselleştirerek geliştirmiş,sinemasında da bu estetiği oldukça fazla kullanmıştır. Görüntülerin bir kısmında fotografik değer sinemasal olana üstün dahi gelir. Bir estetik kaygının sonucudur bu; kimi zaman renklerle bile oynanır ve duygu dünyasının titreşimleri imgenin tabiatını da belirler. Tematik olarak ise, üçlemede (Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak) mevcut izlenimci ve durumcu bakış, sonrasında bir müdahaleyle varoluşsal olanın bıçak sırtına dönüşür ve bir yerde bir muamma olan insan doğasının peşine düşer.


Zeki Demirkubuz


Yeni nesil Türk sinemacılarından Zeki Demirkubuz’un sinematografisi, kesif bir acı, hınç, mağlubiyet, daha az kesiflikte de kayıtsızlık, nihilizm ve arabesk-kitsch karışımı bir görünüm sunar. Yılmaz Güney-sonrası bir çizginin şekillendirdiği bu hissiyat, yönetmeni adeta pasif hırçın bir psikolojinin içine sürükler, felsefi manada kötü’nün dünyasının tasviri ve temsili adına gerçek hayatta bir varoluş oluşturmanın bununla yüzleşmeden geçtiğinin altını çizer.
Sinemada varoluşçuluğu öne alarak ama buna Dostoyevskiyen-Marksist bir renk vermeyi deneyerek dramatize etme
ye girişen yönetmen, kişi ve toplum diyalektiği veya uyuşumunda insanın başına gelen adeta değişmez kader gibi olayların toplumu şekillendirdiğini ve her katmanda sömürü etiğinin cari olduğunu savunur.

Zeki Demirkubuz’la söyleşi:
“Dostoyevski olmasaydı, edebiyat olmasaydı sinemacı olmazdım”



Semih Kaplanoğlu

Yeni Türk sineması’nın önde gelen isimlerinden Semih Kaplanoğlu, ilk filminden itibaren yuva ve aile arayışını anlattı. Yusuf Üçlemesi’yle ilk iki filmin karanlık havasından kurtulup daha şiirsel ve minimal bir sinemaya yönelen Kaplanoğlu, üçlemeyle sadece yeni Türk sinemasında önemli bir yer kazanmadı; bu topraklara özgü estetik bir dilin sinemaya nasıl yansıtılması gerektiğine dair ipuçlarını da gösterdi.

Kitaptaki yazılar, Kaplanoğlu’nun işlediği izlekler üzerinden farklı okumalar sunuyor.Felsefeden psikanalize, sosyolojiden estetiğe kadar çeşitli disiplinlerden hareketle Kaplanoğlu’
nun sinema serüvenini ele alan yazılar, yönetmenin sinemasına giriş niteliğini taşıdığı gibi söz konusu giriş için farklı bakış açıları sunmayı amaçlıyor.



Ahmet Uluçay

Ahmet Uluçay, kısıtlı imkânlarla “nasıl film çekerim” sorusuna cevap ararken sinemayı yeniden keşfetti. Yönetmenin bu gayreti sadece mevcut sinemanın tekrarı anlamına gelmiyordu. Tam tersine, yaşadığı toprakların masal ve efsane diliyle sinemayı yeniden kuran yönetmen, bir filmin nasıl bir dile sahip olması gerektiğine dair teorik meselelere de sahici ve somut açıklamalar getirdi.

Kitap, Uluçay’ın tek uzun metrajlı filmiyle birlikte kısa filmlerini de farklı perspektiflerden değerlendiren yazılardan oluşuyor. Aynı zamanda, sanatın metaforik dilini kullanarak, estetik olandan hiç taviz vermeden, imkânsızlıklar içinde film çekmeye çalışan yönetmenin sinemanın çeperini nasıl genişlettiğini gösteriyor. "Yerli sinema" kavramının da irdelendiği kitapta, Uluçay’la ilgili kişisel tanıklıklar da yer buluyor.


Virgin Suicides'ı izlerken bir hüzün kaplamalı insanın içini. Filmi izleyen veya kitabı okuyan varsa aynı hüzünle ve acıyla dayanır kapıya muhakkak. Halbuki bizi içine alan bir konusu da yoktur: çok ilgili değilseniz ne 70’lerdeki liberal akım, ne katolik ailelerinin katılığı ne de yine o dönemin gençlerinin düşünceleri ile ilgilenirsiniz. Önce 70’lerde ne vardı diye sorgularız, belki birkaç küçük beyin fırtınasıyla uzaktan ilgilenmeye başlarız. Bir bakıma başta burun kıvırdığımız ve ya “banane”lediğimiz o zamanlar ironinin ailelere nasıl yansıdığının bir aynasıdır. Konu ilginçleşir elbette. Amerikan Rüyası’nın yaşanacağı, o özgürlük dolu ülkenin muntazaman nasıl katı ailelere ve din baskısının nüfuz ettiğini görürsünüz. Etraf yeşilliktir, çiçekler açmıştır ama içerde istavroz dolu günahlar işlenmektedir.

Bu kısmından sonra bol bol “bozucu” olacak.

Virgin Suicides tam tarih vermese de ortalama bu döneme işaret eder. 5 kız kardeşinin ölümünün ardındaki sır perdesini kaldırmak istenir ve burjuva aileleri de içine alan geniş bir alana yayılır sorun. İçine televiyon haberlerini de alarak “intahar yılı” ilan edilir ve Lizbon ailesi sürekli olarak rahatsız edilir. Muhtemel gerçekliği bu olayda, 13-14-15-16-17 yaşlarındaki Lizbon kızlarından 13 olanının ölümüyle başlar. O ölmeden önceki teşebbüsünün dikkat çekme olduğuna karar verildiğinde yeniden ölümün eşiğinde bulur kendini. Elinde Meryem Ana’nın kartı bu ölümde büyük bir rol oynar aslında. Doktorun neden kendini öldürmek istedin dediğinde, 13’ün “Doktor, siz hiç 13 yaşında bir kız olmamışsınız” sözü ile düşündürür film.

