Trainspotting ve My Name is Joe filmlerinde oynayan ve iki başarılı yönetmenle ( Danny Boyle ve Ken Loach) çalışmış olan Peter Mullan’ın 1970 Glasgow’unda geçen “geçlik hezeyanda” türündeki filmi Neds, geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti. Ve bu hafta vizyona da girdi.

İçinde İngiliz-iskoç gençliğini barındırdığı için Trainspotting’e, anlamsız şiddetlere yer verildiği için de This is England’a benzeteneler olsa bu film tam olarak bu değil. Bir İngiliz-iskoç gencinin yaşadığı evreleri göstermesi açısından ikisinin de kolajı diyebiliriz belki.

Trainspotting vs Neds

Trainspotting suç ile başlar, geri çekilme ile biter. Kişilerin neden o karakterlere büründüğüne değinmez. Günümüz anlayışındaki “çocuk okuyup kendini geliştirmeli ve iyi bir yerlere gelmeli” düşüncesinin dışına itilme yahut da dışını tercih etme nedenini fazla irdelemez. Neds de belki bu duruma sıkıca sarılıp buna cevap vermez ama Trainspotting’e nazaran çevresel faktörün önemini ve kişinin değişimindeki ve tercihindeki etksini biraz gösteriyor. Okulda başarılı bir öğrenci iken çevresinde gördüğü –ki çevresi ile kastım mahallenin serserileri- baskı ve olaylar sonucu kendisini abisi gibi neds ( non educated delinquents - eğitimsiz suçlular ) olmaya karar verir. "Hepinize Ned olduğumu göstereceğim" diyip çevresine hodrimeydan çekecek kadar. Bir Travis Bickle’ a dönüşüp etrafa şiddet yayacak kadar. Evet, ben John’u ne bir Trainspotting karakterine ne de This in England karakterine benzetiyorum. Onu Taxi Driver’ın Travis Bickle ına benzetiyor, buradan her ikisine de selam ediyorum.

Ciğerim Sigmund

(Ön adını kullanarak samimi bi hava yaratmaya çalıştım dikkatini çektiyse...)





Senin durum ne oralarda bilmiyorum ama umarım her şey yolundadır. Keşke burda olsan da şu bizim rüyalara bi el atsan. Millet çıldırmış... Rüyanız Hayrolsun diye bi program var, çaresizlikten orayı arıyolar.

İzninle sana geçen gece gördüğüm rüyayı anlatmak istiyorum. Pendor'da Spartacus'le jagermeister shotlıyoruz. Bu esnada kendisi bana evlenme teklifi ediyo. Daha ben cevap vermeden (hayır diyeceğimden değil de işte kız evi naz evidir sonuçta...) Vezüv Yanardağı'nda nikâhımız gerçekleşiyo. (Al işte sordun mu bana fikrimi? Oysaki ben hep kır düğünü hayal etmişimdir...) Sonra evimize geliyoruz. Bizim burdan, Avrupa Konutları'ndan 3+1 tutmuşuz, hem babamlara da yakın, mis... Derken, daha ilk günden misafir, kapı çalıyo... Açıyorum. Kim dersin? Evet, bildin. Eski aşkım: Dexter Holland... (Daha önce kendisini rüyamda bana papatya verirken görmüştüm.)

Tabi beni Spartacus'le görünce demediğini bırakmadı. Bi çirkinleşti ki sorma... Ne yüzsüzlüğüm kaldı, ne yalancılığım... Bak diyorum Dex, karından boşanmadan olmaz demiştim sana. 'Peki ya papatyalarım?' diyo... Vay arkadaş ne papatyaymış yaa... Çiçeğe böceğe tav olan kız mı kaldı bu devirde...

Ne diyosun Sigmundcum? Bilinçdışı süreçlerim normal mi işliyo sence? Bana biraz id'im aldı başını gidiyo gibi geldi. Çünkü saldırganlık dürtüm de her gün biraz daha artıyo gibi. Ona buna sataşmak istiyorum. Zaten çocukluğumda da Susam Sokağı'nı izlerken Büdü'yü değil de Edi'yi tutardım. Sylvester'ı Tweety'den daha çok sevdim. Hep bi gün o minik kuşun kedi tarafından afiyetle yenmesini bekledim. Hâlâ Powerpuffgirls izlerken Mocococo'nun kızları öldürüp, Townsville'i ele geçirme ihtimali bana keyif verir.

Neden Sigmundcum? Soruyorum, neden?

Konuyu değiştirip başka bi şikayetimden de söz etmek istiyorum. Geçenlerde Nişantaşı'nda yürürken bi mağazada senin adını gördüm. İsmini bi iç çamaşırı markasına vermişler. Üzüldüm... Her boku cinselliğe bağlarsan olacağı buydu ama...

Kaldı ki fikirlerine katılmadığım, 'Freud ve abartma sanatı' dediğim meseleler de yok değil. Kız çocuklarının fallik dönemde yaşadıklarını iddia ettiğin 'penis envy' kavramın... Kızlar cinsel kimlik kazanımı esnasında sıkıntı çekiyomuş da, erkekleri kıskanıyomuş da, vay arkadaş bizim niye penisimiz yokmuş da, aslında biz eksik yaratılmışız da...

(bkz."Yok artık Lebron James" )

Ciğerim kusura bakma da şimdi, resmen kıçından kompleks uydurmuşsun. Bu teoriyi geliştirirken kaç kadınla görüştün bakıyım? Örneklemin sağlam mıydı? Kaçından "Penisim olmadığı için erkek çocuklarını kıskanırdım." benzeri bi cümle duydun?

Ben bu sünnet olayını tam olarak idrak ettiğimde Tanrı'nın sevgili kulu olduğumu düşünmüştüm mesela. Erkek olmadığım için şanslı olduğumu, erkek çocuklarının, vücutlarında düzeltilmesi gereken bi anormallikle doğdukları için çok zavallı olduklarını geçirmiştim aklımdan.

Sence şu nasıl; penis kıskançlığı aslında sünnetçilerin yakalandığı bi tür meslek hastalığıdır. Bir diğer sünnetçinin kestiği penis sayısının çokluğunu kafaya takmak suretiyle gerçekleşir.

Bunu bi düşün sen... Bu genç arkadaşından da öğrenebileceğin bi şeyler vardır mutlaka. Akıl akıldan üstündür diye boşuna dememişler...

Lafı çok uzatmadan, mektubuma en iyi dileklerimle son veriyorum dostum.

