lili..
şu sahte yaşamından sıyrıl bir daha...
ne olursun, bırak tüm alışkanlıklarını...
göreceksin, yaşanıyor ihtiyaç olmadan yardıma...
pek çoğu var öğreneceğin dahası...
ileriye atacağın her adımda...
karşına çıkacak her sorunda...
ben olacağım senin yanında
...

Buyrun size hoş bir Fransız yapımı daha. Mükemmel bir şarkı, afişte görüldüğü üzere harikulade bir hanım hanımcık kız, çok güzel bir senaryo üstüne fransızcanın tadı...
Amelie, Jeux d'enfants, Je Vais Bien ne T'en Fais Pas...
Muhtemelen Amelie ve Jeux d'enfants 'ı izlemişsinizdir. Serinin 3. filmi de bu olsa gerek...

" Şiddete meyyalim vallahi dertten "


Bu aralar Musa Rami ile aynı durumu paylaşıyoruz. Henüz kalıplaştıramadığım bir takım nedenlerden dolayı şiddete fazlasıyla meyilliyim, uzak durun !

- Hacito! Kavga edesim var.. bi masa seç
- Şu köşedekiler. en azından iki kişiler..
- Peki.. ananızı bacınızı lan sizin ...

" Fransız sineması" tamlamasını duyan herkesin aklına gelen ilk iki şey, Yeni Dalga ve Jean-Luc Godard olur. Ama Godard'a hocalık yapan, bir nevi onun pişmesini sağlayan Jean-Pierre Melville es geçilir. Godard'ın kullandıgı teknikler bazen, eski oluşlarından ötürü, göze batmaca dursa da Melville'de bu yoktur. Bu da Melville'in zamane olmaktan ziyade zamanüstü oluşunu gösterir bize. Okuduğu kitaplara olan bağlılığından olsa gerek filmlerinde polisiyeye bir hayli yer verdi. Ve yine sevdiği yazara olan bağlılığından olsa gerek Grumbach olan asıl soyadını , Moby Dick kitabının yazarı Herman Melville in soyadını alarak değiştirdi.

Polisiyedeki ısrarının yanında sevdiği oyunculara da sık sık yer vermiştir. Bu isimlerin üst sırasında ise tüm asaleti ile Alain Delon gelir. ikinci sırada ise , Godard'ın ilk filminde ( À bout de souffle ) oynatması için ona tavsiyede bulunduğu Jean-Paul Belmondo.
He bir de, her filmin girişinde film için esinlendiği kitap yahut sözden alıntılar ile başlayarak filmin ufak bir fikirsel tanıtımını yapması vardır bu alışkanlıkları arasında. Ama tüm yaptıkları onu klasiklerden yaparken klişelikten ise uzak tutmuştur.

En bilinen filmi Le samourai gibi dursa da favorim Alain Delon'un karizmasının tavanlara vurduğu Le Cercle Rouge filmidir. Le Doulos da Belmonde-Melville ikilisinin eserine örnektir.

Her filmi de buradan tavsiye olunur, Dvd'cinizden ısrarla isteyiniz.

( bu yazıya anca bu bitiriş giderdi )

19 Temmuz 2009, Sigara yasağının kapsamının genişletildği ve "birçok yerde" tanımından ziyade "her yerde" yasaklandığı günün miladı. Yasak hakkında elbet birkaç düşünceye sahibim.


Barlar-kahveler-cafeler Sigarasız tadı çıkmayacak yerler. Sırf Sigara içenlerden oluşan barlar açılsın gibi düz önerilerde bulunabilinir, bulunulacaktır da. Ama henüz taze olan bu karara yakında alışılacağı, illegal olarak içilen yerler olsa da, en azından içmeyenlerin daha rahat edeceği günler olacaktır ilerde. Şöyle ki geçen dönem Erasmus ile İsveç'e giden arkadaşımın İstanbul'a geldikten sonra da Sigara içmek için barın dışına çıkışı, onun bu sürece ne kadar kısa sürede adapte olduğunu da gösteriyor.

Ot olayını Kafkaslardan Avrupaya taşımış, nargileye Kubar basarak içen bir toplumdan geldiğimiz düşünülürse elbette alışılması zor bir karar gibi gözüküyor. Pardon filminden İbrahim Abi gibi Sigara krizlerine girebilir çevreye de sataşabiliriz. Ama bunların hiçbirisi içmeyenin sağlığıyla oynama hakkını bizlere tanımaz.

Bu yazıyı yazmaya iten neden, asıl itibariyle yasağın kendisi değil, yasağın ardından söylenenlerdir. Günün gazete ve köşe yazarlarını okurken gözüme çarpanlardır.

hasanpulur, 38 yıl bu mereti içtiğinin altını çizerek şöyle demiş "Önce tavrımızı belirtelim ki, her şey açık olsun:“Biz Sigaraya karşıyız!” ve ardından eklemiş. "Sigaradan yana değil, tiryakiden yanayız, onların halini düşünmekteyiz. Ya biz hâlâ Sigara içer olsaydık."

Oh ne güzel be. hitler de yeniden çıkıp "ben de savaş çıkarıp İnsan öldürmekten zevk alıyorum, kimse bu zevkimi elimden alamaz" dese ne bok yiyecez.
"Abartma Travis" diyenlere Sigaradan kaynaklanan hastalıklar yüzünden ülkemizde ölenlerin sayısının 100bin oldugunu hatırlatır masa altındaki elimi çıkarıp onlara bi güzel de hareket çekerim.

hasanpulur hala tiryakileri düşünedursun ben de her Sigaralı ortamda Sigaramıza katlanan Hacito arkadaşımı düşüneyim. Bir kaç yıl sonra, Sigara kullanmadığı halde benden önce akciğer kanserine yakalanırsa da şaşırmam. Ama hasanpulur işte, saolsun öleni değil tiryakiyi düşünmekte. Neden böyle düşündüğünü ise yine kendisinki gibi bir gazete köşesi açıklamakta: sigara beyin hücrelerini öldürüyor. 38 yıl içmiş bir insanın artık ölecek bir hücresinin dahi kalmadığına inanmaktayım.
Ben ülkenin belli başlı mecmualarında belli bir yer edinmiş insanların böyle kıt düşünmelerine hayret etmekteyim.
He ben de hasanpulur gibi önceden değilse de yazımın sonunda belirteyim. Günde bir paketaşırı içen Sigara tiryakisiyim. Sigara yasağını destekler, durmadan gelen zammına ise karşıyım. ahanda mottam budur.