Karaağaçların sararan yapraklarının ardından kesilme kararı hızla yayılır banliyö evlerinin bahçelerinde. Kırmızı kağıtlar üzerine kesilme emri vardır ve sırayla kesilmektedir. Aslında sararan kızların güzelliği ve iç dünyalarının kararmasıdır belki de. Hikaye karşı evde oturan bir grup erkek çoğu tarafından sürdürülür. Onların dünyalarına, renklerine, düşüncelerine girmek isteyen ve onları anlamak isteyen ergenlik çağında dört erkek çocuğu. Aslında birinin konuşmaları ile onları algılamaya çalışırız fakat, Lizbon kızları hep karışık, hep güzel ama gariptir.

Gittikleri lisede dikkat çektikleri ve flört ettikleri zaman ise önce aile gözetimi, sonra da bir başı boşluklukla ilk deneyimler yaşanır. Belki dudakların teması ile bütünleşen vücutlar, belki daha da korkunç bir genç kızdaki karadelik belirir filmde. Solan kızların, özellikle 17 yaşında Kristen Dunst tarafından icra edilen o genç kız hep gözünüze sokulur yönetmen tarafından. Garip tutumları, masum ve ya vahşilik arasında gidip gelen bakışları ile.

Ardından gelen korkunç ayrılık ve aile baskısı kızları yaşamdan tek tek koparır. Baba figürünün gittikçe zayıfladığını ve akli dengesizlikler yaşarken, anne figürü sertleştikçe ddaha da zorba tutumlara götürür. Psikolojikman çöküntünün toplu olarak yaşandığı evde tek yaşam belirtisini belki çiçekler verir. Plaklar yakılır, dışarı yasaklanır ve kızlar artık okul yüzü göremez.
Ardından gelen toplu inteharları ise ardında bırakan insanların sürekli olarak konuşmasına, anlam karmaşasına ve elitist yaklaşımlarında son bulur. Kızlar ölür, aile taşınır, ardında kalanlarda derin pişmanlıklar bırakır ve gerisi… tabii ki unutur.
-
Sofia Coppola, meşhur Lost in Translation filminden tanıdığımız ve şaşkınlığa yenik düştüysem de bir dönem Spike Jones ile evli yönetmen. Lost in Translation kadar ses getirmediyse de Virgin Suicides bir grup insan için oldukça başarılı ve en yakın gözlemleri yansıttığı düşünülürken, filmin durağanlığı ve sıkıcılığından yakınan bir grup insan tarafından da çevirili. Hani derler ya, ya çok seversiniz ya da nefret edersiniz: bu o air melankoliyi içinize çekmeden izlenecek türden bir film olamaz sanırım.

Film, öte yandan başarılı soundtrackleri ile de tanınıyor, ki bu başarı muazzam Fransız grup Air’a aittir. Belki hatırlanır ki, Sofia Coppola Air’ın Playground Love videosunun yönetmenidir de. Dikkat çekici olması, sahnelerdeki melodileri ile hatırlanacaktır izleyiciler için.

Son olarak aslında The Virgin Suicides, Jeffrey Eugenides isimli Amerikalı bir adamın romanıdır ki, romandan bazı diyaloglar zaten bire bire alınsa da değiştirildiği düşünülen pek çok sahne de mevcuttur. Bize ağır veya anlaşılmaz gelen tarih bilgisi veya nedenselliğini de öne çıkarabileceğini düşündüğüm bu kitabın Solmaz Kamuran çevirisi ve Bakir İntiharlar ismi ile de ülkemizde de mevcut.



Dünyanın en önemli bağımsız filmler festivallerinden biri olan Sundance Film Festivali’ni düzenleyen kurum Sundance Institute ile !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 2011 yılında önemli bir işbirliğine imza atıyor.

ABD Başkanı Barack Obama’nın inisiyatifinde başlatılan ve dünya çapında kültürler arası diyaloğun geliştirilmesini hedefleyen Film Forward adlı programda ortak olmak üzere seçilen 10 şehirden biri İstanbul, işbirliği yapılacak festival ise !f İstanbul oldu.

Program kapsamında Sundance tarafından dünyanın farklı ülkelerinden 10 tane film seçildi. Bu filmler hem bu 10 şehirde gösterilecek, hem de yönetmenleri ve Sundance Film Festivali ekibi o sehirlerde tartışma ve söyleşilere katılacak. Program, 2010 yılının Aralık ayında New York’ta başlayacak ve 2011 yılının Eylül ayında Washington D.C.’de yapılacak toplu film gösterimi ile son bulacak.

ABD’deki gösterimlerden sonra programın ilk uluslararası ayağı Amerikan Büyükelçiliği’nin desteği ve işbirliğiyle, 17-27 Şubat tarihlerinde İstanbul’da, 10. !f Istanbul festivali sırasında gerçekleştirilecek.

1981 yılında Robert Redford tarafından kurulan Sundance Institute ile 2011 yılında 10. yaşını kutlayacak olan Türkiye’nin tek bağımsız filmler festivali !f İstanbul, bu işbirliği sayesinde Türkiye’li sinema tutkunları ile bağımsız hikaye tekniklerini farklı bakış açıları ile destekleyen önemli yönetmenleri bir araya getirerek sinema üzerinden kültürel bir köprü kurmayı umuyor.




