29 Ağustos tarihi Terminator severler için önemlidir. 29 Ağustos 1997 tarihinde Skynet ele geçirdiği sistem ve akıl ile tüm dünyayı atom bombasına boğmuş ve dünyadaki makine egemenliğini başlatan The Judgment Day'i insanlığa yaşatmıştı. Dün, yine bir 29 Ağustos tarihinde Netflix, Terminator severlere bir hediye sundu; Terminator Zero. Tokyo'da geçen; farklılıklarıyla, güzellikleriyle ve de olmamışlıklarıyla bir Terminator animesi. 



1984 yılında James Cameron Terminator'u vizyona sokarken gelecekteki felaket varsayımını çok yakın bir tarih olan 1997'den yana kullanmıştı. O günlere ulaştığımızda henüz tuşlu cep telefonları bile yaygın olmamıştı. 2024,2035 gibi tarihlerde de olası gözükmeyen hikaye işlenmişti. O yüzden fütüristik yapıdan despotik bir yapıya evrildi kimimizce. Ve günümüze kadar çekilen tüm Terminatör serisi yapımları bu tarihler arasında sıkıştı. En önemlisi John Connor ve Sarah Connor karakterlerine sıkıştı. 

Terminatör Zero, bu sıkışmışlığı zaman yolculuğu paradoksunu işleyerek aşıyor. Yani şu ana kadar izlediğimiz serilerde geleceği, hep bir geçmişe yolculuk yapan insanlar ile kurtarılması işlenmişti. Ancak zaman yolculuğu paradoksunda geçmişe gidip değişimler yapsak bile, kurtardığımız gelecek bizi geçmişe yollayan olmayacak, geçmişte yaşayanların alternatif geleceği olacak. 

Hikayesine gelecek olursak; Tokyo'da yaşayan Malcolm adlı bilim insanı, Amerikalıların sahip olduğu Skynet'in birgün insanlığa ihanet edeceğinden emindir ve ona rakip olması için kendi yapay zekasını yaratıyor; Kokoro. Zamanı gelip Malcolm'un da tahmin ettiği gibi 29 Ağustos 1997'de Skynet tüm dünyayı atom bombasına boğunca, Kokoro yardım etmek ve Skynet ile mücadele etmek için kendisinin artık "online" edilmesini istiyor. Çaresizlikten de olabilir, kendi yarattığı yapay zekanın ahlaki olgusunun sağlamlığına olan inancından da olabilir, Malcolm bu isteği kabul ediyor ve Kokoro'yu online hale getiriyor. Ne oluyorsa bundan sonra oluyor.


Yapımda orijinal seriye ithaflar görmek mutlu ediyor. Yine geçmişe gönderilen kötü terminatörün polis kıyafeti giymesi bize Terminator T-1000 i hatırlatıyor. 3-5 mini göndermeyle gönlümüzü hoş etse de genel itibariyle bekleneni verdiğini söyleyemem. İlk sezon için böyle. Yani evet, izlenme olarak beklentiyi karşılarsa ki umarım karşılar, serinin devam sezonları olacak gözüküyor. Diğer türlü zaman paradoksuyla kendisine koca bir yeni alan açmış olmanın bir anlamı yok. John Connor'dan devam edip geçebilirdin. 

Son sözüm Netflix'e. Netflix altyazı kısmında bocalamış. Seslendirme dili olarak Japonca ve İngilizce var. Altyazı da ise Türkçe seçeneği mevcut. Ancak Türkçe altyazının ne arkadan gelen ses ile bir uyumu var ne de sahne ile. Karakterler sustuklarında bile önünüze bir altyazı metni düşebiliyor alakasız şekilde. Dili olanlar için ingilizce altyazılı izlemelerini tavsiye ediyorum. 

Türkiye'nin Oscar aday adayı Zeki Demirkubuz'un Hayat filmi oldu. Ülkelerin birer birer kendi adaylarını açıkladığı şu dönemde, takip edip izlenecek çok film çıkacağı aşikar. Ancak o nehre dalıp watchlist oluşturmak için henüz erken. O yüzden mevcut listedeki filmleri tüketmeye devam. Korku filmi aşermelerimi baskılamak için seçtiğim Longless filminin olmamışlığı üzerine biraz konuşmam gerekiyor bu yüzden.
Zilyon adet stand up'çının olduğu ve her birinin izleyeni/güleni olduğu düşünüldüğünde, günümüzde güldürmek kolay gibi. Ama korkutmak, germek, tedirgin etmek? işte o ustalık gerektiriyor. 

Gülmek, üzülmek kadar korkmanın da insani bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ve bu ihtiyacı filmlerle gidermek günümüzde oldukça zor. Artık korkmak için filmlere gerek duymadığımızdan da olabilir, filmlerin ucuz hikaye ve kurguyla yapılıyor oluşundan da. Güldürmek kolay olanı. Sıkıysa gel beni korkut. 