"ben Sigaraya karşıyım ama tiryakileri düşünüyorum" yahut da "özgürlüğümüz elimizden alınamaz" diyenlere de Gemide filminden Kaptan'ın ağzından cevabımı vereyim:
"bu Sigaraya acımam, sana değil Sigaraya acımam sokarım götüne"
gördünüz, hala Sigaraya değer vermekteyim.

Yazıyı yazarken milyon defa Sigara lafını kullanıp da canı hayvan gibi çekmiş ama içememiş ben, hemen bi koşu birkaç dal yakmaya gidiyorum. Beyin hücrelerimin bir kısmını daha yitirip büyük bi gazetede köşe yazarı olmayı da hedefliyorum.
Hadi kalın sağlıcakla.


((hasanpulur ile aynı teraneden bir de meraltamer var. yasa destekçisi olarak da oktayekşi ))

(bu yazıda "özel isimler büyük harfle yazılır" kuralı geçerlidir. )


Bu yıl ki sunuculuğunu How I Met Your Mother'dan aşina olduğumuz Neil Patrick Harris'in üstlendiği, 20 Eylül 2009'da gerçekleşecek olan ödül töreninin adayları şu şekilde:

En İyi Komedi
30 Rock - NBC
Entourage - HBO
Weeds - Showtime

En İyi Aktör (Komedi)
30 Rock - Alec Baldwin (Jack Donaghy)
Flight Of The Conchords - Jemaine Clement (Jemaine)
Monk - Tony Shalhoub (Adrian Monk)
The Big Bang Theory - Jim Parsons (Sheldon Cooper)
The Office - Steve Carell (Michael Scott)
Two And A Half Men - Charlie Sheen (Charlie Harper)

En İyi Aktris (Komedi)
30 Rock - Tina Fey (Liz Lemon)
Samantha Who? - Christina Applegate (Samantha Newly)
The New Adventures Of Old Christine - Julia Louis-Dreyfus (Christine Campbell)
United States Of Tara - Toni Collette (Tara Gregson)
Weeds - Mary-Louise Parker (Nancy Botwin)

En İyi Drama
Big Love - HBO
Damages - FX Networks
Dexter - Showtime
House - FOX
Lost - ABC
Mad Men - AMC

En İyi Aktör (Drama)
Breaking Bad - Bryan Cranston (Walt White)
Dexter - Michael C. Hall (Dexter Morgan)
House - Hugh Laurie (Dr. Gregory House)
In Treatment - Gabriel Byrne (Paul)
Mad Men - Jon Hamm (Don Draper)
The Mentalist - Simon Baker (Patrick Jane)

En İyi Aktris (Drama)
Brothers & Sisters - Sally Field (Nora Walker)
Damages - Glenn Close (Patty Hewes)
Law & Order: Special Victims Unit - Mariska Hargitay (Olivia Benson)
Mad Men - Elisabeth Moss (Peggy Olson)
Saving Grace - Holly Hunter (Grace Hanadarko)
The Closer - Kyra Sedgwick (Brenda Leigh Johnson)

En İyi Mini Dizi
Little Dorrit - PBS

En İyi Yardımcı Aktör (Komedi)
30 Rock - Tracy Morgan (Tracy Jordan)
30 Rock - Jack McBrayer (Kenneth Parcell)
Entourage - Kevin Dillon (Johnny Drama)
How I Met Your Mother - Neil Patrick Harris (Barney Stinson)
The Office - Rainn Wilson (Dwight Schrute)
Two And A Half Men - Jon Cryer (Alan Harper)

En İyi Yardımcı Aktris (Komedi)
30 Rock - Jane Krakowski (Jenna Maroney)
Pushing Daisies - Kristin Chenoweth (Olive Snook)
Saturday Night Live - Amy Poehler
Saturday Night Live - Kristen Wiig
Ugly Betty - Vanessa Williams (Wilhelmina Slater)
Weeds - Elizabeth Perkins (Celia Hodes)

En İyi Yardımcı Aktör (Drama)
Boston Legal - William Shatner (Denny Crane)
Boston Legal - Christian Clemenson (Jerry Espenson)
Breaking Bad - Aaron Paul (Jesse Pinkman)
Damages - William Hurt (Daniel Purcell)
Lost - Michael Emerson (Ben Linus)
Mad Men - John Slattery (Roger Sterling)

En İyi Yardımcı Aktris (Drama)
24 - Cherry Jones (President Allison Taylor)
Damages - Rose Byrne (Ellen Parsons)
Grey's Anatomy - Sandra Oh (Dr. Christina Yang)
Grey's Anatomy - Chandra Wilson (Dr. Miranda Bailey)
In Treatment - Dianne Wiest (Gina)
In Treatment - Hope Davis (Mia)


Geçtiğimiz yıl Barney Stinson karakteriyle ödül alan Neil Patrick Harris'in bu yıl sunucu olarak karşımıza çıkması bence en sevindirici olay. Adaylar ise bu yıl epey çekişmeli isimlerden seçilmiş. Kişisel adaylarımı açıklamam gerekirse eğer, ben en iyi komedi dalında hiç düşünmeden How I Met Your Mother'a ödülü verirdim açıkçası. Komedi dalında ki en iyi aktör de Jim Parsons (The Big Bang Theory), yine komedi dalında en iyi aktris ödülünü de Julia Louis-Dreyfus (The New Adventures Of Old Christine) veya Tina Fey (30 Rock)'in alacağı kanaatindeyim; ama açıkçası ikisinin de oyunculuğu hakkında bir fikrim yok. Fakat görünen o ki gecenin en çekişmeli alanı drama dalında verilecek ödüller. Lost, Dexter, Mad Men, House gibi kitleleri bir hayli fazla olan bu dizilerden hangisinin ödülü kucaklayacağını şimdilik merak etmekle yetineceğiz sanırım. Mini diziler hakkında bir bilgim olmadığı için o dalı es geçmek zorunda kalacağım. Komedide en iyi yardımcı aktör ödülünü gönül ister ki Neil Patrick Harris(How I Met Your Mother) bir kez daha alsın. Aktris ödülünü de Pushing Daisies'deki rolüyle Kristin Chenoweth alsın. Ama Hollywood'da ki ödül törenlerinin her zaman sürprizlerle dolu olacağını düşürsek eğer, hiç akılda olmayan bir kişi de tüm bu ödülleri kucaklayabilir. O yüzden bir kenara çekilip 20 Eylül'ü bekleyelim ve kimler ödülleri kucaklayacak görelim derim.




