Ve şimdi de sözü biraz şeytan'dan açalım.Mübarek şeytan!Çünkü bu işin içinde yeri var,yaşadığım kadar kesin.Şeytan, eğer onu iyi tanıyorsam, 'İçgüdülerinize inanmayın, sezgilerinizden sakının!' diyendir. O,bizim insan kalmamızı ister ; fazlasıyla insan. Eğer bir düşüşe sürükleniyorsan, devam etmeye zorlar. Seni tepeden aşağı yuvarlamaz; yalnızca uçurumun kıyısına itekler. Ve orada, onun insafına kalırsın. Onu iyi tanırım çünkü sık karşılaştık. İpin üzerinde yürürken seni izlemeye bayılır. Ayağını dolaştırır ama düşmene izin vermez.

Sözünü ettiğim onun içindeki şeytanlık elbette. Ve, Tanrım yardım et, onu bu denli çekici kılan da buydu. Ruhu benim için melek gibiydi; kişiliği ise, en azından gösterdiği kadarıyla şeytani. Kendime sık sık onun nelerden oluştuğunu sordum. Ve her gün farklı yanıtladım bunu. Irkla, çevreyle, kalıtımla, savaşla, yoksullukla, vitamin eksikliğiyle, sevgi eksikliğiyle, akla gelebilecek herhangi bir şeyle ya da her şeyle açıkladım onu. Ama hiçbiri yeterli olmadı o sanki bir 'insolite'ti.(olağandışı) Peki ben onu neden bir kelebek gibi iğnenin ucuna takmak zorundayım? Kendisi olması yeterli değil miydi? Hayır! Hayır yeterli değildi. Daha fazla, ya da daha az bir şey olmalıydı. Elle tutulur, anlaşılabilir bir şey olmalıydı.

Ve bune kadar aptalca geliyor: benim dışında herkes onun 'ne mal olduğunu' biliyor gibiydi. Benim içinse bir bilinmeyendi. Kendimi iyi tanıdığımdan bunun da kadınlarla aramdaki alışılmış durum olduğuna inanmaya çalıştım. Ulaşılmaz olanı nasıl da severim! O, bölünemeyen sayılar gibiydi. Karaköküde yoktu. Yine de, söylediğim gibi, başkaları onu okuyabiliyorlardı. Aslında, bana da anlatmaya çalışıyorlardı. Boşuna! Hep açıklayamadığım bir artan kalıyordu..."
Henry Miller-Insomnia






Türkiye’de “barış” belki de ilk kez bu kadar hararetli biçimde tartışılıyor. Savaşın koyu gölgesinde hep birlikte “barış”ı konuşmayı öğreniyoruz.1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla Documentarist – İstanbul Belgesel Günleri, arşivindeki barış temalı filmlerden oluşan bir seçkiyi Hollanda Başkonsolosluğu’nun işbirliği ile yeniden seyirciyle buluşturuyor. “Barışa Adanmış Filmler” başlıklı seçkide, dünyanın dört bir köşesindeki savaş/barış deneyimlerini anlatan, benzer süreçlerden geçmiş toplumların tanıklıklarını yansıtan yedi önemli belgesel yer alıyor. Barışı inşa etmeye başlamak için öncelikle geçmişle yüzleşmek gerektiğini, kalıcı bir barışın geçmişte yaşanan acıların inkarından değil onunla hesaplaşmaktan, unutmaktan değil hatırlamaktan geçtiğini gösteren filmler bunlar.

Hepsi de dünya çapında ses getirmiş ödüllü belgesellerden oluşan yedi filmlik seçki, 1-2-3 eylül 2009 tarihlerinde beyoğlu’nda hollanda başkonsolosluğu’na bağlı tarihi kilise union church’te ücretsiz olarak gösterilecek. seçkide yer alan filmler şunlar:

Burma vj: kapalı bir ülkeden haberler (Burma vj-reporting from a closed country), Anders ostergaard, 2008, 85’, Danimarka

Uluslararası festivallerde bugüne kadar 25’e yakın ödül toplayan bu olağanüstü film, 2007 yazında burma’da yalınayak sokakları arşınlayan binlerce budist rahibin önderliğinde başlayıp rejim tarafından kanlı biçimde bastırılan protesto dalgasının kameralarla kayda geçirilme hikayesini anlatılıyor. Dünya kamuoyu, ülkede neler olup bittiğini, internet üzerinden yurtdışına gönderilen bu görüntüler sayesinde öğrenebiliyor… “burma vj” tanklı tüfekli resmi otoriteler karşısında kameranın etkili bir silah gibi kullanılmasına dair çarpıcı bir örnek.