Longlegs filmi, bir FBI ajanı olan Lee Harker'ın (Maika Monroe) bir seri katil olan Longlegs'i (Nicolas Cage) yakalama çabasını konu alıyor. Çocuğu olan aileleri hedef alıp kurban seçen Longlegs'in bu cinayetleri işleyiş tarzı ve geride bıraktığı satanist işaretler filmde bir gizem oluşturuyor. True Detective dizisi tadında bir başlangıç ve gizemle bizi karşılıyor film desek yeri olur. Ama gizemi korumada ve çözümlemede kolaya kaçılmış. Sezgileri oldukça kuvvetli olan FBI ajanı Lee Harker'ın bazı gizemleri ve şifreli mesajları çok kolay çözmesi o tadı bir an önce alıp götürüyor. Hikaye ile izleyiciyi bir süre baş başa bırakmak yerine, her şeyi net bir şekilde açıklaması, filmin başında yakaladığı tansiyonu düşürüyor ve izleyici üzerindeki etkiyi zayıflatıyor. 

Ana karakterler olan Lee Harker ve Longlegs, ilgi çekici derin karakterler olarak sunulsa da, karakter gelişimleri tam anlamıyla tatmin etmiyor. Lee Harker'ın doğaüstü sezgi yetenekleri edinmesi ile ilgili, seri katil Longlegs'in bu evreye geçiş süreci ile ilgili de derinlemesine bir keşif sunulmaması, hikayeyi gökten zembille indirilmiş bir anlatı olarak önümüze bırakıyor. 


Filmin yönetmenliğini yapan Osgood Perkins'in korku türündeki önceki yapımlarına bakacak olursak, geçmiş yapımlarına kıyasla daha iyiye gittiği söylenebilir. Bundan sonra yapması gereken güzel olan fikri ve hikayeyi seyirciye daha iyi bir şekilde aktarmak olmalıdır. Yaratılan gizemi bir an önce ve tüm ayrıntısıyla çözümlemek ne kendisine ne de yapıma ne de seyirciye bir fayda sağlayacaktır. Kaldı ki korku türündeki filmler, gizemin filmin finalinde bile tamamen çözülmemesinin ekmeğini oldukça yiyiyor. Hem izlenebilirliği ve bıraktığı etkisi açısından, hem de devam filmine olanak sağlaması açısında. 

Filmdeki en istikrarlı şeyden bahsetmeliyim. Longlegs'i canlandıran Nicolas Cage'in performansı kendisine hayran bırakıyor. Çok bir sahnesi olmasa da kendisinin gözüktüğü sahnelerde seyirciye gerilim takviyesi yapması belki de filmi ayakta tutan ve hala da izlenebilir kılan bir ayrıntı. Yazının başında da dediğim gibi, korku türü zordur, az bulunur. Bu yoklukta yine bir nebze olsa izlenebilir filmler arasına alıyorum bu filmi. O da Nicolas Cage'in oyunculuğu hatırına ki kendisinden de pek haz ettiğim söylenemez. 


Kadroya bakınca Matt Damon'ın, abi Ben Affleck'i bırakıp kardeş Casey Affleck ile beraber film çekmiş olmasını çekici buluyorsun. Sonra gözünü yönetmen koltuğuna çeviriyorsun ki o da ne? Daha bu senenin başında Jake Gyllenhaal gibi bir yıldızın harcandığı Road House filminin yönetmeni Doug Liman. Tamam diyorsun, bir şey beklememeli ama yine de Matt ve Casey için hürmeten izlenmeli. 
Peki The Instigators filmi gerçekten izlenmeli mi?


Film, bir dizi beceriksiz karakterin yer aldığı ve Boston'da geçen bir soygun hikayesini anlatıyor. Matt Damon, para sıkıntısı çeken eski bir asker olan Rory karakterini canlandırırken, Casey Affleck de alkolik ve umursamaz olan Cobby rolünde. Bu ikili, yanlarında bir başka becereksiz karakterle beraber, Boston'daki belediye başkanlık seçimleri sırasında bir soygun planına dahil oluyorlar ve beklenen vurgunu yapamayınca ivedilikle başka bir soyguna yöneliyorlar. O an o binada bulunan Boston'ın eski yozlaşmış başkanını soyma fikrine. Bu saate kadar güzel bir soygun filmi beklerken (ki Affleckler sever soygun filmlerini), bu saatten sonra filmin komediye dönüşebileceğini anlıyorsun. Dönüşebileceğini diyorum, çünkü komedi yapılmak istemiş, dönüştürülmeye çalışılmış ama bir türlü dönüşememiş. 

