FilmEkimi'nde en çok beklediğim filmdi 'Humpday'. Hiçbir sorun yaşamadan hem de ucuza izleyebilmem yerinde oldu gerçekten. Yönetmeni, senaristi hatta oyuncusu Lynn Shelton'ı tanımazdım ama tanımak için çok büyük bir neden verdi bana bu filmiyle. Önemli üç karakteri Mark Duplass, Joshua Leonard ve Alycia Delmore oluşturuyor. Film Sundance'te büyük ödül için yarışmış ve eve Jüri özel ödülüyle dönmüş. Buradan filmin tarzını çıkarmak zor olmasa gerek.


'Humpday' iki üniversite arkadaşının uzun yıllar sonra tekrar bir araya gelmesini anlatıyor basitçe. Bu arkadaşlardan Ben, evli, düzenli bir işe ve sıradan ama mutlu bir hayata sahiptir. Andrew ise Ben'in tam tersi biçimde, göçebe bir şekilde yaşamaktadır ve bir iş için geldiği Seattle'da gecenin ikisinde eski okul arkadaşı Ben'e uğrayıp, geceyi orda geçirmeye karar verir. Andrew'ın bulduğu Ben, aradığıyla pek örtüşmez, en azından o gece için. Bir sonraki gün Andrew yine kendini göstermiş ve çoktan bir kızla tanışıp, akşamı orda geçirmeye karar vermiştir. Andrew'ı alıp, evde Anna ile birlikte yemek için götürmeye gelen Ben, bir süre sonra ortama alışır ve Anna'yı unutup, akşamı orada Andrew ve yeni tanıştığı 'rahat' insanlarla geçirir. Laf bir şekilde yerel bir gazetenin düzenlediği 'Hump-fest', diğer bir deyişle sanatsal porno festivaline gelince, herkes neler yapıp katılacağını anlatır. Kafaları iyi olan Andrew ve Ben de yeni bir ortamda ezik kalmamak için beraber katılacaklarını söylerler. Daha önce hiç yapılmamış bir şey yapacaklardır. Bu film gayliğin ve pornonun ötesinde olacaktır, çünkü içinde iki arkadaş- heteroseksüel erkek olacaktır. Ben, bu düşüncelerle o akşam bir otel odası bile ayarlar. Ertesi sabah uyanınca ikiside bu işin pek iyi bir fikir olmadığını idrak eder ama hiçbiri çekilmeyi erkekliğine yediremez ve diğerinin çekilmesini bekler. Neden bunu yapamayacaklarına dair nedenler bulurlar karşılıklı olarak ve doğrudur bu nedenler. Özellikle Ben'in eşine bu olayı nasıl anlatacağı büyük bir sorundur. İşte bu noktadan sonra "yapacaklar mı acaba?" sorusunun cevabı üzerine eğiliyor film.


'Mumblecore' denen bir türün çok başarılı bir örneği 'Humpday'. Mumblecore ise çok düşük bütçeyle, doğaçlama senaryolarla, insan ilişkilerini konu alan filmlere verilen ad oluyor. Türünün bütün özelliklerini gösteriyor film. Çekimlerde 2 adet dijital kamera kullanılmış, ki bu size beraber oturup, konuşuyormuşsunuz hissi veriyor. Bu histe sadece kameraların katkısı yok tabi ki. Oyuncuların inanılmaz doğal performanslarının bunda payı olmadığını söylemek haksızlık olur. Senaryonun kısmen oyunculara bırakılmasının meyvelerini çok iyi almış yönetmen. Ortaya harika diyaloglar içeren sahneler çıkmış. Bunca güzel özelliklerine rağmen, eğlenceyi son 25-30 dakikasına taşıyamamış malesef film. İki arkadaş otel odasına girdikleri anda bir duraksama oluyor. Fiziksel komediyi kaldıramıyor sanki film ve sahneler gereksizce uzamaya başlıyor. O garipliği ve rahatsızlığı vermeyi denemiş yönetmen ama bunda pek başarılı olamamış. Daha önce Baghead'in yönetmen koltuğunda gördüğümüz Mark Duplass burada oyuncu olarak çıkıyor karşımıza ve tüm filmi sırtlıyor neredeyse. Diğer başrollerde çok iyi oynuyor belki ama Mark Duplass'ın gölgesinde kalmaktan kurtulamıyorlar bence. Son yarım saatine rağmen, iyi bir film çıkmış orataya. Yönetmeni Lynn Shelton'u ve başrolü Mark Duplass'ı takip edilecekler listemize eklemeye yetiyor en azından.



Nuri Bilge Ceylan'ın fotoğrafçılığı ve bunu sinematografik öğelerde kullanma becerisi,anlattığı hikayelerin durağanlığı ve özellikle Uzak filminde birkaç ayrı sahnede görülebilicek olan Tarkovsky'e saygı duruşu mahiyetinde yapılan göndermeler.Andrei Tarkovsky'nin etkisinde kalmış olduğuna hiç şüphe yok.Severiz ikisinide.


Biraz eskilerde kaldı ama Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filmi, belki de insanın her yaşında, her döneminde tekrar izlemesi, dönüp dönüp tekrar bakması gereken bir film. Bir kez izlendiğinde bunalım filmi olduğunu düşündüren belki, ama sonra izlendiğinde insana umutlar verebilen, hangi yaş, hangi dönem, hangi mevsim, haftanın hangi günü izlendiği önemli bir etken olan bir film.

Yusuf rolünde, Nuri Bilge Ceylan'ın kuzeni Emin Toprak, 2003 Cannes Film Festivali'nde törenden sadece birkaç ay önce bir trafik kazasında hayatını kaybettiği için göremedi en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldüğünü. Yusuf'un trajedisi bir anlamda Emin Toprak'ın hayatına da mı yansıdı bilinmez. Nuri Bilge Ceylan ise Cannes Juri Büyük Ödülü'nü kendi elleriyle aldı Uzak ile ve daha bir çok ödül layık görüldü bu filme. Ödüller mi kriterdir bir filme tartışılır. Bir filmin ödülü, herkes için ona ne layık görüyorsa odur aslında ve az önce söylediğim gibi günün her saatinde bile bambaşka ödüller verebilir bir kişi bu filme. Daha birkaç hafta önce Nuri Bilge Ceylan, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Yine dediğim gibi, ödüller sizin için ne kadar önemlidir bilmem ama Nuri Bilge Ceylan twitter sayfasında "Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülümutluluğu" dediğine göre buna sevinmiş olmalı.

Mahmut ve Yusuf. Kendi dünyalarını başkalarınınkine açmaya ya da bazen kapamaya çalışan, bazen uzak duran, bazen de yakın durmayı beceremeyen iki kişi. İzlediğimiz iki dünya, iç içe geçen ama bir türlü birbirine uymayan, ama aslında zaten başka hiç bir dünyaya uyamayan iki dünya. Başkalarına karışmak istemediklerinde ister istemez birileriyle karşılaşan ve çatışan, karışmak istediklerinde bir türlü ne kendilerini ne başkalarını kendilerine uyduramayan, savaşan, uğraşan, ya da kaçan, saklanan, gizlenen insanlar.

İstanbul, Cihangir, Kazancı, Fındıklı, İstiklal. Cihangir'in kalabalık, içe içe girip birbirinden gizlenen ama kaçamak bakışlarla denizi gözleyen evleri bu film için seçilmiş kusursuz ortamı oluşturuyorlar. Bunu en iyi Nuri Bilge Ceylan hissetmiş ve bilmiş olsa gerek, ne de olsa filmin çekildiği Mahmut'un mahremi rolüne bürünen ev Nuri Bilge Ceylan Cihangir'deki kendi evi.
Figüran hissi veren diğer karakterler. Kısacık sahnelerinde dünyalarını neredeyse tümüyle görebilmemiz mümkün aslında. Hepsinin sınırları arkasında gizlenişlerini, hepsinin apayrı bir dünya oluşunu ve diğer dünyalara korkarak girip sonra hemen ortadan kayboluşlarını Ceylan'ın ustalığına vermek lazım. Bu karakterlere figüran demek oldukça güç.
Yusuf'un Mahmut'un evine misafir olarak girişi, Mahmut'un mahremiyetine adım atışı çatışmaları başlatan nokta oluyor. Ama ikisi için de bu çatışma hayatlarının ilk ve yegane çatışmaları değil. Halihazırda mevcut çatışmalarına birtanesi daha ekleniyor sadece ve biz buradan itibaren konuk oluyoruz. Mevcut çatışmalarını hissetmemek de mümkün değil, onları da öğreniyoruz zamanla.