Sinema dalında böylesine önemli ödülleri geride bıraktıkça zamanın geçiş hızı daha bir belirginleşiyor ve blog arşivine baktığımda geçen sene yaptığımız mini yarışmanın üzerinden çok geçmemiş gibi geliyor.Altın Küre ödüllerinde yarışacak adaylar da geçtiğimiz gün açıklandı.Açıkcası kendi adıma Hollywood sinemasına uzak kaldığım bir yıl oldu.Festivallere katılan ve büyük prodüksiyonlu yapımlar dışında Hollywood işi filmler izlemedim desem doğru olur.Bu nedenle ödül için seçilen adaylar hakkında fazla bilgiye sahip değilim.

Drama dalındaki filmlere göz atacak olursak,malum Inception ve The Social Network geride bırakacağımız yılın en fazla beklenen yapımlarıydı.Inception izlenilirliği yüksek olsa da bir yerden sonra baydığını düşündüğüm sonuyla da klişe olarak nitelendirilebilicek bir yapımdı.The Social Network ise Facebook'un isminin geçtiği her yerde bir heyecan dalgası yaratıldığı için daha fazla kişiye hitap ediyordu.Aslında ortaya çıkan sonuç ortalama seyirlik bir film idi.Lakin artık sinema dilinde klişe sayılabilicek üzere filmin yönetmenliğine David Fincher'ı getiriyorsanız insanlarda özel bir beklentiye yol açarsınız.Beklentilerin yüksek olması yapım açısından ters tepti.Diğer yandan bir başka deha Darren Aronofsky'nin Black Swan filmini henüz izleyemedim ve The King's Speech ise festivallerden aldığı olumlu not ve ödüllerle adından fazlasıyla söz ettirdi.Ödüllere de zaten The King's Speech 7 adaylıkla damga vurmuş durumda.Beklentilerin aksine süpriz çıkacağını ve Inception'ın ödül alamıyacağını düşünüyorum.


Sinema ve diziler söz konusu olduğunda sahip olduğum bilgiler genel anlamda drama dalında olduğu için Komedi ve Müzikal dalında yarışacak adaylarla ilgili fazla bilgi veremiyeceğim.Tv serilerinde yarışacak olan adaylara baktığımızda belirli adayların gene ödülü almaya yakın olduklarını görüyoruz.Mad Men geçtiğimiz senelerde drama dalında ödülleri kimseye bırakmamıştı.Bazı sinemaseverler yapımların üstüste kazandığı ödüllere aşırı tepki veriyor.Örneğin Mad Men sevildiği kadar nefret edilen bir yapımdır.Lakin bu onun efsane bir dizi olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.Ben Mad Men'in aldığı ödülleri sonuna kadar hakettiğini düşünenlerdenim zira Psikolojik Drama yapmak kurgunun çeşitli oyunlar oynadığı yapımlardan çok daha zordur.Mad Men yer yer sıkıcıdır ve izleyiciyi bunlatır lakin Draper'ın ruh halini anlayabilmek için bunun olağan olduğunu düşünüyorum o nedenle günümüz dizileri içinde Mad Men farklı bir yere sahiptir.İyi kurgulanmış diziler her zaman çıkar lakin Mad Men,Sopranos gibi diziler daha nadir ve daha değerlidir.Diğer adaylar arasında The Walking Dead ile Boardwalk Empire Mad Men'in saltanatını kırmaya en yakın adaylar olarak göze çarpıyor.Drama dalı ile ilgili tek temennim Steve Buscemi'nin En İyi Performans ödülünü almasıdır.

Belli başlı adaylıkların listesi hemen aşağıda.Eğer daha fazla bilgi almak isterseniz sizi Golden Globe'un resmi sitesine alalım.

Best Picture / Dram Dalında En İyi Film (Drama)
Black Swan
The Fighter
Inception
The King's Speech
The Social Network

Best Picture / Müzikalyada Komedi Dalında En İyi Film (Musical or Comedy)
Alice in Wonderland
Burlesque
The Kids Are All Right
Red
The Tourist

Best Director / En İyi Yönetmen
Darren Aronofsky (Black Swan)
David Fincher (The Social Network)
Tom Hooper (The King's Speech)
Christopher Nolan (Inception)
David O. Russell (The Fighter)

Best Screenplay / En İyi Senaryo
Danny Boyle, Simon Beaufoy (127 Hours)
Lisa Cholodenko, Stuart Blumberg (The Kids Are All Right)
Christopher Nolan (Inception)
David Seidler (The King's Speech)
Aaron Sorkin (The Social Network)

Best Animated Film / En İyi Animasyon
Despicable Me
How to Train Your Dragon
The Illusionist
Tangled
Toy Story 3

Best Foreign Film / En İyi Yabancı Film
Biutiful (Spain)
The Concert (France)
The Edge (Russia)
I Am Love (Italy)
In a Better World (Denmark)

Best TV Series, Drama / Drama Dalında En İyi TV Dizisi
Boardwalk Empire
Dexter
The Good Wife
Mad Men
The Walking Dead

Best TV Series, Comedy / Komedi Dalında En İyi TV Dizisi
30 Rock
The Big Bang Theory
The Big C
Glee
Modern Family
Nurse Jackie

Best Mini-Series or TV Movie / En İyi Mini-Dizi veya TV Filmi
Carlos
The Pacific
Pillars of the Earth
Temple Grandin
You Don't Know Jack

The Sopranos’un MadMen’den sonra ikinci çocuğu da doğdu; Boardwalk Empire.




