Yuri Orlov:Dünya çapında 550 milyondan fazla ateşli silah var. Bu gezegenimizde her on iki kişiden birinde ateşli silah bulunması demektir. Geriye kalan soru: Diğer on birini nasıl silahlandırabiliriz.

2005 yapımı Lord of War filminde silah ticareti yapan Yuri Orlov(Nicholas Cage)'un çarpıcı sözleri.

Konusu itibariyle zor bir yapım olmasına karşın(silah ticareti ve savaş) kimseye yaranmaya çalışmaması ile olağanüstü bir film.Ayrıca bana göre Nicholas Cage'in en iyi performansı.


Tony Montana:Kapitalizm ne biliyor musun? İnsanın ağzına sıçılması.


Diyaloglarıyla her daim hatırlanıcak bir film Good Will Hunting.Kendisine en çok yakışan rolde Robin Williams(Sean),önemli projelere henüz imza atmamış genç Matt Damon(Will),aktörlüğünü hiçbir zaman beğenmediğim Ben Affleck.Senaryosunu Ben Affleck ve Matt Damon birlikte yazmış,Gus Van Sent'de yönetmiştir.Ayrıca nedir bu Ben Affleck ile Matt Damon kankalığı nedenini bilen varsa bize de çıtlatsın.Onca filmde birlikte rol almak yetmiyor,senaryo yazarlığını da yapıyorlar.Diyalog ve konuşma baya uzun ama kesmeye,kısaltmaya kıyamadım.


Sean
: Sana sanat soracak olsam bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın.Michelangelo hakkında çok şey biliyor musun? Çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin ama Sistine Kilisesi'nin kokusunu söyleyemezsin. Çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. Görmedin...
Sana kadınları sorsam neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. Belki bir iki kere yatmışsındır da ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.Zorlu bir çocuksun.
Sana savaşı sorsam Sheakspeare'den bahsedersin, değil mi? "Bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar." ama hiç savaş görmedin. En yakın dostunun kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin.
Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. Sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin.
Tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin.Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun.Bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı.Her şeye rağmen,kansere rağmen. Bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun.Doktorun gözlerine baktığında “ziyaret saatleri” kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun.
Gerçek kayıp ne bilmiyorsun.Çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin.Birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.
Sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. Ürkek bir velet görüyorum ama sen bir dahisin.Bunu kimse inkar edemez.Kimse senin derinliklerini anlayamaz.Sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsunHayatımı yorumladın.
yetimsin değil mi?

Sırf Oliver Twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim?
Bu seni anlatır mı? Şahsen umurumda bile değilsin. Senden bir şey öğrenemem.Sen kim olduğunu anlatmak istemezsen sırf kitap okudum diye seni anlayamam.
Anlatırsan ben varım ama sen istiyor musun?
söyleyebileceklerinden korkuyorsun.
Sıra sende şef.




Will: Sen daha 1.sınıftasın değilmi?Marxsist bir tarihçinin kitabını bitirmiş olmalısın. Doğal olarak gelecek ayda James Lemon'u savunacaksın.Ondan sonra Virginia ve Pensilvania'nın 1940larda girişimci ve kapitalist bir sisteme sahip olduğunu savunacaksın.
2.yılda seni burada gordon boodun devrim öncesi hayali ve askeri hareketlerin sermaye birikimindeki rolü konusundaki düşüncelerini anlatırken dinleyeceğiz yoksa yanılıyormuyum?
Harwardlı: Aslına bakarsan hayır çünkü bu servet birikimindeki toplumsal farklılığı ve özellikle miras ....(Will araya girer)
Will: Çünkü bu servet birikimindeki toplumsal farklılığı ve özellikle miras olayını gözardı etmiştir.Evet bunu Weekersten aldın.Serbest bölge çalışmaları sayfa 98 öyle değilmi?
Evet bende okudum.Sadece okuduklarınımı tekrarlarsın yoksa bir fikrin varmı? Bunları kendi fikrinmiş gibi söyleyerek bir kaç kızı kolay yoldan etkileyebilirim mi sanıyorsun.Bu kızları etkilemek senin fikrinmi yani?Biliyomusun senin gibi adamlar aradan 50 yıl geçtikten sonra bu hayatta iki önemli şey olduğunun farkına varırlar dostum.
1-Sakın yapma!
2-150 bin dolar harcayarak aldığın eğitimi 1,5 dolarlık kütüphane pasosuyla da alabilirsin.
Hardwardlı:Evet ama benim diplomam ne olacak?Biz kayak tatiline gittiğimizde sen çocuklarıma dadılık yapacaksın.
Will:Olabilir ama en azından bir gerzek olmayacam.


Dan:Seni seviyorum.
Alice:Nerede?
Dan:Ne?
Alice:Göster bana.Sevgin nerede? Göremiyorum,dokunamıyorum, hissedemiyorum. Duyabiliyorum. Bazı kelimeler duyabiliyorum ama bu basit kelimelerle birşey yapamıyorum.Ne söylersen söyle çok geç.

Alice(Natalie Portman)'in artık Dan(Jude Law)'i sevmediğini söyledikten sonra içi boş sevgi cümlesine sitemi.

İlişkiler üzerine izlenebilicek en 'sert' filmlerinden Closer'ın son sahnelerinden.

1930lu yıllarda geçen hikayede Dogville isimli kasabaya gangsterlerden kaçarak gelen Grace(Nicole Kidman),kasabanın önemli isimlerinden Tom(Paul Bettany)'un da yardımıyla kasaba halkı tarafından saklanmasına yardım edilir.Dogville,Rocky Mountains madenlerinin eteklerinde sakin,herkesin birbirini tanıdığı,iyi insanlardan oluşan bir kasabadır. İki hafta boyunca Grace'in kasaba da kalmasına ses çıkarmayan kasabanın yerlileri Grace'in onlara işlerinde yardım etmeye başlamasıyla onu daha çabuk benimseye başlarlar.Sürekli olarak kasabada yaşamaya başlayan Grace için ilk zamanlarında yaptığı yardımlar kasabaya uyumu ve meşguliyet kazanmasıyla ilgili iken polislerin kasabaya kayıp ilanları asmasıyla,Grace'in kendilerine muhtaç olduğunu bilen halk zaman içinde gerçek yüzünü göstermeye başlar...

Lars Von Trier'in her filmi seyirciyi şaşkınlığa uğratıcak bir kurguya sahiptir.Dancer in the Dark,Breaking the Waves ve Europa yapımlarıyla izleyicinin gönlünde farklı bir yere sahip olan Trier 2003 yapımı Danimarka-Fransa-İsveç yapımı olan Dogville'de seyircinin ilk başlarda alışmak da zorlanacağı bir mekan anlatımı seçmiş.Dogville kasabasını tiyatral ortamda ele alan ve kapısız evler ile çizimden oluşan mekanlarla farklı bir bakış açısıyla filme adapte olmamızı sağlamıştır.Metafor ve sembol kullanımını önplanda tutan (ki bunlar;köpeğin isminin Musa olması,Grace'in 7 tane biblo biriktirmesi ve Grace'in her kötülüğü affetmesidir.(dişi İsa anlatımı)) yapımda Trier'in ayrıca anlatıcı kullanımına gitmesi ve seyirciyi bu şekilde Grace ile özdeleşleştirmeye çalışması izleyiciyi filmin sonunda hangi ruh haline sokmak istediğiyle alakalı bir durum.