'Çirkinlerin sevilmemeye ve güzeller için feda edilmeye mahkûm bulunduklarını Seniha pek küçük yaşından itibaren bilmiş, anlamıştı.'

Tom : The beauty of quitting is, now that I've quit, I can have one, 'cause I've quit.


Yeni sigara fiyatları sonrası sanırım en fazla kullanılacak alıntılardan biri de bu olacaktır. Artan fiyat yüzünden sigara bırakmalarına gidilecek ama beleşi gördüğü yerde sızışacak."Madem bıraktım, bi tane içebilirim" diyenlere, "Sigara bırakılmaz, ara verilir" diyorum ben de ..


( bi konser gecesinde ardarda yanan 2 paket sigaranın acısı üzerine gelmiştir bu yazı :)


Harikulade bir 91 dakika içinde ben, sen ve tanıdığımız herkes var. Ayakkabı satıcısı Richard da var, görsel sanatçı aynı zamanda yaşlı servisinde çalışan Christine de. 7 yaşındaki Robby de var, onun 14 yaşındaki abisi Peter de. Ben de varım sen de. Evet evet, sana diyorum başta da söylediğim gibi sen de varsın. Belki yürüyorsun belki de uzanmışsın. Belki bu filmi izledin belki de izlemedin. Eğer izlemediysen 2005 yapımı bu Miranda July filmini hemen izle derim ben “En azından hepimiz bu işin içindeyiz” diye.

Film, Christine’nin müthiş hayal dünyasıyla tanışmamızla başlar ve bu, film boyunca yaptığı projelerle kendini gösterir. Yalnız yaşayan Christine’in sanatsal çalışmalarını destekleyen tek kişi ise yaşlı servisinden Michael’dır. Ve şimdiden söyleyeyim bu desteği boşa çıkmayacaktır. Richard boşanmasının ardından oğullarıyla birlikte yeni bir daireye taşınır. Bu taşınma, her birinin hayatını değiştirirken asıl değişiklik Richard’ın Christine’le tanışmasıyla olur. Bu ikilinin etrafında şekillenen hikaye aşkın farklı hallerini samimiyetle anlatıyor aslında. Bazen bunu Michael ve Ellen üzerinden yapıyor bazen de evlilik hayali içinde çeyiz toplayan küçük komşu kızın Peter’e olan hayranlığı üzerinden. Karakterlerin iç dünyasına girdikçe keşfedilmemiş duygulara, cinsel dürtülere, mutluluğa, hayal kırıklıklarına, utanca, acıya, ölüme tanıklık ediyoruz. Bütün bunları da yer yer absürd ama filmin genelinde yalın bir anlatımla izliyoruz beraberinde getirdiği doğal mizah anlayışıyla. Filmin uzun olan konusu buydu. Kısa olanı ise ben, sen ve diğerleri.

Miranda July’nin bu ilk uzun metrajlı filmi oldukça düşük bir bütçeyle dijital bir Sony HDW-F900’la çekilmiş. Buna rağmen aldığı bu ödüllerle ne kadar başarılı olduğunu ispatlamıştır: 2005 Cannes film festivalinde altın kamera, eleştirmenler haftası ödülü, prix regards jeune - en iyi uzun metraj, genç eleştirmenler ödülü - en iyi uzun metraj; Chicago film eleştirmenleri derneği ödüllerinde en iyi gelecek vaat eden oyuncu(Miranda July); Gotham ödülleri en iyi film, en yenilikçi yönetmen(Miranda July); Newport uluslararası film festivali en iyi uzun metraj seyirci özel ödülü, en iyi yönetmen(Miranda July) jüri özel ödülü; Philadelphia film festivali en iyi ilk film yönetmeni(Miranda July); San Francisco uluslararası film festivali izleyici özel ödülü, SKYY ödülü(Miranda July); Stockholm film festivali en iyi 'ilk film' (Miranda July); Sundance film festivali jüri özel ödülü.

Oyuncu kadrosu ünlü değil ama gayet başarılı oyuncularla dolu.John Hawkes, Miranda July, Miles Thompson, Brandon Ratcliff, Carlie Westerman, Hector Elias, Brad William Henke, Natasha Slayton, Najarra Townsend, Tracy Wright, JoNell Kennedy, Ellen Geer, Colette Kilroy, James Kayten, Amy French. Bunun yanı sıra soundtrack albümü Donnie Darko’nun da müziklerini yapan Michael Andrews’e ait. Eminim filmi izledikten sonra sahip olmak isteyeceksin bu soundtrack albümüne.


Miranda July’nin başarısını bu filmle sınırlı tutmak ona haksızlık olacağından diğer çalışmalarına değinmek yerinde olur diye düşündüm.

Are you the favorite person of anyone? (2005, 3’ 45 ’’)

Haysha Royko (2003, 4’)

Getting stronger every day (2001, 7’)

Nest of tens (2000, 27’)

The Amateurist (1998, 14’)

Atlanta (1996, 10’)

Sonsuza kadar sıkılmadan izleyeceğiniz bir film.

KONUK YAZAR: gonca çolak
http://olduozaman-lan.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #


Fransa Türk Mevsimi Haberleri:

-Fransa'da devam eden Türk Mevsimi etkinlikleri çerçevesinde Türk sinemasına özel bi bölüm ayrılmış. Bu kapsamda Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu'na özel gece tertip edilecekmiş.

-Fransa'da muhtemelen en çok tanınan Türk olan Nuri Bilge'ye, Türk Mevsimi etkinlikleri kapsamında Paris Belediyesi tarafından kentin simgesel büyük madalyası verilmiş.

-Festival Kapsamında Türk bilimkurgu filmlerine özel yer ayrılmış. Bilimkurgu filmleri içinde Kilink serilerinden, A.R.O.G.'a kadar bir seçki oluşturulmuş.

-Program dahilinde gösterilecek filmlerden birkaçı şunlarmış; Kader, Süt, Gitmek, Sonbahar, Tatil Kitabı, İki Dil Bir Davul, Fırtına(Kazım Öz)...