Belki birisi mahremiyetini umursamıyor ve herkesi almak istiyor dünyasına ve diğeri tüm kapılarını kapatıyor, saklanıyor, çöküyor karanlık bir köşesine evinin ki pencerelerinden kimse görmesin onun orada olduğunu. Her zaman saklanıyoruz. Dost canlısı ve herkesle iyi anlaşıyor gibi görünmeye çalışsak da saklanıyoruz. Her zaman da başkalarını istiyoruz. Ne kadar gizlensek ve çitler çeksek de mahremiyetimizin etrafına, çok istiyoruz aslında birileri gelip atlasın o çitlerin üstünden diye. Dikenli teller çekiyoruz belki ama bir yerlerinde bir kusur, bir boşluk bırakıyoruz ve sonra bekliyoruz, birisi gelsin oradan girsin diye. Belki de bilerek yapıyoruz bunu. Çitler gizlesin ki, o buldukları boşluktan görebildikleri daha fazla merak uyandırsın istiyoruz.

Yusuf oluyoruz bazen. İstiyoruz ki, birbirine karışsın dünyalarımız başkalarınınkiyle. Peşinden koşuyoruz sokakta gördüğümüz her insanın. Her bir bakıştan, her bir tebessümden medet umuyoruz, alevleniyor içimizde o köprü aşkı. Göz göze aşklar yaşıyoruz. Biz yaşıyoruz, başkaları yaşamasa da o bakışlardaki aşkı, biz yaşıyoruz. Hor görülüyoruz. Başkaları görmese de içimizdeki bembeyaz bulutları, görüyorlar sanıyoruz. Dışardan nasıl göründüğümüzü bilmiyoruz, olduğumuz gibi sanıyoruz. Görebiliyorlarsa niye gelmiyorlar diye ağlıyoruz. Kendimizi uyduramıyoruz kimse'ye, kimse ise bizi bir türlü sevmiyor, kimse kendi dünyasında kalıyor hep, bizim dünyamıza ya hiç gelmiyor ya gelmekten korkuyor ya da çoktan başkasının dünyasına karıştırmış oluyor dünyasını. O kimse'den kaçmak istiyoruz sonra. Ufukta arıyoruz ümidimizi, kaçıp gitmek istiyoruz. Hayallerimize sığınıyoruz, ufak ya da büyük. Gidildiğinde dönülmeyecek yerler istiyoruz ya da döndüğümüzde her şeyi değiştirecek yerlere gitmek istiyoruz. Korkuyoruz, çünkü biliyoruz aslında ne gitmek, ne döndüğünde bulacağımız dünya yine de bizi hiç kimseye karıştıramayacak. Apaçık durduğumuz zamanlara üzülüyoruz çünkü ne zaman Mahmut'a ya da sokakta gördüğümüz birisine sarılmak istesek, kucaklamaya çalışsak, onlardan tokat yiyoruz. Kollarımız açık kalıveriyoruz sonra, yine kendi dünyamızda yalnız. Böyle böyle yaralar artıyor içimizde, gözlerimiz buğulanıyor. Uymaya çalışıyoruz sonra, kendimizi değiştirmeye çalışıyoruz, onlar olmaya çalışıyoruz ki belki o zaman bizi alırlar dünyalarına. Ancak bu da mümkün olmuyor,
kendimizden kaçamıyoruz.


Mahmut oluyoruz sonra. Pes ediyoruz. Kendimize bir dünya kuruyoruz. Ne şevkleri şevk olarak kalmış, ne aşkları aşk, ne üzüntüleri üzüntü. Her şeyden kaçıyoruz. Mahremiyet diyoruz, budur mühim olan. Kendi mahremiyetimizde kurduğumuz dünya bizim için hayattaki tek kıymetli varlıktır ve oraya kimse girmemelidir. Sinirleniyoruz birisi oraya adım atmaya çalıştığında. Öfkeleniyoruz, kuduruyoruz, kıskanıyoruz. Ama bir şeyler kavruluyor sanki içimizde, onu çözemiyoruz bir türlü, nedir eksik bu mahremiyette. Bu benimse, benimle tam değil mi zaten, niye eksik sanki bir şeyler, bilmiyoruz. Geride bırakıveriyoruz her şeyi kolayca. Eşi, sevgiliyi, arkadaşları, hayalleri, düşleri, hedefleri, hepsi birer "ruh konuşması" olarak kalıyor geride. Sanıyoruz ki artık hayat budur. Bu bulduklarımız, aslında bunlardı istediklerimiz eskiden beri. Bunların hayalini kurardık, yorulmuştuk ya hani o bütün kalabalıktan. Yıllar süren işkenceden yorulmuştuk, şimdi asıl istediğimiz hayalimize dönüyoruz. Sahte aşklar yaşıyoruz, kupkuru tatsız sevişmeler. Hayalimizde yaşadığımızı sanıyoruz. Hayallerimizin peşinden koştuğumuzu sanıyoruz, ta ki asıl gerçek hayallerimizi terkettiğimizi, hayal sandıklarımızın safsatadan ibaret olduklarını farkedene kadar, olmak istediğimiz kişiden bizi çok uzaklaştırdığını farkedene kadar. Farkettiğimiz, bırakılan eşin başkasıyla mutluluğu, arkadaşların bambaşka dünyaları ve devam eden aşkları, hedeflerimizden sapıp küfrettiğimiz maddelerin müptelası oluşumuz, eskiden kime hakaret ettiysek şimdi onlara dönüşmüşlüğümüz, yorulmuşluk, yavanlık, kupkuru, soğuk, damakta sevimsiz bir tad hepsi elde ettiklerimizin. Pişman oluyoruz belki, içimiz burkuluyor. Koşmak istiyoruz geri gitmek istiyoruz onca yolu. Yusuf'a sarılmak istiyoruz, hor görüşümüzden pişman oluyoruz ama bakıyoruz ki Yusuf gitmiş. Aşkı yaşadığımız eşe dönmek istiyoruz ki, o eş hiç dönmeyecek şekilde kaybolup gitmiş. Hatta sonra kuru tatsız sevişmeleri bile paylaştıklarımızın başka hayatlara kaçtığını öğreniyoruz. Elimizde yine sadece mahremiyetimiz, bir de Yusuf'un unuttuğu, önce hor gördüğümüz, şimdi ise şevkle içeceğimiz bir sigara kalmış.

Bakıyor kalıyoruz sonra kendimiz sandığımız şehrimize. Ordan bir ümit, bir vapur düdüğü, bir martı, yüzümüzü acıtarak ama şefkatle yalayacak bir rüzgar bekliyoruz. Bekliyoruz ki gelsin ve bize desin; tamam sen busun, bu senin dünyan ve sen böyle olmaya mahkumsun. Mahkumiyetten öte, sen aslında böyle mutlusun. Böyle olmalısın, pişman da olsan, böyle kalmalısın. Bazen biraz içimiz sızlıyor belki ince ince, yavaştan kırmızalaşan taze yara gibi. Ama ne olursa olsun, uzak duruyoruz. Herkese her şeye, gelmek isteyenlere ve gidenlere, ve gitmek istediklerimize bile uzak duruyoruz. Kendimizi böyle koruyoruz. Mahremiyet namusumuz, yalnızlıksa kederimiz. Pişmanlık mı, gelir geçer onlar yakarsın bir sigarayla küllenir gider.

Böyle dedi Ceylan, en azından bana böyle dedi. Hissettim ki bugün çok Mahmut'um ya da çok Yusuf, bilmiyorum. Bildiğim tek şey vardır ki, uzak her yer bana.

KONUK YAZAR: Alper Kemal Koç

"Kuşlar çığlık atarak kara gökyüzünde uçuşuyor. İnsanlar sessiz, beklemek kanıma acı veriyor." Mesa Selimovic

Romalı şair Horatius'un çarpıcı bir sözü var.“Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur”(Ne gülüyorsun? Değişik isimlerle anlatılan, senin hikayendir).Birlikte yaşayan iki milleti ayıran Berlin Duvarı da,Batı Şeria ile Doğu Kudüs'ü ayıran duvarda aynı sebeptendir.Halkını yüzyıllarca birlikte yaşadığı diğer halktan ayırmak.Benzer örneklerde iç savaşları Balkanlardan Afrika'ya çokca duyduk,izledik. Ve her iç savaşın ardından unutuyoruz.Yeniden barış dolu bir dünya inşa ediyoruz hayallerimizde,silahlar olmasın diyoruz,ütopyalarımızı gerçek varsayıyoruz ta ki yeni bir iç savaşı duyana kadar.Oysa ki barışın istisna olduğunu artık anlamış olmamız gerekiyor.