Senaryo ekibi içerisinde Casey Affleck de yer alıyor. Manchester By The Sea filmindeki performansından sonra kendisine bir hayran kitlesi oluşturan Casey Affleck için, hep abisi Ben Affleck'i geçecek beklentisi var. Ancak şu ana kadar senaryo ve yönetmen olarak çıkardığı işlerde henüz bir şey becerebilmiş değil. Aynı beceriksizliği bu filmde de görüyoruz. Yetersiz ve hikayeye odaklanamayan yapısı ile film için yazı yazmak bir yana dursun, izleyip bitirmiş olmayı bile kendimce bir başarı görüyorum. Ki bu yazıya beni iten de beklentiyi karşılamayan bir filmin oluşturduğu sinir. 

Oyuncular filmi kurtaracak diye bekliyorsunuz. Baştaki iki karakteri geçtim, arkada duran bir Michael Stuhlberg var. O hikayeye girecek ve bize bir şeyler sunacak diyorsunuz, ı ıh. Filmin setine gittiğinden bile şüphem var. Her nerede ise orada bir video kayıt yapıp kurguya yollamış gibi eklenti duruyor filmde. Ondan da ümidi kesince tekrar ana iki karakterimize (Matt Damon ve Casey Affleck) yöneliyoruz. Ama ikisi arasında da derin bir kimya uyuşmazlığı seziyorsunuz. Matt Damon'ın alışılagelmiş karizması bu filmde yerle yeksan olmuş, uykudan henüz kalkmış birinin uyku sersemliğiyle film setine gelmiş, mimiksiz ve fikirsiz bir oyunculuk sergilediğini görüyoruz. Aptal komedilerde biri diğerine göre daha aptal olur ya, bu ikilide daha aptal olan kişi Matt Damon. Geçiyoruz nispeten akıllı olan Casey Affleck'e. Vurdumduymaz ve acımasız mizahlı biririni canlandırmaya çalışırken, zaten hali hazırda az olan tüm enerjiyi de emiyor. 

Görsel açıdan da çekici bir film değil. Garip kamera açıları ve özensiz görsel efektler gözünüze bir iğne gibi batıyor. Hadi müzikleri kurtarabilir belki diyorsun, onda da çuvallıyor. Sahne ve ritim uyumsuzluğu izlerken ayrı bir rahatsızlık unsuru. 


İzlenmeli mi sorusuna dönelim; İzlenmemeli. Yüksek beklentilerle yola çıkılsa da zayıf bir senaryo, tutarsız ve etkisiz karakterlerle dolu bir film. Ve üstüne, usta oyuncularca sergilenmiş berbat oyunculuklar. Bir Coen Brothers filmi olmak istenmiş ama ortaya ucuz bir türk filmi çıkmış gibi. 


76.sı düzenlenecek olan, Tv ve dizi yapımlarının Oscar'ı kabul edilen Emmy Ödülleri adayları açıklandı. Zirvede 25 adaylıkla Shogun dizisi var. Onu 23 adaylıkla komedi dalında aday olan The Bear izliyor. Bu sene benim favori dizim olan Blue Eye Samurai ise En İyi Animasyon dizi dalında aday oldu.
15 Eylül'ü 16'sına bağlayan gece sahiplerini bulacak olan ödüllerin aday listesi şu şekilde:


DRAMA DALINDA

  • En İyi Dizi

    The Crown
  • Fallout
  • The Gilded Age
  • The Morning Show
  • Mr. and Mrs. Smith
  • Shogun
  • Slow Horses
  • 3 Body Problem


    En İyi Erkek Oyuncu

  • Idris Elba, Hijack
  • Donald Glover, Mr. & Mrs. Smith
  • Walton Goggins, Fallout
  • Gary Oldman, Slow Horses
  • Hiroyuki Sanada, Shogun
  • Dominic West, The Crown


  • En İyi Kadın Oyuncu

  • Jennifer Aniston, The Morning Show
  • Carrie Coon, The Gilded Age
  • Maya Erskine, Mr. and Mrs. Smith
  • Anna Sawai, Shogun
  • Imelda Staunton, The Crown
  • Reese Witherspoon, The Morning Show


  • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Tadanobu Asano, Shogun
  • Billy Crudup, The Morning Show
  • Mark Duplass, The Morning Show
  • Jon Hamm, The Morning Show
  • Takehiro Hira, Shogun
  • Jack Lowden, Slow Horses
  • Jonathan Pryce, The Crown


  • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Christine Baranski, The Gilded Age
  • Nicole Beharie, The Morning Show
  • Elizabeth Debicki, The Crown
  • Greta Lee, The Morning Show
  • Lesley Manville, The Crown
  • Karen Pittman, The Morning Show
  • Holland Taylor, The Morning Show


  • En İyi Yönetmen

  • Stephen Daldry, The Crown ""Sleep, Dearie Sleep
  • Mimi Leder, The Morning Show, "The Overview Effect"
  • Hiro Murai, Mr. & Mrs. Smith "First Date"
  • Frederick E.O. Toye, Sho¯gun "Crimson Sky"
  • Saul Metzstein, Slow Horses "Strange Games"
  • Sallj Richardson, Winning Time: The Rise Of The Lakers Dynasty "Beat L.A."