Sakallarından öperim.

Aylin

http://aylinctkbs.blogspot.com/


Temmuz ayında haftasonlarında tercih edilebilecek bir etkinlik.
Akbank Sanat 1-23 Temmuz tarihleri arasındaki Cuma ve Cumartesi günleri 2000li yıllarda kendilerinden sıkça bahsedilen birkaç filme ev sahipliği yapıyor. Haliyle listedeki filmleri izlemiş en basit ihtimalle duymuş olabilirsiniz. Ama sadece duyanlar için ve tekrar izleyenler için İyi bir takvime sahip diyebilir ve kaçırmamalarını öneririm.


Etkinlik Takvimi


01 Temmuz Cuma, Saat: 15.00

Battle Royale - (Ölüm Oyunu) - Kinji Fukasaku – 2000 – 114’
Başta Quentin Tarantino olmak üzere birçok yönetmenin önünde saygıyla eğildiği Fukasaku'dan izlemesi vacip olan bir yapım. Kill Bill'i sevenin bunu da sevebileceğini söyleyeyim. İlk tavsiyem bu. Kaçırmış iseniz filmi edinip izleyin.

02 Temmuz Cumartesi, Saat: 15.00

Donnie Darko ( Karanlık Yolculuk ) - Richard Kelly – 2001 – 113’
Bilmeyenimiz yoktur sanırım bu filmi. Daha fazla bilgi için blogun arama motoruna "donnie darko" yazıp aratabilirsiniz.


08 Temmuz Cuma, Saat: 15.00

A Tale of Two Sisters ( Karanlık Sırklar ) – Jee-woon Kim – 2003 – 113’
Kimine göre korkunç, kimine göre etkileyici, kimine göre gizemli. İzleyip kendiniz karar vermelisiniz.

09 Temmuz Cumartesi, Saat: 15.00

13 Tzameti - Géla Babluani – 2005 – 93’
Aksiyonuyla, gerilmiyle ve diğerlerine oranla kısa oluşuyla sizi sıkmayacağına inanıyorum

15 Temmuz Cuma, Saat: 15.00

El Laberinto del Fauno ( Pan'ın Labirenti ) – Guillermo Del Toro – 2006 – 119’


16 Temmuz Cumartesi, Saat: 15.00

The Host ( Yaratık ) – Joon-ho Bong 2006 – 119’


22 Temmuz Cuma, Saat: 15.00

Ben X – Nic Balthazar – 2007 – 93’
Sanal dünyanın içerisinde kendini oldukça sosyal hisseden kişilere ithaf ediyorum. Bu sizi üzebilir de.

23 Temmuz Cumartesi, Saat: 15.00

Let The Right One In ( Gir Kanıma ) – Tomas Alfredson – 2008 – 115’
Hacitokankoli'nin film yazısını okuyup daha fazla bilgi edinebilirsiniz bu film için.

Daha önce de duyurusunu yapmış fakat elde olmayan nedenlerden dolayı iptal etmiştik. Şimdi yeniden karşınızdayız.

Uzun süredir sinemaya ve yapımlara dair görüşlerimizi burada belirterek sizlere bir nevi tavsiyelerde bulunmaya çalışıyoruz.Bunu yaparken elbette kendi adımıza da bazı çıkarımlar yapıyoruz.Her bloğun aktif olduğu dönemlerden sonra gerilemeye başlaması normaldir.Bizim adımıza da son dönemde gerilemeye başladığımızı itiraf edebiliriz.Blog yazarlarının iş hayatı,askerlik gibi öncelikli mevzulara atılmasıyla blok nadiren güncellenmeye başladı. Her bir yazar daha fazla yazmayı istese de öncelikli işler önümüze engel koyuyor. İnternet varolduğu sürece bizler elbet gene burada yazmaya devam edeceğiz ama bir gerçek de eskisi kadar yazamayacağımızdır.

Bu nedenle blog yazarları olarak yazamadığımızı birlikte tartışalım istedik.Bir süredir üzerinde durduğumuz konu olan –Film gösterimi- mevzusuna bir yerden başlamamız gerekiyordu. Aracı olan arkadaşlar sayesinde de bu Perşembe Kadıköy Vazgal Kafede saat 19:30dan itibaren birlikte seçeceğimiz bir filmi izlemek istiyoruz.Tabi öncelikli konu sizlerin de bizlere katılması. Eğer katılmak istiyorsanız yorum bölümüne katılmak istediğinize dair yorum bırakırsanız bizler de kişi sayısını daha kolay netleştirmiş oluruz.

Bizler bu film gösterimiyle hem okuyucularla tanışmayı , hem de birlikte eğlenceli bir aktiviteyi gerçekleştirmiş olmayı diliyoruz. Film gösteriminde izleyeceğimiz filmle ilgili oylamayı da yarın sizlere sunmayı planlıyoruz.Oylama sonucu en fazla oyu alan filmi de hep beraber izleriz.

Mekanın Adresi : Vazgal Cafe - Moda Cad. No:51 Caferağa, Kadıköy
Etkinlik ücretsiz ve herkese açıktır.

Facebook Etkinlik Sayfası






Girilen her yol,atılan her adım insanı sona yakınlaştırır ve insanoğlu sonunu en başından itibaren bilir. Oscar da olduğu gibi. Sonunu bilen insanın yapması gereken şey ise kabullenmektir.Bir nevi boşluğu kabullenmek. Boşluk unutmak demektir. Zira unutmak kabullenmenin en keskin yoludur.Oscar da boşluğu böyle keşfeder.

Saf insanların yaşam yolunda en büyük zaafları inanmak ve güvenmektir. Oscar da saf bir çocuktur. Alex’e güvenir,kardeşine güvenir,uyuşturucunun beyninde sağladığı hazza inanır. Ebeveynlerini kazada kaybetmenin yarattığı etkiyi üzerinden yıllar geçse dahi atamamış olan Oscar acılarını hafifletmek ve dünyanın üzerinde bıraktığı tahribatı silebilmek adına her uyuşturucuyu kullanır. DMT adı verilen uyuşturucu madde en büyük dostu konumundadır. Bu dünya düşündükçe bitirilecek gibi değildir ve izi silinecek bir çok olay ve bu uğurda tüttürülecek fazlasıyla uyuşturucu vardır. Bu bağlamda Oscar'ın girdiği son tribe Gaspar Noe’nin çekimleri ve Oscar’ın düşledikleriyle şahit oluruz.