Film hakkında daha ayrıntılı yazılmış bir yazı: http://thelepermessiah.blogspot.com/2009/07/burma-vj-kapal-bir-ulkeden-haberler.html

Cenin’in kalbi (Heart of jenin) Marcus vetter, leon geller, 2008, 89’, Almanya

12 yaşındaki filistinli ahmet, 2005 kasım’ında plastik bir silahla oynarken israilli bir asker tarafından vurularak öldürülür. babası, oğlunun organlarını israilli çocuklara bağışlamaya karar verir. film, oğlunun ölümüyle hayata dönen bu çocukları teker teker ziyaret eden babanın bu dokunaklı yolculuğunun hikayesi… son derece insancıl, savaşın en acımasız ortamında bile barışa şans tanınabileceğini gösteren, geçen sene dünyanın hemen her ülkesini dolaşarak ödül üstüne ödül toplayan bir film

Film hakkında daha ayrıntılı yazılmış bir yazı: http://thelepermessiah.blogspot.com/2009/07/das-herz-von-jenin-heart-of-jenin.html

Grozni rüyası (Grozny dreaming) Fulvio mariani ve mario casella, 2008, 95’, İsviçre

Çeşitli kafkas cumhuriyetlerinden gelen müzisyenler ve ortak bir düşü paylaşan orkestra şefinden oluşan bir oda orkestrası, bu cehennem bölgesinde turneye çıkmaya ve barışçı bir şekilde bir arada yaşanabileceğini kanıtlamaya çalışır. Plana göre grozni’deki konser, turnenin son durağı olacaktır. acaba bunu başarabilecekler midir? müziğin kimlikler üstü niteliğine ve birleştiriciliğine dair destansı bir öykü…

Film hakkında daha ayrıntılı yazılmış bir yazı: http://thelepermessiah.blogspot.com/2009/07/grozni-ruyas-grozny-dreaming.html

Kayıp vatan (His lost land) Koert davidse, 2008, 53’, Hollanda

1958 yılında 6 yaşındaki frits sahertian korkunç bir kıyıma tanık olur; Hollanda’nın güneyindeki bir molük kampında polis altı sığınmacıyı katleder. Bu olay hayatının geri kalanında berlirleyici olur… sömürge döneminde onlarla işbirliği yaptıkları için, hollanda ordusunun çekilmesi ile birlikte endonezya’dan kaçarak hollanda’ya yerleştirilen molük’lerin bu ülkedeki acılı tarihini mercek altına alan bir belgesel.

Gülüyor muyum görmek için (To see, if i’m smiling)- Tamar yalom, 2007, 59’, İsrail

Yine bol ödüllü bir film; bu kez, 18 yaşına gelmiş genç kızların zorunlu askerlik hizmetine alındığı tek ülke olan İsrail’den… bu genç kızlardan bir kaçının orduda iki yıl boyunca yaşadıklarını anlatan belgesel, erkeklerin arasında kadın asker olarak kendi kimliklerini korumanın ne demek olduğuna, filistinlilere çektirilen acılara tanık olurken içine düştükleri ahlaki ikilemlere ve yaşadıkları travmaya ayna tutuyor.

Eve dönüş (Finding home) - Christopher daley, 2006, 25’, Belçika

Abd ordusundan kıdemli bir denizci, körfez savaşı’nda, balkan’lardaki çatışmalarda ve en son irak savaşı’nda hizmet verdiği 19 yıllık aktif görevinin ardından emekliliğe ayrılmak üzeredir. Film, kahramanın doğduğu kasabaya doğru yol alırken geçmişi arkada bırakma çabasını ve yalnızlığını anlatıyor. ne var ki savaşın etkileri beklenmedik anlarda kendini yeniden gösterecektir.

Bad blue boys - Branko schmidt, 2007, 28’, Hırvatistan

Savaş sonrası Hırvatistan’ında, cephede savaşmış eski askerlerin topluma uyum sağlamasının zorluğunu anlatan bir film. Vahşi kapitalizmin gölgesinde hızlı bir değişim geçiren ülkede, onların yaşadığı travmayı anlayacak, onlara kulak verecek çok az insan vardır. Derdini sadece görüntülerle anlatmayı başaran bu kısa ve etkileyici belgesel, sessiz bir çığlık gibi içimize işliyor…

Gösterim programı:

1 eylül, salı:
18:00 kayıp vatan
19:30 grozni rüyası

2 eylül, çarşamba:
18:00 gülüyor muyum görmek için
19:30 cenin’in kalbi

3 eylül, perşembe:
18:00 bad blue boys + eve dönüş
19:30 burma vj

Filmler, Hollanda başkonsolosluğu’na bağlı tarihi kilise union church’te ücretsiz olarak gösterilecek.

http://www.documentarist.org/

KONUK YAZAR: Abdullah Tarık ÇAKIR
http://thelepermessiah.blogspot.com/


# Diğer Konuk Yazarlar #

Rob: Hangisi önce geldi; müzik mi,sıkıntı mı? Çocukların şiddet dolu filmler izlemesinden endişe duyuluyor.Şiddet kültürünün etkisinde kalacakları düşünülüyor.Kimse çocukların kalp yarası,dışlanma,acı,sıkıntı ve kayıplarla ilgili binlerce şarkı dinlemesinden endişe duymuyor. Sıkıntılarım olduğu için mi pop müzik dinledim? yoksa pop müzik dinlediğim için mi sıkıntı bastı? açılışı fonda 13th Floor Elevators'dan "You're Gonna Miss Me" adlı şarkıyla ve bu sorularla yapan 'High Fidelity', Nick Hornby'nin aynı ismi taşıyan edebi eserinden uyarlama bir yapım.Yönetmenlğini Stephen Frears'ın yaptığı oyuncu kadrosunda John Cusack (Rob),Iben Hjelje(Laura),Todd Luisio (Dick) ve Jack Black'i (Barry) barındıran 2000 yapımı bir film.