  • En İyi Senaryo

  • The Crown "Ritz", Peter Morgan, Meriel Sheibani-Clare
  • Fallout "The End" Geneva Robertson-Dworet, Graham Wagner
  • Mr. & Mrs. Smith "First Date" Francesca Sloane, Donald Glover
  • Sho¯gun "Anjin" Rachel Kondo, Justin Marks
  • Sho¯gun "Crimson Sky" Rachel Kondo, Caillin Puente
  • Slow Horses "Negotiating With Tigers", Will Smith


  • En İyi Erkek Konuk Oyuncu

  • Néstor Carbonell, Shogun "Anjin"
  • Paul Dano, Mr. & Mrs. Smith "A Breakup"
  • Tracy Letts, Winning Time: The Rise Of The Lakers Dynasty
  • Jonathan Pryce, Slow Horses "Footprints"
  • John Turturro, Mr. & Mrs. Smith "Second Date"


  • En İyi Kadın Konuk Oyuncu

  • Michaela Coel, Mr. & Mrs. Smith "Infidelity"
  • Claire Foy, The Crown "Sleep, Dearie Sleep"
  • Marcia Gay Harden, The Morning Show "Update Your Priors"
  • Sarah Paulson, Mr. & Mrs. Smith "Couples Therapy (Naked & Afraid)"
  • Parker Posey, Mr. & Mrs. Smith "Double Date"

  • KOMEDİ DALINDA

  • En İyi Dizi

    Abbott Elementary
  • The Bear
  • Curb Your Enthusiasm
  • Hacks
  • Only Murders in the Building
  • Palm Royale
  • Reservation Dogs
  • What We Do in the Shadows


  • En İyi Erkek Oyuncu

  • Matt Berry, What We Do In The Shadows
  • Larry David, Curb Your Enthusiasm
  • Steve Martin, Only Murders in the Building
  • Martin Short, Only Murders in the Building
  • Jeremy Allen White, The Bear


  • En İyi Kadın Oyuncu

  • Quinta Brunson, Abbott Elementary
  • Ayo Edebiri, The Bear
  • Selena Gomez, Only Murders in the Building
  • Maya Rudolph, Loot
  • Jean Smart, Hacks
  • Kristen Wiig, Palm Royale


  • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Lionel Boyce, The Bear
  • Paul W. Downs, Hacks
  • Ebon Moss-Bachrach, The Bear
  • Paul Rudd, Only Murders In The Building
  • Tyler James Williams, Abbott Elementary
  • Bowen Yang, Saturday Night Live


  • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Carol Burnett, Palm Royale
  • Liza Colón-Zayas, The Bear
  • Hannah Einbinder, Hacks
  • Janelle James, Abbott Elementary
  • Sheryl Lee Ralph, Abbott Elementary
  • Meryl Streep, Only Murders In The Building


  • En İyi Yönetmen

  • Randall Einhorn, Abbott Elemantary "Party"
  • Christopher Storer, The Bear "Fishes"
  • Ramy Youssef, The Bear "Honeydew"
  • Guy Ritchie, The Gentlemen "Refined Agression"
  • Lucia Aniello, Hacks "Bulletproof"
  • Mary Lou Belli, The Ms. Pat Show "I’m The Pappy"


  • En İyi Senaryo

  • Abbott Elementary "Career Day", Quinta Brunson
  • The Bear "Fishes", Christopher Storer, Joanna Calo
  • Girls5eva "Orlando", Meredith Scardino, Sam Means
  • Hacks "Bulletproof", Lucia Aniello, Paul W. Downs, Jen Statsky
  • The Other Two "Brooke Hosts A Night Of Undeniable Good", Chris Kelly, Sarah Schneider
  • What We Do In The Shadows "Pride Parade", Jake Bender, Zach Dunn


  • En İyi Erkek Konuk Oyuncu

  • Jon Bernthal, The Bear "Fishes"
  • Matthew Broderick, Only Murders In The Building "Co Bro"
  • Ryan Gosling, Saturday Night Live "Host: Ryan Gosling"
  • Christopher Lloyd, Hacks "The Deborah Vance Christmas Spectacular"
  • Bob Odenkirk, The Bear "Fishes"
  • Will Poulter, The Bear "Honeydew"