-Programda yer alan diğer bölüm ise 'Çapraz Bakış-Almanya Türkiye' imiş... Almanyada yaşayan Türk yönetmenlerin çektiği belgesellerden oluşan bir bölümmüş bu. Bu kapsamda gösterilecek belgeseller şunlarmış: Kentin Kıyısında(Aysun Bademsoy), Uzaktan(Thomas Arslan), Köprüyü Geçmek: İstanbul Hatırası.

-Kısa Filmler de unutulmamış tabiki: Ata (Çağla Zencirci-Guillaume Giovanetti), Ayak Altında (Cem Öztüfekçi), Tek Notalık Adam (Dağhan Celayir), Süt ve Çikolata (Senem Tüzen), Aziz(Elfe Uluç), Racines (Eileen Hofer), Sardunya (Mustafa Emin Büyükcoşkun), Gemeinschaft (Özlem Akın).

Türkiye'den bir kaç haber de şöyle:

-Engin Günaydın memleketi Tokat-Erbaa'da senaryosunu yazdığı filmin çekimlerine başlama amacında imiş... Ancak ekip KKKA(kene) korkusundan gitmeye tırsıyormuş. Tırsmalar üzerine Erbaa belediye başkanı ekibin çekim mekanında ilaçlama yapacağına söz vermiş...

-Okan Bayülgen Kanal-İ-zasyon'un çekimlerine başlamış.

-Antoni Muntadas 'İstanbul2010' için bir film çekecekmiş. 'İstanbulda Yaşıyor ve Çalışıyor' projesi kapsamında, kentte yaşayanlardan kenti dinleyecekmiş. Burdan hareketle bir film çekecekmiş.

-Futbol hayatına geri dönüş yaptığı söylenen İlhan Mansız, Cadde Hikayeleri adlı bir filmde rol alacakmış.

-Ferzan Özpetek yeni film projesi üstünde çalışıyormuş. Filmi İstanbulda çekecekmiş. Film için Ay Yapım'la anlaşmış.

-'Yüzüklerin Efendisi' hayranlarına müjde çıkmış... 'The Hobbit' filmi, çekimleri mart 2010'da başlayıp, 2012'de vizyona girmesi amaçlanıyormuş. Başrollerde Gandalf, Gollum, Elrond olacakmış.

-Son olarak kötü haberi veriyorum: Michael Jackson ölmüş be abi...

Amores Perros, üç farklı hikayeyi sentezleyen bir film olarak nitelendirilebilir. Birinci hikayede, Octavia kardeşinin karısı olan Susana'ya aşık olan genç bir adamdır. Susana ile birlikte kaçmayı planlar ve bunun için köpek dövüşlerinde para toplamaya çalışır. İkinci hikayede karısını ve çocuklarını çok güzel bir model olan Valeria için terkeden Daniel'i izleriz. Bu hikayede Valeria ağır br trafik kazası geçirince Daniel çok zor durumda kalır. Üçüncü hikayede ise kiralık katil olan El Chivo vardır. El Chivo, yıllar önce ayrıldığı kızını uzaktan takip etmekte ama asla onunla konuşma cesaretini gösterememektedir. Tüm bu karakterlerin ve iki köpeğin kaderleri Mexico City'nin büyülü atmosferinde bir şekilde kesişecektir.

Çarpışma hayatlar ve hikayeler sinema seyircisinin en sevdiği türlerden biridir, fakat bunun başarılı örneklerini her zaman bulamayız. Amores Perros ise bu türün en başarılı örneklerinden biri. 21 Grams ve Babel filmlerinin de yönetmeni olan ve aynı zamanda Babel ile en iyi yönetmen dalında oscara aday olan Alejandro González Iñárritu, Amores Perros ile o yıl en iyi yabancı film dalında da oscarı kıl payı kaçırdı. Film oyuncu kadrosunun yanı sıra soundtrack albümüyle de adından sıkça söz ettirdi.


Bazı hayatlar ve hikayeler vardır, hiçbir zaman haberdar olmazsınız. Aynı kişilerle gün içerisinde belki defalarca karşılaşır, fakat yüzlerini ve hikayelerini hiçbir zaman bilmezsiniz. Yine de bilmediğiniz tüm o hayatlar sizin hikayenizi de bir şekilde değiştirir. Siz bundan haberdar olmasanız bile. Çarpışan hayatların yönetmeni olarak da tabir edilen Alejandro González Iñárritu'nun, bu konuda ki en başarılı yapıtının Amores Perros olması ise bir tesadüf değil. Çünkü bu filmde karakterlerin gerçekçiliğinin ve günlük hayatta karşılaşılabilirliklerinin yanı sıra, hayatlarının kesişmesi de bir o kadar zor ve kolay görünüyor. Aslında zor görünen kısmı sadece izleyicisine. Iñárritu, dikkatli bakıldığı zaman tüm bu zor görünen hayatların bizim hayatımızda da yer aldığını ve almaya da devam edeceğini anlatmak istediğini söylüyor. Ve anlatmakta ki başarısını da izleyici kitlesi ile eleştirmenlerin yorumu doğruluyor sanki.

"Aşk, ızdıraptır.
Aşk, günahtır.
Aşk, bencilliktir.
Aşk, umuttur.
Aşk, acıdır.
Aşk, ölümdür.
Aşk nedir?"

"Bir kızın yanında uyumak değil ; yanında uyanmak güzel şeydir."

Hikayesinin aslında türk insanına pek de yabancı gelmeyeceği bir filmdir A Bout de Souffle. Esas kızı tav etmek için erkeğin oluşturduğu yalan dünya ve oynadığı zengin rolü çercevesince kıza kendini ispatlama çabaları. Fakat film kendini o kadar samimi gösteriyor ki basit bir aşk hikayesinin bile ne denli tatlı anlatılabileceği sunuluyor. Fakat bir çok eski yapımı filmde olduğu gibi sahne ve diyalog kopuklukları bu filmde de mevcuttur fakat filme olan bakışınız bunları görmezden gelmenize neden oluyor (farkettirmiyorum).

-William Faulkner'ı tanıyor musun?
-Hayır..Yattın mı onunla?