Before The Rain özünde 3 bölüme ayrılan bir film.Kelimeler,yüzler ve resimler.Birbirine bağımlı 3 bölüm ve her bölümde olan savaş ile ölüm.Bu döngüde anlatmaya çalıştığı ise çemberin yuvarlak olmadığı.
"Zaman ölmez.Çember yuvarlak değildir"

Kelimeler
Açılış sekansında yağmurdan hemen önce rahip Marko'nun sarfettiği "Zaman ölmez.Çember asla yuvarlak değildir"sözü filmin tamamına etki yapıyor.Savaşın,iki etnik kökenin arasında kalmış olan müslüman kızı Zamira'nın kiliseye sığınması ve onu koruyan rahip Kiril'in dilini bile bilmeden onunla kaderini bir tutma eylemi savaşın olduğu topraklarda aşk kelimesini hatırlatıyor bizlere ama unutmamız gereken iç savaşta aşkın önemi yoktur.

"Ölümün gölgeli vadisinde yürümeme rağmen,hiçbir şeytandan korkmuyorum.Çünkü sen benimlesin."

Yüzler
Filmin spot cümlesi "yüzleri tanıdığınızda hikayeyi de anlamaya başlayacaksınız" idi.Kocası ile başka bir adam arasında kalmış Anna üzerine yoğunlaşıyor herşey.Arka planda savaşa ait fotoğraflar,Londra'da duvarda yazan "Zaman ölmez.Çember yuvarlak değildir" sözü.Ülkesine dönmeye hazırlanan Alex Anna'yı arkasında bırakıp kendini ait hissettiği yerlere dönme kararını veriyor.

Resimler
Resimin bütünleyici parçasına geri dönüş.Emperyalist güçlerin körüklediği savaşa Uluslararası teşkilatların müdahale etmemesi de bir o kadar acı verici.

-Birleşmiş Milletler nerede?
-Haftaya cesetleri toplamaya gelirler.

Bu replik özünde barışı korumayı ilke edinmiş Uluslararası teşkilatların bu savaşa nasıl baktıklarına dair yerinde bir eleştiri.Alex'in Annayı geride bırakmasının esas nedenlerini anlamaya başlıyoruz.Balkanlarda hiçbirşeyin eskisi gibi olmadığını anlaması,eline silah geçenin milletinden olmayanı bir hiç uğruna öldürebiliceğini farketmesi ve sevdiği kadının kızını korumaya çalışması ile 'yağmurdan önce'ye kadar yaşananlara dönüyor ama dedik ya iç savaşta aşkın değil sadece akıcak olan kanın önemi vardır.

"Barış istisnadır.Kural değildir."

Yağan yağmurun intikam duygusunu,akan kanları temizlemediğini ve çemberin gerçekten yuvarlak olmadığını,yaşananların hepimizin kıyısından köşesinden dahil olduğumuz insanlık dramının sadece kompozisyon haline getirilmiş bir örneği olduğunu farkediyoruz.Sorunun sadece halklar arası savaş olmadığını,ihtiraslar sonucunda insan olmanın suçu getirdiğine tanıklık ediyoruz.Kan bağı veya farklı bir milletten olmak önemli mi?Önemsiz olduğunu ölümlerden görüyoruz.Örnek mi? Zamira ile Alex'in ölümleri yeterlidir sanırım.

"Her şey cesarettir. Yapamadığını, yine de yapmak. Kokusu bile yeterdi. Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu. Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku. O, muhteşem boynunu bana doğru çevirip, manzarayı izliyordu. Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum. Bu şekilde yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken, aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde... Bir şey yapma zamanıydı. Bir şey söylemeliydim. Ama benim tek söylediğim hiçbir şey zaten. Sadece gidebilirim. Ve gittim..."

Archlord isimli internet üzerinden oynanan rol yapma oyununda, yarattığı karizmatik ve güçlü karakterinin aksine Ben, gerçek hayatta okulda sürekli itilip kakılan, dışlanan bir çocuktur. Hayatında aynı oyundaki gibi saygı duyulan bir karaktere sahip olma hayaliyle yaşayan Ben, oyunda tanıştığı Scarlite ismindeki kızla tanışınca işler Ben için farklı bir hâl alacaktır.


Ben'in karakteri olan Ben X, okunuş itibariyle Hollandaca "(ik) ben niks." cümlesiyle aynıdır. Yani, "Ben bir hiçim." Ben X başlangıç olarak otistik bir çocuğun 'normal' insanlar içindeki yalnızlığıyla başlasa da, filmin devamında aslında durumun otizmle çok alakalı olmadığını görüyoruz. Hayatını Archlord adlı internet oyununa ve orada yarattığı karaktere adayan Ben, 'normal' hayatta, 'normal' insanlarla nasıl başa çıkacağını bir türlü bilemeyen bir çocuktur. Sabahları yüzünü yıkamak için ayna karşısına geçtiğinde önce yarattığı Ben X'i görür ve 'dünyanın efendisiymiş' gibi hisseder. Sonra aynaya dikkatlice bakar ve otistik Ben olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Odasından çıkıp her sabah istisnasız ona söylenen "Günaydın." kelmesine bir türlü anlam veremez. "Sabah güzel olsa da olmasa da insanlar hep bunu der: Günaydın. Asla günün kara demezler mesela." Yani hiçbirimizin önemsemediği ve ritüel haline gelmiş şeylerdeki detaylara takılan bir çocuktur o. Bu yüzden de okulundaki diğer çocuklar gibi ağaca baktığı zaman sadece ağacı görmez. Dallara takılır ve ağacı unutur.


"İntihar etmenin bir avantajı var. Kurbanı çok uzakta aramak gerekmiyor."

Bugüne kadar intihar ve hayattan vazgeçme üzerine çok fazla film çekildi. Birçoğu yapım aşamasında harcadığı parayla kalırken, birçoğu da seyircisi üzerinde derin izler bıraktı. Buna verilebilecek en yakın ve en güzel örnek kuşkusuz Wristcutters: A Love Story. Ama Ben X de ana teması ile başlı başına bir vazgeçiş ve intihar örgüsü. Ve Ben'in de aklında olan bir çok intihar sahnesi var. Filmi izleyenler çok iyi anlayacaklardır ki, bu filmdeki intihar, en güzel intiharlardan biri. Filmi izlemeyenler ise şunu bilsinler ki, hiç görmedikleri ve akla gelemeyecek kadar etkili ve sürprizli bir intihar sahnesi var filmde.


"Yine hikâyemi tekrarlamalıyım. Benim hikâyem nedir? Normal değildim, özeldim. Herkes böyle derdi. Kendini serbest bırak diyorlardı. Ama asıl beni onlar serbest bırakmıyordu. Sonra aniden bir teşhis koyabildiler. Hatalı bir beynim varmış: Otizm. Bende otizm var. Ya da otizmde ben varım. On iki yıl okumuş bir adam. Ama burnuyla oynamaması gerektiğini öğrenememiş." Diğerleri gibi gülüp eğlenebilen, hiçbir şey yokmuş, olmuyormuş gibi davranabilen biri olmadığı için, sürekli arkadaşlarının da eziyetine maruz kalan biri Ben. Yönetmen Nic Balthazar'ın gerçek bir hikayeden yola çıkarak önce kitabını yazdığı, sonra da senaryolaştırıp yönettiği film Ben X, gerçek hayatla, hayal edilen ve kurgulanan hayat arasında kalan insanların öyküsünü anlatıyor aslında. "Oyunlarda istediğiniz kişi olabiliyorsunuz. Ama burada sadece bir kişi olabiliyorsun. Şu aynada gördüğünüz herif. Ona her şeyi öğretmeliyim. Mesela gülmeyi öğretmek gibi." Tek bir hikayeden yola çıkarak günümüzdeki internet çılgınlığını, insanların internet dünyasında nasıl kendilerine 'her zaman istedikleri' karakterleri yarattıklarını ve 'gerçek hayatta' bunu yapamadıkları zaman yaşadıkları pişmanlık ve hayal kırıklıklarını anlatıyor film. Ben X'i canlandıran Greg Timmermans'ın üstün performansı ile yönetmen ve hikayenin de sahibi Nic Balthazar'ın etkileyici yönetmenliği birleşince, 'mesaj kaygısı' taşıdığını inkar etmeyen; ama sıkmadan mesajı içinizi işleyip aynı zamanda da Ben'in çaresizliğine kalkıp yardım etmenizi sağlayacak kadar başarıyla kotarılmış bir film izliyorsunuz. Eğer hayatın içinde bilmediğiniz ve belki de hiçbir zaman fark edemeyeceğiniz 'gerçek dramlardan' haberdar olmak istiyor ve sizin de tıpkı 'diğerleri' gibi yaşadığınız internet çılgınlığınıza uzaktan bakan objektif bir bakış açısı görmek istiyorsanız, Ben X mutlaka izlemeniz gereken bir film.

"İyi hissetmek istiyorsan, hissetmesini öğrenmelisin."