Tür olarak duygusal komedi diyebiliriz ama türünün klasiklerinden genel anlamda farklı bir yapım.İlişkileri konu alan filmler genelde kadınların gözünden ve kadınların yaşadıkları baz alınarak anlatılır. Kadınların hisleri,ayrılığı nasıl kabullendikleri,kadınlar arası diyaloglar vs.Bu nedenle de erkeklerin ilişki sonrası durumlarını esas olarak konu alan yapım sayısı azdır. High Fidelity sevgilisi tarafından terkedilen Rob'un hayatında ki ilişkileri sorgulayarak neden her seferinde terkedildiğini araştırmasını,araştırırken aynı zamanda Laura ile yeniden birleşmeye çabalamasını konu almış.Bu sorgulamaları daha çok seyirciye konuşarak yapıyor ve sizi de bir nebze filmin içine çekiyor.Ama filmin ilgi çekici olan yanı konu dahilinde olan hayatını belirli evrelere ayırdığı Top 5 ilişkiler serisi ve Top 5lerin diğer alanlarda da özellikle müzik alanında yapıyor olması.




Rob'un sahibi olduğu Championship Vinyl adlı plak dükkanı ve bu dükkanda çalışan Barry ve Dick'in müşterilerle ve aralarında yaptıkları müzik muhabbetleri,dükkanda çalınan şarkılar,daha çok Umut Sarıkaya karikatürlerinde rastlayabiliceğiniz hayattaki ince detaylar filmde fazlasıyla mevcut.


Rob'un karakteri göz önüne alındığında çoğu erkek kendinden mutlaka birşeyler bulur. Terkedildikten sonra eski defterleri açma,nerde yanlış yaptığını sorgulama,sevgilisini yeni erkek arkadaşıyla hayal etme,tavlama yöntemi olarak flört ettiği insana kaset çekme (gerçi çok gerilerde kaldı, biz zor yetiştik buna),hayatta herşeyi (geçmiş-gelecek) sıralandırma ilk akla gelenlerden.Özellikle seks konusu o kadar çok önemlidir ki eski sevgiliye sorulan ''o mu daha iyi ben mi?'' sorusuna alınan ''henüz ilişkiye girmedim ama onunla uyumak seninle uyumaktan daha huzurlu'' cevabı bile sonraki sahnede sevinçten dolayı We Are the Champions şarkısı eşliğinde dansa sebebiyet olabiliyor.


Romantizm zırvalarıyla süslenmemiş olması,esas karakter Rob'da insanın kendinden birşeyler bulması,göze hitap ettiği kadar kulağa da hitap eden bir yapım olması( filmde bahsi geçen 70 civarında şarkı var) ve film bittiğinde insanın kendi hayatıyla ilgili çeşitli Top 5ler yapma isteğinin önplana çıkıp,filmde bahsi geçen şarkıları arama işine koyulma nedeniyle benim nezdimde yapımı en iyi ilişki anlatan film yapıyor.

Torba Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi.O kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?

Hacı: Bak koçum! Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer...heh! Bizim olanlar ya da olmayanlar... Hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün... Sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer... Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.




Suatı hayata bağlayan iki şey vardır ;futbol ve mahallenin güzel kızı Nurten.Babasından azar işite işite sürdürdüğü amatör futbol kariyeri ve herkesten gizlediği, içinde beslediği aşkıyla yaşama bağlanır Suat.

Mektuplar yazar, yazdığı mektuplara gözyaşlarını akıtır.Delikanlıya yakışır şekilde yaşar aşkını.Mahallenin o saf,naif kültüründen kopmadan taşkınlık yaratmadan kapı önlerinde yolunu gözler , onun olmasını bekler sevdiğinin.Bir gülücük mutlu etmeye yeter Suatı ve o gülücükle torba değil panter olur Suat.Lakin Nurten'in hiçbirşeyden haberi yoktur ve nadir olan konuşmalarında da her 'suat abi' dediğinde daha bir içlenir,köşesine çekilir Suat.Çünkü Suat anlatamaz derdini,utanır,sıkılır kendi hayal aleminde yaşar aşkını ama en nihayetinde bilir sevenlerin birbirlerine 'abi-abla' diyerek hitap etmediklerini.

Gün gelir takıma yakışıklı forvet Serkan transfer edilir.Mahallenin güzel kızı Nurten ilk gördüğü anda vurulmuşur Serkana.İdmanları izleme nedeni vardır artık Nurtenin.Küçük mahalledir sonuçta,öğrenir bir şekilde Suat bunu da.Ama dedim ya delikanlı adamdır Suat.Sevmeyi bildiği gibi çekip gitmeyi de bilir.Berduşlarla yata kalka alışır bu duruma , ilerde onun gibi olucağını bildiği Hacı alıştırır Nurtenin artık olmadığına belki de hiç olmadığına.Suat ise temelli olarak sevdiğinin düğününde anlar 'kapalı dükkana kira ödediğini',onca zaman içinde tek başına bir aşk yaşadığını.