Yapımda Grace'in başına gelen her tecavüz,aşağılanma,halk tarafından köle olarak kullanılması gene de Grace'in sabır içinde hep bir polyannacılık oynama şekliyle bağışlayıcı tavrı bizim de sinirlerimizi geriyor ve o gerilen sinir filmin sonunda sadece intikamı istiyor.Hiçbir kötülük affedilmemeli ve her suç layığını bulmalı deyiminin beyine kazındığı sahnelerde kurgulanan insan modeline sövüyoruz.Sonuçta insan doğası ne düz mantıkla iyidir veya kötüdür.Duruma göre değişkenlik gösteren,menfaatler dahilinde yaptıklarımızı yargılıycak bir sistemde olmayınca iyi insan maskesini çıkarmak sadece biraz zaman alır.Artık kendilerini oynamaya başlayan halka olan da budur işte.Çünkü şu bir gerçek ki yapılan iyilik veya iş,bunu talep eden tarafından zamanla daha fazlası istenicek şekilde artacaktır.


Dogville kasabasında da doyumsuzlukla birlikte iyilikler yerini zorunluluğa bırakır.Halkın tamamı gün içinde düzenli aralıklarla Graceden faydalanıyor ve tecavüzden,zincire vurmaya kadar herşeyi halkın tamamı biliyor.Bu nedenle kapısız evler kullanıp,çizimlerin ev halini alması hiçbirşeyin gizli kapaklı olmadığını,aradaki duvarları insanların ördüğünü betimleyen bir çağrışım.Yapım aslında sadece 1930lu yılların Dogville kasabasını anlatmıyor,kasaba üzerinden insani davranışlarımızı ele alıyor.Pekala anlatılan 2009 İstanbul'da olabilir.Filmin izleyicinin istediği mutlu! sonla bitmesi belki hümanist düşünce sahibi insanlar tarafından tartışılabilir ama adaletin bir şekilde yolunu bulması gerekiyor.Babasının Grace'e yaptığı kibir ile ilgili konuşmalar ki 'herkesi affetmek kibirden başka birşey değildir' deyimi Grace'in içindeki intikam ve öfkeyi açığa çıkarmaya yetiyor.Mevsimlerin değiştiği,iyilerin kötüye dönüştüğü kasabada değişmeyen iki şey Grace ve kasabanın köpeğidir ve bu iki canlı filmin sonunda hak ettikleri yaşama sahiptirler.

"köpeklere pek çok şey öğretebilirsin ama, doğalarında olduğu için yaptıkları her şeyi affederek değil."


”İyi ya, madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz, o halde bunca matem, bunca kahır niçin? Sizinkisi matem değil zaten, korku, korku! Hayat demek, ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, birçok şeyin tadına bakacağız, sonra da ister istemez “Gidiyorum Elveda” şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse, gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”

1967 yapımı Serseri filminde Balıkçı Kazım'ın (Sadri Alışık) veryansını.

Repliğin olduğu sahneyi izlemek için ----> Tıkla



Pekala, neler öğrendik? Bugünkü dersimiz neydi, OZ'daki bitmek bilmeyen gündüzlerin ve uykusuz gecelerin? Bu erdem geçici miydi? Bu erdem şiddet olmadan var olamaz mı?Dürüst olmak kusurlu olmak mıdır? Aşkı vermek ve almak, bizi hem yüceltir hem de aşağılar mı? Tanrı,Allah veya Yehova'nın sormaya cesaret edemediğimiz sorulara cevapları var mı? Hikaye çok basit. Bir adam hapiste yaşar ve ölür. Nasıl öldüğü...bu kolay. Kim ve niye kısmıdır zor olan...İnsani kısmı...Bilmeye değer olan kısmı: barış..

"-İyi olmaktansa şanslı olmayı yeğlerim- diyen adam hayatı anlamış adamdır." Teniste fileyi çoğu atışta sorunsuz geçen fakat kimi zaman filenin üst kısmına takılan ve şans faktörüne bağlı olarak hangi tarafa düşeceği belirsiz olan bir top.Düşeceği alan kazanmanız veya kaybetmeniz anlamına gelir ve şans faktörüne bağlı bir duruma insan müdahalesinin olamayışı çok acı.

Yönetmenliğini Woody Allen'ın yaptığı 2005 yapımı Match Point'in başrollerinde Jonathan Rhys Meyers (Chris Wilton) ve Scarlett Johansson (Nola Rice) var.Klasik bir hikaye olan zengin kız,fakir adam ve başka bir kadın.Fakat yönetmen koltuğunda Woody Allen olunca ve hikayede onun elinde son halini alınca ortaya uzun yıllar hatırlanacak bir eser çıkıyor.Yapım Woody Allen'ın farklı bir ülkede anlattığı ilk hikaye.Tamamı Londra'da geçen yapımda müzik tercihleri opera müziklerinden yana kullanılmış.Kasvetli Londra havasında;gergin,çıkmazda olan bir karakterin üzerinden ilerleyen yapımda kulağa oldukça hoş gelen bir tercih.



Tenis hocası olmak için Londraya gelen Chris,zengin bir aileye damat olup refah seviyesinin artması ve daha saygın bir işte çalışmaya başlamasıyla eski hayatından adeta kopar.Fakat fakir bir aileden gelmiş olmanın kendisinde yarattığı ezikliği her an hissetirir Chris.Restorantta arkadaşları ve sevgilisi havyar siparişleri verirken tavuk kızartması yemeyi uygun görüyor çünkü her insanın lüks anlayışı maddi durumla paralel ilerler.Aynı Chris ilk kez tattığı bir şarabı artık hayatının olmazsa olmazları arasına da getirebiliyor.Duruma her geçen gün alışan Chris sadece rahat bir yaşam konusunda sıkıntı çekmez zira aşık değildir Chloe'a ( Emily Mortimer).Kendisi gibi fakir olan ve oyuncu olmak isteyen Nola'ya gönlünü kaptırmıştır.Nola erkekler üzerindeki etkisini bilen kendine bu konuda güvenen fakat oyunculuk denemelerinde sahip olduğu tüm güveni kaybeden biridir.Ama Chris için Nola ile birlikte olmak zordur,çeşitli sorunlar vardır.Öncelikle alışmış olduğu bir yaşam standardı vardır.Aşk ve tutku için herşeyi elinin tersiyle itmek sadece fantastik aşk filmlerinde rahatlıkla olur.Zaman içinde aşk yerini sadece birlikte yaşıyor olma durumuna bırakınca elde kalan birşey olmayacaktır.Ayrıca onu seven ve adamı çileden çıkartıcak kadar iyi olan bir eşe sahiptir.Kısacası sahip olduğu yaşam standartı artık Chris'e sahip olmuştur.