Futbolculuk kariyeri sırasında yaptığı sert faullerle ne fena bir kişilik olduğunu belli etmişti Vinnie Jones abimiz.Guy Ritchie'nin aksiyon-komedi tarzında İngiliz filmleri olan 'Lock Stock and Two Smoking Barrels' ve 'Snatch' yapımlarında sergilediği iş bitirici karakterler kişiliğine uygunluğundan gönlümüzde yer etmişti.Sonrasında rol aldığı bir dolu film.Yardımcı rollerle değil Mean Machine'de olduğu gibi başrolde olmayı daha çok hakediyor.Hitman filminde onun oynamasını isterdim mesela.Ve gönül isterki Guy Ritchie toplasın ekibi aynı kalitede filmler çeksin.Big Chris'in en güzel cümlesiyle son vermeli.

Big Chris:İt's been emotional.


Bu sene FilmEkimi maceram pek az filmle ve kötü bitmek zorunda kaldı. Bilet aldığım bütün filmlere gidemeyip, gittiklerimden de istediğimi alamadım malesef. FilmEkimi'nde zaten film seçme gibi bir lüksümüz olmadığı için ve bir filmde Monica Bellucci oynuyorsa o filmi izlemek farz olduğundan, gittik izledik bizde. Yönetmenin bundan bir önceki ve aynı zamanda ilk filminin üzerinden 7 yıl geçmiş. Bu zaman diliminde çok fazla şey izlemiş, çok fazla etkilenmiş, kafasında çok şey biriktirmiş olmalı herhalde, ki bu filminin tarzının ne olacağına bir türlü karar verememiş. Marina de Van'ın yönetmenliğini yaptığı bu filmde, Monica Bellucci'ye Sophie Marceau eşlik etmiş.


Jeanne (Sophie Marceau) başarılı bir biyografi yazarıdır. 8 yaşından öncesini hatırlayamaması, onu bu unuttuğu zaman dilimi konusunda çok meraklandırır ve annesinin ona anlattıklarından yola çıkıp çocukluluğunun romanını yazarak bu boşluğu doldurmak ister fakat yayımcısı onu reddedince çözemediği şeyler olmaya başlar. Öncelikle kocasının kamerayla çektiği ev görüntüleri ve kendi gördükleri uyuşmamaya başlar ve çok geçmeden kocası ve çocukları da başka insanlara dönüşmeye başlar. Kocasıyla beraber ona ne olduğunu çözmeye çalışırken, kendisinin de başka birine dönüşmesiyle iyice çileden çıkar, Jeanne(artık Monica Bellucci). Tanımadığı bir şehirde, tanımadığı bir evde, tanımadığı insanlarla yaşamak zorunda kalan Jeanne, bütün bunların cevabını hala başkasına dönüşmemiş annesinde aramaya çalışır. Annesinin evinde şans eseri bulduğu bir resimden yola çıkarak bütün bunların çocukluğunun hatırlayamadığı kısmıyla ilgili olduğunu düşünmeye başlar ve bunu araştırmak için yollara düşer.


Film güzel bir psikolojik gerilim olarak başlıyor aslında ama daha sonra bunu devam ettirmeyip, olayları karmaşıklaştırmayı ve hafif bir kabus havası katmayı deniyor ve böylelikle filmin bütün büyüsünü bozuyor. Bizde bu kadar güzel bir konun bile olsa, yapmak istediğin şeyi bilmediğin zaman ortaya nasıl bir film çıkacağına şahit oluyoruz. Filmdeki birkaç güzel şeyden biri efekt kullanımıydı. Karakterlerin yarı yüzlerinin başka birine dönüştüğü sahnelerde harikalar yaratmışlar. Oyunculara gelirsek, her ne kadar Monica Bellucci'yi çok sevsem de bu rolde Sophie Marceau daha başarılı olmuş sanki. Filmin son yarım saatinde çok fazla aşırı tepkiler veriyor Monica Bellucci, ona kıyasla Sophie Marceau daha tutarlı bir oyunculuk sergiliyor ve bence daha iyi Jeanne oluyor. Son bölümlerde Lynch tarzı şeyler denemeye kalkışıyor yönetmen ama pek başarılı olduğu söylenemez. Zaten çok geçmeden olayları çözmeye başlıyorsunuz yavaş yavaş ve bütün şeyler gereksiz gözüküyor. Belki çok fazla eksiği var benim gözümde ama seyirciyi geren bir hava oluşturmayı çok iyi becermiş, o konuda hakkını yememek lazım. Filmin bütününde bu kadar farklı olmayı denemişken, son sahnede klişelere başvurması olmasa ortalama bir film olabilirdi benim için ama malesef kötü.

Ayrıca hangi kadın Monica Bellucci'ye dönüşmeyi istemez, onu hala anlamadım. Sophie Marceau da kendi halinde güzel belki ama diğer tarafta Monica var.

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival 15. kez filmlerini yüklenip yollara düşecek.

Gezici Festival bu yılki yolculuğuna kendi evinde, Ankara’da, başlayacak. 4-10 Aralık tarihleri arasında Ankaralı sinemaseverlerle Batı Sineması’nda buluştuktan sonra 11 Aralık’ta Artvin’e doğru yola çıkacak. Son üç yıldır Kars’ta gerçekleştirilen Festival’in uluslararası yarışması bu yıldan itibaren Artvin Belediyesi’nin katkılarıyla Artvin’de düzenlenecek Altın, Gümüş ve Bronz Boğa Ödülleri’nin verileceği Uluslararası Film Yarışması 16 Aralık’ta sona erecek. Festivalin yerli ve yabancı konukları da bu yıldan itibaren Artvin Belediyesi’nin ev sahipliğinde Artvin’de ağırlanacak. Festival, Artvin’in ardından sınırları aşıp Makedonya’nın Üsküp kentine Türk filmleri ağırlıklı bir program götürecek. 18-20 Aralık tarihleri arasında, Üsküp Büyükelçiliği Tanıtma Müşavirliği’nin katkılarıyla gerçekleşecek yolculuğa, filmlerin yönetmen ve oyuncuları da eşlik edecek.

Yılın En İyi Filmleri Gezici Festival’de Yarışıyor!

Festivalin programı bu yıl yine sinemaseverleri heyecanlandıracak. Dünyada birçok önemli festivalden ödüllerle dönmüş on filmin Türkiye galaları Artvin’de yapılacak. Artvin Belediyesi yarışmadaki en iyi filme 10 000 Euro değerindeki Altın Boğa Ödülü’nü, ikinci filme 5000 Euro değerindeki Gümüş Boğa Ödülü’nü verecek. SİYAD Jürisi de her yıl olduğu gibi bir ödül verecek.

Türkiye Sineması 2009

Festivalde Uluslararası Yarışma’nın yanı sıra Türkiye sinemasının son dönem filmlerinden bir seçki festival izleyicisiyle buluşacak. En yeni örnekleriyle Türkiye Sineması 2009 bölümünde gösterilecek filmlerin ekipleri de hem Ankara’da, hem de Artvin’de izleyiciyle buluşacak.

Gezici Festival’de KARŞI-lık

Festivalin heyecanla hazırlanan bir diğer bölümü ise Karşı Bölümü. Gezici Festival, Dünyada ve Türkiye’de son dönemde yaşanan ekonomik, politik, sosyal ve kültürel gelişmeleri göz önüne alarak “Kapitalizm“, “Savaş”, “Burjuvazi” “Eğitim”, “Milliyetçilik”, “Militarizm” ve “Cinsiyetçilik”e KARŞI FİLMLER gösterecek. KARŞI bölümü çerçevesinde bir de panel düzenlenecek.
Bölüm kapsamında gösterilecek filmlerden bazıları şöyle:

Kapitalizme KARŞI, farklı eylem biçimleriyle her defasında ne yapacakları merak konusu olan aktivist ve sinemacı ikili Mike Bonanno ile Andy Bichlbaum’dan Evet Efendim (The Yes Men, Chris Smith, Dan Olman, Sarah Price) ve Yes Men Dünyayı Kurtarıyor (The Yes Men Fix the World, Andy Bichlbaum, Mike Bonanno); Savaşa KARŞI, Jean-Pierre Melville’in unutulmaz klasiği Denizin Sessizliği (Le Silence de La Mer); Burjuvaziye KARŞI denilince ilk akla gelen, sinema tarihinin hem en eleştirel hem de en eğlenceli filmlerinden Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (Le Charme Discret de la Bourgeoisie, Luis Bunuel); Eğitime KARŞI, Jean Vigo’nun çarpıcı başyapıtı Hal ve Gidiş Sıfır (Zero de Conduite) ve Daniele Huillet ile Jean-Marie Straub’un kült kısa filmi En Rachachant; Cinsiyetçiliğe KARŞI François Ozon’un en başarılı filmlerinden olan ilk uzun metrajı Sitcom; Milliyetçiliğe KARŞI Shane Meadows’tan, İngiliz sinemasının gerçekçi kanadının son dönemdeki en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilen Burası İngiltere (This is England); Sömürüye KARŞI işçi sınıfının haklarının daimi savunucusu Ken Loach’tan Ekmek ve Güller (Bread and Roses).