İki tutkusu vardı Suat'ın.Biri yenge olmuş diğeri zor durumdadır.Aşkını kalbine gömer Suat, takımına odaklanır , Hacı abisinden miras takımın yükünü omuzlarında taşır sırtı yere gelmez.

Lig biter Esnafspor üst lige çıkar profesyonelleşir,mahallenin amatör topçularına yol gözükür.Suat artık takım arkadaşlarıyla vakit buldukça sokak arasında top oynuyordur ve semtin çocuklarına futbolu öğretmeye çalışırken anlar hayatın fena halde futbola benzediğini.

''Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir, değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur.Hayatta böyle değil mi?... İstediğin kadar yetenekli ol iyi bir takımın yoksa havagazı, mantarlarsın. Hayat futbola fena halde benzer... ''

Fertility Hollis :Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz.Radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz.Hayatın hiç süprizi kalmadı.Hep aynı şeyler olup duruyor. Tekrarlar...Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük.Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbirşey hatırlamazken,komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz.Hepimizin belli başlı hedefleri aynı.Hepimizin korkuları aynı.
Chuck Palahniuk / Survivor



'Network'

''...ve bir kahramanın ne kadar bela içinde olursa olsun, merak etmeyin, sadece saatinize bakın; bir saatin sonunda kazanacağını söyleriz.Size duymak isteyeceğiniz her türlü boktan şeyi söyleriz. Biz burda ilüzyon yapıyoruz yahu! Bunların hiç biri gerçek değil! ama yine de siz insanlar orada oturuyorsunuz, günlerce, gecelerce, yediden yetmişe, tüm renklerden ve mezhepten insanlar... Tüm bildiğiniz biziz. Burada çevirdiğimiz ilüzyonlara inanmaya başladınız. Bu tüpün (televizyon) gerçek ve kendi hayatlarınızın gerçek dışı olduğuna inanmaya başladınız. Tüp size ne emrederse onu yapıyorsunuz! Tüp gibi giyiniyorsunuz, tüp gibi yiyorsunuz, çocuklarınızı tüp gibi yetiştiriyorsunuz, hatta tüp gibi "düşünüyorsunuz"! bu toplu çılgınlık, sizi manyaklar! tanrı adına, siz insanlar gerçek olansınız! ilüzyon olan biziz! şimdi televizyonlarınızı kapatın. Onları şimdi kapatın. Hemen şimdi kapatın. Kapatın ve bırakın kapalı kalsınlar! Tam cümlemin ortasına geldiğim anda kapatın şu televizyonlarınızı!'' Howard Beale / Network (1976)

1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur.


Truman Capote rolünde Philip Seymour Hoffman'u, çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee rolünde de Catherine Keener'i gördüğümüz bu film için, sadece gerçek bir hikayeden uyarlama ya da biyografi dememiz yetersiz kalır. Philip Seymour Hoffman'a üstün performansından ötürü 2005 yılında En İyi Erkek Oyuncu oscarını getiren, aynı zamanda da 4 oscar adaylığı da bulunan film için, sinemaya "yansıtılmış" en başarılı hikayelerden biri dersek yanlış olmaz.

Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.


Philip Seymour Hoffman'ın tavırları ile adeta Truman Capote'u yaşattığı Capote filminde, başlangıç olarak etkilendiği bir olaydan kendine hikaye çıkartmak isteyen adamı görüyoruz. Zamanla cinayet zanlıları bulunup tutuklandıklarında ve Truman Capote Perry Smith ile karşılaştığında, olayların akışının farklı bir yöne gittiğini görüyoruz. Yabancı olarak gördüğü, ama tanıdıkça sanki yıllardır aynı hayatı yaşıyormuşcasına farklı bir bağ ile bağlandığı Smith için: "İkimiz onla aynı evde büyümüş gibiyiz. O arka kapıdan kaçmış, ben ise ön kapıdan." diyor Truman Capote. Buna rağmen üzülüp kendi yerine koyduğu ve bir tek onun "insan" olarak gördüğü Perry'e karşı o kadar da dürüst olmuyor. Ve filmin sonunda, vicdanıyla hırsı arasında sıkışmış bir adamın çırpınışlarını görüyoruz.

"Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür."
Truman Capote

Yolda yürürken her5metredebir elime imsakiye veren biri çıkıyor. Tam "yeter ulan!" dedim ki birine, o sırada aklıma bu geldi. Hani ben de her gün tavsiye bi film sunsam, okuyucu da bunu yese dedim. iyi mi ettim bilmiyorum ama ilk 5 günün filmleri bunlar. Varsa ilerideki günler için tavsiyeniz, bekliyorum. Mümkünse benim seçkilerim kadar fazla durağan olmasınlar. Zaten millet gergin.




- Absurdistan / Veit Helmer ( Almanya )

- Diarios de motocicleta ( The Motorcycle Diaries ) / Walter Salles ( Arjantin )

- Je vais bien, ne t'en fais pas ( Don't Worry, I'm Fine) / Philippe Lioret ( Fransa )

- Reconstruction / Christoffer Boe ( Danimarka )

- Soom / ( Breath ) Kim Ki Duk ( Güney Kore )


demek inanç böyle sömürülüyormuş.