Evinde iyice durgunlaşan,Nola ile birlikteyken de sadece ilişkiye giren,kimseyle birşey paylaşmayan Chris gün geçtikce durumunu daha çok sorgulamaya başlar.Elde etme tutkusuyla peşinden koştuğu Nola için karısını bırakmayı düşünen Chris,elde ettikten sonra zamanla karşısındaki insandan soğumaya başlar.Nola'nın hamile kalması da onu yarı yolda bırakma düşüncesinde süreci hızlandıran etki yapar fakat yaşanan bazı şeyler vardır ve bitti denince bitmeyecek olanlardır bunlar.

Filmin henüz başlarında Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza' adlı romanını okuyan Chris hikaye ilerledikçe romanın başkahramanı Raskolnikov ile benzerlikler taşımaya başlıyor.İki karakterde öncelikle fakirdir ve ikisi de cinayet işlemek zorunda kalmış kişilerdir.Ayrıca cinayetlerde fazladan birer kişiyi öldürmek zorunda kalmışlardır.Bunlar yanlış zamanda yanlış yerde olan amaç uğruna harcanabilicek kişilerdir.Sisteme karşı duran ve bu yüzden cinayet işleyen Raskolnikov zaman içinde vicdanına yenik düşmüştür ve suçunu itiraf etmiştir fakat Chris sahip olduğu sistemin devam etmesi için cinayet işler ve vicdanıyla muhasebesinde "Yakalanıp cezalandırılmam yerinde olurdu.En azından adaletin varlığına dair ufak da olsa işaret olurdu.Ufak da olsa herşeyin bir anlam taşıdığı ihtimaline dair bir ölçü olurdu." demekle yetiniyor.Belki bu muhasebeden galip ayrılıp hayatını yaşamaya devam ediyor ama filmin son karesinde uzaklara bakarken takındığı yüz ifadesi ömrü boyunca peşini bırakmıycak olan bir pişmanlığın izlerini taşımaktadır.Sonuç olarak refah yaşam,aşkı yenmiştir.


"Hiç doğmamış olmak, belki de en büyük ihsandır" Sophocles



"Biliyorum belirtmeme gerek yok; ama yapacağım. Unutmayın ki, her şey yalnızca bir film. Bir yaratı. Ama yine de, acıtır." *

İksv’nin 17 – 25 Ekim tarihleri arasında düzenlediği Filmekimi, sekizinci yılında; Cannes, Sundance, Venedik, Toronto, Berlin gibi festivallerin sunumu konumunda.

Sinemaseverlerin heyecanla beklediği Filmekiminde bu yıl 24 film gösterimde. Süresi dokuz güne uzatılan ‘sonbahar film haftası’ iki ayrı sinemada izleyicisiyle buluşmayı bekliyor.


Bu sene gala programında olan filmler ;

• Kim Kiminle Nerede / Whatever Works / Woody Allen / ABD


Woody Allen’ ın dört filmlik Avrupa turnesi bir New York filmi olan Whatever Works ile bitiyor.Başrolde 'Curb Your Enthusiasm' ve 'Seinfeld' dizilerinin yaratıcısı Larry David’ e Evan Rachel Wood eşlik ediyor.

• Zamanın Tozu/ The Dust of Time /Theo Angelopoulos / Yunanistan-İtalya-Almanya-Rusya


Angelopoulos’un 'Ağlayan Çayır’la başlayan üçlemesinin ikinci filmi, İtalya, Almanya, Rusya, Kazakistan, Kanada ve ABD’de geçen 20. Yüzyıla dair tarihi bir yolculuk.Yıllardır beklenen film, festivalin kaçırılmaması gerekenlerinden.

• Parlak Yıldız / Bright Star / Jane Campion / Avustralya-İngiltere


Cannes tarihinde Altın Palmiye kazanan tek kadın yönetmen olan Jane Campion’ ın en iyi filmi olarak atfedilen Parlak Yıldız da; 25 yaşında hayatını kaybeden İngiliz şair Keats'in yaşamını izliyoruz.Koku ve I'm Not There’den tanıdığımız Ben Whishaw ‘a Abby Cornish
eşlik ediyor.

• Aşkım / Chéri / Stephen Frears / Fransa-İngiltere-Almanya


1900'lerin başında Paris'te geçen filmde; zengin erkekleri baştan çıkarmasıyla meşhur 49 yaşındaki Léa (Michelle Pfeiffer) ile 19 yaşındaki deneyimsiz Fred' in altı yıl süren ilişkilerini anlatıyor.Rakibesi Charlotte'un oğlu olan Fred'i kadınlar hakkında bir şeyler öğrenmesi için kanatları altına alan Léa kendini Fred’e aşık olmaktan alıkoyamaz.

• Beyaz Bant / The White Ribbon / Michael Haneke / Almanya-Avusturya-Fransa



Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye ve FIPRESCI Ödülleri’nin de sahibi olan film Filmekimi’ nin merakla beklenen yapımlarından.İzleyeni zorlayan, huzursuzluk kaynağı olan filmlerin yönetmeni Haneke; İsveçli usta yönetmen İngmar Bergman’a göz kırpıp, onun tarzında bir portre ile karşımızda. 1913-14 yıllarında Almanya'nın Protestan kuzeyinde bir köyde olan biteni izlediğimiz filmde; yönetmeninin ‘mutlak değerlerle kurulmuş sistemler terörizme yol açar’ tezini açığa çıkıyor.

•Hayata Çalım At / Looking for Eric / Ken Loach / İngiltere-Fransa-İtalya


Mayıs ayında Altın Palmiye için yarışan filmde; Manchester United’ın 1997’de futbolu bırakan efsane oyuncusu Eric Cantona’yı hayallerinde gören Manchester’lı bir postacının hikâyesini anlatıyor Ken Loach. Futbol aşkını betimlemiş gibi gözüksede dram ve komedi öğeleri ağırlıkta.

Festivalin gala gösterimi dışında göze çarpan filmleri ise şöyle;

• Kan Arzusu / Thirst / Yönetmen: Park Chan-wook / Güney Kore

2009 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan filmin senaryosunun esin kaynağı Émile Zola'nın romanı Thérèse Raquin.Yapılan kan nakli sonrası vampir olan ve günah dolu bir yaşam sürmeye başlayan bir rahibin hikâyesini anlatıyor yönetmen. Kana susayan Sang-hyun'un kendine olan inancı iyice sarsılırken doğaüstü öğeler ile karşıkarşıyayız.
Hayranları arasında Quentin Tarantino’nun da bulunduğu Chan-wook’ un filmi kaçırılmamalı.



• Che 1 Arjantin / Che Part One:... / Yönetmen: Steven Soderbergh / İspanya-Fransa
• Che 2 Gerilla / Che Part Two: Guerrilla / Yönetmen: Steven Soderbergh / İspanya-Fransa

Cannes ve Goya Ödülleri’nde Benicio Del Toro’ya En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran Che’ de 7 yıl süren takıntılı bir araştırmanın sonucunu izliyoruz .Soderbergh ve Del Toro’ nun ortak yapımcılığını üstlendiği filmde Che'nin yaşamından üç farklı süreci, Küba Devrimi, Bolivya mücadelesi ve BM'de konuşma yapmak üzere New York'a gidişini içeren filmin ikiye bölünmesi kararı verildi.İlk bölüm 1956'dan başlayarak Che'nin Küba Devrimi'nde yükselişini ve başarısını anlatırken, ikinci bölüm; güce kavuşan Che'nin Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmasıyla açılıyor. Che ardından Bolivya'ya gidiyor ve dağlarda ki gerillalarla buluşmasına tanık oluyoruz.
İki farklı tempo akışı, iki farklı renk skalası, iki farklı görüntü oranı, iki farklı zamansal akış benimseyen iki bölümden oluşuyor Che.