Festivalin bir diğer bölümü ise 30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra Almanya adını taşıyor. Almanya’da 1970’lerde ve 2000’lerdeki politik ve sosyal sorunları değerlendiren yönetmenlerin çektiği iki film, sanatçının ülkesine karşı sorumluluğunu da ortaya koyan yapımlar. Bu bölümün iki filmi de çok yönetmenli ve benzer kurgulu. Almanya’da Sonbahar (Deutschland im Herbst) ve Almanya 09 (Deutschland 09).
Gezici Festival’in klasikleşen Kısa İyidir bölümünde ise bu yıl yine dünyanın farklı ülkelerinden birbirinden yenilikçi kısa filmler gösterilecek. Her yıl bir ülke sinemasına özel yer ayrılan Kısa İyidir’in konuğu bu yıl Brezilya olacak. Kısaca Brezilya bölümünde bu ülkenin sinemasına dair ipuçları veren kısa filmler yer alacak.
Çocuk Filmleri bölümünün her yıl yüzlerce çocuk tarafından izlenmesi ve bu filmlerin gösterimlerinin sürekli dolu geçiyor olması Gezici Festival’in en önemli özelliklerinden biri. Gezici Festival bu yıl çocuklara özel hazırladığı programda Polonya ve Almanya’dan filmlere yer verecek.

Sinema Konuşalım buluşmaları Gezici Festival’de bu yıl dördüncü kez düzenlenecek. Geçtiğimiz üç yıl boyunca “bir haftalık okul” olarak anılan genç sinemacılar buluşması bu yıl Ankara ve Artvin’de gerçekleşecek. 2006’dan bu yana kendi alanlarında profesyonel isimler tarafından verilen sinema derslerinin bu yıl da iki kentte atölye çalışmaları ve söyleşiler olarak yapılması planlandı.

Bu yıl Gezici Festival ve Bilkent Üniversitesi işbirliği ile üçüncü kez Belgeseyir uluslararası belgesel film yapım atölyesi düzenlenecek. Türkiye ve Gürcistan’dan sinema öğrencilerinin katılacağı atölye çerçevesinde festivalin uluslararası durağı Artvin konulu filmler çekilecek. Artvin’de Sinema Konuşalım IV buluşması dışında NISI MASA Türkiye işbirliği ile bir film yazarlığı atölye çalışması gerçekleşecek. Türkiye’den amatör ve genç film yazarlarını bu alanda desteklemek amacıyla düzenlenecek atölye çalışması sırasında festivalin günlük gazetesi Nisimazine Artvin çıkarılacak ve festival izleyicisi ve konuklarına ücretsiz dağıtılacak.
Gezici Festival’in her yıl sinemaseverlere hediye ettiği kitaplara bu yıl, Fırat Yücel’in editörlüğünde hazırlanan, Reha Erdem sinemasının tüm boyutlarıyla ele alınacağı Reha Erdem Kitabı eklenecek. Kitap Çitlembik Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak. *



Tam bir Karadeniz filmidir her yanıyla. Önce sahilde bir tur atarsınız. Yağmur iliklerinize kadar işler. Dağa çıkarsınız. Yaşlıların geri dönmese barındıracak kimsesi olmayan köyde birkaç ay geçirirsiniz. Sonra yaylasında gezer, kurt ulumalarına silah sıkarsınız. Ardından yayla evinde bi duble, yanında sobanın dumanı... Şu cümleyi kurarsınız laz aksanı ile:

- Eskiden bi sosyalizm umudu vardı amına koyayım. Şimdi onu da yaktılar. Yiktılar amina koyayım. Karıları şimdi gelip orospuluk yapayi. Erkekleri de fabrika demirlerini yağmalayi.

Evden dışarı çıkıp karlı dağları süzer, iyice beyninize nakşedersiniz. Rüzgari ölesiye yemek istersiniz ve yersiniz. Sonbaharını yaşayan adamın aşkına şahit olursunuz. Sonbaharınız olduğunu bildiğiniz halde aşkın peşinden gitmek isteyip de gidememenin ne demek olduğunu görürsünüz. Birkaç ay sonra o yolda olacağınızı bildiğinizden cenaze yolundan geri adım atarsınız. Hayata karşı durmak istercesine azgın Karadeniz dalgalarına karşı gelirsiniz. Hayatınızın baharında size sonbaharınızı yaşatanlara karşı çığlık atarsınız…Çığlığı sizden başka duyanın olmadığını da bilirsiniz...

97 senesinde üniversitede okuyan genç Yusuf hapisheneye girer. 10 sene sonra devlet evladına kıyamaz ve bilmemkaçıncı maddeyi kullanarak Yusuf'u hapishaneden çıkarır. Yusuf hastadır. Bir kaç ay ömrü kalmıştır. Sonbahar'ını yaşamak üzere sığınabileceği tek yarinin, ana'sının yanına gider, Artvin'e. Yusuf'la beraber melankolik bir sonbahar havası alırsınız.

Özcan Alper'in ilk sinema deneyimi. Başrollerde Onur Saylak ve Megi Kobaladze var. Uluslararsı festivallerden 28 ödül toplama başarısına sahip. Müzikleri ayrı bi güzel. Hele filmin bitişindeki müzik yok mu! 'Daim Yusuf orti?' Bir müzik, filmin sonunu bu kadar iyi kılabilir ancak. Daha iyisi yapılana kadar en iyi son da budur. Sadece müzik değil tabiki. Filmin sonunda ki kadraj hareketleri de müziği destekler. Ve size mükemmeli sunar.

"Eğer yaşamak için bir gününüz, bir haftanız ya da bir ayınız olduğunu öğrenseydiniz ne yapardınız?" sorusuyla yola çıkan bir film One Week. Bir yol hikayesi. Bazen gerçekten de yolların üzerinde şekillenen, bazen de karakterin kendi iç yolculuğunu anlatan bir film.

1998 yılında başlayıp efsane hale gelen Dawson's Creek dizisi ile adından söz ettirmeye başlayan Joshua Jackson var filmin başrolünde. Annesi de yönetmen olan başarılı oyuncu, küçük yaşlarda setlere aşina olup Hollywood'un içerisine yavaş adımlarla girdi. Son olarak bir J. J. Abrams yapımı olan Fringe'de oynayan Joshua Jackson, adından sıkça söz ettiriyor.




Ben, birçok erkeğin "kusursuz" olarak adlandırabileceği nişanlısı Samantha Pierce ile sonunda evlenme kararı almıştır. Fakat aldığı bu büyük kararın akabininde kansere yakalandığını ve hastalığın tüm vücuduna yayıldığını öğrenmiştir. Acilen tedavi olması gerekiyordur yoksa en kötü ihtimalle "bir haftası" vardır. Tüm ihtimalleri sıralamasına rağmen aklında hep aynı soru takılır: "Bir yanlışlık olamaz mı?" Yine de çocukluğundan gelen bir işaret onu "batıya" gitmesine teşvik eder. Tedaviye başlamadan önce kendini ve çocukluğundaki kahramanları keşfetmek ister ve şans eseri satın aldığı motoruyla yolculuğa çıkar. Yeni insanlarla tanışır, anı fotoğrafları çekilir. Her durduğu yerde yeni bir şey keşfeder, kusursuz kavramını ve o kavramı verdiği insanları yeniden gözden geçirir.



Filmdeki ana karakterlerden biri de "anlatıcı" rolüyle Campbell Scott. Etkileyici sesiyle filmi daha da izlenilir kılan Campell Scott'ı, filmi izlediğinizde bu filmin onun ilk anlatıcılığı olmadığını fark edeceksiniz. Eğer, Into The Wild ve benzeri yol hikayelerinin izleyicisiyseniz, bu filmi seveceğinizi garanti ederim. Aynı zamanda çok güzel bir soundtracke sahip olan film, durgun ve sade görüntüleri ile de müzik ve hikayesine ayak uyduruyor. Kısacası gecenin bir yarısında, hayatın karmaşasından sıkılıp sakin görüntüler ve etkileyici müzikler eşliğinde rahatlamak istiyorsanız, izlemenizi öneririm.



"Çabalamak, araştırmak, bulmak ve teslim alınmamak için."

Sinema dünyasında çekimleri süren,izleyiciyle buluşmasına az bir vakit kalmış yapımlarla ilgili bilgiler vereceğim yeni bir bölüm oluşturuyorum.Bu da ilk yazı olsun.

-Ridley Scott'ın son projesi olan Robin Hood filminin gösterim tarihi belli oldu ve basına yeni fotoğraflar sızdı. Başrollerini Russel Crowe ile Kate Blanchett oynuyor.Türkiye'de 14 Mayıs 2010 tarihinde sinemalarda.