Anton Chigurh: What's the most you ever lost on a coin toss?


No country For Old Men
filminin en gergin sahnelerindendir kendisi.


Malum Hollywood'un başı çektiği sinema sektöründe diğer kıtaların yapımları çok fazla ilgi çekici olmazsa özellikle takip edenler dışında pek bilinmez.Kore sineması da 90ların ortalarından itibaren dikkat çekici eserler ortaya koymaya başlamıştır.Hollywood'da son dönemde birçok Kore yapımı filmin yeniden uyarlanması da bunun ispatı niteliğinde.Son dönemde Hollywood yapımcıları tarafından yeniden uyarlanan Kore yapımı filmlerden başlıcaları My Sassy Girl,A Tale of Two Sisters(The Uninvited ismiyle) ve 2010da gösterime girmesi beklenen Oldboy.Kullanılan dil,tepkilerin farklı oluşu , insanların yaşayış şekli olarak kendine has bir yapısı olması Kore sinemasının kurgu ve anlatımda öne çıkan yönleri.Ülkenin dışa açılmış en önemli yönetmeni hiç kuşkusuz Kim Ki-Duk.Bir nebzede olsun Nuri Bilge Ceylan'a benzetilebilir.Korede yaptığı işler fazla ilgi çekmesede ülke dışında hatrı sayılır bir kitlesi vardır.Kim Ki-Duk filmlerinde özellikle sembol kullanımı,duyguların sözsüz ifadeleri önemli yer tutar.2006 yapımı Shi Gan (Time) ise yönetmenin bu özelliklerinden uzak bir yapımdır.Filmi kısaca tanımlayacak olursak;

Paranoya,aşk,kıskançlık,estetik ve alışkanlık kavramları filmde ön plana çıkar.


Time'da tüketim toplumunda mekanikleşen insanın, 'zaman' içinde herşeyi tüketen insanın aşkı da tüketmesi ve tükenen aşka çözüm ele alınmış.2 yıldır birlikte olan Seh-hee (Ji-Yeon Park) ve Ji-woo (Jung-woo Ha) arasında başlayan kavgalar Seh-hee'nin sevgilisinin artık sahip olduğu yüzden sıkılmaya başladığını düşünmesi ve bunun neticesinde ortadan kaybolmasıyla film izleyiciyi kendine çekiyor.Şehir hayatının artık içine işlemiş olan yeniyi daha çabul elde etme,uzun ilişkilerde zaman zaman kendini gösteren 'sıkılma' kavramı ve aşkın giderek yerini var olan duruma alışmış olmaya bırakması sonucu gelinen noktayı bizlere sunuyor Time.Hepimizin ilişkilerinde sahip olduğu kaygılardan biridir sıkılmak.Karşımızda ki insanın bizden sıkılmış olabiliceği,bizi bırakabiliceği veya aldatabiliceği kaygısı ilişki içinde her daim vardır.Film de bu kaygı neticesinde ortadan kaybolan Seh-hee'nin estetik ameliyatla yüzünü değiştirmesi ve 6 ay boyunca ortalıkta gözükmeyerek sevgilisinin karşısına farklı bir kimlikle ortaya çıkması,geçen zaman içerisinde durumu kabullenmiş olan Ji-Woo'nun da bu 'yeni' tanıştığı kişiyle aşka yelken açması olarak özetlenebilir.Biz 'zaman'ı daha çok Ji-Woo'nun gözünden izliyoruz.Sonuç olarak hastalıklı denebilecek derecede paranayoklaşma sonucu girilen estetik müdahale ve sonrası bir takım endişeleri kısa sürelik de olsa rafa kaldırabilir fakat kalıcı çözüm olmadığı aşikardır.


Yapımla ilgili kişisel fikrim ise Kim Ki Duk'un fiziksel değişimin insana uzun vadede pek mutluluk getirmeyeceğini ve bu yönde yapılan kişisel değişimlerin bir döngüye giriceği,aşkın fiziksel yönler dışında daha çok ruhsal boyutta olması gerektiğini bizlere çok güzel bir dille anlattığı yönünde.Son söz izleyin bu filmi.

Ankara Uluslararası Film Festivali, Gezici Festival, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Ankara Kızılay ve Çevresi Esnaf Dayanışma Derneği ve United Design'ın destekleriyle Çankaya Belediyesi tarafından düzenlenen 'Kısa Film Günleri' sinemaseverleri yazlık sinema tadıyla yeniden buluşturacak. Pek çok festivalde övgüye değer bulunan kısa filmlerden oluşturulan programda 58 film sanatseverlerle buluşacak.

Ankara'nın en büyük üç film festivalinin ilk defa bir araya gelmesiyle oluşan kısa film günleri, bu yıl Ankara'da sinema adına yapılmış en büyük organizasyonlardan biri. En sevilen ve festivallerden bol ödülle dönmüş 58 başarılı kısa filmin gösterileceği bu organizasyon, 21-30 Ağustos 2009 tarihleri arasında akşam saat 21.00'de Kızılay / Sakarya Caddesi'nde başlayacak.