Son yıllarda Amerikan dizi piyasasında zirvede tek başına oturan MadMen’ e bu sene rakip geliyor gibi. “gibi” diyorum, çünkü ilk sezonu henüz yeni tamamlandı, ama çekilen 12 bölümü göz önünde bulundurursak bu gerçekleşecek gibi.

Fazla geç olmadan siz de izlemeye başlayın derim ben.

"Herkes 1 dakikalığına da olsa bir gün yönetmen olacak"

'60 saniyelik' film çekecek yeni yönetmenler aranıyor!

Dünyanın en çok satan İrlanda Viskisi Jameson’ın Empire ortaklığıyla gerçekleştirdiği “60 Saniye Yarışması”, 2011 versiyonu ile geri dönüyor... Hem de ne geri dönüş!

Geçen sene kazanan '60 saniyelik' filmler 'Amelie' ve 'Matriks'in yaratıcıları Londra'da gerçekleşen Jameson Empire Awards Ödül Töreni'ne katılıp, dünyaca ünlü yönetmenlerle aynı masada oturdu. Bu sene de sıra sende!

Dünyaca ünlü yönetmenlerle Londra’da buluşma şansını yakalamak için tek yapman gereken, bilinen bir film seçip, bu filmi 60 saniyede yeniden çekmek. Espri yeteneğine, yaratıcılığına, oyuncularına ve senaryona güveniyorsan, bu senenin başyapıtı neden seninki olmasın?

Detayları www.hayatafarklibakanlar.com adresinde yazan yarışmaya katıl, 'paranın satın alamayacağı' ödülü kucaklamaya hazırlan.

25 Mart'ta Londra'da gerçekleşecek olan Jameson Empire Awards'ta filmle yer alma şansını yakalamak için izlenecek yol işte bu kadar basit:

- Dünyaca ünlü sevdiğin bir filmi seç.

- Filmi 60 saniyeye sığacak şekilde yeniden uyarla.

- Filmde oynayacak arkadaşlarının rızasını al.

- Filmini istediğin formatta çek.

- İstersen bilgisayar efektleriyle işi zenginleştir.

- Filmini yaparken 30 saniyeden uzun hiç bir telif haklı müzik kullanma.

- Bütün işler bittikten sonra başına 60 Saniye logosunu ekle.

- Filmi ingilizce hazırlamadıysan uygun bir altyazı yerleştir.

- www.hayatafarklibakanlar.com adresindeki başvuru formunu doldur ve filmini yükle!


Son Başvuru Tarihi: 14 Şubat 2011

Şimdi siz şu fotoğraflara bakıp da sanmayın ki ifistanbul ekibi paso eğleniyor, hasretimize son vermiyor. Ama bu giriş cümlemi okuyup da yine sanmayın ki bu adamlar hiç eğlenmiyor. ve bir de..



Siz seçin, hep birlikte izleyelim

!f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin ilk gösteriminden bu yana 10 yıl geçti. Bu vesile ile Retrospekt!f adlı bölümümüzde, önceki yıllarda gösterdiğimiz ve kalbimizde yer eden 41 film arasından sizlerin oyları ile belirlenecek 5 filmi hep birlikte izleyeceğiz. Böylece Türkiye'de ilk defa bir film festivali izleyenlerinin seçtikleri filmleri gösterecek. Anketin son günü 3 Aralık 2010 Cuma, yani bugün. Sevdiğiniz filmleri bir kere daha izlemek için buradan oylamaya mutlaka katılın!
Ne kadar gerçek o kadar kurgu
Gerçek hayat hikayesi mi, drama mı? Belgesel mi, kurmaca mı? Bütün belgesellerde kurgu olduğu gibi bütün filmler çekildikleri zamanı yansıtan birer belgesel niteliğinde değil midir? Bizim zaten hiçbir zaman ısınamadığımız bu kategorik ayrımlar artık yavaş yavaş sinema dilinden de silinmeye başlıyor. İzlediklerimiz ne kadar otantik, ne kadar hileli artık bilmemize imkan yok ve aslında buna gerek de yok. Tam da böyle kafa karıştıracak filmlerden biri Casey Affleck'in yönettiği ve Joaquin Phoenix'in aktörlük kariyerini bırakıp rap yıldızı olmaya çalışmasını anlatan filmi I'm Still Here. Gerçek olan ve film icabı olayların birbirine girdiği filmlere ayrılan bu özel bölümü kaçırmayın!
!f2 : İstanbul'dan Canlı şehrinize gelebilir
Geçtiğimiz sene dünyada ilk defa gerçekleştirilen !f2 sayesinde Türkiye'den ve dünyadan 12 şanslı şehir festivalin en gözde 5 filmini İstanbul ile eşzamanlı izleme fırsatını yakalamıştı. Bu sene işi büyütüyor ve şehir sayısını arttırıyoruz. Adana ve Mardin de bu sene !f2 'ye katılıyor. Türkçe altyazı, yüksek ses ve görüntü kalitesi ile sizlere dijital olarak ulaştırılacak filmleri kendi şehrinizde görmek istiyorsanız bizimle iletişime geçin.
Keş!f Türkiyeli adayını bekliyor
Programımızı kapatmadık hala. En ilham veren filmin ödül aldığı uluslararası Keş!f yarışmamızın Türkiyeli adaylarını aramaya devam ediyoruz. Bu yıl ilk ya da ikinci uzun metrajınızı çektiyseniz, izlemeyi çok isteriz.