• Cennet Batıda / Eden Is West / Yönetmen: Costa-Gavras / Fransa-İtalya-Yunanistan

Mülteci sorununu Odisseia destanının günümüze uyarlanmış bir versiyonu türünde bir kahramanlıkla anlatıyor yönetmen Gavras.. Geleceğe göz kırpan filmde; Ege’nin serin sularındayız.Batıya kaçan Elias ve arkadaşı sahil güvenlikten kaçmak için gemiden atlayıp kıyıya yüzüyorlar. Vardıkları yer, Cennet adında lüks bir tatil köyünün çıplaklar kampı. Elias serüveni boyunca Avrupa hattında , polisler, kamyonlar ve yabancılar arasından geçerek son durak Pariste buluyor.



• Gel Porno Çevirelim / Humpday / Yönetmen: Lynn Shelton / ABD

2009 Sundance’te Bağımsızlık Ruhu Jüri Özel Ödülü alan Lynn Shelton’ın filmi homofobiyle yakından ilgilenerek iki yakın arkadaşın amatör bir porno film yarışmasına katılmaya karar vermesiyle; yaşadıkları eşcinsel deneyimi, sınırların zorlanılması ve hatta yıkımları ekrana getiriyor .Komedi türünde özgün bir deneme olan film tavsiyeler arasında.




• Cennette Beş Dakika / Five Minutes of Heaven / Yönetmen: Olivier Hirschbiegel / İngiltere-İrlanda

2009 Sundance Film Festivali’nde Senaryo ve Yönetmen ödüllerini alan film; Kuzey İrlanda'nın yakın tarihini inceliyor. Deney, Çöküş filmleri ile tanıdığımız yönetmen bir dram sunuyor bizlere. 1975 yılı ile açılan film, İngiltere'yle birleşme yanlısı Ulster Gönüllüleri'nden 17 yaşındaki Alistair Little, 19 yaşındaki Katolik Jim Griffin'in katletmesi ile devam ediyor. İki hafta sonra Alistair tutuklanarak cezaevine gönderilir. Jim'in 11 yaşındaki kardeşi Joe, cinayetin tanığıdır. Yaşanmış olaylara dayanması filmin; en büyük yaslanma noktalarından.



• Ciddi Bir Adam / A Serious Man / Yönetmen: Joel Coen & Ethan Coen / ABD

Kara komedinin en özgün yönetmenlerinden Coen kardeşlerin bu son filmi; Toronto prömiyeri ardından Filmekimin’de İstanbullu sinemaseverler ile buluşuyor. 1967 yılında geçen filmde; fizik profesörü Larry Gopnik'in hayatı altüst olmuştur: Karısı Judith, onu iş arkadaşı Sy uğruna terk edecektir. İşsiz kardeşi Arthur hâlâ kendisine ait bir yaşam kuramamış,onun evinde yaşamaktadır. Oğlu esrar almak için, kızı da estetik ameliyat için Gopnik’ten para çalmaktadır. Profesör çıkış yolunu hahamların -dinin- bilgeliğinde arar.



• Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi / Capitalism: A Love Story / Yönetmen: Michael Moore / ABD

Muhalif Belgeselci Michael Moore Kapitalist Sistem sorgulamasına mizahi ve sivri dilli bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Eylül ayında dünya prömiyeri yaptığı Venedik Film Festivali’nin Gençlik Jürisinin seçimiyle Altın Aslancık ödülünün sahibi olan film de ‘Kapitalizm aşkının bedeli nedir?’ sorusunun cevabını arıyoruz.


Bunların dışında festivalde gösterime sunulacak filmlerin listesi ise ;

• İspiyoncu / The Informant! / Yönetmen: Steven Soderbergh / ABD
• Ay / Moon / Yönetmen: Duncan Jones / İngiltere
• Londra Nehri / London River / Yönetmen: Rachid Bouchareb / İngiltere-Fransa-Cezayir
• Dönüşüm / Don't Look Back / Yönetmen: Marina de Van / Fransa-Lüksemburg-Belçika
•Polytechnique / Yönetmen: Denis Villeneuve / Kanada
• İntikam Peşinde / Vengeance / Yönetmen: Johnnie To / Hong Kong-Fransa
• Cennetin Kapısında / Valhalla Rising / Yönetmen: Nicolas Winding Refn / Danimarka-İngiltere
• Şark Oyunları / Eastern Plays / Yönetmen: Kamen Kalev / Bulgaristan-İsveç
• 9 / Yönetmen: Shane Acker / ABD
• Altın Çağdan Öyküler / Tales from the Golden Age / Yönetmen: Hanno Höffer, Marculescu, Cristian Mungiu, Popescu, Ioana Uricaru / Romanya


Film gösterimleri Beyoğlu Emek Sineması ve 23 Ekim Cuma, 24 Ekim Cumartesi ve 25 Ekim Pazar günlerinde Cinebonus Maçka G-mall Sineması’nda olucak.
Biletler 3 Ekim’den itibaren Biletix’te satışa sunulacak. Kaçırmamanız dileğiyle.

Program bilgileri ve ayrıntılar için;
http://www.iksv.org/filmekimi_2009/

KONUK YAZAR: Meriç Yanarkol


V.


"Uzunca süre maske takarsan altındaki kişiliği de unutursun." *


Darren Aronofsky'nin 1998 yılında senaryosunu da yazdığı Pi filmiyle sinemaseverler farklı bir yönetmenin geldiğini anlamıştı. Hatırladığım kadarı ile filmde doğadaki herşeyi ifade eden bir sayı arayan matematik dahisinin takıntı haline gelen bu amacı doğrultusunda hayattan kopuşu anlatılıyordu. 2008 yılında Wrestler filmi ile oldukça ünlendi, ben henüz izlemedim.

Aronofsky 2000 yılında Hubert Shelby'nin senaryosundan çektiği Bir Rüya İçin Ağıt'ta dört bağımlı insanın hikayesini anlatıyor. Sara Goldfarb eşini kaybetmiş hayatta tv izlemekten başka yaptığı birşey olmayan yaşlı bir kadındır, oğlu Harry ise uyuşturucu alabilmek için sürekli olarak annesinin televizyonunu rehinciye satar annesi de gidip alır. Harry, çocukluk arkadaşı Tyrone ve sevgilisi Marion ile aldıkları uyuşturucuları satarak "yırtmaya" karar verirler. Bu sırada Sara'ya bir tv şovuna katılma teklifi gelir. Sara o programa kocasının çok sevdiği kırmızı elbise ile katılmak ister ama içine giremeyecek kadar kilo almıştır. Diyet yapmaya karar verir ve bunun için diyet hapları kullamaya başlar. Bu ilaçları kullandıkça uyumamaya, halüsinasyonlar görmeye ve yemek yememeye başlar.