Açıkçası organizasyonun yapılacağı söylenildikten bu yana işin içerisinden takipte olduğum için çok özenle seçilmiş 58 filmle karşılaşacağınızı söyleyebilirim. Birçoğu sadece festivallerde denk gelirseniz izleyebileceğiniz çok başarılı yapımlar. Ve bu yaz aylarında sıcaktan bunaltmayan bir vakitte, üstelik ücretsiz bir şekilde keyifli bir zaman geçirebilirsiniz.



Şu an broşür tam anlamıyla dağıltılmadığından ufak bir taslak yukarıda yer alan.


# Film Önerileri #


1. Gün: Kesinlikle Beyinsiz'i izlemenizi öneririm. Sanıyorum daha önce de bahsetmiştim izlediğim en güzel Türk animasyonu diye. Birinci güne ek olarak: Kırmızı Başlıklı Kız, Pencere, Büyük Planlar, Gülen Köpek.

2. Gün: Doğum, Karşılaşma, Tarihi Erkekler Yazar, Oyun

3. Gün: Duyarlılık, Simone, Süt ve Çikolata

4. Gün: Hanımefendiler, Violetta, La

5. Gün: Son Yolculuk, Oyuncaklar Ülkesi

6. Gün: Toz, Ortalama 40 Çöp, Adres Soran Adam

7. Gün: Evimizde, Biz Cennetteyken, Sessizlik, Elektrik Ağacı, Megiddo, Unus Mundus, Tavuk Kanatları


Oldum olası edebi eserlerin sinemaya uyarlanmasına önyargıyla yaklaşmışımdır. Zira beklentileri karşılamadığı taktirde eleştirilere en fazla maruz kalacak olan yapımlardır. Edebi eserle aynı isimle sinemaya aktarılan Choke'da aynı eleştirilere şu aşamada maruz kalmış durumda. Chuck Palahniuk'un ilk romanı Fight Club'ın David Fincher sayesinde ulaştığı başarı haliyle beklentilerin diğer romanlarının uyarlamaları içinde yüksek tutulmasına neden oldu. Oysa yönetmen Clark Gregg'in önünde çok iyi bir örnek vardı.David Fincher'ın karkaterleri sinemaya aktarma başarısı, Chuck Palahniuk'un eserindeki (her eseri bu yönde) karamsar karanlık durumu anlatmadaki başarısı diğer uyarlamalar içinde bir önkaynak gibi.

Yönetmen koltuğunda oturan Clark Gregg'in yönetmenlik adına ilk deneyimini iddalı bir edebi eser olan Choke'ın uyarlaması olarak seçmesi çok riskli bir tercih.İlk deneyiminde iddaalı bir yapımla izleyiciyle buluşmak anlaşılır bir neden olabilir ama uyarlamanın yeterli olmaması durumunda yönetmenlik kariyerine kötü bir adım atmakta söz konusuydu.Bundan önceki kariyerinde çeşitli sit-comlarda oyunculuk yapmış , rol aldığı yapımlardan en bilineni ise 'The New Adventures of Old Christine'.Choke'da ayrıca Dunsboro kolonisinin Lordu Charlie karakterini canlandırmıştır.Esas karakterlere gelecek olursak Victor Mancini karakterini Sam Rockwell , Victor'un en yakın arkadaşını Danny'i Brad William Henke, Ida Mancini karakterini Anjelica Huston ve Paige Marshall karakterini Kelly Macdonald canlandırmıştır.Karakterlerle ilgili söylenebilicek pek birşey yok kurgudan dolayı pek dikkat çekici performans sergileyemeselerde özellikle Ida Mancini rolü için seçilen Anjelica Huston'ın yerinde bir tercih olduğunu söyleyebilirim.Ayrıca Chuck Palahniuk severler filmde birkaç saniye de olsa gözüken yazarı hemen farkedeceklerdir.:)


Filmle ilgili eleştiriler ise Fight Club'dan ve yazarın diğer eserlerinden yola çıkarak söyleyebiliceklerimiz okuyucunun zihninde gerçekleştirmiş olduğu karamasar havanın uyarlamaya aktarılamaması,yazarın eserlerinde olayları ana karakterin dilinden anlatması herkes tarafından bilinen birşey fakat yönetmenin özellikle buna pek başvurmaması ve de yapımı Victor Mancini'nin içsel monologlarından mahrum bırakması anlaşılır değildi.Filmde Victor Mancini'nin küçüklüğüne pek dönülmemesi ve annesi Ida Mancini'yi sadece bir uyuşturucu bağımlısı gibi göstermesi filmin diğer eksileri. Anti kahraman olan Victor'un kitaptaki etkisini de filmde pek göremiyoruz.Bunun yanısıra eserden paragraf paragraf kırpılarak önümüze sunulmuş bir havası vardı ve kitaba tamamen bağlı kalmaması da beni hayalkırıklığına uğrattı açıkcası.Bu kadar olumsuz yönlerini yönetmenin ilk denemesine de bağlayabiliriz sürenin böyle bir eser için çok kısa olmasına da zira film 90 dakika sürüyor.Filmin derdini anlatması için çok kısa bir süre.Chuck Palahniuk , romanın arka kapağına eserle ilgili 'eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz vazgeçin.Kendinizi kurtarın.Televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır....' ile başlayıp devam eden bir paragraf yazmıştır.Benim de film uyarlamasıyla ilgili düşüncelerim bu yönde fakat aradaki fark filmi eleştirmek icin olduğu.Şimdi gözlerimizi 2010 da gösterime girmesi beklenen İnvisible Monsters (Görünmez Canavarlar) filmine çevirdik.Bari kapanışı da kitaba uygun yapalım.