Filmin ana maddesi uçmaktır. Uçmak film boyunca Oscar'ın özgürlüğünü simgeler ve Dmt adı verilen uyuşturucu madde ile Tibet’in ölüler kitabının bir kesişim noktası vardır. Ruhun bedenden ayrılması ve geçmiş ile şimdiki zaman arasında sürünceme de kalması.Hayallerle bezili bir ortam. Yaşamdan sonra Araf adı verilen boşluğun günümüz dünyasında Tokyo’da DMT tribi adı veriliyor. Oscar için farklı bir deyişle Araf’a kestirmeli uçmak denilebilir. Oscar’ın küçüklüğü,Oscar'ın sözleri ve Oscar'ın pişmanlıkları.Hepsi Boşluk’ta sonsuz defa tekrarlanan bir döngüde hareket etmektedir. Tokyo'nun kuşbakışı silüeti ve insanların Oscar sonrası yaşamları ise hayale dayalıdır. Oscar hayal ettikçe şimdiki zaman var olmaktadır.Zamanın belirli bir sınırı yoktur ve akmasını hayal ettikçe Oscar’ın hükmünde zaman döngüsüne devam eder.Geçmiş olduğu yerdedir ve her seferinde pişmanlıklar,acılar ve en saf duygular beyaz perdeye yansır. Oscar’ın boşluğunda mutluluk tanımlanmamış bir duygu. Oscar yaşama ve ölüme boşlukta kavuşur.

Gaspar Noe ilk uzun metrajlı filmi Irreversible'deki başarısının şans olmadığını Enter the Void'de fazlasıyla kanıtlıyor.Yenilikçi bir şekilde basit bir konuyu farklı çekim teknikleriyle izleyiciye sunan başarılı yönetmen,bir bakıma sinemanın hangi doğrultuda evrimleşeceğini de beyaz perdeye aktarmaktadır. 7.sanat'a geniş bir pencereden baktğımızda belli aralıklarla biçim ve şekil değiştirdiğini görürüz. En önemlisi yaşadığı dönemin etkilerini yakından hisseder.1950lerde Yeni Dalga,sonrasında gelen Hollywood’un ticari anlamda baskın olduğu dönemler,Uzak doğu ve Avrupa sinemasının adından yeniden söz ettirmesi,Dogma 95 ile Trier’in biçimsellik hareketi ve günümüzde yapımın farklılaşmasını sağlayan çekim teknikleri.Sıradan bir hikayeyi bile (Enter the Void bu mevzuya iyi bir örnektir) diğer yapımlardan daha belirgin hale gelmesini sağlayan bu teknik belli ki sinemanın değişimin en önemli yapı taşlarından olacaktır. Zira sinemada konu olarak yeni bir şeyler sunmak gittikçe zorlaşıyor ve yapımlar da konudan ziyade biçimselliğe önem verme eğilimine giriyor. Bu anlamda yönetmenlerin değeri daha çok artmaktadır. İlerleyen dönemlerde bunun örnekleri fazlalaşacaktır, özellikle de bağımsız filmlerde bu çekim tekniğinin hatrı sayılır bir yeri olacaktır.


---Dikkat spoiler içerir---

Marc Webb'in yönettiği 500 Days of Summer'da, Summer isimli kıza umutsuzca aşık olan Tom'un hikâyesi anlatılıyor. Tom aynı işte çalıştığı Summer'dan ilk görüşte etkilenmiştir. Arkadaşlarının "biraz burnu büyük" yorumu ile ufak bir hayal kırıklığına uğrasa da Summer'ı tanıdıkça kendini ona aşık olmaktan alıkoyamaz. Summer farklıdır, mesafelidir ama aslında çok sevimli ve espirilidir, müzik zevkleri ortaktır, beraber çok eğlenirler ama yetmez. Onlar da "Yetmez ama evet" derler bir süre için.

Filmin başında dediği gibi bu bir aşk hikâyesi değil, "aşk" hakkında bir hikâye. Her aşk biraz karşılıksızdır. Hep bir taraf daha fazla sever. Başka bir deyişle bir taraf hep daha az sever. Eğer neden diyorsanız, filmlerde, televizyonlarda mutlu çiftler, tek taşlar, boy boy çocukları olan güzel aileler görüp aklınızdan "benim de bir karşılıklı aşkım olsa" diye geçiriyorsanız, annenize "benim niye yok, bizde neden olmuyor" diye soruyorsanız, bu filmi izleyin derim. Summer'ın Tom'un hayatına girişini (t=0 anı) 1.gün olarak alıp, hayatından ve kafasından çıkarabildiği 500. güne kadar yaşadıklarını ileri geri gidişlerle anlatıyor.

Başlarda Summer'da eksik olan Maria Puder'in de dediği gibi aşka inanmak. Fakat Maria, Raif'in aşkının büyüklüğü karşısında ona aşık olduğunu kabul etmek durumunda kalmıştı. Summer ise hissettiği boşluğu Tom'un dolduramayacağından emin olunca ayrılmaya karar veriyor. Tom hayatını geçirmeyi düşündüğü kadın tarafından neden terkedildiğini anlamaya çalıştığı ve hayatını tamamen değiştirdiği bir döneme giriyor.

Filmin müzikleri çok güzel, zaten Tom'un böyle olmasına da depresif İngiliz grupları sebep olmuş, dikkat diyelim. :)