-Geçenlerde Death Note ile ilgili bir yazı yazmıştım ve yazının sonunda animenin ayrıca 3 filmi olduğunu söylemiştim.Asyadan yeterince nemalanan Hollywood'un yeni gözdesi konumunda Death Note var.Sinema filmi için senaristliğini Charley ve Vlas Parlapanides,yapımını ise Vertigo şirketinden Roy Lee ve Doug Davison üstleniyor.Oyuncu kadrosu ise şuan itibariyle muamma.Oldukça zor bir iş.

-Harry Potter ve Karayip Korsanları serilerinin yapımcısı Jerry Bruckheimer'ın yeni projesi olan efsane oyun Prince of Persia'nın ülkemizde 28 mayıs 2010 tarihinde gösterime girmesi bekleniyor.Filmin başrolünde Jake Gyllenhaal'ın olması beni bu seri için ümitlendiriyor.Trailer için tıkla

-Woody Allen'ın yeni filmi olan Whatever Works yaşlı adam ile genç kızın aşkını konu alıyor.60 yaşındaki Larry David ile 20lik Evan Rachel Wood'u pek yakıştıramasamda yönetmenliğini ve yazarlığını Woody Allen'ın yapmış olması filmi güzel kılıyor.Avrupa ve Amerika'da gösterime giren filmin Türkiye'de ne zaman gösterime gireceği belirsiz.

-Gelecek sene ses getirmesi beklenen filmlerden olan Confucius (Konfüçyus) çekimleri de tamamlandı.Yönetmenliğini Mei Hu'nun yaptığı filmde Konfüçyus rolünde Yun-Fat Chow'u izleyeceğiz.Umudumuz Çinlilerin Asya sinemasına güzel bir yapım kazandırması.Trailer için tıkla

-3D olarak izlenebilicek olan Avatar 18 Aralık tarihinde Türkiye'de gösterime giricek.Trailerdan anladığımız kadarıyla James Cameron her zamanki gibi çok iyi bir işe imza atmış.Trailer için tıkla

-Twilight serisinin son filmi olması beklenen Twilight Saga:Breaking Dawn için 2010da çekimlere başlanacağı yapımcı şirket Summit Entartainment tarafından açıklandı.(Hiç sevemedim ben bu seriyi)
-Aksion filmlerinin ustası Slyvester Stallone'nun yeni filmi The Expandebles'ın fragmanı yayınlandı.Yapımda Stallone ile birlikte rol alan diğer oyuncular Jason Statham,Jet Li,Mickey Rouke.Yönetmenliğini de Sylvester Stallone'un üstelndiği yapım 2010'da gösterime giricek.Trailer için tıkla

-Geçtiğimiz ay 2010 yılında gösterime girmesi beklenen 'A Nightmare on Elm Street' filminin ilk fragmanı yayınlandı.Bu filmde Freedy Krueger karakterini Jackie Early Haley canlandırıyor. Yönetmen koltuğunda ise Samuel Bayer var.Çocukluğumuzda Chucky ile birlikte vurgun olduklarımızdan.Trailer için tıkla

-Iron Man filminin devam niteliğinde olan 2.filminin gösterim tarihi Türkiye için 7 mayıs 2010.Oyuncu kadrosuna Scarlett Johnsson,Sam Rockwell,Mickey Rourke'u eklemesi son derece güzel.

-Sony Pictures Men in Black filminin 3.filmi için çekim kararı aldı.Çekimleri 2010 yılında başlıycak olan yapımın senaristliğini Etan Cohen yapacak.

-2010'nun Şubat ayında ülkemizde de gösterime girecek olan 'Shutter Island' yönetmenliğini Martin Scorsese'in yapmış olması ve başrolünde Leonardo Di Caprio'yu barındırması ile sezonun iddalı yapımlardan olacaktır.

-2009 sonu için merakla beklediğim filmlerden biri de Sherlock Holmes.Özellikle de yönetmenliğini Guy Ritchie'nin yapmış olması ve başrollerde Sherlock Holmes rolü ile Robert Downey Jr. ve Dr. John Watson rolü ile Jude Law'ı izlemek muhakkak beklentilerin artmasına neden oluyor.

-Aralık ayında gösterime girecek olan tamamlanan diğer yapım ise Invictus.Yönetmenliğini Clint Eastwood'un yapması ve oyuncu kadrosunda Morgan Freeman ile Matt Damon'ı bulundurması izleyicide beklenti oluşturuyor.

Sinema haberleri üzerine ilk yazı olduğu için biraz karışık düzensiz oldu.Hatalar varsa affola.


Ulus-Devletin Haklı Ferdi, Mağdurun Ulus-Devlete Entegrasyonu



Aslında öfkeli kalabalıklar da aynı dertten muzdariptir. Kapitalist sistemin çarkları arasında her gün biraz daha ezdiği, güçsüzleştirilmiş, kendi potansiyellerini gerçekleştirme olanağı bulamayan bu genellikle alt-orta sınıfa mensup “ya sev ya terk et” ci güruh da ortak bir kolektif bilinçte eriyerek kendilerini güçlü hissetmek istemektedirler. Zamanında bir siyaset bilimi dersindeki sevgili hocamın da belirttiği gibi bu kolektif bilinç mecraları ya maçlardır, ya şehit cenazeleri, ya da “Türk milletini ve devletinin bütünlüğünü savunma” mitingleridir. Devleti ve milleti kimden korurlar ve korudukları şey ne menem bir şeydir, onlar da bilmezler. Bilmeleri de gerekmez zaten. Onlar Türk ulus-devletinin “haklı” fertleridirler ve zamanı geldiğinde vatanı dâhili bedhahlara karşı savunmak için hazır beklemektedirler. Ulus-devletin onları konumlandırdığı yer budur ve onlar da üzerlerine düşen görevi yapmaktadırlar kendilerinin de birer mağdur olduğundan bihaber.


Peki kimdir bu ulus-devlet ve niye bu kadar önemlidir? Burada tabii ki ulus-devletin inşa sürecinden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Ama meramımı anlatabilmek için Türkiye’de ulus-devletin kurulmasıyla ülkenin doğusuna uzanan modernleştirici Kemalist ellerden bahsetmem gerek sanırım. Burada Michel Foucault’nun iktidar üzerine söyledikleri, yazdıkları çok büyük önem arz ediyor. Foucault iktidarı kılcal damarlara benzetir, hayatın her alanına yayılmıştır iktidar. Tepedekilerin bilinçli bir tercihle sopasını indirerek uygulamasından ziyade her bir bireyin fikriyat ve eylemleriyle her gün yeniden güçlenir ve kendini yeniden üretir. Foucault merkezi iktidar ve gözetleme kavramını ise Jeremy Bentham’ın hapishane projesi için tasarladığı mimari bir betimlemeyi ödünç alarak daha anlaşılır kılmıştır. Panoptikon adı verilen bu gözetleme aygıtına göre sekizgen biçimde bölmelerden oluşan binanın tam ortasında bir gözetleme kulesi vardır. Kuleden bütün hücreler görülmekte ama hücrelerden kuledekiler görülmemektedir. Yani gözetlenenler, ne birbirleriyle ne de merkezle diyalog halindedir. Amaç, mahkumlarin kulede kimse olmasa bile her zaman izlendiklerini düşünmeleridir. İzlenmese bile izlendiğini düşünen birey kendi kendine bir oto kontrol mekanizmasi geliştirir ve kendini denetlemeye başlar. Foucault modern gücün bünyelere böyle sirayet ettiğini ve kendini her gün yeniden böyle ürettiğini düşünmektedir. Bugün bazı kentlerde her adımımızı takip etmek üzere her köşe başına yerleştirilmiş kameralar da Foucault’nun panoptikon benzetmesine bir örnektir. İktidarı yeniden üretme ve güçlendirme mekanizmalarının başında da okullar, hastanaler ve hapishaneler gelir. Çünkü bu kurumlar insanları belli biçimlerde disipline ederek istenilen bireyi yaratma işlevini görür. Yani çağımızın iktidarı artık fiziksel şiddet ve baskıdan bireysel olarak her gün yeniden üretilen bir güce evrilmiştir ve bu, insanı hayatı boyunca aileden okula oradan fabrikaya, bazen hapishaneye ve sık sık hastaneye, kimi durumlarda da akıl hastanesine kadar takip eder. İşte filmi bu eksende okursak aslında bir çok sorunun cevabını da bulmuş oluruz.

Dil insanın dünyayı algılaşıyışında çok önemli bir etkendir, zira insan dünyayı kendi konuştuğu dilin çerçevesinde görür ve algılar. Ama aynı şekilde bireyin konuştuğu ve içinde düşündüğü dil de o verili gerçekliğin bir parçası ve ürünüdür zaten. Ve bu gerçeklik iktidar ilişkilerini içinde barındırıyorsa eğer, dil de bu iktidardan kaçamaz. Resmi dilde eğitimin zorunlu kılınması işte bu anlamda ulus-devletin iktidarının pekişmesine yardımcı olmaktadır.