'Başarısız bir yapım' doğru ifade olmayabilir ama ilk akla geleni.

Yönetmen Tony Gatlif'in Sulukule'yi gezdiğini ve ardından Sulukuleyi anlatan bir de film çekmek istediğini sanırım Gadjo Dilo yazısında söylemiştik. Sulukule için bir şeyler yapmak isteyen biri daha var ki bu icraatına da başladı ; Eugene Hutz.
( bu arada bıyıklarım Alain Delon olmaktan çıktı Eugene Hutz oluyor sanırım)


Blogta şarkıcılığında ziyade oyunculuğuyla konuşulsa da malumunuz üzere kendisi şarkıcıdır (aman allahım neler öğreniyoruz). Ve devam etmekte olan konser turnelerinde çalmaya başladığı Sulukule için yazılmış bir şarkı var; Educate Thy Neighbour.

Uyandır komşunu
Kentsel dönüşüm tuzağına
Yeni bir otopark adına
Kültürün üstüne dökülen asfalta
Uyandır dostum komşunu
İzah et ona, nedir hadise
İster poker çevirirken
İster sevişme ertesinde sigara içerken


Anlaşılan bazıları bizden daha duyarlı.

Benim oldukça hoşuma gitti şarkı.
Dinlemek ve sözlerine bakmak için şuraya bi tık alayım => Tık


Belki bunlar da ilginizi çeker..
Seksi çingene fotoğrafları için Tıklayın


Bu duyguyu ilk ne zaman hissettim tam hatırlamıyorum ama evde tek başına ( home alone) filmini izledigimde Macaulay Culkin'e cok imrenmistim.Sonuçta o da benim gibi bir çocuktu ve göz önünde olan ve kendi çapında başarılı biriydi.Hayranlıkla bakakaldığımı hatırlıyorum,garip bir duyguydu o zamanlar için.

Oysa ki 6-7 yaşlarında bizim yapmamız gereken tek şey gece erken yatıp okumayı bir an önce sökmekti.Büyüdükce daha da çeşitleniyor bu örnekler.10lu yaşlarımın başında patlamıştı küçük ibo ve harika çocuk onur.O da çocuk diyorsun ama şarkı söyleyip albüm yapan başarılı olmaya çalışan bir çocuk.Tv çok önemli bir araçtı o zamanlar şuanki internet yaygınlığı olmadığından( yaygın olsa bile napıcaksın? zira çocuksun) ve küçük aklın herşeye basmadığı icin hayranlık duyuyorsun Tv basında oluşanlara.Ve işte bu vakitler benim ne eksiğim var demeye başladığım zamanlardı.Bu imrenme olayı gençlik dönemine girince yerini kıskançlığa bırakıyordu zira Macaulay Culkin gitmiş küçük şarkıcılar gelmişti onlar gitti yerlerine başka özenilecek insanlar geldi ve değişim her zaman devam etti.Biraz da birşeyler başarma çabası değil miydi spora yönelme veya enstrüman çalma çabası?Bu uğurda onca gencin hayali değil miydi garajdan çıkıp Metallica olmak veya estetik hareketlerle rakip kaleye ilerlemek...

Oysa ki zaman ilerledikçe ve elde varolan tek başarı okul takdir belgeleri olunca pek de mutlu olamıyor insan.Geçici mutluluklardı ozamanlar Ayşe veya Ahmet'in benden düşük not alması.Hep daha iyiyi isteme,hep birşeyleri başarma,göz önünde olma,ilgiyi üzerinde toplama çabaları ve sadece bende değil bir neslin çoğu böyle idi.Bir zamanlar çocuk olan 80'lerin orta kuşağı artık genç diye tabir ediliyordu.Her başarılı insan göze batmaya başlıyor benden başarısızlar pek de dikkat çekmiyordu.Yaşam da böyle devam eder gider işte.Hep en iyiyi kovalayıp onun peşine düşme hevesi hiçbirşeyde tat bırakmaz...

Peki nedir bu yazının amacı neden yazılmıştır?Esası şudur Fight Club filmini izlemem çıkış tarihine göre biraz zaman almıştı ve kitabını da sonrasında okudum.İlk izlediğimde en cok üzerinde durdugum noktaydı Tyler Durden'ın her kullandıgı kelime."Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük, ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor..." Bu kelimelerdi biraz aydınlanmamı hiçbirşeyi eskisi kadar takmayıp kendi yolunda ilerlememi sağlayan.Herkesin bildiği belki sıradan şeyler bir başkaldırış olmuştu benim adıma.Biraz da bundandır Tyler Durden sevgimiz.