Konuk Yazar: Burcu Polat


Pek de yeni bir film sayılmamasına rağmen ülkemizde vizyona giriş tarihi çok da uzak geçmişe dayanmıyor Ateşli Oda'nın.Evet aslında filmin adına ilk baktığımızda Roma'da bir odadan bahsettiğini görüyoruz.Fakat geçmişteki çeşitli film adı çevirilerini düşündüğümüzde bu çevirinin nispeten başarılı bile olduğunu söyleyebiliriz.bkz. Ah Mary vah Mary ve There's something about Mary.
Gerçekten de söz konusu oda bir hayli ateşli sahnelere sahne oluyor film boyunca.Fakat tabi ki bir farklılık var o da iki aynı cinsin iki bayanın aşkını anlatıyor olması.Üstelik birbirini pek de iyi tanımayan hatta yabancı denilebilecek münasebete sahip iki bayan.
Film sadece bu yönüne bakılarak ve de ön yargıya izin vererek sadece bir lezbiyen ya da biseksüel filmi olarak düşünülmemeli.Örneğin ben bu filmi izliyorken yeni tanışmış olduğum ve karşı cinsim olan birinin yanındaydım yani bir beyfendinin yanında.
Ama o durumda çok tuhaf bir şekilde filmle kendimi özdeşleştirdim.Bana göre aşk diye tabir edilen kavramın sınır tanıyan bir kavram olmadığı (zaman,mekan,cinsiyet,tanışıklık durumu,kültür farklılığı vs.) ve de bunun gerçekten yaşanması için kafalarda yaratılan tabulardan biraz sıyrılmak gerekliliği asıl mesajı filmin.
En azından bende yarattığı hissiyat bu oldu.
Bunun en güzel açıklaması filmin sonundaki sahnede gizli.Tabi ki henüz filmi izlememiş olanların merakını katletmemek adına filmin sonunu tam olarak açıklamak istemiyorum.Ama bayrak mevzusu biraz önce bahsetmiş olduğum mesajın özünü çok iyi açıklamakta.Halen mezhep farklılığından dolayı bile "kavuşması engellenen aşıklar" türü vakalar duyduğumuzdan bu sahneyi toplumsal içerik bakımından da pek manalı buldum.
Peki ya erotik görüntüler bakımından içerik ne durumda derseniz tatmin edici olduğunu ve cidden adına yaraşır biçimde "ateşli" olduğunu söyleyebilirim.Hatta acaba oyuncular gerçekten birbirlerine aşık mı olmuşlar şeklinde düşüncelere sevkedebiliyor insanı.O denli inandırıcı.
Diğer bir ilgi çeken unsur ise odanın içine yerleştirilmiş tabloların yerleşim düzeni ve olayların bununla alakalı olması.
Mesela Eros tablosu ve oku nelere kadir bunu görebilirsiniz.
Sözün özü izleyin,hatta erotik sahneleri daha dikkatli izleyin sonra da uygulayın.Tabi sinema salonlarında daha dikkatli olun ya da bana kalırsa olmayın derdim de işte malum yasaklar..

Şiddetin dünyamızdaki yeri nedir? Veya şiddet nasıl önlenebilir?

Bu soruların her birimizde uyandırdığı bir takım anlamlar ve düşünceler elbette vardır.Her sorunun cevabı bir yerden sonra da ‘daha iyi bir dünya için’ klişesine girer.Bireysel şiddete karşı verilecek tepkiler ışığında Haevnen filmi de sorunların üzerinden geçerek çıkış yolunu aramaktadır.Şiddete karşı şiddet mi gösterilmeli veya uzlaşma mı sağlamalıyız? Önceliğin hangi soruya verildiği de mühimdir.

Afrika’da iç savaşın hükmünde mülteci olarak yaşayan insanlara tıbbi yardımda bulunan uzlaşmacı bir doktor ve bu doğrultuda yetiştirdiği oğlu Elias. Sorunun diğer kutbunu oluşturan esas kişi ise annesini kaybetmenin verdiği acıyı her daim hisseden

Christian. Soruya neden olan kişiler ise toplumun işci sınıfından bir tamirci ve iç savaşın ortasında kadınlara şiddet uygulayan bir çete lideri.

Haevnen filminde şiddeti filmin ana fikri olarak baz alırsak buna verilebilecek tepkiler yukarıda belirttiğimiz karakterlerin her birinde farklı şekillerde resmedilmiştir. Öncelikle doktor olan babadan başlarsak; aldığı eğitim ve yaşadığı kültürel çevre nedeniyle şiddetin anlamsızlığı üzerine giden bir karakterdir. Şiddet uygulayanın karşısına kelimelerle giderek şiddeti anlamsızlaştırmanın gayreti içerisindedir. Oğlu Elias’a da bunu empoze ederek idealleri uğruna ve daha iyi bir dünya için şiddet uygulayanlara karşı savaşmaya devam eder.

Diğer tarafta ise etkinin tepkiye yol açacağını düşünen ve bu nedenle şiddete karşı şiddetin gösterilmesini haklı bulan ve mutlak adaletin böyle sağlanabileceğini düşünen Christian. Ayrıca Elias’ın en yakın arkadaşı. Şiddetle ilgili düşünceleri de kendisini korumak adına karıştığı bir okul kavgasından sonra babasıyla kurduğu diyalogda saklıdır.

Baba: Ona vurduysan o da sana vuracak,bunun sonu gelmez. Anlamıyor musun? Savaşlar böyle başlar.

Cristian: Yeterince sert vurursan başlamaz. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun. Her okulda bu böyledir. Kimse bana kafa tutamaz artık.


Peki dünyamızı da okulun daha evrensel bir şekline benzetebilir miyiz? Savaşların genel olarak birer çıkar çatışmasından ortaya çıktığını düşünürsek bu manada benzetilebilir.

Lakin şu gerçek var ki dünyamızda güce sahip olan etkiyi yaratmakla kalmıyor,etkinin uzun süre diğer halkların korktuğu bir araç olarak üzerlerinde durmasını sağlıyor. Dünyanın şiddete maruz kalan tarafı Elias gibidir , zira tepki koyabilicek kadar güçlü değildirler. Bu nedenle bir gücün onları iteklemesi lazımdır. Tıpkı Christian gibi.

Geçtiğimiz sene, çocuklar üzerinden şiddeti ve intikam öğelerini beyazperdeye taşıyan Das Weisse Band ile paralellik gösteren olaylar silsilesi Haevnen filminde de vardır. Anlatım olarak ise Das Weisse Band daha çok şiddetin meşrulaştırılmasına atıflar yaparken Haevnen filminde konunun genel gidişatı sorunun uzlaşmayla çözülebiliceğini anlatmaya çalışır. Beyazperdeye şiddetin anlamsızlığına vurgu yapan onlarca kare ve kelime çarpmaktadır. Lakin belirli noktalarda örneğin şiddete karşı verilen tepkilerde zulüm görenin duygusuna da yer vererek izleyicinin de gerektiği zamanlarda bu şiddetin haklı bulmasını sağlamaya çalışmaktadır. Zira ne kadar uzlaşmaya yatarsak yatalım her birimizin şiddete eğilim gösterdiği anlar vardır.Yoksa uzlaşmacı doktorun şiddeti meşrulaştırdığı sahne, film boyunca bahsi geçen uzlaşma temelli dünya hayallerini yerle bir eder. Film bu şiddet eğilimine de böylece dayanak oluşturmaktadır. Genel itibariyle "daha iyi bir dünya" klişesine girmemeye çalışan ve mesajlardan bir bakıma uzak durmaya çalışan Haevnen belki de bu yönüyle bu seneki Yabancı Dilde Oscar ödülünü kazanmıştır.