Harry, Marion ve Tyrone uyuşturucuları satarak iyi para kazanırlar. Harry annesini ziyarete gider, hediye olarak büyük bir televizyon alır. Annesindeki değişikliği farkeder ve ilaçları kullanmaması konusunda onu uyarır ama annesi onu dinlemez. Tyrone'ın hapse girmesi ile işler ters gitmeye başlar. Bütün paralarını onu çıkarmak için kullanırlar ve hem parasız hem uyuşturucusuz kalırlar.

Daha sonra uyuşturucu alabilecek parayı bulmak için Marion başkaları ile olmaya başlar. Harry'nin uyuşturucu enjekte ettiği kolu gittikçe kötüleşmeye başlar. Tyrone ile uyuşturucu almak için Florida'ya yola çıkar. Yolda kolunun acısına dayanamayarak bir hastaneye gider ve orada tutuklanırlar. Annesi Sara da halüsinasyon sonucu buzdolabının hareket edip ona saldırdığını sanarak evden kaçar ve garip hareketlerinden dolayı sonunda bir hastaneye götürülür.

Filmin sonunda bu dört insan da rüyalarına ulaşmak için yanlış yollarla çabalarken edindikleri bağımlılıklarının kurbanı olur ve biri kolunu, biri özgürlüğünü, biri bedenini, biri de aklını yitirir, film dördünün de cenin pozisyonunu alışı ve ulaşmak istedikleri hayallerinin gösterilişi ile biter. Sara zayıflamış ve istediği programa katılmıştır, Harry Marion'a, Tyrone bağımlı olduğu annesine, Marion da uyuşturucuya kavuşmuştur.

İnsanların vazgeçemediğinin rüyaları mı yoksa bağımlılık sahibi oldukları nesne mi olduğu da çok belirsiz, ikisi de olabilir. Filmin müziklerinin enfes olduğunu belirtmem lazım, zaten sanırım bir çok tv programında kullanılıyorlar, insana tanıdık geliyor çünkü. Filmde kırmızı rengin sadece Harry'nin hayallerinde ve Sara'nın elbisesinde kullanılması da dikkat çekici. Ayrıca uyuşturucu alındığındaki hisleri aktarmakta oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Filmde hikayenin işlenişi de çok ilginç; ilk bölüm Summer yaz gibi neşeli ve umut dolu başlıyor, hayallere ulaşma yolunda ilerliyor kahramanlar, ikinci bölüm Fall sonbahar hüznü hikayeye yansımaya başlıyor, sorunlar çıkıyor, hayallerden uzaklaşılmaya başlanıyor, üçüncü bölüm Winter kış bastırıyor, karamsarlık ve dekadans.


Bir başka bağımlılık hikayesi ise Zeki Demirkubuz'un ünlü "Masumiyet"inde işlenir. Orada daha çok insan bağımlılığı işlenmiştir gerçi. Hapiste olan sevdiği adamın peşinden şehir şehir dolaşan bir hayat kadını Uğur, ona aşık olup, tüm hayatını değiştiren eski mobilyacı Bekir, hapisten çıkan ama bir işi ve yeri olmayan Yusuf'un sürüklenmelerini anlatır. Bekir Uğur'a sahip olamamaya dayanamaz ve intihar eder. Onun yerini Yusuf alır, Uğur'a aşık olur ve daha önce hapse girmesine sebep olan ablasını anlar, anlar ki insanlar zaafiyetleri sözkonusu olunca yanlış şeyler yaparlar. Uğur'a kendisi ile bir hayat kurmasını teklif eder ve reddedilir. Uğur hapisten kaçan sevdiği adamla kaçarken adamın hasımları ile çıkan çatışmada ölür. Ortada kalan sağır ve dilsiz kızına Yusuf sahip çıkar.


Bu iki filmde de görürüz ki bağımlılık neye olursa olsun insanın hayatına doğrudan zarar veren ve kurtulamadıkça insanı daha içine çeken bir bataklıktır. Sonu yoktur. Peki hiç birşeye bağımlı olmadan yaşamak mümkün mü? Sistem böyle insanlar üretiyor mu? Aksine kontrol edilebilmemize imkan sağladığı için bağımlı insanlar olmamız isteniyor. En küçük sistemden en büyüğüne bağımsız oldukça, ödün vermedikçe yalnızlaşmaya, sevilmemeye mahkum edilmiyor muyuz? Bağımlılıktan kurtulmanın yolu onu tüketebilmek. Hevesini alıp bırakıp yeni bir bağımlılık bulmak ve çok bağlanmadan bırakmak belki.

KONUK YAZAR: Burcu Polat Çam
http://yasamingenisozeti.blogspot.com/


Kelimeler silahlardır. Ben yine de mak 10'u tercih ederim. Kimi mahkumlar yüzleşebileceğimiz en kötü şeyin şiddet olduğunu söylerler.
Bence büyük bir esnemedir. Sıkıcı tek düze günleri nasıl geçirebilirsiniz? Hayatımıza anlam ve düzen katması gereken rutinlerimiz vardır. Ama şahitlik ederim ki bence arkamdan şişlenmek rutinden daha az korkutucudur.
Çünkü rutin...
Rutin sizi öldürür.

"Bir gün bir çocuğa tutulursun. Sana parmakları ile dokunur. Ağzı ile dokunduğu derinde delikler açar. Ona baktığın zaman canın yanar. Bakmadığın zaman da yanar. Sanki birisi bir parça cam parçası ile seni kesip açıyor gibi gelir."

On beş yaşında çıplak Tracey Berkowitz’in bir otobüsün arkasındaki bir banyo perdesinin altında, kendini köpek sanan kardeşi Sonny’yi aramasıyla başlıyoruz filmi izlemeye. Tracey’nin yolculuğu bizi kentin karanlık yüzüne, duygusal açıdan bir çukur gibi olan evine, lisedeki sert ortamına, psikoloğuyla oynadığı kedi fare oyunlarına, erkek arkadaşı Billy Zero'ya ve indie rock fantezilerine götürür. Bir de Lance var tabii ki. Güya Tracey’yi kurtaracak olan ama sonunda onun başını belaya sokan Lance.


"İnsanlara bir şey olduğu zaman ışık saçarlar. Çünkü içlerine kazınmış bir fotoğraf vardır. Çünkü onlar oradadır ve siz değilsinizdir. Çünkü sizde sadece bir kısmı gözükür. Ve bir psikiyatrist de o tek parçayı yok etmeye çalışır." İçerisinde çok fazla kelime oyunu olan film aslında bir replik cenneti. Her sahnesini not alabileceğiniz nadir filmlerden biri olan The Tracey Fragments filmini üç ana başlığa ayırabiliriz. Daha filmin başında bizi karşılayan ve filmin bitimine kadar beynimize kazınan çiçek motifli banyo perdesi, kendini köpek sanıp ortadan kaybolan ve sürekli havlayışlarını duyduğumuz küçük kardeş Sonny ve elbette ki Tracey Berkowitz efsanesi Billy Zero. Ve aslında film için başlangıç ve bitiş sebebi de bu üç öğe desek yanlış olmaz.