  • En İyi Kadın Konuk Oyuncu

  • Olivia Colman, The Bear "Forks"
  • Jamie Lee Curtis, The Bear "Fishes"
  • Kaitlin Olson, Hacks "The Roast Of Deborah Vance"
  • Da'Vine Joy Randolph, Only Murders In The Building "Sitzprobe"
  • Maya Rudolph, Saturday Night Live "Host: Maya Rudolph"
  • Kristen Wiig, Saturday Night Live "Host: Kristen Wiig"


  • MİNİ DİZİ DALINDA

  • En İyi Mini Dizi

  • Baby Reindeer
  • Fargo
  • Lessons in Chemistry
  • Ripley
  • True Detective: Night Country


  • En İyi Erkek Oyuncu

  • Matt Bomer, Fellow Travelers
  • Richard Gadd, Baby Reindeer
  • Jon Hamm, Fargo
  • Andrew Scott, Ripley
  • Tom Hollander, Feud: Capote vs. The Swans


  • En İyi Kadın Oyuncu

  • Jodie Foster, True Detective: Night Country
  • Brie Larson, Lessons in Chemistry
  • Juno Temple, Fargo
  • Sofia Vergara, Griselda
  • Naomi Watts, Feud: Capote vs. The Swans


  • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Jonathan Bailey, Fellow Travelers
  • Robert Downey Jr., The Sympathizer
  • Tom Goodman-Hill, Baby Reindeer
  • John Hawkes, True Detective: Night Country
  • Lamorne Morris, Fargo
  • Lewis Pullman, Lessons In Chemistry
  • Treat Williams, Feud: Capote vs. The Swans


  • En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Dakota Fanning, Ripley
  • Lily Gladstone, Under The Bridge
  • Jessica Gunning, Baby Reindeer
  • Aja Naomi King, Lessons In Chemistry
  • Diane Lane, Feud: Capote vs. The Swans
  • Nava Mau, Baby Reindeer
  • Kali Reis, True Detective: Night Country


  • En iyi Yönetmen

  • Weronia Tofilska, Baby Reindeer "Episode 4"
  • Noah Hawley, Fargo "The Tragedy Of The Commons"
  • Gus Van Sant, Feud: Capote vs. The Swans "Pilot"
  • Millicent Shelton, Lessons In Chemistry "Poirot"
  • Steven Zaillian, Ripley
  • Issa Lopez, True Detective: Night Country


  • En İyi Senaryo

  • Baby Reindeer, Richard Gadd
  • Black Mirror "Joan Is Awful", Charlie Brooker
  • Fargo "The Tragedy Of The Commons", Noah Hawley
  • Fellow Travelers "You’re Wonderful", Ron Nyswaner
  • Ripley, Steven Zaillian
  • True Detective: Night Country "Part 6", Issa López

    DİĞER KATEGORİLER

  • En İyi Animasyon Dizi

  • Blue Eye Samurai
  • Bob's Burgers
  • Scavengers Reign
  • The Simpsons
  • X-Men '97


  • En İyi TV Filmi

  • Mr. Monk’s Last Case: A Monk Movie
  • Quiz Lady
  • Red, White & Royal Blue
  • Scoop
  • Unfrosted


  • En İyi Talk Show

  • The Daily Show
  • Jimmy Kimmel Live!
  • Late Night With Seth Meyers
  • The Late Show With Stephen Colbert


  • En İyi Reality Yarışma Programı

  • The Amazing Race
  • RuPaul’s Drag Race
  • Top Chef
  • The Traitors
  • The Voice

Bazı filmler vardır; büyük beklentilerle değil, yalnızca tek bir görüntü, tuhaf bir afiş ya da açıklanması zor bir hisle izleme listesine girer. Matar a Dios (aka Killing God) tam olarak bu türden bir keşif filmi benim için. Geçen ay bu şekilde önüme düşen ve bloga da misafir ettiğimiz The Coffee Table filminin yönetmeninin ilk uzun metraj filmi olarak radarıma giren bu yapım, seyircisini ne klasik bir korku filmi ne de düz bir komediyle karşılıyor. Aksine, kara mizah, absürt anlatı, dinsel alegori ve aile dramını tek bir çatı altında birleştiren bu film; rahatsız edici olduğu kadar eğlenceli, saçma olduğu kadar da derinlikli bir film. Festival yolculuğunda önemli ödüller kazanmasına rağmen geniş dağıtım imkanı bulamayan Matar a Dios, bugün hala gizli kalmış bir güzellik benim için.