Peki bunları bir kenara bırakıp tekrar esas soruya gelecek olursak; Şiddete şiddetle mi karşılık vermeliyiz yoksa uzlaşmaya mı çalışmalıyız?

İstanbul Belgesel Günleri 4'üncü yılında sinemaseverlere yepyeni keşifler vaat ediyor. Documentarist bu sene 31 Mayıs - 5 Haziran 2011 tarihlerinde gerçekleşecek.


Türkiye'de belgesel alanında yeni ufuklar açan DOCUMENTARIST'in bu yılki programı, Arap Dünyasından Belgeseller, Etnografi ve Belgesel Sinema, Müzik Filmleri, Post-Komünizm Dönemi başta olmak üzere belirli tema ve başlıklar üzerine yoğunlaşacak.


Documentarist 2011'den kısa kısa başlıklar:

Dünyanın çeşitli festivallerinden seçilmiş çoğu ödüllü yüze yakın nitelikli belgeselin ve pek çok yan etkinliğin yanı sıra, duvarları perde niyetine kullanarak sokakta film gösterimleri yapan A Wall Is A Screen adlı Alman grubunun gösterisiyle festival sokaklara taşacak
.

Festivalin bu seneki onur konukları Avrupa belgesel sinemasının usta ismi Helena Třeštíková ve görsel antropolojinin öncülerinden İstanbul doğumlu Asen Balıkçı olacak,.

Documentarist bu sene çok

önemli bir uluslararası atölyeye ev sahipliği yapıyor. Y

erli ve yabancı belgeselciler için fikir platformu olma özelliği taşıyan ve Balkan Belgesel Merkezi tarafından organize edilen "Discoveries 2011 Belgesel Geliştirme Atölyesi" Documentarist kapsamında yapılacak.

Bu sene belgesel sinema üzerine bir çok atölye ve sinema dersi verilecek.

Alaska'dan Bulgaristan'a değin uzanan çeşitli coğrafyalarda çekilen bir sürü film var.

Documentarist 2011'le ilgili gelişmeleri festivalin güncel blogundan takip edebilirsiniz:


http://blog.documentarist.org

Bazı yönetmen ve oyuncular vardır ki filmlerini aylar öncesinden takibe almaya başlarım. Bu listemdeki oyunculardan biri de; Michael Shannon.


İzlediğim her bir filminde beni kendine hayran bırakmayı başarabilmiştir. Bu sene Ekim ayında gösterime girecek olan Take Shelter filminde de hem bir koca, hem de bir baba rolünde. Ve kısmen dışarda ama aslen kendi içinde yaşadığı kıyameti ve yaklaşan fırtınayı bu sevdiklerinden uzak tutmayı isteyen bir figüre bürünmüş vaziyette. Yönetmen Jeff Nichols'ın Michael Shannon ile ikinci çalışması. Ki zaten yönetmenin de iki filmi bulunmakta. ilk filmi Shotgun Stories festivallerce ödüllendirilmişti. Take Shelter da boş geçmeyecek diye bekliyorum, bekleyip göreceğiz.

Take Shelter - Ekim 2011 de sinemalarda.
Fragmanı için tıklayın.


Altın Palmiye ödülü için yarışan Melankolia filminin tanıtım toplasındaki konuşmasında hafif mizahi, biraz şakavari ama bana kalırsa biraz içten duygularla nazi sempatisi olduğunu açıklamıştı.


"Hitler'i anlıyorum. 2. dünya savaşında yaptıklarını benimsemiyorum ama onu iyi anlıyorum. Yahudilere karşı değilim. Yahudileri seviyorum ama çok değil. Çünkü israil tam bir dert. "
dedikten sonra "bu cümleleri nasıl toparlayağım şimdi" deyip hafif bir pişmanlık sunduysa da festival yönetimi biletini kesti. Lars von Trier'in kendisi gönderilse de filmi hala Altın Palmiyeye aday. Toplantıdan önce favoriler arasında olan filmin artık ödül alamayacağına kesin gözüyle bakılsa da ben jürinin yine bir dik başlılık gösterip filme hakettiği gibi yaklaşacağını düşünüyorum. En azından istiyorum.

Benzeri olay geçenlerde ülkemizde yaşanmıştı. Benzeri diyorum çünkü bizdeki olayda direkt yaptırım söz konusu olmamıştı. Irkçı ve türk düşmanı ilan edilen Kusturica ülkeyi terke zorlanmıştı. Yönetimden gelen bir karar değildi, bu kendi isteğiydi. Kusturica olayına taraf yaklaşanlar Trier için neler diyecekler merak ediyorum.

ve blogumuzun koyu Trier'cisi ealtürk'ün yorumunu da :)

Ve ilgili basın toplantısının videosu

Uzun süredir yazmıyordum. Yakında geliyorum.

-Nerde kalmıştık? heeh.

"what kind of film do you like?


Travis'ten hepinize saygılar !

Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali, Türkiye’nin evsahipliğinde Dışişleri Bakanlığı’nın İstanbul’da düzenlediği 4. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı kapsamında yapılıyor. Sözkonusu ülkeler, Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan ve kişibaşına düşen milli geliri 750 doların altında bulunan, öncelikle ekonomik azgelişmişlik kıstası gözetilerek sınıflandırılmış “En Az Gelişmiş Ülkeler” kategorisinde sayılmaktadır.

Bu ülkelerin dünyadaki dağılımına baktığımızda, toplam 48 ülkenin 33’ü Afrika, 14’ü Asya, 1’i de Amerika’da bulunuyor:

AFRİKA
Angola, Benin, Burkina Faso, Burundi, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Komor Adaları, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cibuti, Ekvator Ginesi, Eritre, Etyopya, Gambia, Gine, Gine-Bissau, Lesotho, Liberya, Malavi, Madagaskar, Mali, Moritanya, Mozambik, Nijer, Ruanda, Sao Tome ve Principe, Senegal, Sierre Leone, Somali, Sudan, Togo, Uganda, Birleşik Tanzanya Cumhuriyeti, Zambia



ASYA

Afganistan, Bengaldeş, Yemen, Bhutan, Kamboçya, Kiribati, Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Myanmar, Nepal, Samoa, Solomon Adaları, Doğu Timor, Tuvalu, Vanuatu

AMERİKALAR

Haiti

Ekonomik azgelişmişlik sözkonusu ülkelerin sosyal hayatı için belirleyici bir konum olsa da, bu ülkelerin kültürel konumları için aynı tanımlamayı yapmak pek de mümkün değildir. O coğrafyalarda yaşayan toplumların tarihi geçmişlerine bakıldığında, bir kısmının medeniyetler havzası içinde bulunduğu ve genelde medeniyetin gelişmesine katıldıkları görülecektir. Kendi tarihi gelişimleri içinde ortaya çıkan dış tehditler veya iç karışıklıklarla, son ikiyüz yıldaki sömürgeleştirme hareketleriyle doğan istikrarsız sosyal yapılar bu toplumların bugünkü durumlarında önemli etkenler olmuşlardır.