"Tüm dünya kafanızın içindeyken neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlarsınız ki?" Aslına bakarsanız baştan sona bir sorgu var filmde. Sürekli bir şeylere itiraz etme ve çözümleme hali söz konusu. Psikolog ile oynanan küçük kelime oyunları da bunu doğruluyor aslında. Filmde Tracey Berkowitz rolüyle karşımıza çıkan Ellen Page, Hollywood'un son yıllardaki en parlayan yıldızı olarak tanımlanıyor. En son Drew Barrymore'un ilk uzun metraj deneyimi olan Whip It'de ekran karşısına geçen Page, kariyerinde birçok başarılı psikolojik dram filmlerini de barındırıyor.

Psikolojik gerilimle dramı birleştiren ve bunu yaparken son derece başarılı olan nadir filmlerden biri The Tracey Fragments. Bölünmüş ekranları ve arşiv görüntüsüyle aynı zamanda da görsel bir şov sunuyor seyircisine. Psikolojik dram seyircileri bir yana, hayatıyla ilgili sorguları olan ve bir şeylere anlatılanların dışında çözüm arayanların kesinlikle izlemesi gereken bir film.


"Bir at düşse, ağzından bir telefon çıkar. At düştüğünde ayağı yaralanır ve artık işe yaramazdır. Böylece birisi onu vurur. Attan da yapışkan madde yaparlar. Makineler yapıştırıcıyı tüplere doldurur ve çocuklar da onları sıkarak kartların üstüne kağıt yapıştırmaya çalışır. Yapıştırıcı çocukların eline bulaşır. Çocuklar da yapıştırıcıyı yer. Böylece çocuklar at olur."


Daha önce 10-17 Ekim tarihleri arasında yapılacağı açıklanan festivalin bu kez de Uluslararası Uzun Metraj Film bölümünde yarışacak filmler açıklandı. 12 filmin bulunduğu bu kategoride 2 de Türk filmi yarışacak.


Ülkemizin en prestijli sinema festivali olarak sunulan Altın Portakal Film Festivali'nde bu sene Asya ve Avrupadan filmler var. Fazla uzaklara gidilmeden komşulardan filmler seçilmiş. Buna bağlamak saçma olacak, ama üllke sınırları konulu filmler de ağırlıkta. Border filminde Ermeni-Azeri çatışması tamamen diyalogsuz işlenmişken, The Other Bank filminde güncel konulardan Gürcistan-Abhazya ilişkisine değinilmiş. Bir kısmı İstanbul'da da çekilen Eastern Plays filminde Almanya'daki oğullarını görmeye giden bir ailenin yolda -Sofya'da- başına gelenleri anlatan bulgar yapımı bu filmde Türk oyuncular Hatice Aslan ve Saadet Işıl Aksoy da oynuyor.
Festivalin bu dalında yarışacak 2 türk filmi ise; Pelin Esmer'e bu sene ödüller kazandıran filmi, "11'e 10 Kala" ve Abdullah Oğuz'un "Sıcak" filmleri.
Yarışmaya Katılan Filmler Şöyle :

11'e 10 Kala */ Türkiye
Sıcak / Türkiye
Eastern Plays */ Bulgaristan
English Strawberries / Çek Cumhuriyeti
Operation Danube / Polonya - Çek ortak yapımı
The Other Bank / Gürcistan
East Of Me */ Fransa
Katalin Varga / Romanya
Ambulance / Sırbistan
Border / Ermenistan
Paper Soldier / Rusya
Freedom / İtalya
*tavsiyelerim

" How many roads must a man walk down before you call him a man? "


Tv Oscarları diye de bilinen Emmy Ödüllerinin 61. si, How I Met Your Mother dizisindeki Barney rolüyle tanıdığımız Neil Patrick Harris'in sunuculuğunda sahiplerini buldu.

Görsel sunum olarak oldukça güzel bir sahne hazırlanmış Nokia Theatre'da. Neil Patrick'in giriş kısmında söylediği Put Down The Remote şarkısı ile çevreye sataşması ve sahne hakimiyeti bu sunuculuğu başarıyla tamamlayacağını göstermişti gibi. İzlemeyenler varsa Ntv'nin sitesinden izleyebilir.


Adaylar açıklandığında birçok sonucun geçen senekinden pek farklı olmayacağını düşünmüştüm. Emmy Ödüllerinde çok kazananın Drama dalında üstün olana göre gösteriliyor oluşu, Mad Men dizisini geçen sene de olduğu gibi bu sene de gecenin en karlısı yaptı. Tabi ki Emmy ödülleri sadece birkaç dizinin kendi arasında rekabet etmesinden ibaret değil. Cnbc-e nin bile Türkiye'deki yayın haklarını elinde bulundurduğu dizilerin adaylığından bile oldukça rant elde etmeye çalışmasını göz önünde bulundurursak, bir kişinin ortalama en az 4 saat tv izlediği Amerikada bu rekabet oldukça ileri seviyede. Bu rekabetten de üstün ayrılan HBO oldu. NBC ve ABC de onu sırasıyla izledi.

Diziler ve kanallardan sıyrıldığımızda ise günün en karlı tekil şahsını "Malcolm in the Middle" dizisiyle 3 defa Komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu ödülüne aday olup da hiçbirini kazanamayan, fakat son 2 senedir aday olduğu Drama dalında En iyi Erkek Oyuncu Ödülüne sahip olan Breaking Bad dizisinin başrol oyuncusu Bryan Cranston olarak görüyorum. (Bryan Cranston'un dizisi için yaptığı tek cümlelik yorumu cgerçekten çok hoşuma gitti: Breaking Bad'de kötü kararlar veren iyi bir adamın hikayesi anlatılıyor.) Komedi dalında En iyi Erkek oyuncu ödülünü iki senedir alan 30 Rock dizisinin oyuncusu Alec Baldwin'i de es geçmeden ikinci sıraya koyalım.


Kazanlar:


Drama

En İyi Dizi: Mad Men
En İyi Kadın Oyuncu: Glenn Close (Damages)
En İyi Erkek Oyuncu: Bryan Cranston (Breaking Bad)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Michael Emerson (Lost)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Cherry Jones (24)
En İyi Erkek Konuk Oyuncu: Michael J. Fox
En İyi Yönetmen: E.R En İyi Senaryo: Matthew Weiner ( Mad Men)


TV filmi ve mini dizi

En İyi Erkek Oyuncu: Brandan Gleeson (Into the Storm)
En İyi Kadın Oyuncu: Jessica Lange (Grey Gardens)
En İyi Senaryo: Andrew Davies (Little Dorrit)
En İyi Yönetmen: Dearbhla Walsh
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Shihreh Aghdashloo (House of Saddam)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Ken Howard (Grey Gardens)
En İyi TV filmi: Grey Gardens En İyi Mini Dizi: Little Dorrit


Komedi

En İyi Dizi: 30 Rock
En İyi Kadın Oyuncu: Toni Collette ( United States of Tara)
En İyi Erkek Oyuncu: Alec Baldwin ( 30 Rock)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Kristin Chenoweth (Pushing Daisies)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jon Cryer (Two and a Half Men)
En İyi Kadın Konuk Oyuncu: Tina Fey
En İyi Erkek Konuk Oyuncu: Justin Timberlake
En İyi Senaryo: Matt Hubbard (30 Rock / Reunion)
En İyi Yönetmen: Jeffrey Blitz (The Office)


Variety Show

En İyi Yönetmen: Bruce Gowers (American Idol)
En İyi Yazar Grubu: Jon Stewart Daily Show
En İyi Variety Show: The Daily Show, Jon Stewart

Sonbaharın gelişi ,okulların kaldıkları yerden eğitime devam etmeleri ve hepimizin geçtiği yollar.Okul kavramı mekan olarak sinema endüstrisine herzaman malzeme olmuştur.Toplum içindeki şiddeti,bireyler arasındaki aşkı en basite indirgeyerek bireylerin benzer konulara ilk kez şahit oldukları yerde, okul sıralarında anlatmak kimi zaman ticari amaçlar güden filmlere,kimi zaman da başyapıt mertebesine ulaşabilicek çarpıcı yapımların çıkmasına önayak olmuştur. Dönemin sorunları ve toplum anlayışına sadık kalan birçok öykü beyazperdeye aktarılmış ve izleyicilerin beğenisine sunulmuştur.