Belki de bu diyalog ve sahne kopukluklarnı ilk uzun metraj deneyiminde fazla göstermemek istemiş olacak ki uzun diyalog ve sahnelere ağırlık vermiştir. Aralarında Michel’in Patricia ile ilişkiye girmek için yaptığı kurlar ve oluşan komik diyalogların bulunduğu 22 dakikalık (film 90 dakikadır) hotel odası sahnesi vardır. Filmin güzel sahnelerinden de biridir hatta.

À bout de souffle, Godard’ın ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen en beğenilen filmleri arasındadır. Bunda hikayenin izleyicide bıraktığı tat ve Godard’ın gördüğü desteğin önemli etkisi vardır. Senaryo yazımında Godard’a eşlik eden Fahrenheit 451 filminin yönetmeni Traffuat (ki hikaye aslında bunundur, Godard düzenlemesini yapmıştır), teknik destekte de o zamanlar Godard'dan daha deneyimli fransız yönetmen Jean-Pierre Melville var. Filmde basın toplantısı yapan yazarı oynayan kişi de Melville dir. Bu sahnede kadınlar hakkındaki bir takım düşüncelerden bahseder. Aşkın erotizmden farksız olduğunu; hayattaki 2 önemli şeyin kadın ve erkek olduğunu.

W.Faulkner - İnsan güzel bir kızı zengin bir adamla görünce, kızın iyi bir kız,adamınsa aşağılık biri olduğunu söyleyebilir.
Muhabir - Brahms'ı sever misiniz?
W.Faulkner - Herkes gibi sevmem

Muhabir - Hayatta en büyük amacınız nedir?
W.Faulkner - Ölümsüzleşmek. Sonra da ölmek.


bu kadın çok güzel arkadaş !

Favori aktristlerim listesinde kendisine oldukça değer biçtiğim Jean Seberg, Patricia rolünde oynarken, Michel ise Jean-Paul Belmonde oynuyor. Filmi sevip karakterlere özenenler -yahut sevgisini belirtmek isteyenler- Patricia 'nın New York Herald Tribune t-shirtünden yahur Michel'in o dudak hareketinden esinlenmeler yapmıştır. ( o t-shittü giyen her kıza da tavımdır, söliim). A bout de souffle ‘nin kelimesel anlamı “nefes nefese” olmasına rağmen filmi “serseri aşıklar” diye çevirenlere de burdan selam ediyorum, sevdim sizi.
-- F i n --


"Hayat, onun için büyük planlar yapan bir sürü insanı es geçer. Hayatım boyunca her yere kalbimin parçalarını bıraktım ve şu anda artık neredeyse hayatta kalmak için bile yeterli değil. Ama tutkumun yeteneklerimi aştığını bilerek zorla da olsa gülümsüyorum." *


Bu haritada; IMDB Top 250 ' de yer alan filmleri, 20 farklı kategoriye ayırıp 16 farklı gidişat belirtilmiş. Kategoriler arası geçişler bazı filmler ile mümkün. Beğendiğiniz kategoriden gitmeyi tercih edebilir, yahut izleyip hoşunuza giden bir filmin istikametinde olan başka bir filmi listenize ekleyebilirsiniz. Çok gerekli mi bilmem. Kıyıda köşede bir yerde bulunsun işte.


Bazı düşünceler aniden gelmez insanın aklına, belli bir deneyim ve fikir topluluğunun biraraya gelmesi sonucunda ulaşırız onlara. Nasıl ortaya çıktığını, bu olayın nasıl gerçekleştiğini bilmeyiz. Sanki beynimizin bir tarafında bir fırın vardır, oraya atarız bütün bu malzemeleri ve zamanı geldiğinde yeni bir düşünceye ya da farkındalığa sahip olmuş oluruz. Bahsettiğim malzemeler içimize işler. İçimizde işler.

Krzysztof Kieslowski , her filmiyle insanın içine işlemeyi başarır, o fırına bir sürü malzeme katar. Filmin size neler kattığını tam olarak bilmeniz imkansızdır ama bünyeye tahmininizden fazla nüfuz ettiği kesindir. Anlatması bile o kadar zor ki, seyredeli çokça zaman geçmiş olmasına rağmen bu yazıyı yazmak için oldukça zorlanıyorum. İnsanda sırf bu büyük etkiyi yarattığı için büyük sıfatını hakediyor bir sanatçı olarak kieslowski. Dekalog (on emir) serisini 89-90 yıllarında polonya televizyonu için çekiyor Kieslowski. Bez konca'da beraber çalıştığı ve ileride de beraber çalışacağı senarist Krzysztof Piesiewicz ile Tevrat'taki 10 emir'i günümüz dünyasındaki anlamlarını yeniden sorgulayarak senaryoyu yazıyorlar. Ortaya çıkan filmler (her biri ortalama 55 dakika) bazı zamanlar gizemli ve felsefi, her zaman için de gerçekçi anlatımlarıyla, birbirinden başarılı oyunculuklarla, Zbigniew Preisner'in her zamanki gibi mükemmel müzikleriyle, hikayelerin tamamlayıcı öğesi olan sembolik anlatımıyla ve de Kieslowski sinemasının olmazsa olmazı başarılı sinematografileriyle, dini inançları/insani değerleri gökyüzünden gerçek hayata düşürüyor, onları somutlaştırıyor, (en önemlisi de) insancıllaştırıyor.



Bir başka büyük yönetmen Stanley Kubrick dekalogların senaryosunu içeren kitap için diyor ki:
"Büyük sinemacıların eserlerinin belli bir yönü üzerinde durma konusunda hep isteksiz olmuşumdur çünkü bunun, eseri kaçınılmaz olarak basitleştirme ve indirgeme ihtimali vardır. Fakat Kieslowski ve yardımcı yazar Piesiewicz'in senaryolarını içeren bu kitapta fikirlerden sadece bahsetmek yerine bunları dramatize etme konusunda çok ender rastlanan bir yetenekleri olduğu gözlemini yapmak yersiz olmaz. kastettikleri şeyi dramatik bir eylemle anlatarak, seyircinin, anlatılanın ötesinde gerçekleşen şeyleri keşfetmesi gibi bir kazanca da sahip oluyorlar. Bunu öyle hayranlık verici bir yetenekle yapıyorlar ki fikirlerin ortaya çıkışını farkedemiyor ve ancak çok sonraları kalbinize ne kadar derinden nüfuz ettiklerini anlayabiliyorsunuz."