Henkel Art Award 2010 Ödülü’nü Polonyalı Maksymilian Cieslak kazandı.

Henkel Orta ve Doğu Avrupa'nın (Henkel CEE) dokuz yıldır aralıksız gerçekleştirdiği ve 7.000 euro ödüllü Henkel Art Award sanat yarışmasını bu yıl Polonyalı Sanatçı Maksymilian Cieslak kazandı. Avusturya Genç Sanatçı Ödülü'nü ise Susanna Flock alırken, Hırvatistanlı Sanatçı Nina Kurtela da CEE Genç Sanatçı Ödülü'ne layık görüldü. İki sanatçı, Stiftung Ludwig Viyana Modern Sanat Müzesi'nde takdim edilen bu prestijli ödülün yanı sıra, 2.000 euro’luk ikramiyenin de sahibi oldu.


Henkel CEE Başkanı Günter Thumser, Henkel'in bu yarışma ve ödülle Orta ve Doğu Avrupa bölgesinin Avrupa'ya entegrasyonu ve kültürel yakınlaşmanın gerçekleşmesine katkıda bulunmayı amaçladığını söylerken ve şunları ekledi: Bu ödül böylesine prestijli bir konuma geldiği için mutluyuz ve bundan da çok gurur duyuyoruz. Dokuz yıl önce yarışmamıza 180 çalışma ile katılım gerçekleşmişken bugün bu sayı 1.000 rakamının üzerine çıkmış durumda.


1.060 eser katıldı, ödülü Polonyalı sanatçı aldı...

Henkel Art Award uluslararası sanat yarışmasında bu yıl, rekor düzeyde bir katılım ile 1.060 birbirinden değerli eser genç sanatçılar tarafından jürinin değerlendirmesine sunuldu. Uzmanlardan oluşan jüri, finale kalan beş sanatçı arasından Tomaszow Lubelski doğumlu Polonyalı Sanatçı Maksymilian Cieslak'ı kazanan olarak duyurdu.

Ödülün ardından Viyana Modern Sanatlar Müzesi Müdürü ve Jüri Başkanı Karola Kraus genç sanatçıyı seçme nedenlerini şöyle açıkladı: Maksymilian Cieslak bu yılki Henkel Art Award’ı yeni nesil bir sunum ile kazandı. Dolayısıyla önümüzdeki yıl müzemizde sergilenecek olan Maksymilian Cieslak'ın çalışmalarından oluşan kişisel sergisini dört gözle bekliyorum.

Maksymilian Cieslak sanata sıra dışı bir yorum getiriyor.

Maksymilian Cieslak'ın sinematik çalışmalarında, yüksek düzeyde bir anlatı yoğunluğu ve orijinallik göze çarpıyor. Cieslak çalışmalarında, sessiz filmleri, YouTube üzerindeki estetik yönü olan amatör videolar gibi görüntü unsurlarını araç olarak kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda sanatçı, filme tamamen dogmatik olmayan bir araç ve bazen de esprili bir biçimde yaklaşıyor.

Sanatçı, uzayda Yuri Gagarin'in uçuşu ya da Doors konseri gibi sinema ve medya tarihine ait efsaneleri oldukça sıra dışı bir sinema dili oluşturmada araç olarak kullanıyor.

Doctor Faustus or Cloud Nine gibi bazı çalışmaları, sanat sahnesinin son derece öfkeli bir hiciv örneği olarak biliniyor.

Henkel Art Award Teşvik Ödülleri de sahiplerini buldu...

Henkel Art Award çerçevesinde genç ve en iyi çıkış yapan sanatçılara verilen ödülü Susanna Flock kazandı. Diğer yandan, KulturKontokt Avusturya'nın Artists-in-Residence programı dahilinde verilen Henkel Genç Sanatçı CEE Ödülü'ne Hırvat Sanatçı Nina Kurtela layık görüldü.

Henkel Art Award 2010'da birinci olan eserin yanı sıra tüm mansiyon ve diğer ödül kazanan sanatçılar ile adayların eserleri, 26-28 Kasım 2010 tarihleri arasında Viyana Modern Sanat Müzesi'nde sergilendi.


Travis Bickle: I got some bad ideas in my head.


Tabi Travis Bickle gibi kötü fikirler içerisinde değildim blog oluşturmaya başladığımda. işin doğrusu iyi fikirlerim de yoktu. Ne izlendiyse o film afişe edilecek ve üzerinde bir de filmden replikler konulacaktı. Kişisel sinema-günlüğü tadında boş zaman öldürgeci olarak kullanılacaktı. Replikleri filmin cast tanıtımları takip etti. Onları da film üzerine birkaç anektod ve peşisıra film üzerine kişisel görüşler, haddimiz olmayacak eleştiriler. Sonra bloga bir-iki izleyici takıldı, 5-10 kişilik samimi okuyuculardı. Cem , Spicoli , Lepermessiah , Her Boku Bilen Adam , fakeangel ...

Sonra "blogta ben de yazayım bir şeyler" diyen bir-iki kişi daha çıktı. O cümlenin altında " ben de çok sıkılıyorum, yar bana bi meşgale" anlamı olduğunu kendimden biliyordum. Kim yazmak istediyse blogun kapısı ona açıldı. Yazarların yanında yazılar ve dolayısıyla farklı görüşler fazlalaştı. Ardından da izleyicler. 10lar 100ler ve hatta 1000. Güzeldi, ama samimi gelemedi bir türlü. Okuyucusunu tanımayan birileri yaptı bu bizi. . . . .