Modern Türkiye’nin kurulmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin pek de müdahele etmediği Kürtlerin yaşantısı birden değişmiştir. Çünkü modern ulus-devlet için merkezi iktidar önemlidir ve bunu sağlamanın yolları da bazı pratiklerden geçer.Yaşadıkları topraklarda istedikleri gibi hayatlarını sürdüren Kürtler yeni Türkiye için bir tehdit teşkil etmeye başlamıştır. Ve bu tehdidi bertaraf etmenin yolu da Kürtleri her açıdan yeni ulus-devlete entegre etmekten geçmektedir. Bunun başlıca yolu da ilkokuldan itibaren zorunlu Türkçe eğitimdir. Modern Türkiye’nin resmi dili Türkçe’yse Kürtler de bu dilde eğitim görmek zorundadırlar. İşte anadilleri Kürtçe olan ve okula başladıklarında tek kelime Türkçe bilmeyen bu Kürt çocuklarını bu sınıfta oturtup tek kelime Kürtçe bilmeyen Emre hocanın yüzüne çaresizce baktırııp “ne diyor bu adam acaba?” dedirten zihniyet böyle bir tarihten süzülüp gelmiştir bugünlere. Bu zihniyetin nasıl güçlü bir şekilde benimsenip yeniden üretildiğine örnekse Zülküf’ün babasının bir anekdotunda yeniden karşımıza çıkar. Evlerinde misafir ettikleri Emre öğretmene zamanında bulunduğu iş başvurusundan bahseder Zülküf’ün babası. İş başvuru formunda bildiği yabancı diller sorulmaktadır. Bu diller arasında Türkçe’yi de yazan babaya bakıp dalga geçercesine güler karşısındaki kadın. Baba ise buna bir anlam verememiştir: “Ben türkçeyi 15 yıl sonra öğrenmişim bu şimdi yabancı dil değil mi?” der şaşkınlık içerisinde.


Velhâsıl kelam “Bu Kürtler neden illa anadilde eğitim diye tutturuyorlar?” sorusuna çok zarif bir cevap veriyor belge niteliğindeki bu film. Filmin baş karakterleri olarak da Kürt çocukları ile bir Türk öğretmenini koyarak onların sıkışıp kaldıkları Türkçe-Kürtçe paradoksunu gözler önüne seriyor; sanki Kürt insanıyla Türk devletini aynı karede buluşturup çözümsüzlüğün kimi omuzlarda nasıl ağır bir yük oluşturduğunu sembolize ediyor. Birinci sınıf öğrencisi Zülküf’le Emre öğretmenin anlaşabilmek için harcadıkları insanüstü çaba ise aslında çok şeyler anlatıyor ısrarla anlamak istemeyenlere.

Devletin kendine yüklediği uygarlaştırma görevini yerine getirmeye çalışıyor Emre öğretmen sabırla, ama sonra bavulunu toplayıp geri dönüyor memleketine(ulus-devlet projesinin dğer yüzlerce neferi gibi) ve öğretmenlerini yollayan çocukların köylerinin serin suyuna kendilerini atışlarını görüyoruz… Sözlere gerek kalmıyor. Hatta bu filmi izledikten sonra ne yazsanız ajitasyon gibi geliyor insana. Bu anlamda bu yazı aslında tek bir cümleden de oluşabilirdi: “Bu belgesel-filmi muhakkak izleyin.” Sonra bu yazıyı okumasanız da olur. Ben yazmış bulundum artık, kusuruma bakmazsınız..

Mağdurun Dili, Resmi Dilin Mağdurları

Söylenecek çok şey var, yazılmış ve tüketmiş de çok şey var ama. Nereden başlamalı, bu kadar çetrefil bir konuya nereden dokunmalı, en hassas olanları incitmeden, bilemiyor insan. Ama sanırım önce haddini bilmeli er/dişil kişi. Empati kurun, onları anlayın, ama onlara da yazık gibi ucuz klişelere sığınmayacağım. Çünkü anlamak mümkün değil, bırakın bir de dillendirmeyi. Bu yazıyı Türkçe yazıyor olmam ve anadili Kürtçe olan, yabancı dil olarak da Türkçe bilmeyen insanların okuyamayacak olması bile yeterince ironik zaten. Çünkü düşündüklerim, beceremesem de dillendirmeye çalıştıklarım en çok onları ilgilendiriyor. Aynı şekilde Kürtçe yazılmış yazıları da ben anlayamayacağım, yazılmış onca şeyden ne yazık ki haberim olmadığı gibi. Aynı dili konuştuğumuz insanları bile anlamazken bir de konuştuğum dili konuşmak zorunda bırakılan, dilini anlamadığım insanlar, onların kendi evinde sürgünleri hakkında bir şeyler yazmak zor geliyor bana. Ama yazmalı… İnsan dilin ifade yeteneğine inanmasa da yazmalı, imkânsız olana meydan okumalı sanırım. Niye mi? Çünkü başka çaremiz yok. Çünkü kahraman olmaktansa okyanusta damla olmayı artık kabul etmeyi becermeli. O zaman elinden gelenin en iyisini yapmalı insan…


Aslına bakarsanız söylenecek her şeyi söylüyor bu belgesel film. Hem de hiç kışkırtmaya, çarpıtmaya ve propagandaya kaçmadan, işleri daha çetrefil hale getirmeden. Sadece kamerayı çocuk gözlerine yerleştirerek o gözlerin yalınlığında anlatıyor yüzlerce yıllık birikimden damıtılanı. Öyle ki, bu topraklarda büyümüş, ilkokulda her sabah andımızı okuyup lise’de İstiklal Marşı okunurken, bayrağı “gururla” tutan “Türk gençliği” de kendi nesnelliğine dışarıdan bakakalıyor bir süreliğine de olsa. İçine doğduğumuz için hiç sorgulama olanağı bulamadan benimseyiverdiğimiz, içselleştirdiğimiz ve üstüne üstlük “cesurca” savunduğumuz onca çelişki ekrandan yüzümüze çarpıyor, hem de hiçbir ideolojiye, slogana sığınmadan; çırılçıplak bir şekilde ve olanca gerçekliğiyle...

Sinemada çocuk yüzü çok önemlidir, zira haberi en iyi çocuktan alırsınız. Onlar size yalan söylemez, sadece olanı gösterir. Bu belgesel de öyle yapmış. Hikâyeyi en başından ilkokul sıralarından, ağacın yaşken eğilmeye başladığı zamanlardan almış. Daha Kürtçe yazıp okumayı beceremeden “okuyup adam olabilmesi için” zorla Türkçe öğretilen Kürt çocuklarıyla Denizli’den gelmiş idealist bir Türk öğretmenini aynı sınıfa oturtmuş ve “hadi ders başlasın” demiş. Ders başlamış başlamasına da ortada bir sorun varmış. Zira ne ilk öğretmenlik görevi için Doğu’nun bu köyüne gelen ilkokul öğretmeni onları anlıyormuş, ne de –gariptir- “varlığını Türk varlığına armağan etmek” için toplanmış Kürt çocuklar öğretmeni. Aynı Emre öğretmenin meramını anlatmakta güçlük çektiği çocuklara dediği gibi: “Hiçbir söylediğimi anlamıyorsunuz di mi? İyi, ben de sizi anlamıyorum zaten…” Kanımca bu cümle, belgeselin kilit noktası, zira iki satırda bütün meselenin tarihi özetlenmiş sanki.