Hollywoodun arkaplan olarak okulu ele aldığı en önemli yapıtlar Dead Poet's Society ve Grease'dir.Grease ait olduğu dönemin amerikan toplum anlayışını çok güzel bir şekilde betimlemiş,laçka diye tabir edebiliceğimiz dersleri umursamayan okulu karşı cinse kur yapma ortamı olarak algılayan öğrenci modellerini beyazperdeye başarıyla aktarmıştır.Dead Poet's Society ise öğrenci-öğretmen ilişkisinde gelişen ve geleneklerine bağlı eğitim kurumlarına karşı girişilen reforumculuk anlayısını beyaz perdeye aktarmış ve bunda başarılı olan bir yapımdır.Ülke sınırlarına gelecek olursak sadece Hababam Sınıfı dersek yeterli olur sanırım zira yapım yılından itibaren herkesin en azından birkez izlediği bir seridir.Son dönem türk sinemasının ticari amaç güden yeniden uyarlama Hababam Sınıfı serisi ise ancak Ertem Eğilmez ve Rıfat Ilgaz'ın kemiklerini sızlatmıştır.Son dönem türk sinemasında ise Sınav filmi konu itibariyle sınav sisteminden muzdarip öğrencileri ele almış ve lise öğrenimi boyunca insanın en önemli sorununa odaklanmıştır.Ayrıca Okul isimindeki yapımda ülke olarak hiç beceremediğimiz korku sinemasını öğrenci-sınav psikolojisi çerçevesinde oluşturmuş bir yapımdır.Küçük hatırlatmalarla esas konuya geçebiliriz zira benim esasında bahsetmek istediğim son dönemde Avrupa sinemasında okul ve öğrenciler üzerinde yoğunlaşan yapımlar.

Hollywood ve Avrupa sineması arasındaki fark her daim bana Nba ve Avrupa basketbolunu anımsatıyor zira Nba daha gösterişli daha şova yönelik iken Avrupa basketbolu daha gerçekçidir, daha basittir.Aynı sinema endüstrisinde olduğu gibi.Avrupa sineması Hollywooda nazaran daha naiftir.İçinde bulundurduğu sıradanlığı onu izleyiciler için ya çekici yada çekilmez kılıyor.


ONDSKAN/EVİL
Avrupa sinemasında son dönemde eğitim ile ilişkili gözde filmlerine bakıcak olursak öncelikle 1950li dönemleri anlatan geleneklerine bağlı okullara atıfta bulunan 2003 yapımı İsveç filmi olan Ondskan'ı ele almak gerekir.Hayat mektebinde şiddeti çeşitli açılardan görmüşüzdür ve bazen izleyici bazen şiddetin ortasındaki kişi olarak güç gösterilerine tanık olduğumuz ortamların ilkidir eğitim yuvaları.Ondskan'da kaldığı yatılı okulun geleneklerine bağlı olması ve okulda düzenin işleyiş olarak sadece güç gösterisinden ibaret olup,kıdemli öğrencilerin ellerine geçen sınırsız gücü sadece kendi lehlerine kullanmasını izleyiciye aktaran film bu düzene karşı durmaya çalışan Eric Ponti(Andreas Wilson)'nin yaşadıklarını seyirciye aktarıyor.Hem okul yönetiminin okulda kıdemli olan öğrencilerin çaylak diye nitelendirilen öğrencilere uyguladıkları şiddete göz yumması, hem de üvey babasının Eric'e yaptığı işkenceye göz yuman anne de yaşadığımız toplumda sözde huzur adına çevresinde olana bitene ses çıkarmayan insanların tarifidir.Ast-üst kıdem anlayışının okul yıllarından itibaren gençlere aşılanması ve kuralların çıkarlar uğrunda kural olması eğitim yuvası olarak adlandırılan okulu çekilmez bir hale getirir.Yönetmenliğini Mikael Hafström'ün yaptığı film yazar Jan Guillou'nun otobiyografisinden sinemaya aktarılmış.Ayrıca Andreas Wilson'ın performansı dikkat çekici.



KLASS
Mevzu okul içindeki şiddetten açılmışken 2007 yapımı Estonya çıkışlı Klass filminden bahsetmemek olmaz.Yönetmenliğini Ilmar Raag'ın yaptığı oyuncu olarak yer alan kişilerin ilk oyunculuk denemesi.Son yıllarda ajanslara düşen 'okul basıp okulda terör estirme' haberleri artık hayatın bir gerçeği.Ve bu gerçeğe dayandırılan bir yapım olan Klass,toplum içinde diğer bireylerden zayıf görünen,bunun neticesinde her daim ezilen zaman zaman cinsel aşağılanmlara maruz kalan,hakları gasp edilen Joosep ve onu korumaya çalışan arkadaşı Kaspar'ın intikam anlayışını ve intikama neden olan etkenleri izleyiciye sunuyor.Etki-tepki mahiyetinde 'Şiddeti şiddet doğurur' lafını haklı çıkartan ve 'bir filmde silah varsa o da patlar' tezine örnek bir sona sahip olan filmde izleyici de her sahnede Kaspar ve Joosep ile birlikte şiddete isyan etme durumuna geliyor.Eğer herşeye göz yumup ses çıkarmazsan daha fazlasına hazırlıklı olmalısın ve artık sabredemiyecek duruma geliyorsan zayıf,korkak bir kişiliğe sahip olsan bile içinde canavar barındırdığını hatırlayacaksın.