Her bölümünde bir Varşova'daki toplu konut sitesindeki aynı apartmanda yaşayan karakterlerin ele alındığı filmlerin hikayeleri aslında büyük birer tesadüften ibarettir. Tesadüf hayatı anlamlı kılan şeydir. Gizemli ve bizim farkına varamadığımız kaderin vücut bulmuş halidir.

Dekalog serisindeki tesadüfler filmden uzayıp, Kieslowski'nin sonraki filmlerine taşar. Kieslowski'nin bundan sonraki filmleri de dekalogların bir parçasıymış gibi gelir o yüzden bana. Bence kieslowski, dekalog serisi ile yıllarca geliştirdiği sinemasal dilini zirve noktasına çıkarmıştır. Bundan sonra çektiği filmlerde de aynı dili görürüz, aynı tadı alırız. Dekalog 9'da anlatılan kısa hikaye, Veronique'in ikili yaşamı'na konu olur. Van Den Budenmayer'in bestesinin de üç renk: kırmızı'da önemli bir yeri vardır.


dekalog 1
"senin tanrın benim, başka tanrın yoktur."



dekalog 2
"tanrı'nın ismini boş yere ağzına almayacaksın."



dekalog 3
"altı gün çalışacaksın, bir gün dinleneceksin"


dekalog 4
"anne ve babana saygılı davranacaksın."

dekalog 5
"öldürmeyeceksin."

dekalog 6
"zina etmeyeceksin."


dekalog 7
"çalmayacaksın."


dekalog 8
"yalan yere şahitlik yapmayacaksın."


dekalog 9
"komşunun karısına tamah etmeyeceksin."


dekalog 10
"komşunun malına tamah etmeyeceksin."

zbigniew preisner - dekalog II part 1

KONUK YAZAR: Zafer
http://spregel.blogspot.com/

#Diğer Konuk Yazarlar#


" Gidenler sende hep kendilerinden bir şeyler bırakıyor, hafızanın sırrı bu mu? Bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim. Çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim. "

Beatles’ın 33 şarkısından bir aşk hikâyesi. Liverpool’dan yola çıkıp kayıp babasını aramak üzere New York’a giden Jude, yolunun Lucy ile kesişmesi üzerine, kendini savaş karşıtı protestoların ve rock’n roll temelli bir hayatın ortasında bulur. Jude ve Lucy, 1960’larda, rehberleri “Dr. Robert” (Bono) ve “Mr. Kite” (Eddie Izzard) eşliğinde, ilham perilerinin kol gezdiği Greenwich Village’dan, sokaklarında isyan bayrakları dalgalanan Detroit’e uzanan dönemin savaş karşıtı ruhunun parçası olurlar. Jude’un kardeşi Max’in Vietnam’a gitmesi çifti üzerinde dolaştıkları pembe buluttan indirip başka gerçekleri keşfetmeye zorlar.

The Beatles grubunun efsaneliği sanıyorum tartışılmaz. Ve bu efsanenin üzerine günümüze kadar birçok proje üretildi. Belgeseller, anma programları, itaf edilen onlarca şarkı ve film vesaire vesaire. Fakat Julie Taymor tüm bunların üzerine bir müzikal filmi çekti. Genelde bu türdeki filmlerin seyircisi sayılıdır. Ve müzikal film türü de tıpkı biyografi film türü gibi sıkıcı ve durağan olarak tabir edilir. Julie Taymor, Across The Universe filminde tüm bu tanımlamalara farklı bir boyut getirmek istercesine, biyografi ile müzikali birbirinin içine geçirmiş. The Beatles grubu hakkında hiçbir bilgiye sahip olmasanız da, film esnasında öğreniyorsunuz zaten her şeyi. Yani klasik biyografi filmlerindeki gibi iş seyiriciye değil, filme bırakılmış Across The Universe'de.


Eleştirmenler, izleyiciler ve en önemlisi de müzisyenler tarafından, yapılan en iyi Beatles coverlarını içeren film olarak da tabir edilen bu film, bir yandan nostaljik bir hava estirirken bir yandan da düzeni sorgulayan gençlerin dünyasını ve aşklarını anlatıyor aslında. Yönetmenine göre tüm bu anlatılanların günümüzde de bir karşılığı var ve bunu görmek ona göre hiç de zor değil.

Jim Sturgess ve Evan Rachel Wood'ın harika coverlarıyla, Beatles'ın en popüler 33 şarkısından oluşan ve bu şarkılardaki karakterler üzerinden yeni bir hikaye türeten bu film, sırf Beatles hayranları ve müzikal seyircisinin değil, herkesin mutlaka görmesi gereken filmlerden biri.

Zia, kız arkadaşı Desiree'den ayrılınca yaşadığı acıya dayanamaz ve intihar eder. Acısını sonlandırmanın yolunu ölümde bulacağını sanarken, hiç beklemediği bir şekilde büyük bir yanılgıya düştüğünü anlar. Gözünü, sadece intihar edenlerin var olduğu bir dünyada açar. Ölüm sonrası bir dünyadır burası; tuhaftır, gerçek yaşam kadar acımasızdır; hatta belki de daha fazla. Acılarsa yok olmamıştır. Ama yine de Zia için bir umut vardır. Çünkü ilginç bir şekilde Desiree'nin de intihar ettiğini öğrenmiştir. Tanıştığı bir rock şarkıcısı ve ısrarla bir yanlışlık sonucu orda olduğunu savunan bir otostopçu ile Desiree'nin peşine düşer. Barlarında sadece intihar etmiş elemanları olan Nirvana ve Joy Division gibi grupların şarkılarının çalındığı bu garip dünyanın kasvetli atmosferinde, tuhaf bir yolculuğa çıkarlar...

İsminden ötürü başlangıçta seyirciyi ürkütse de, Wristcutters: A Love Story bir korku değil aşk filmi. Hem de alıştığınız romantik komedilerin çok ötesinde. Eleştirmenler tarafından kara mizah türünün en başarılı örneklerinden biri sayılan bu film, kız arkadaşı tarafından terk edilmeye dayanamayan Zia'nın hikayesi ile başlıyor. Zia'nın intiharından sonra gözümüzü bilek kesenlerin dünyasında açıyoruz. Eski korku filmlerinde görüp de korkmaya alıştığımız kafası kesilmiş insanlar, bu sefer karşımıza bir mizah öğesi olarak çıkıyor. O dünyada ise her birinin hikayesi farklı. Kimi, şimdi mutlu musunuz notları bırakarak gazı açıp intihar etmiş, kimi konser anında elektro gitarına birasını dökmüş. Yani her biri farklı yolları deneyerek intihar etmiş ve bir şekilde bunun sorumluluğu var üstlerinde.