Yaptığımız seçkiyle Burkina Faso’dan Nepal’e, Bengaldeş’ten Moritanya’ya, Senegal’den Bhutan’a, Mali’den Kamboçya’ya geniş bir coğrafyada sinemanın sınır tanımayan görsel alanında dolaşacak, dünyanın bu yörelerinden farkına varamadığımız kültürel ışıltılarla donanacak, tarihin derinliklerinden gelen yansımalarla modern hayatın getirdiği tedirginlikleri, açmazları, problemleri, hüzün ve coşkuyu beyazperdenin büyülü dünyasında temaşa edeceğiz.

Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali Avea'nın kurumsal, TRT'nin resmi tanıtım sponsorluğunda gerçekleştirilmektedir.

36 filmin gösterileceği festivalde Toplumsal Hafıza, Güncelin İzinde, Belgesel Gözü, Panorama, Derin Bakış olmak üzere beş ana bölüm yer alıyor.

Filmler, Beyoğlu Sineması, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi ve Kadıköy Moda Sineması’nda ücretsiz olarak takip edilebilir.

Festival'de gösterimi yapılacak olan filmlerle ilgili daha fazla bilgiye festivalin sitesinden ulaşabilirsiniz.

Bahman Ghobadi ismi sinemaseverler için ”Kaplumbağalar da Uçar” filmiyle akıllara kazınmıştır. Kürt yönetmen sinemaya adım attığı ilk andan itibaren sinemayı düşüncelerini sunma açısından bir araç olarak kullanmıştır. Son filmi “Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor” haricindeki tüm filmlerini Kürt kültürünü uluslararası arenada tanıtmak ve Kürtlerin kendi topraklarında mülteci olarak yaşamalarına dikkat çekmeyi istemiştir. Kendisiyle yapılmış olan bir söyleşide bu konuyla ilgili ;

“İran filmlerine benzer filmler yapmak istemiyorum. Benim tarzım farklı ve bunu filmlerimde gösteriyorum. Ben Kürt sineması olarak adlandırılabilecek filmler yapmak istiyorum. Ki bu sinema temek özelliklerini Kürtlerin hayatıyla kültüründen alır. Senaryoyu ve filmlerimi kurgularken kompozisyon olarak Kürtlerin hayatını gerçekçi olarak yansıtmaya çalışıyorum.”

Sınırsızlık

Bahman Ghobadi Kürtlerle ilgili çekmiş olduğu her filmde öncelikle sınır sorununa değinir. Sarhoş Atlar Zamanı filminde İran-Irak sınırında yaşayan Kürtlerin kaçakçılık yaparak geçimlerini sürdürmelerini ve yaşamlarını ikame ettirebilmek adına yaşadıkları sorunu ön plana taşımıştır. Aynı dili konuşan, benzer hayatlara sahip olan İran ve Irak Kürtlerinin sınıra rağmen bağlarını koparmamış olmalarını ve evlilik de dahil olmak üzere ticareti aralarında yapıyor olmaları filmin ana bileşenidir. Bir diğer filmi “Anavatanımın Şarkıları” filminde de önemli bir kürt şarkıcı olan Mirza ve oğullarının Irak-İran arasındaki sınırında yaşadıkları ve birlikte Mirza’nın eski eşi Hanareh’i aramaları konu edilir. Sınırı dağlar üzerinden kaçak yollardan aşmaları ve Mirza’nın Hanareh’in kızı olan Sinoreh’i sırtında taşıyarak sınırı geçmesi filmin son karesini oluşturur. Zira Sinoreh Kürtçe “Sınır” anlamına gelmektedir. Her iki filmin son karesini karlı dağlarda dikenli tellerden oluşan yapay sınır oluşturur. Sınırsızlığa ithaf edilen bu kareler Ghobadi sinemasında eleştirel anlamda önemli yer tutar.

Yönetmenin en çok ses getirmiş olan filmi “Kaplumbağalar da Uçar” Irak’ın Türkiye’ye yakın bir sınır kasabasında mülteci olarak yaşayan Kürtleri anlatır. Sınır olgusuyla ilgili olarak en önemli diyalog bu filmde geçmektedir. Köyün yaşlısı ile filmin önemli karakterlerinden Satelite arasında geçen diyalogda;

Kak İsmail:Bu köyde sadece otuz hane var.

Satelite: Karşı yamaçtaki evler ne oluyor?

Kak İsmail: Onlar artık Türkiye’de.Bizi ayırdılar,bazı evler sınırın öbür tarafında şimdi.

Satelite:Senin eşin öbür taraftandı, değil mi? Şimdi birer yabancısınız.

Kak İsmail: Bizi ayırdılar.

Ayrıca sınırın diğer tarafındaki Türk askerleriyle dalga geçmek ve yanındaki ağlayan küçük çocuğu neşelendirmek adına mayında kaybettiği bacağını Türk askerlerine silah olarak sallayan Kürt çocuğun sınır olgusuna tepkisi beyazperdeye yansır. Ghobadi’nin diğer bir filmi Yarım Ay filminde ise ünlü bir kürt şarkıcı olan Mamo ve oğullarının konser vermek için Irak Kürdistan’ına gitmelerini konu edinir. Bu yolculuk boyunca yaşadıkları sıkıntılar, sınır olgusunun Kürt halkı için ne anlama geldiğini vurgular. Zira çıkarılan yapay sorunlar nedeniyle yollarda geçirilen günler ve kaçak yollardan sınırı aşmaya çalışmaları Mamo’nun sınırda can vermesine neden olur. Aynı zamanda Yarım Ay filmi bölücü bir film damgası yediği için İran Sinemalarında yasaklanmıştır.