ENTRE LES MURS/THE CLASS

Herhangi bir ülkenin herhangi bir semtinin varoş mahallesine yeni gelen öğretmen, o zamana kadar hiç ümit vermeyen öğrencilerin hayatını değiştirmeye karar verir,hepsinin sorunlarıyla ilgilenir,öğretmendeki inanç çocuklardaki azimle birleşince isteyince neleri başarabiliceğimizi bizlere göstermeye koyulurlar ve filmin sonunda da insana -vay be ne kadar da etkileyici- lafını söyletmeye çalışırlar.Bu Hollywood klişesi bizlere yutturulan öğelerden biri.Acıklı başlayan mutlu biten her son gibi.Entre Les Murs ise bize gerçeği vaad ediyor.Parisin banliyölerinde daha çok göçmen çocuklarının okuduğu okulda bir eğitim dönemini anlatıyor film.Francois Begaudeau adlı öğretmenin öğrencileriyle etkileşimi,onların türlü sorunlarına çözüm olma girişimini lakin ne kadar çabalarsa çabalasın çoğu kez tökezlemesini hatta bazen Souleymanda olduğu gibi onlara zarar vermesini anlatmaktadır.Bazen ise Francois'in öğrencileriyle arasında sorunlar çıkabilmekte ve Francois sorunları onların seviyesine inerek çözmeye çalışmaktadır.Sorunların çözülememesi genel anlamıyla öğrencilerin azınlık olması,dar gelirli ailelerin birer ferdi olmaları ve eğitim sisteminin mevcut durumundan kaynaklanıyor.Öğretmen ne kadar iyi niyetli olursa olsun duvarlar arasında kalmasının en önemli nedenleri bunlar.Sınıfın tamamen farklı azınlıklardan oluşması ve bunların kendilerini fransız olarak hissetmemesi de yüze vurulan çarpıcı bir gerçek.Öğrencinin henüz filmin ilk sahnelerinde adını yazdığı kağıda Cezayir bayrağını da çizmesi gibi.Fransadaki eğitim sistemine eleştiri getiren filmin yönetmeni Laurent Cantet,filmin başrol oyuncusu Francois Begaudeau aynı zamanda öğretmen ve filmin senaryosunu da kendisi yazmış.Yapım 2008 yılında Cannes film festivalinde altın palmiye ödülünü kazandı.

Muhakkak saydığım yapımlar dışında okul kavramı ile ilişkilendirilebilicek Ben X gibi mesaj kaygılı yapımlar da mevcut.Benim yazıdaki kıstaslarım saf okul arkaplanında geçen ve eğitim sistemini yeren,izleyicide yer edinen yapımlardan bahsetmekti.Yoksa elbette ki batı sinemasından çıkan ürünleri üç tane filmle sınırlandırmak gibi bir düşüncem yoktu.


Bir erkeğin elinden pek çok şeyi alabilirsin. Sigara, spor,özgürlüğünü, bacaklarını ama duygularını alamazsın. Duyguları olmaz.
Adam kadını sever. Nasıl birisi olduğu önemli değil, eğer severse onu ister. Bedenini ister. Kendisini istemesini ister.
Ona dersin ki, bir daha sevişemeyeceksin. Ona bir daha o şekilde dokunamayacaksın.
Bu son sefer. En son sefer.
Eğer bu alışılmadık ve zalim bir ceza değilse, nedir bilmem.

"They love me for what I'm not, they hate me for what I am"


Herhangi bir yaşamdan alıntıyı sinemaya aktarmak her daim kendini sattırır.Özellikle de bir başarı hikayesinin filme aktarılması oldukça sık rastlanan bir durumdur.Bir kişinin çeşitli zorluklara karşı yılmayıp genede hayallerine sımsıkı sarılıp, onları başarma azmini edinmesini anlatmak sağlam bir kurgu ve yaratıcı altmetinlerle izleyiciden olumlu not almak için yeterlidir.Le Scaphandre Et le Papillon ve Rosso Come Il Cielo ilk aklıma gelen filmler.Bu tarz filmleri kişisel gelişim kitaplarına benzetirim çünkü izleyeni bir nevi gaza getiren etkisi vardır.Bu nedenle zor olan başarısızlığı anlatabilmek ve işte bu noktada devreye The Damned United girer.


Sporla ilgili özellikle de futbolla da alakalı iyi yapımlar bulmak oldukça zor.Das Wunder von Bern'den beri dişe dokunur bir yapım olduğunu söylemek de zor.(Green Streets Hooligans dahil) The Damned United,David Peace'in aynı isimli kitabından Tom Hooper tarafından sinemaya aktarılan bir uyarlama.Yapımda Brian Clough'u Michael Sheen canlandırıyor.İngiliz oyuncular Timothy Spall ve kariyerinde Oscar ödülü de bulunan Jim Broadbent yapımda rol alan diğer isimler.Filmin senaryo yazarı The Other Boleyn Girl, The Queen ve Frost-Nixon gibi ses getirmiş filmlerin senaryo yazarı Peter Morgan.Yanlız şunu öncelikle belirtmek gerek;yapım salt bir futbol filmi değil.Kibir ve paranoya sonucu oluşan nefret duygusuyla tetiklenen hırsın bir yansıması.Film kişisel nedenlerle girilen davanın sonunda hüsranla biten 44 günü anlatıyor.


Öncelikle Brian Clough'un antrenörlük yaşamına bir göz atmak gerek.Kendisi İngilterenin gelmiş geçmiş en iyi teknik adamlardan biri olarak görülür.Derby Country takımını 2.ligin son sıralarından alıp önce 1.lige ardından kulübü tarihinin ilk ve tek şampiyonluğuna ulaştıran sonraki sene Avrupada yarı finale kadar çıkan,18 yıl boyunca da Nottingham Forrest'i çalıştıran ve 2 kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasını kazanan Brian Clough'un teknik adamlık alanındaki başarısız olduğu tek dönem Nottingham Forrest efsanesini yaratmadan önce çalıştırdığı Leeds United'da geçirdiği 44 gündür.


Brian Clough'un Derby Country takımının başında iken Leeds United ile FA Cup maçında eşleşmesi ve Leeds antrenörü Don Revie'nin onu küçük takım antrenörü olarak görmesi sonucu başlayan Leeds United'ı alt etme arzusu ve her daim yanında olan yardımcısı Peter Taylor sayesinde büyük başarılara doğru yol alır.Başarının getirdiği özgüvenle cesur açıklamalar yapmaktan kaçınmayan Brian Clough(bknz. Bülent Uygun) her zaman Leeds United'ın önceki şampiyonluklarına göndermeler yaparak,onların kötü bir takım olduklarını vurgular.Agresif ve eleştiri yapmaktan kaçınmayan yapısı nedeniyle kulübünden kovulan B.Clough,herşeye rağmen Leeds United'dan gelen teklife hayır diyemez ama bu sefer yanında yardımcısı Peter Taylor yoktur.Oyuncuların önceki yıllardaki demeçleri nedeniyle antrenöre saygı göstermemesi, oyuncu-antrenör ilişkisinin takım için ne kadar önemli olduğunu yalın bir dille izleyiciye aktarıyor.Oyuncularla arasında mesafe olan ve takımda sadece kendinden önceki antrenörün başarılarına göndermeler yapmaya devam eden B.Clough lige de yapılan kötü başlangıç sebebiyle 44 gün sonra takımdan kovulur.

Bu güzel yapım İngilterede 27 Mart 2009'da gösterime girdi.Açıklanan gösterim tarihlerinde Türkiye bulunmuyor.(Gösterime gireceğinide sanmıyorum)Belki bir festivalde karşınıza çıkabilir.Bunun dışında yapıma DVD veya internet ortamında ulaşılabilir.

Eğer futbola gönül veriyorsanız veya hayat hikayelerinden alıntılanan yapımlara ilgi duyuyorsanız bu yapımı kesinlikle izleyin derim.