Yine de filmin her bir sahnesinde güzel melodiler duyuyorsunuz. Hayatlarından bir şekilde bıkmış ve intihar etmiş tüm bu insanların hikayelerini dinlerken, bir yandan da çalan müziklerle keyifleniyorsunuz yani. Filmin en büyük kozlarından biri de bu aslında. Depresif hikayeleri anlatırken anti depresan etkisi yaratan şarkıları kullanmak. Bu yüzdendir ki en az film kadar alkış toplamış bir soundtrack albümüne sahip Wristcutters: A Love Story.

Hayatta, ölümde veya ikisinin de tam ortasında. Nerede olursa olsun tek düşündüğü, kendisini terk eden sevgilisini geri elde etmek olan Zia ile, 'yanlışlıkla' o dünya içerisine düştüğünü ve tekrar hayata dönmek için elinden gelen her şeyi yapacağını söyleyen Mikal'in hikayesi aslında izlediğiniz. Biri aşkını, diğeri ise hayatını arıyor olsa da, hep aynı yere çıkıyor yolları. İzleyicisi tarafından, sırf sonu için bile bir kez daha izlerim
diyerek tabir edilen bu film, romantik komedilere yan gözle bakan seyircilerin bile önemli gözdelerinden biri.

"Sometimes, things can fly... But only when you don't care about them."

"Direnişçi olmak istiyorsan, önce onu haketmelisin."


Savaş Artık Başladı !

Çıkacağı günü sabırsızlıkla beklediğim fakat tamamen duygusal nedenlerden ötürü biraz geç de olsa ,bir arkadaşın “hadi izleyelim” deyişi üzerine **, izleyebildiğim bir film oldu kendisi. Terminator Salvation’ı , serisinin son filmi diye mi, yoksa bundan sonraki “the end begins” serisinin açılış filmi diye mi adlandırsam bilemedim. Çünkü Terminator filmleri arasında –herne kadar benzer görünse de - hem hikaye olarak hem yapım olarak hem de yönetmenlik olarak ciddi farklar var. Bundan sonra çekilmesi planlanan Terminator filmleri de tamamlandıktan sonra, tüm seriyi 3 bölüme ayırıp kendi içinde bi üçleme yapabiliriz ki bu üçlemeyi de şöyle şekillendirebiliriz.

1- The Terminator ve Terminator II – The Judgament Day
2- Terminator III – Rise of The Machines
3- Terminator Salvation ve gelecek olanlar

Neden böyle bir ayrıma gittiğimizi şöyle izah edelim.


Terminator 1 ve 2 ‘nin en büyük özelliği yönetmeninin James Cameron oluşu idi. Sadece yönetmeni değil, bunun yanında senaristliğini de yaptı. Hikayesi ona aitti ve gelişen zaman gösterdi ki hikaye hep onun kaldı. Gelecekte insanların makineler ile savaşının olacagına değinmiş, makineleşmedeki ilerlemeye dikkat çekmiş ama ara ara dokundurduğu bu savaştan bizlere görüntüler sunmamıştı (çok az bir rüya izletti, o kadar). Görsellikten kaçıp hikayeye odaklanmamızı mı istemiş yoksa görselitenin getirmiş olacağı mali külfetin altına elini mi koyamamış ya da koyacak bir yapımcı mı bulamamış bilemiyorum. Ama son derece sade Terminator filmleri sundu bize. Güzelliği ise hep o sadeliğinde kaldı. 1’in üzerine eklentiler getirerek bizleri civadan meydana gelmiş daha da güçlü bir üretimin eseri T-1000 ile tanıştırdı.


İkinci kısmı ise tek başına bir film oluşturuyor, Terminator: Rise of The Machines. Diğerlerinden ayrılma nedeni ise mantalitesi. Yönetmen Jonathan Mostow , James Cameron’un hikayesini aldı ve bizlere ekstra sunacağı bir şeyler de eklemeden sunmaya çalıştı. Ne James Cameron’ın kaçtığı görseliteye bulaşabildi, ne de hikayeye başka bir bakış açısı getirerek fikirsel zenginliğe yol açabildi. İzlediklerim arasında en çöpü diye nitelendiriyorum. Belki izleyeceklerim arasında bile. İçinde her nekadar ilk 2 filmin Terminator’ü Arnold Schwarzenegger olsa da bu filmin tutmaması bize şunu ispatlamış oluyordu; Terminator, Arnold Schwarzenegger‘in değil, James Cameron’un filmi.


Üçünçü kısımda ise 2009 yapımı Terminator Salvation ve bundan sonra gelecek olan “ The End Begins” serileri var. Genel anlamda Terminator’ü James Cameron öncesi ve sonrası diye basit bi iki grup oluşturarak ayırabilirdik. Ama Salvation’ı , Rise of The Machines’den ayıran yerler var. Kendinden fikirler ve görüntüler. James Cameron’un uzak durduğunu söylediğimiz görseliteye bu filmde yakınlaşmaya çalışılmış ve önceki filmlerde bizlere savaşın vehametini tam anlatılamadığını düşündüklerinden olsa gerek, daha geniş bir savaşı ve alanı kapsamışlar. Diğerleri gibi dünyaya gelen bir-iki terminator yok bu sefer. Ordusunu dünyaya yerleştirmiş ve giderek büyümekte olan Skynet var karşımızda. Sadece daha sıcak savaş sunduğu için mi farklı peki? Hayır. Bunun yanında farklı bir terminator ile tanıştırıyor bizi. İnsanlardan mı yoksa makinelerden mi olduğu anlaşılamayan, kalp atışları ile yaşayan yarı insan - yarı terminator Marcus Wright abimiz.