Mayınlar ve Bombalar

Ghobadi’nin filmlerinde en çok veryansın ettiği konulardan biri de mayınların varlığıdır. Zira Ortadoğu’da yaşayan 40 milyon civarı Kürdün canını en çok mayınlar acıtmıştır. Sarhoş Atlar Zamanı filminde kaçakçılık yapan babasının sınırda mayına basarak ölmesi sonucu Eyüp’ün ailenin reisi olması filmin hikayesini oluşturuyordu. Filmde geçen bir diyalogda mayınlarla ilgili;

Eyüp: Toprağın var mı?

Rebwar: Evet çok.

Eyüp:Neden ekip biçmiyorsun o zaman?

Rebwar: Her tarafta mayın var.

Eyüp: Toprağından çıkarıp atamaz mısın?

Rebwar: Hayal edebileceğinden çok fazla.

Anavatanımın Şarkıları filminde ise Halepçe katliamı sonrası Kürtlerin Irak’tan kaçışı filmin arkaplanını oluşturur.Film boyunca uçakların havada süzülmesi ve bombalanan köylerden kalıntılar, Kürtlerin bu illetten ne kadar çok çektiğine dikkat çeker. Mirza ve oğulları yolculukları boyunca mülteci kamplarını ziyaret eder ve her birinde farklı dramlar vardır. Ebeveynlerini kaybetmiş olan çocukların kaldığı bir kampta öğretmen ve öğrenci arasında geçen diyalogda;

Öğrenci: Bomba nedir?

Öğretmen: Evimizi yıkan şey.

Öğretmen bu cevabı verdiği anda arkaplanda bombalama sesleri yükselmektedir ve sonraki sahnede çocuklar kağıttan uçakları dağın yamacından gökyüzüne doğru uçurur.

Kaplumbağalar da Uçar filminde ise sınır kasabasında yaşayan, ebeveynlerini kaybetmiş olan Kürt çocuklarının mayın toplayarak hayatta kalma çabaları ekrana yansıtılır. Bir çoğunun ailesinin ölümüne neden olan mayınlardan bu çocukların ekmek paralarını çıkarmaları oldukça ironiktir. Zira mayın toplayan çocukların bir kısmı mayınlar yüzünden sakat kalmıştır. Buna rağmen yokluktan dolayı mayın toplamaya devam etmektedirler.Ayrıca Saddam sonrası bölgede çekilen ilk film olması nedeniyle de Amerikan tankları ile karaborsada satılmaya çalışılan silahlar filme eşlik eder.

Dilin ve Müziğin Önemi

Ghobadi Kürt toplumunu anlattığı her filminde Kürtçe’yi filmin dili olarak kullanmıştır. Bunda İran sinemasının kısıtlamasının olmaması da büyük etken oluşturmuştur. Zira geçmiş yıllarda Kürt yönetmen Yılmaz Güney yasal sorunlardan dolayı filmlerini Türkçe çekmiştir. Ghobadi sinemasına kadar olan dönemde Kürtleri konu alan çok az sayıda film Kürtçe çekilmiştir.Ghobadi’nin ilk amacı bunu kırmak ve sinema platformunda Kürtçeyi kullanılan bir dil haline getirmek idi. Zira genel anlamda Kürtlerin dillerini kullanabilecekleri bir alan yoktur.

Filmlerinde Irak ve İran Kürdistan’ındaki bölgelerde halkların aynı dili konuşuyor olmaları mühimdir. Zira Ghobadi dili kullanarak sınırsızlığı dile getirmeye çalışmıştır. Ayrıca yol filmlerine sıklık vererek kürt toplumunun nasıl yaşadıklarına dair bir fikir oluşturmaya çalışan Ghobadi bu yol filmlerinde müzisyenlik yapan Kürtlere yoğunlaşarak Kürt müziğinin de tanıtımını yapmıştır. Anavatanımın Şarkıları ve Yarım Ay filmleri Kürtçe şarkılarla bezenmiştir. Özellikle Anavatanımın Şarkıları filminde bomba seslerini müziğin içine işleyerek Kürtlerin yaşadıkları dramı yaşamlarına işlemiş olmalarına vurgu yapmıştır. Bu dört filmiyle Ghobadi Kürt toplumunu ve yaşamlarını her yönüyle beyazperdeye taşımıştır.

Ghobadi şuanda İran’da film çekmesi yasaklanmış bir isim."Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor" filmini çekerken çekim izni alamaması ve film İran sinemalarında yasaklanmış olması nedeniyle filmi internete sürmüştür. Film İran’da Rock,Rap vb. müziklerle uğraşan başarılı gençleri konu almaktadır. Bahman bu filmiyle de farklı bir duyarlılık örneği sergilemektedir. Zira film belgesel modundadır ve gençlerin yaşadığı sorunlar birebir yansıtılmıştır. Film sonrası gençlerden bazılarının hak ettiği değeri bulması filmin ve Bahman’ın sağlamış olduğu başarının eseridir.

Ayrıca Bahman Ghobadi ile ilgili olarak son söyleyebileceğimiz şey ise İran’da yasaklı olması ve Cannes film Festivalinde ödül almış olması bizlere yıllar önce Cannes Film Festivalinde ödül alan bir başka Kürt yönetmeni hatırlattığıdır. Tek dileğimiz ise; kaderi benzemesin, vatansızlık zor iştir.



Kült filmlerin Fransız yönetmeni Jean Pierre Jeunet battaniye gibi hikâyeler anlatır; insanı saran, ısıtan, dünyadan koparan ve yeni bir dünya kurgulatmak için alan yaratan hikâyeler… Orada battaniyenin altında insan, kendini ve hayatı daha önce hiç bakmadığı bir perspektiften görür. Parmak izinin, tüylerinin, teninin kokusunun ve kalp atışlarının ahenkli sesinin farkına varır.

Afişler, yosunlu duvarlar, loş odalar, neon ışıklar, turuncu akşamüzerleri, sararmış porselenler, tekinsiz borular, çinko kaplar, tuhaf insanlar, abartılı mimikler, sudan bahaneler, pantolon askıları, kapı zilleri, ıslak sokaklar, televizyon antenleri, makarna süzgeçleri, gözlükler, hırkalar, bozuk paralar, mekanik oyuncaklar, paslanmış tenekeler, yapraklar, gazete kâğıtları, mazgallar, düğmeler, posta kutuları, baloncuklar, parklar, çöp tenekeleri, hayvanlar, bulutlar… Bir Jeunet filmi, hem en kuytu ayrıntıların hem de kesintisiz bütünlüğün ifadesidir. Müzik, renkler ve devinim tekinsiz bir uyum içindedir. Nevi şahsına münhasır karakterler, muğlâk ilişkiler ve şaşırtıcı yazgılar bir girdap gibi izleyiciyi hikâyenin içine çeker. Battaniyenin altındaki âlem o kadar caziptir ki insan içinde yaşadığını sandığı yavan dünyaya yabancılaşır.