Bir Yılbaşı gecesi için Carlos (Eduardo Antuna) ve Ana (Itziar Castro), şehirden uzakta bir kır evinde yeni yılı karşılamak üzere hazırlık yaptığı sırada filme dahil oluyoruz. Çiftin ilişkisi, Ana’nın patronuyla yaşadığı şüpheli bir yakınlaşma nedeniyle biraz gergin. Eve Carlos’un depresyondaki kardeşi Santi (David Pareja) ve kısa süre önce eşini kaybetmiş olan babaları Eduardo (Boris Ruiz) da katılıyor. Aile içi kırgınlıklar, bastırılmış öfkeler ve suçluluk duyguları yavaş yavaş yüzeye çıkarken, gecenin sıradan aile dramı çok daha tuhaf bir olayla bölünüyor.

Önce üst katta duyulan bir tıkırtı için evde bir hırsızın olduğundan şüpheleniyor. WC'de üst üste iki kez çekilen sifon için "hırsız olsa sifonu kullanmaz" yorumuyla bu seçenek eleniyor. Uzunca bekleyişin ardından kapıdan gizemli bir cüce çıkıyor ve kendisinin Tanrı olduğunu iddia ediyor. Ancak getirdiği haber kutsal olmaktan çok uzak: İnsanlık sabaha karşı tamamen yok edilecektir. Yalnızca iki kişi hayatta kalacak ve bu dört kişilik aile, kimlerin yaşayacağına kendileri karar vermek zorunda. Zaman daralırken aile üyeleri, yalnızca birbirlerini değil, kendi ahlaki sınırlarını da sorgulamaya başlıyor. Tartışmalar ilerledikçe, mesele kimin kurtulacağı olmaktan çıkıyor ve çok daha uç bir noktaya evriliyor: "Belki de en kolay çözüm Tanrı’yı öldürmektir."


Matar a Dios yüzeyde absürt bir korku-komedisi gibi görünse de özünde son derece karanlık bir insanlık portresi çiziyor. Film, Tanrı fikrini metafizik bir varlık olmaktan çıkarıp kusurlu, alkolik, öfkeli ve umutsuz bir karaktere dönüştürerek klasik inanç anlatılarını biraz eleştiriye açıyor. Buradaki Tanrı, insanları yargılayan mutlak bir güçten ziyade, insanlığın yarattığı kaos karşısında tükenmiş bir figürdür.

Film boyunca aile bireylerinin sırları ortaya döküldükçe; bencillik, sadakatsizlik, ırkçılık, cinsiyetçilik, umursamazlık ve ahlaki ikiyüzlülük bir bir görünür hale geliyor. Yönetmen Casas ve Pinto, insanlığın sonunu büyük politik ya da küresel meselelerle değil, küçük bir ailenin içindeki çürüme üzerinden anlatıyor kısaca. Bu mikro kozmos, filmin temel mesajını da açık ediyor: Dünya büyük felaketlerle değil, küçük ahlaki çöküşlerle yok olmaktadır.

Özellikle Santi karakteri üzerinden ele alınan depresyon ve yaşam isteğinin kaybı, filmin mizahi tonunu zaman zaman kırarak hikayeye beklenmedik bir duygusal derinlik kazandırıyor. Film bu yönüyle, yaşamın değerini sorgularken bile kesin cevaplar vermekten kaçınıyor; seyirciyi rahatsız eden bazı sorularla baş başa bırakıyor.


Yönetmenin filmleri olan Matar a Dios ve The Coffee Table, biçimsel olarak çok farklı görünseler de aynı düşünsel evrenden besleniyor. Her iki filmde de aile kavramı kutsal bir yapı olarak sunulmuyor. Aksine, felaketin doğrudan kaynağı konumundalar. Her iki film de neredeyse tamamen tek bir mekanda geçiyor ve karakterleri zamanla yarışan kapalı bir anlatının içine hapsediyor. Zamansal ve mekansal açıdan klostrofobik bir gerginlik oluşturuluyor. Ve her iki film de kara mizah üzerinden ilerliyor; ancak mizahın işlevi değişik. Matar a Dios’da mizah bir savunma mekanizmasıdır. Seyirci gülerek rahatlar, absürtlük şiddeti yumuşatıyor. The Coffee Table’da ise mizah neredeyse sadist bir işleve sahip. Gülme isteği anında boğazda düğümleniyor. Mizah artık rahatlatmaz; aksine seyirciyi suç ortağına dönüştürüyor. 
Matar a Dios yüksek sesli bir film. Karakterler bağırıyor, tartışıyor, kavga ediyor. Ahlaki kriz kolektiftir. Herkes konuşuyor. The Coffee Table ise neredeyse sessizlik üzerine kurulu. Suç bireyseldir. Baş karakter, yaşanan felaketin ağırlığını tek başına taşıyor. Film ilerledikçe diyaloglar azalıyor, bakışlar uzuyor.

Toparlayacak olursam, Hem Matar a Dios, hem de geçen hafta yazdığım The Coffee Table filmleri benzer gibi duran ama her ikisinin de bıraktığı duygu çok farklı olan iki film. Gözümde az bilinen güzel filmlerden konumundalar ve film tavsiyesi isteyen olduğunda 'onu izlemiştim' cevabını duymayacağınız ya da çok nadir duyacağınız filmler arasına bunu alın derim.