Paragrafım devam ediyordu ama oluşan isyan sonucu kendimi fazlasıyla duygusal bulduğumdan sildim. Pek yaramıyor bize duygusal olmak. Düz insanız, çıkarılabilecek en düz anlamı çıkarırız. Burdan da çıkarılacak sonuç; blog 2 yaşına girdi. Ama çocuğununun büyüme evresine pek tanık olmayan baba misali 1 yaşına girdiğinde terk ettiğim blogu şimdi sanırım bu yaşında da terk ediyorum.

Okuyucuları ile, yorumları ile, yazarları ile nice senelere diyorum Sigara Yanıkları.


bir zamanlar 1 yaşındaydık.

Kadınlar ve hakları beyazperdede

8-11 Aralık 2010
Dutch Chapel, Cezayir, Tütün Deposu


DOCUMENTARIST'in 8-11 Aralık'ta düzenleyeceği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinde kadına yönelik şiddete dikkat çeken belgeseller başta olmak üzere pek çok önemli film yer alıyor. Bunlar içinde Burmalı kadın lider Aung San Suu Kyi ile ilgili çok yeni bir belgesel de var.

(Erkeklerin sevgisi her gün, 3 kadını öldürüyor)


DOCUMENTARIST tarafından ilk kez geçen yıl gerçekleştirilen 'Hangi İnsan Hakları?' başlıklı etkinliğin ikincisi 8-11 Aralık 2010 tarihlerinde düzenleniyor. İnsan hakları konulu ödüllü belgesellerin gösterildiği, panel, forum ve söyleşilerin de yer alacağı etkinliğin bu seneki teması “kadına yönelik şiddet”.

DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri'nin yan etkinliği olarak düzenlenen 'Hangi İnsan Hakları?' bu sene çerçevesini daha da genişletiyor. Etkinlik kapsamında, Burmalı muhalif lider Aung San Suu Kyi ile ilgili çok yeni bir belgeselin de aralarından olduğu uzunlu kısalı 30'a yakın film gösteriliyor. Son 15 yılını ev hapsinde geçirdikten sonra geçtiğimiz günlerde özgürlüğüne kavuşan liderin hayatının konu edildiği “Aung San Suu Kyi: Burma'nın Korkusuz Leydisi” ( Aung San Suu Kyi: Lady of No Fear) filminin yönetmeni de DOCUMENTARIST'in konuğu olarak İstanbul'a gelecek. Etkinlikte sunulacak çarpıcı filmlerden bir diğeri, Filistin'de bir İsrail buldozerinin altında kalarak can veren Rachel Corrie'nin dokunaklı hikayesinin anlatıldığı “Rachel”.

DOCUMENTARIST'in konuğu olarak Haziran'da İstanbul'a gelen Eyal Sivan'ın son filmi “Yafa, Portakalın Otomatiği”, İran'da şiddete maruz kalan kadınların konu edildiği “Kefene Sarılı Kadınlar” (Women in Shroud), Berlin'de yaşayan Özlem Sulak'ın İstanbul'da ilk kez seyirciyle buluşacak “12 Eylül” adlı filmi, tanınmış video sanatçısı Hito Steyerl'in Türkiye'de hiç gösterilmemiş “Kasım” (November) adlı sarsıcı çalışması, 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinde yer alan filmlerden bazıları...

Ülkemizde kadın cinayetlerinin doruğa ulaştığı bir dönemde, konuya dikkat çekerek şiddete karşı mücadele yöntemlerinin tartışılacağı bir de panel düzenlenecek. Ayrıca, gündelikçi kadınların katılımıyla bir forum tiyatro etkinliği de hayata geçirilecek.

Türkiye'de aktivist filmlere imza atan kolektifler ise, üç gün boyunca Tütün Depo'sunda kendilerini tanıtıp son ürünlerini paylaşma şansı bulacak.

Hollanda Başkonsolosluğu'nun desteği, İsveç Başkonsolosluğu ve Friedrich Ebert Vakfı'nın katkılarıyla gerçekleşen 'Hangi İnsan Hakları?'nda Dutch Chapel, Cezayir ve Tütün Deposu'nda yapılacak tüm gösterimler ve yan etkinlikler ücretsiz olarak izlenebilir.

Detaylı program ve bilgi için:

http://www.documentarist.org/2010/fest/home.html


Abdullah Tarık ÇAKIR
http://thelepermessiah.blogspot.com/



2010 Mart’ında dinleyicilerin büyük beğeniyle ödüllendirdiği ‘'Fotoğraflarda...’’nın ardından Vera, yeni şarkısı ‘’Yaz Rüyası’’yla karşınızda!

2004 yılında Denizli’de üyeleri henüz birer lise öğrencisiyken kurulan Vera, bugüne dek 3 demo albüm, 2 EP ve pek çok single yayınladı. 2009 Şubat’ında yayınlanan ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ ve 2010 Mart’ına denk gelen ikinci EP’leri ‘’Fotoğraflarda’’yı takiben Dream TV’de yayınlanan Yüxexes programının AR-GE bölümünde yer alan Vera, dinleyici kitlesini ciddi manada genişletmeyi başardı.

Sahne aldığı organizasyonların ilgiyle takip edilen gruplarından biri olan ve Boğaziçi Üniversitesi Taşoda Konserleri, Bronx Pi, Peyote, Dogzstar başta olmak üzere alternatif müzik için önemli mekanlarda sahne alan Vera, gördüğü rüyaların en güzelini sizinle paylaşmaktan gurur duyuyor.

Vera’nın yeni şarkısı Yaz Rüyası, sizin için.