Merhaba arkadaşlar ben Erdal gün itibariyle blogda yazmaya başlamış durumdayım umarım kaynaşma devresi kısa sürer.Zaman içinde zaten birbirimizi daha yakından tanıyacağamızı umuyorum.

Juilliard'daki ikinci yılında şizofreniye yakalanan müzik dahisi Nathaniel Ayers'in, hastalığının ilerlemesi üzerine evsiz barksız kalarak Los Angeles sokaklarına düşmesinin ve hayatını keman ile çello çalarak sürdürmeye çalışmasının, gerçek öyküsünü anlatan bir film The Soloist. Jamie Foxx Nathaniel Ayers'i canlandırırken, Robert Downey Jr.'sa Ayers'i keşfeden ve onunla ilgili yazılar yazan bir gazeteci olan Steve Lopez'i canlandırıyor.

Los Angeles sokaklarında sadece iki teli sağlam kalmış kemanıyla dolaşan bir adam hayal edin. Hayatındaki en büyük aşk müzik ve Beethoven. İnsanların arabalarının camlarından sigara izmariti atmasına tahammülü yok. Gerçek müziğin sokaklarda olduğuna inanan bir adam. En büyük hayalin ne sorusuna, kemanımın kopan telleri diye cevap verecek kadar müziğe bağımlı. Aslında hayatını sürdürebilmesinin tek yolu da müzik. Çünkü Juilliard'da ikinci sınıftayken bir senfoni provasında aniden şizofreni krizi geçiriyor ve elindeki tüm fırsatlar bir anda kayıp gidiyor. Ve zaman zaman kafasının içinde yankılanan şizofrenik sesleri duymamak için de müziğinin sesine ihtiyacı var.


Steve Lopez, Times'da sürekli hikayeler peşinde koşup bunları kaleme alan ünlü bir yazar. Bir gün bisiklet kazası geçiriyor ve tesadüf eseri yolda yürürken Beethoven heykelinin altında keman çalan Nathaniel'le tanışıyor. Upuzun adını harf harf heceleyen ve nefes almadan konuşan bu adamın hikayesini, başlarda sadece "hikaye anlatmak" maksadıyla yazmak istiyor. Fakat hayatında birçok eksiklik olan ve "inanma" boşluğu çeken Steve için, Nathaniel Ayers bir hikayeden öte gerçek yaşam öyküsü haline geliyor.


Jamie Foxx'un inanılmaz performansının üstüne, Robert Downey Jr.'un oyunculuğu eklenince ortaya mutlaka izlenmesi gereken bir film çıkıyor belki ama, bu film "gerçek bir hikayeden uyarlama" olmasıyla daha çok göz dolduruyor sanki. Elinizdeki tüm imkanları kaybettiğiniz anda tek bir şeye yönelip ona bağlanır mısınız, hayatınızı ne olursa olsun kendi doğrularınızla yaşar mısınız, diye sorular sorduruyor film aynı zamanda seyircisine. Kısacası eleştirmenlerden de olumlu not alan The Soloist, izlemeniz gereken filmlerden sadece biri.

"Beethoven ile Mozart'ı ışığın geldiği şu pencerede hayal ediyorum. Bizim gibi acıkıp, susuyorlar. Melekler kadar güzeller."

Mola için ayrılan sürenin de sonuna geldik. Zaten kaptan bize fazla süre tanımamıştı. Az-çok kafa toparlar gibi olduk. Yokken buralar nasıldı diyemicem çünkü ara ara kaçamaklarla biraz bakındım ( bi bok yoktu :) ). Bu üstteki bavulun sırf foto olsun post dolsun diye oldugunu da düşünmeyin sakın. İçinde bir takım zırzavatlar var.

Ne gibi mesela?

Yazarlarımız var içinde. Boş yer var diyerekten birkaçyazar daha attık içine, sonra sıkıştığımızı düşünerek çıkardık bir ikisini. Arada kimler gitti, kimler kaldı bilinmez ama herkes bi mutlu halinden.

Sonra yeni yazı dizilerimiz var içinde. Tatilde boş durmadık ya, düşündük birkaç şey, oluşturduk taslaklarını, sadece toparlayıp size sunması kaldı.

Adettendir bir de sizlere özel hediyelerimiz var (bunu sıçtım).

Aslında 10 gün desek de sezon arasına, ben bu sigara yasağına pek alışamadığımdan olsa gerek yakıp bi sigara, oturup "tatil bitti" yazısını gireyim istedim. Oysa ki o kadar da video izlemiştim "sigarayı bırakmanın en kolay yolu" adında. Videonun sigara içmeyeni sigaraya başlatacağını bile düşünüyorum artık.

Her neyse, size Halit Kıvanç sunumu ile hoşgeldiniz çekmek isterdim ama yok, siz daha iyilerine layıksınız deyip hepinizi baştan aşağı yaladıktan sonra Sigara Yanıkları blogunun 2. sezonunu açmış bulunuyorum.

Yowza! Yowza! Yowza!