Fransız yönetmen Jeremie Perin'in ilk uzun metraj animasyon filmi Mars Express, bilimkurgu dünyasının bilinen bir hikayesini yeniden işlemiş. Siberpunk bir evrende insan ile yapay zeka donanımlı robotlar arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alan bu film Mars'ta geçiyor. Bu animasyon filmde biraz Blade Runner, biraz Ghost in the Shell, biraz da tersine Matrix bulacaksınız. Herkes hazırsa kemerleri bağlayın, Mars ekspresi kalkıyor. 


Kısaca filmin hikayesinden bahsedeyim. 23.yüzyılında, Matrix filminde insanlar ile robotlar arasındaki savaşı başlatan 'robot avı' hareketleri benzeri gibi olaylar, robotları ve robotlarla yaşamı benimseyen insanları Mars'ta yaşamaya mecbur etse de, bir arada yaşayan insan kolonileri ve sentient robotların (duygusal zekaya sahip robotlar) ilişkilerinin pek de iyi olmadığı bir dönemde geçiyor. Film, Aline Ruby adlı bir dedektifin ve hologram kafalı android ortağı Carlos Rivera'nın etrafında dönüyor. Carlos Rivera gerçek bir insan polisi iken ölmüş ve mevcut bilinci bir robota entegre edilerek yaşamına kaldığı yerden robot olarak devam eden birisi. Ölümüne kadarki bilinci kendisine yüklü olduğu için eski eşini ve kızını duygusal olarak unutmuş da değil üstelik. 

Robotlar ve insanlar arasındaki bu gerilimde robotlardan yana olan ve robotların insanlara boyun eğmesinden kurtulması için çalışan insan hackerlarının peşine düşüyor bu iki dedektif. Bir yandan davayı çözmek için uğraşırlarken, Aline alkol bağımlılığıyla mücadele ediyor, android ortağı Carlos ise geçmişteki ailesine olan takıntısının peşine düşüyor ara ara. Marsta ister biyolojik ve ister mekanik bir varlık olun, insana ait duygusal ve sosyal yüklerden kaçamıyorsunuz kısaca. Bu bağlamda yönetmenin bize anlatmak istedikleri, ne kadar ileri teknolojiyle donatılmış olursa olsun, insanlığın temel varoluşsal krizlerin üstesinden gelemeyeceği fikrine dönüşüyor. 


Film, insan ve yapay zeka arasındaki ilişkiyi, kimlik ve varoluş gibi felsefi temaları ele alıyor. Mars'taki robotlar, insan kontrolünden kurtulmak ve kendi kaderlerini belirlemek için bir karar vermiş gözükseler de yarı insan yarı robot bilincindeki Carlos bize Matrix filminin sonunda bıraktığı "acaba içimize ekilen bu özgürlük umudu da mı bir program illüzyonu" düşüncesini sunuyor diğer robotlara. Özgürlük sandıkları inanışın birer son olacağı düşüncesine nedense ikna olmuyorlar. 

Mars Express filminde sadece bireylerin değil, toplumların da teknoloji altında ağır sınav verdiği bir dünyayı betimliyor. Dünya, işsizlerin ve ekonomik olarak geride kalanların yaşadığı bir bataklık haline gelmiş. Bu, yapay zekalı robotların insan emeğinin yerini almasıyla ortaya çıkan ekonomik uçurumun trajik bir sonucu olarak sunuluyor. Mars'ta bile zengin-fakir arasındaki ayrım teknolojik ölçüde derinleşmiş, zenginler performanslarını arttırmak için 'doppelganger'ler satın alırken, fakir öğrenciler beyinlerini ya da bedenlerini kiralayarak eğitimlerini finanse ediyor. 


Yapım olarak incelediğimizde 2D animasyon tarzını modern dijital efektlerle birleştirmişler. Bir yanan nostaljik gelirken diğer yandan da yüksek teknolojiye sahip bir geleceği etkileyici bir şekilde sunuyor. Bu tarzında yine ana fikri desteklediğini düşünüyorum. Ne kadar modernize olursak olalım, biz hala eski biziz fikrini. 

Olmuşları: Her ne kadar 2D olsa da görsel sunumu, oluşturduğu Mars atmosferi ve bilimkurguya katkıda bulunduğu yeni bilimsel fikirler.
Olmamışları: Hızlı anlatım ve olgunlaşmamış karakter gelişimleri. 