Ücretsiz download için;
www.yazruyasi.com


If İstanbul;bağımsız sinemaya ilgi duyan İstanbul'lu sinemaseverlerin her yıl başlamasını beklediği festivallerdendir.Uzun ve kısa metrajlı filmlerin gösteriminin yapıldığı festivalde hem bağımsız sinema emekçilerinin yapımlarını sunabilmeleri ,hem de izleyicilerin talep nedeniyle vizyonlara uğraması beklenmeyen yapımları izleyebilme fırsatı sağlayabilmesi adına oldukça önemlidir.Önümüzdeki sene 10.yılını kutlayacak olması nedeniyle de İstanbul Bağımsız Sinema Festivali bünyesinde gösterilmiş olan seçkin 41 yapımı oylamaya sunmuş durumdalar.Oylama sonucunda da ilk 5e girecek olan filmleri önümüzdeki festival programına almayı planlıyorlar.Eğer izlediğiniz ve sinema perdesinde tekrardan izlemeyi istediğiniz bir yapım varsa sizi daha detaylı bilgi için anketin yapıldığı sayfaya alalım.

If Istanbul Oylama


Ayrıca haberi vermişken anket dahilindeki yapımlardan geçen sene izlediğim Metropia'yı çok beğendiğimi belirteyim.Eğer oylama dahilindeki yapımlardan özellikle beğeninizi kazanan yapımlar varsa sizi de yorum kısmına alalım.




"If my film makes one more person miserable, I'll feel I've done my job."
Woody Allen

Bahçelievler'de bir ev.Evin içinde orta-üst sınıfı temsilen çekirdek bir aile.Kazançları iyidir,buna bağlı olarak yaşayış biçimleri iyidir lakin ailede babadan oğula geçen bir hastalık vardır.Bilgisiz olmak,kendi safından olmayanları ötekileştirme hastalığı.Sorun bu hastalığın çaresinin olmaması ve toplumun büyük bir kesiminde hasıl olması.Yönetmen Seren Yüce bu ailenin hayatına geniş bir portreden bizleri tanık ederek çoğunluğu tanımamıza vesile oluyor.

Erkek egemen toplumun babadan oğula geçen güç yönetimi filmin başından itibaren bizi kendine esiri eder.10lu yaşlarındaki Mertkan'ın evin hizmetçisine hiç bir tepki görmeksizin salladığı tekme ailenin sosyal sınıf normlarına sıkı sıkıya bağlı olmasının ürünüdür.Alt sınıfı ezmek ve onları ötekiler olarak görmek Mertkan için babadan oğula geçen bir davranış biçimidir.Muhtemelen müteahhit Kemal Beyin babası da aynı yetiştirme yöntemlerini kullanmış ve aynı bilgileri oğluna aktarmıştır.Baba boyunduruğu altında alınan kararlara sadece onay verilerek sürdürülen bir yaşamın insanı içten içe hayata karşı düşman edeceği gerçeği önümüzde durmaktadır.Mertkan'ın 20li yaşlarında edindiği karakter ve silik bir kişiliğinin olması o tekmeye verilmeyen tepkinin ürünüdür.Şu bir gerçek ki bireyin sadece para odaklı bir yaşam sürdürmesi ve istediğini elde edebilmesi onu hayata karşı amaçsız yapar.Karakter dediğimiz şeyin insanın çektiği zorluklarla harmanlandığı ve kişinin dünya görüşünü etkilediğini gözönüne alırsak Mertkan'ın baba boyunduruğu altındaki yaşamı onu pasifize etmiştir.Mertkan 20li yaşlarına gelmesine rağmen bilgi birikim ve fikir olarak küçük bir çocuktur.Çevresinden ve babasından öğrendiği bilgiler onun doğrularıdır.Araştırmanın veya olaylara bakış açısı getirmenin çok uzağında klişelerle örülü yaşamına tutunmaya çalışır.Hediye edilen bir kitabı nezaketen kabul ederken hiç kitap okumadığını pişkinlikle söyleyebilmektedir.Arkadaş çevresi de aynı normlara sahip insanlarla çevrilidir.Hepsi aslında birer Mertkan'dır.Kimi daha acımasız,kimi daha çakal,kimi daha saf ama hepsi aynı fikirsizliğin sahibi çoğunluğun üyeleridir.Patenle kayan insanlara acayip gözlerle bakıp laf atan,arabalar ve kadınlar dışında konuşabilicekleri konu olmayan birbirlerinden dahi 5 dakikada sıkılan insanlardır.Bir nevi aynı amaçsızlık yolunda sosyal olmak bir ödevmiş gibi davranan bireylerdir.Bu noktada Mertkan'ın arkadaşlarının hayatlarına derinden dahil olmasak da kurdukları iki cümle onların hiçliğini ortaya koyuyor.Baba parasıyla kavrulan ve amaçsızca yetişen Mertkan bu yönüyle Hakan Günday'ın Piç romanından çıkmış bir karakter olarak görülebilir.Elinde bir hayat var ve tüm amaçsızlığıyla bunu harcamaktadır.