Şarküteri (Delicatessen)

Julie: - Bir Köstebek kadar körüm. Her şey sisli…

Louison: ­­- İçinde kaybolabilirim.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı, 1991 Fransa yapımı bir kara komedi olan Şarküteri’nin esrarengiz rengi kirli turuncu. Hikâye, bilinmeyen bir zamanda epeyce tanıdık bir savaş sonrasının bulanık, harap ve lanetli atmosferinde geçiyor. Ruhen de oldukça rutubetli ve kokuşmuş bir apartmanda var olmayı başarabilmiş bir aşkın, insan etiyle beslenen canavarlığa karşı mücadelesini anlatıyor.

Eski bir sirk çalışanı olan Louison’un apartmana taşınması ve apartmanın alt katındaki kasabın kızıyla birbirlerine âşık olmaları olayları tetikliyor. İnsan eti satan kasabın yeni kurbanının Louison olduğunu bilen Julie, buna engel olmak için yer altı vejetaryenlerinden yardım istiyor. Julie ve Loison’un giriştiği bu mücadele apartmanın yapısını tümden değiştirecek bir zaferle sonuçlanıyor.

Kayıp Çocuklar Şehri (La Cite des Enfants Perdus)

One: - Miette daha çok küçük.

Miette: - Bu yaşananlar kadar değil.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı 1995 yapımı bir fantastik film olan Kayıp çocuklar Şehri’nin ürpertici rengi yeşil. Paslı bir liman kenti ve liman açıklarında denize inşa edilmiş bir platform arasında gidip gelen filmde ham yetişkinler ve olgun çocuklar arasındaki ilişkiler ironik bir biçimde gözler önüne seriliyor.

Hikâye çılgın bir bilim adamı tarafından imal edilen ancak rüya görme yeteneği olmayan kötü kalpli Krank’ın, Tekgözler çetesine rüyalarını çalmak üzere kaçırttığı çocukların arasına Denree’nin de karışması ile başlıyor. Sokak gösterileri yapan eski denizci One kardeşi Denree’yi kaçıranların peşine düşüyor ve çocuk hırsızlık çetesinin gözde elemanı Miette ile yolları kesişiyor. Miette ve One arasındaki bağ serüvenleri boyunca kuvvetlenirken, filmin bunaltıcı atmosferi sonunda dağılıyor ve Denree ile diğer çocuklar kurtuluyor.



Amélie (Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain)

Nino’yu uyaran çocuk:- Parmak gökyüzünü gösterdiğinde yalnızca aptallar parmağa bakar.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2001 Fransız yapımı romantik komedi filmi olan Amélie’nin lirik rengi kırmızı. Film çocukluk, yetişkinlik, kent, yalnızlık, arkadaşlık, aşk, mutluluk ve alışkanlık kavramlarını irdeleyen modern bir Jeunet masalı. Filmde Jeunet’nin diğer filmlerindeki gerçeküstü atmosfer modern Paris sokaklarına taşınıyor.

Yönetmeni kitlelerle buluşturan filmin yolculuğu, küçük apartman dairesinde yalnız yaşayan Amélie’nin bir akşam banyosunda yıllar öncesinden kalma bir kutu bulmasıyla başlıyor. Amélie bu kutunun sahibini buluyor ve etrafındaki diğer insanlara da benzer iyilikler yapmaya, onların hayatlarını da küçük dokunuşlarla güzelleştirmeye karar veriyor. O bu bambaşka işlerle uğraşırken hiç hesaba katmadığı bir şey oluyor ve en az kendisi kadar bambaşka olan Nino’ya aşık oluyor. Başkalarının hayatlarını değiştirmekteki ustalığı kendisininki için göstermesi pek o kadar kolay olmasa da, kristal adam Raymond’un itici gücüyle sonunda Nino’nun kollarında umutla gülümseyebilmeyi başarıyor.

Kayıp Nişanlı (Un Long Dimanche de Fiançailles)

Mathilde: - Savaş asla adil değildir.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2004 Fransa ve ABD ortak yapımı olan ve Sebastien Japrisot'nun aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan filmin dokunaklı rengi mavi. Film savaş, acı, aşk, umut ve azim üzerine kurulmuş dramatik bir arayış hikâyesi…

Hikâyenin başkahramanı küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Mathilde. Amcası ile yaşayan Mathilde çocukluk yıllarından beri sevdiği nişanlısı Manech’in I. Dünya Savaşı’ndan dönmeyişini kabul edemiyor. Geçirdiği çocuk felcinin bedenindeki kötü etkilerine aldırmaksızın bir avcı gibi nişanlısının izini sürüyor. Bu süreçte savaşın insanlar ve hayatlar üzerindeki etkilerine şahit oluyor. Azmin zaferi filmin sonunda geliyor ve Mathilde hafızasını kaybeden Manech’i buluyor.

Micmacs (Micmacs à Tire-Larigot)

Tambouille: - Silahlarla uğraşanların sonu kötü olur.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2009 Belçika Fransa ortak yapımı komedi filmi olan Micmacs’ın vurucu rengi sarı. Film silahlanmaya ve modern tiranlara yönelik eleştirisini mizah yönü ağır basan bir hikaye üzerinden yapıyor.

Hikaye babasını küçük yaşta silahlar yüzünden kaybetmiş, bir de üstüne üstlük bir kaza kurşununu ömrünce kafasında taşımaya mahkum edilmiş bir yetim olan Bazil ve kent atıklarından kendilerine yeni bir dünya kurmuş olan birbirinden acayip arkadaşının bir araya gelmesi ile başlıyor. Bu enteresan ekip birlikte silah tüccarlarından intikam almaya karar veriyorlar. Kafadarlar yaptıkları şahane planlar ve biraz da talihlerinin yaver gitmesi ile silah fabrikalarına zarar vermeyi ve silah tüccarlarının itibarlarını iki paralık etmeyi başarıyorlar.


Konuk Yazar : Özgür Ceren Can

http://ocerencan.blogspot.com/