Emre öğretmen bu işte bir gariplik olduğunu anlar köye gelir gelmez. Ders kitaplarında okuduğu batı medeniyetinin peşinden koşan “modern Türkiye” böyle değildir. Ne içecek doğru düzgün su bulabilir köyde, ne de konuşacak, dertleşecek bir insan, başlarda. Kürtler bu topraklarda ne kadar ıssız ve sürgünse Emre öğretmen de memleketinin doğusunda aynı yalnızlığa düşer; duygudaşlık belki de tek ortak tarafıdır o şirin Kürt çocuklarıyla. Kendi geldiği dünyadan çok farklıdır zamanında gelemediyse de hep “o bizim köyümüzdür” dediği bu köy. O köyün gerçekten kendi köyü olduğuna inandırmak ister kendini, ama bir şey eksiktir sanki bu denklemde, taa en başından yanlış hesaplanmış, insanlarla armutlar toplanmaya çalışılmıştır amiyane bir tabirle. İlkokul müfredatından vazgeçer Emre öğretmen; bütün seneyi 1 den 5. sınıfa kadar aynı derslikte toplanmış bu sevimli öğrenci kalabalığına Türkçe öğreterek geçirmeye karar verir. Çünkü karşı tarafa bir şeyler anlatabilmek için iletişim kurabilmek önemlidir, bunun için de ortak bir dil konuşmak gerekir. Bu dil de Türkçedir tabii. Zira burası Türkiye’dir; “ne mutlu Türküm diyene” diyen herkes “Türk” tür ve Türkiye’nin resmi dili de Türkçe’dir. Ama Kürtler de Türkiye’de yaşar ve Kürtlerin anadili Kürtçe’dir. O zaman ilk önce onlara “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtmeli, her biri ilk başta Türk yapılmalıdır. Ama “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilmek için de Türkçe bilmek gerekir sanki. “Hayır”, der resmi ideoloji, “gerekmez”. Nitekim anlamını bilmese de andımızı ezbere bilmelidir her Türk vatandaşı çocuk, Türkiye’de yaşamayı hak edebilmek için. O zaman ya bu deveyi güdecek, ya da bu diyardan gidecektir. Veya kendini bilmez kalabalıkların neye hizmet ettiklerini bilmez bir tavırla dedikleri gibi ya sevecektir, ya da terk edecektir buraları. Aslında bu sloganın altında yatan mesajı o kalabalıklar da bilmemektedir. Kürtler bu toprakları ya onlar gibi seveceklerdir, yani asimile olup benliklerinden vazgeçerek “Türk’ün asil kanının” damarlarına sirayet etmesine izin vereceklerdir, ya da kapılar ardına kadar açıktır, hemen çıkmalıdırlar böyle bir durumda. Bu yüzden o Kürt köyünde ilkokul çocuklarına daha Türkçe’yi öğrenmeden hemen andımız ezberletilir. Sonuç ise filmde Rojda adlı sevimli kız çocuğunun andımızı okumaya çalışırken kameraya yansıyan ızdırabıdır; Rojda’nın ne dediği hiç anlaşılmaz.


Çocuklara 23 Nisan’da Atatürk’e nasıl teşekkür etmeleri gerektiği öğretilir, neye teşekkür ettiklerini anlamadan. Bayram bütün “Türk” çocuklarına armağan edilmiştir ama bu çocuklara bayram şekeri kalmamıştır sanki, çünkü Kürt olmaları yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de yoksuldurlar. Aynı ülkede kimi çocuklar kolejlerde okuyup 20 kişilik sınıflarda ders görüp ilkokulu bitirmeden bilgisayarın kurdu haline gelirken öte yandan bazıları da bütün okul tek derslikte eğitim alırken bir yandan da kara kışta sobayla ısınırlar. Ama ne önemi vardır değil mi? Hepsi Türkçe konuşup her sabah andımızı okursa devletin bekası sağlanacaktır, diğer şeyler bunun karşısında zaten önemini kaybeder(!) Emre öğretmen veli toplantısı yapar ve velilere dert yanar: bazı çocuklar okula sürekli gelmemektedir, Türkçe dersinde defterlerine Kürtçe yazmaktadırlar, bazılarının ise kalemi yoktur. Velilerin cevabı ise çok samimidir: "sen hocasın bilirsin, ayıp ettiysek affola, ama bizim elimizden gelen bu". Onların ellerinden gelen budur gerçekten. Rojda’nın anne ve babası birinci sınıfta okuyan kızlarını okula gönderirlerse evde minik bebeğe bakacak kimseleri olmayacak, kızlarını okula gönderip bebeklerine bakmak için evde kalırlarsa tarlaya hasata gidemeyeceklerdir. Küçücük çocuğu tarlaya da götüremezler herhalde. Tabi buna “E o kadar çocuk yapmasaydınız kardeşim!” veya “bakıcı tutun” gibi verili hakikatleri yok sayan cevaplar verilebilir. Böyle de işin içinden çıkılabilir tabii, çıkılmaktadır da zaten…

Raif Efendi:Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır.İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler,üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden herşeyi bırakıp kaçarlar.
Kürk Mantolu Madonna/Sabahattin Ali


Hilmi Duran:
Yalnızlık.
Her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir.
Kıymetini bilmelidir, dedi.
Yalnızdır insan,hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke.
Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.
İnsan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
Tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın
Aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi
aşık olun!
Gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı
Nasılsa ayrılık insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
Sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri.

'Bana Bir Şeyhler Oluyor' adlı tiyaro oyununda Hilmi Duran karakterini canlandıran Altan Erkekli.

KANAL-İ’nin bulunduğu binada cam silme görevi yapan saf bir cam silici olan İmdat Bayram’ın (Okan Bayülgen) televizyon izleme merakı, sonunda onu kanalın başına kadar getirecek. İmdat Bayram televizyonla yatıp televizyonla kalkan birisidir. Sürekli televizyon seyreden İmdat Bayram, tesadüflerin birbirini kovalaması ile Kanal-İ’nin eski Genel Müdürü Berk Yalçın’ın yerine (Hakan Yılmaz) kanalın başına geçer. İmdat’ın kanalın başına geçmesinden itibaren Kanal-İ yaptığı televizyon şovları ile ülkenin gündemine oturur ve rating rekorları kırmaya başlar. Herkes Kanal-İ ve programlarını konuşuyordur.

Film sitelerinde tür olarak komedi diye belirtilse de, bu film daha çok medyaya yapılan eleştirel bir film. Daha önce Musallat filminin, Dikkat Şahan Çıkabilir ve Co-Medya TV şovlarının yönetmenliğni de yapmış olan ve televizyon dünyasının yakından tanıdığı Alper Mestçi'nin ikinci filmi olan bu filmi, genel olarak bir buçuk saatlik bir eleştirel komedi olarak da tanımlayabiliriz.


Okan Bayülgen filmin başrol oyuncularından biri olmasının yanı sıra, aslında filmi kotaran isim de o. Başarılı oyunculuğuyla kendinden beklenenin fazlasını verirken, Hakan Yılmaz gibi son zamanların adından sıkça söz ettiren başarılı oyuncunun başarısız performansını da örtüyor adeta. Erol Günaydın ve Hakkı Devrim'in yok denecek kadar az rolünün olması ve film oyuncuları arasında yer alan birçok iyi ismin de aynı durumdan nasiplenmiş olması, oyunculuk açısından filmi biraz geriletiyor. Tam bu durumdayken de Okan Bayülgen'in performansı film için bir can simidi haline geliyor.


Eğer çok gülme beklentisiyle veya tam bir "komedi" mantığı ile bu filmi izlemek istiyorsanız baştan uyarayım, beklentileriniz son derece karşılıksız kalacaktır. Ama eğer medyadaki bu yozlaşmaya eleştirel bir bakış izleyip ara ara keyiflenmek istiyorsanız, evet bu filmin size göre olduğunu açıkça söyleyebilirim. Özellikle yönetmenin daha önceden Dikkat Şahan Çıkabilir'i sunmasının filmde geçen esprilerde etkisi olduğunu düşündüm filmi izledikten sonra. Kimi zamanlarda fazla gereksiz, abartılmış ve bayağılaştırılmış "sokak komedisi" vardı filmde. Ama filmin son yarım saatine doğru geldiğimiz zaman, Türk televizyonlarının reyting rekortmeni haline gelmiş programlarla bazen fazla abartılı bazen de çok yerinde iğnelemelerle karşılaşıyoruz.



İzlerken benim kafama takılan en büyük sorulardan biri şuydu. Film medya ile ağır bir dille dalga geçerken, tüm o dalga geçtikleri insanlar filmin içerisinde ne arıyorlar? Üstüne üstlük bununla kalmayıp nasıl oluyor da bir de kendilerini canlandırıyorlar? Tam bu anda da filmin adı geliyor zaten aklıma. Kanalizasyon. "Pis ve atık suların özel kanallar aracılığıyla belli merkezlerde toplanıp atılmasını sağlayan sistem, lağım döşemi, şebeke." olarak tanımlıyor TDK kanalizasyonu. Film ise, medyadaki yozlaşmayı, insanlar bunu seviyor diyerek basitleşme oranını birden ona taşıyan programları, "Nasıl olsa bu halk salak. Koyalım saçma sapan insanları, programları, reytingi kaparız." kaygısında olan televizyon yöneticilerini ve biz izleyicileri. Hepimizi baştan sona kanalizasyon diye tanımlıyor ağır bir dille. Dürüst olmam gerekirse çok büyük bir beklentiyle izlemedim filmi. Ama eğer büyük bir beklenti içerisinde olsaydım, çok büyük bir hayal kırıklığına uğrardım. Çünkü çok fazla Recep İvedik vari espiri var filmde ve bu biraz soğutuyor izleyici. Ama sonlara doğru programlara yapılan yaratıcı iğnelemeler bir çoğunu unutturuyor nihayetinde. Kısacası Kanal-İ-Zasyon son zamanlarda yapılmış yaratıcı bir medya eleştirisi. Kesin izlemeniz gerek diyemem belki ama izlemekten de bir şey kaybetmezsiniz.