Tüm bunların ardında beni düşünceye iten ise kendisine hala stil oluşturamamış Türk Sineması'nın belki de şansını böyle animasyonlarla denemesi gerektiği fikri. Nasıl ki otomobil sevdasına içten yanmalı motorlar yerine direkt geleceğin teknolojisi olan elektrik motorlu arabalar ile, uçak maceramıza insanlı uçaklar yerine geleceğin uçakları olan insansız uçaklar ile başlayıp günceli yakalamışsak, sinemanın belki de geleceği olan animasyon alemine giriş yapmalıyız. Yoksa dağda bayırda 15 dakika yürüş yapan insanların karelerini daha çok çekeriz.

Caye Casas'ın ikinci uzun metraj filmi olan The Coffee Table (ilk uzun metrajı Matar a Dios (Killing God)), kara mizah ile saf dehşet arasında gidip gelen tonuyla yalnızca bir 'şok filmi' olmanın ötesine geçen; ebeveynlik, suçluluk ve ev içi iktidar ilişkileri üzerine acımasız bir alegori kuruyor. Film, seyircisini güvende hissettiren tanıdık bir ev ortamını adım adım bir kabusa dönüştürürken, mizahın sınırlarını da zorlayan bir film anlatısı sunuyor. İçinde olmak istemeyeceğiniz bir duruma, dışarıdan izleyici olarak ne kadar katlanabilirsiniz, bunu test etmeniz için buyurun filme.



Filmin hikayesine kısaca bakmak gerekirse: Yeni ebeveyn olmuş Jesus (David Pareja) ve María (Estefania de los Santos), ilişkilerindeki gerilimi bastırmaya çalışırken evleri için yeni bir orta sehpa satın almaya karar veriyor. Mağazada yaşanan küçük bir tartışma, çiftin güç dengeleri ve bastırılmış öfkeleri hakkında ipuçları verirken, grotesk tasarımlı cam sehpa için nihayet karar kılınıyor ve eve getiriliyor. María’nın kısa süreliğine evden ayrılmasıyla Jesus, bebeğiyle ilk kez yalnız kalıyor. Eksik bir vida, geri dönen bir satıcı ve sıradan görünen bir dizi tesadüf, anlatının kırılma noktasına zemin hazırlıyor ve gerilimin ipuçları burada izleyiciye verilmeye başlıyor. Bundan sonra film, izleyiciyi neredeyse dayanılması güç bir suç ortaklığı duygusuna sürükleyerek tek bir mekan içinde yoğunlaşan bir psikolojik cehenneme dönüşüyor.

The Coffee Table’ın merkezinde yalnızca bir kaza değil, bu kazanın etrafında örülen sessizlik, inkar ve suçluluk hali yer alıyor. Film, modern ebeveynliğin romantize edilen yüzünü paramparça ederken, özellikle erkeklik krizi ve pasif öfke üzerine yoğunlaşıyor. Jesus karakteri, hayatındaki tüm kararların başkaları tarafından alındığına inanan, edilgenliğini küçük bir nesne üzerinden telafi etmeye çalışan trajik bir figürdür. Kahve sehpası, bu anlamda yalnızca bir eşya değil; bastırılmış iktidar arzusunun, yanlış seçilmiş bir sembolün ve geri dönüşü olmayan bir hatanın maddi karşılığıdır.

Aynı zamanda film, kara mizahın etik sınırlarını da tartışmaya açıyor. İzleyici, dehşetin bilgisine sahipken karakterlerin gündelik konuşmalarına, absürt kesintilere ve neredeyse sitcomvari durumlara tanık oluyor. Bu çelişki, seyirciyi güldürmekten çok rahatsız etmeyi amaçlıyor. Çünkü film asıl olarak 'neye gülebiliriz?' sorusunu da sorarken gündelik hayatta gülüp geçtiğimiz sohbet ortamlarında gizli bu nevi nice olayların olabileceğini de bize hatırlatıyor. Mizah, burada bir rahatlama değil, suçluluğun ve utancın üzerini örten bir mekanizma olarak işlev görüyor. Yine çoğu zaman hepimizin yaptığı gibi.


Yazarken olabildiğine dikkat etmemin sebebi, filmi izleyenler için ana unsur olan gerilim noktası hakkında spoiler vermek istemeyişimdir. Tanık olduğum olaylara ve neticesinde bende oluşan duygulara sizin de sıfırdan tanıklık etmenizi istediğimden. The Coffee Table, izleyiciyi konfor alanından çıkarmayı hedeflediği kesin. Rahatsız edici olduğu kadar cesur da bir film. Herkes için uygun olmayan bu anlatı, şok etkisini ucuz numaralarla değil, etik ve duygusal sınırları zorlayan bir kurgu üzerinden inşa ediyor. Film, bitiminden sonra bile zihinde kalmaya devam eden sorularıyla, çağdaş Avrupa korku sinemasının en huzursuz edici örneklerinden biri olarak hafızamda yer edecek.