Gelelim evin diğer karakterlerine.Dediğimiz gibi baba oğlunun rol modeli olmaya çalışmaktadır.Bizlere yansıttığı karakter ötekilerden 'onlar' diye bahseder,alt sınıfın boynunu ezmenin gerekliliğini savunur,militarizmin ülke bütünlüğünü koruduğunu düşünür ve ev içinde sözünün dinlenmesi önemli bir husustur.Kemal Beyin ailesi ile konuşabiliceği fazla birşey yoktur.Karısının şefkatli yaklaşımlarını da huzuru bozduğu gerekçesiyle bertaraf eder.Toplumumuzun çoğunluğunda aynı davranış biçimine sahip olan baba karakterlerin olduğunu söylersek varolan erkek egemenliği üzerine çıkarımlar yapılabilir.Baba boyunduruğundan çıkan abi karakterinin de bir nevi babaya benzemiş olması bu hiyerarşik düzenin sağlamlığını ortaya koyar.Mertkanın küçük yeğeninin giysisindeki askeri renk motifleri ve elindeki oyuncak silah buna örnek olarak verilebilir.Silahın tetiğine her basışı ailede sevinçle karşılanır.Küçük çocuğun içinde bulunduğu militarist çevre askerliği yücelttikce o küçük çocuğun 15 yıl sonra hangi duyguları taşıyacağını kestirmek pek zor değildir.Zira ailenin uzak çevresinde var olan tanıdıkların da Mertkan ile yaptıkları tek muhabbet askerliktir.Vatani görevi yüceltip kutsal bir boyuta ulaştırmak ve askerliğini yapmayanları toplum içinde fişlemek bu çoğunluk için olağan bir davranıştır.

Anne ise kendi deyimiyle duygusuz insanların arasında yaşayan ve yaşamından bıkan bir karakterdir.Evin temizliği ve yemekleri dışında evin erkekleri için bir anlam ifade etmemektedir.Silik bir karakter olması nedeniyle çırpınışları küçük çaplı olur ve isyanlarını sadece kendine duyurabilmektedir.Evdekilerin kendisini anlayamadığını düşünür lakin ne istediğini kendisi de bilmemektedir.Hayatı 3-5 kelimeyle yaşayan insanlardan biridir.Oğlunun odasının ışığının kapalı olması bir sorunu teşkil ettiğini düşünür ve surat asmaların kendisiyle alakalı olduğuna kanaat getirir.Oğluna sorunlarını kendisine anlatmadığını dile getirir lakin dile getirilen soruna babanın neden insan ayrımcılığı yaptığı yönünden yaklaşmadan pası oğluna atarak geçiştirir.Anne karakteri kendini dertli sayan lakin çoğunluğa uyan birisidir.

Gül'ün ve ötekilerin önemi ailenin hayatına dahil oldukları sürece önem kazanır.Anne dışında başka bir kadından ilgi görmeyen Mertkan'ın Gül'e gösterdiği ilgi cinsellikle sınırlıdır.Mertkan'ı ilişkinin sadece cinsel yönü ilgilendirmektedir.Babadan gördüğü ve arkadaşlarından edindiği bilgiler sonucu kadın onun için bir seks objesi olmuş durumdadır.Kendileri adına çabalamayan insanların başkalarını umursamaları beklenemez.Mertkan'ın duyarsızığı da buna örnektir.Aile içinse Gül ile tanıştıklarında gösterilen güleryüz nereli olduğunu öğrendiklerinde değersiz birine gösterilen bakışa dönüşür.Aile için Gül'ün kim olduğu,ne işle meşgul olduğu veya idealleri önemli değildir.İlk öğrenilmesi gereken şey nereli olduğudur.Eğer nereli olduğu 'mevzuata' uygunsa diğer sorulara formalite icabı geçilecektir.Esmer teninden ve Vanlı olmasından dolayı Mertkan'ın arkadaşları ve ailesi tarafından yaftalanır.Yeri gelir çingene denilir,esasında aile olarak insan bölücülüğü yapmalarına rağmen bölücü damgası yer ve kendilerince hakaret sayılan bir olgu olan komünistlik Gül’e yakıştırılan sıfattır.Çoğunluğun insanlara bakışında Vanlı olmak (doğulu olmak)yaftalanmaya maruz kalmak demektir.Burada Gül ile ilgili getirebiliceğimiz en önemli eleştiri hayallerinin küçüklüğüdür.Sosyoloji okuyan ve okumak için ailesinden kaçan,İstanbul’un ücra bir köşesinde ev tutup çalışan bir genç kızın en büyük hayali ‘zengin bir koca bulup evlenmek’ olmamalıdır.Çoğunluğa uygun insanların böyle hayalleri olmalı ve Gül bu yönüyle kendi sınıfının marjinalidir.



Karşı cinsten annesi dışında sadece Gül’den ilgi görüyor olması Mertkan’ın hayatında çelişkilere neden olur.Arkadaşlarına ve ailesine Gül ile ilgili konularda umursamaz olduğunu hissetirse de esasında Gül onun için sığınılacak bir limandır.Mertkan koşulsuz sevilmenin ne demek olduğunu bilmediği için Gül gün geçtikçe daha fazla önem taşır.Mertkan’ın Gül’e karşı bir duygu beslemediği gün gibi aşikardır ama yaşadığı hayattan her kaçışı Gül’ün yanında son bulur.20 yıldır şahit olduğu ve işine geldiğinde uyguladığı alt sınıfları ezme politikası olmasa Gül’ü belki de sevebilirdi.Aileye uygun olmayan Gül ile birlikteliği baba baskısıyla bertaraf edilir ve Gül bizler için de 3-5 satırlık bir karakter olarak kalır.Gül ile birlikte olmak dışında Mertkan’ın yaptığı her hata babanın hıncının artmasına neden olur.Mertkan’ın yaptığı hatalar küçük bir bebeğin ayakları üzerinde durmaya çalışırken düşmesi gibidir.Mertkan’ın her hatası onu baba boyunduruğuna daha çok iter ve Mertkan sanki bir Sims karakteriymiş gibi babası hayatıyla daha çok oynar.Mertkan’ın babasını her onaylayışı babanın zaferine delalettir ve bu zafer niteliksiz çoğunluğun zaferidir.