Film John Connor’dan ziyade Marcus üzerinden dönen yapıda oluşturulmuş. Marcus’un bu özelliğinin üzerinden giderek insanlar ile makineler arasındaki farklara ara ara değinilmiş. Bu noktada Judgment Day geliyor aklımıza. T-800 e genç John Connor’ın gülümseme – ağlama tanımlarının yapması ve onun yapaysı duyguları. Salvation’ da ise bu farklılık tek bir bedende Marcus’ta toplatılarak ifade edilmeye çalışılmış.

Bu eklentilerin yanından mantıksal hatalar da mevcut. Kendisine yapılanın acısını çıkartmak için sen Marcus’u yola gönder, ardından onun yapılışını ve kişilerden alması gereken intikamını bizlere sunma. Olmadı. Ya intikamdan bahsedilmemeliydi ya da intikam yoluna gidilmeliydi (kısmi intikam var sadece). Yanan vucudundan da görüldüğü üzere ,kalbi de olsa, Marcus robot ağırlıklı bir yapıya sahip ama koparılmış bir çip ile idare edebiliyor, durmuş olan kalbi 2 yumruk ile yerine gelebiliyor bu da yetmezmiş gibi bir de kalp ameliyatı gerçekleştiriyor. Devam edelim, en basitinden asıl görevi yok etmek olan – görevi ismi ile kaim- terminatorun Kyle Reese’i (kendisi J.Connor'un babası oluyor) öldürmek yerine esir almaları. Sorguya çekip direnişin LA ayağını çökertmek istiyorlar sanki. Bana "sen de neleri zorluyorsun" diyenler de olabilir ama diğer Terminator serilerini tekrar izlemeye davet ediyorum ben de onları. T-1000in önüne geleni öldürdüğü o filmi.

Herneyse; kısacası ben yine de sevdim Salvation’ı. Serinin 3. filmi Rise of the Machines ile düşen beğeniye yukarı doğru bi ivme kazandırdığını düşünüyorum. Daha önceki yazımda görmek istediğimi belirttiğim savaştan bizlere sahneler sunduğu için en azından (beni kırmayan yapımcılara selam olsun). Senaryonun amacı Marcus’u öldürmek yerine yaşatmak olsaydı sıradaki filmde güzel bir karakter izleyebilrdik. Marcus’u oynayan Sam Worthington’a da kucak dolusu sevgi.

Dip not serzenişi: Sanki Batman The Dark Knight filminden fırlayıp koşa koşa gelmiş bir Cristian Bale var karşımızda. Hala Batman karakterinden kurtulamamış, Kısık ve kasvetli konuşmalarına devam ediyor. Bu ses tonuyla daha bi karizma olduğunu düşünüyorsa shame on you diyorum burdan kendisine. Filmin başındaki sahnelere “here” ve “one” deyişi ne o öyle. Hele bir de ilerki yerlerin birinde “who are you” deyişi var, burda aklınıza eğer batman filminden “where are they?” deyişi gelmiyor ise 2 filmi de tekrar izleyin derim ben. Kendisine burdan rahat ol, bize robotlardan farklı olduğun insansı yönlerini göster be adam serzenişi de yapalım.

** kendisi izlemiş olduğu halde bana “hadi izleyelim” deyip sinemada eşlik eden arkadaşa da burdan selamı çakıyorum.

Terminator 1 & 2'nin önceki yazısı



" Sürpriz, yenilik, beklenmedik gelişmeler istemiyorum. Her şeyin şu an olduğu gibi kalmasını istiyorum. Daima... Daima diye birşeyin olmadığını bilsem de. "


Lorenzo - Saturno Contro


Fransız Yeni Dalga Akımı’nın önde gelen yönetmenlerinden Claude Chabrol’ün 1995 yılında çektiği La Cérémonie (Tören) filmi yönetmenin Türkiye’de bilinen birkaç filminden biri. Rudth Rendell’in ‘A Judgment in Stone’ adlı romanından uyarlanan filmde Isabelle Huppert ve Sandrine Bonnaire sergiledikleri takdire şayan oyunculukla sadece başrolleri değil Berlin Film Festivali en iyi oyuncu ödülünü de paylaşmışlar.

Filmde Sophie Bonhomme (Sandrine Bonnaire) Lelièvre ailesinin evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Sophie okuma-yazma bilmez ve bunu, evin işlerini mükemmel bir şekilde yaparak kapatmaya çalışır. Şehir merkezinden epey uzakta büyük ve lüks bir malikanede yaşayan Lelièvre ailesi klasik burjuva yaşam biçiminin bütün özelliklerini taşımaktadır. Kocaman bir kütüphaneleri vardır ve Sophie’nin kitaplarla arasının iyi olmaması ve soğuk tavırları onları rahatsız eder. Filmde hiçbir karakteri(Jeanne hariç) elinde kitapla görmeyiz. George Lelièvre tam bir klasik müzik, özellikle Mozart hayranıdır. Evin duvarlarını peyzaj tabloları süsler. Evde ailenin kızının şerefine kokteyller verilir, bütün aile dostları çağırılır. Dışarıdan bakıldığında birbirine gayet nazik davranan ve iki çocuğuyla çok mutlu bir aile tablosu çizen bu karakterlerin birbirleriyle ve Sophie’yle olan ilişkilerini asıl belirleyen unsur ise ikiyüzlülüktür. Sophie’ye gayet kibar davranırlar, fakat onun olduğu bir ortamda sanki o yokmuşçasına onun hakkında konuşurlar. Sophie’nin odasında bir televizyon vardır ama amaç onu rahat ettirmek değil, Catherine’in onunla sohbet etmek zorunda kalmak istememesidir. Bu burjuva yaşam biçiminde önemli olan bireylerin nezaket kurallarına uymaları, yani davranış biçimleri ve nasıl göründükleridir, aslında ne oldukları değil.

Postanede görevli ve mektuplarını açıp okuduğu için George Lelièvre’in hiç haz etmediği Jeanne (Isabelle Huppert)’la Sophie arasındaki ilginç arkadaşlık geliştikçe Sophie’yle aile arasındaki ilişkiler de gerilmeye başlar. Jeanne ailenin bütün sırlarına vakıftır. Ailenin kızı rolündeki Melinda’nın çok iyi geçindiği babasına aslında faşist dediğini, kocasını çok sevdiği izlenimi veren Catherine’nin aslında George’u aldattığını vs... Jeanne bu aileye içten içe nefret beslemektedir ve kendisi bir gün topladığı mantarlarla karnını doyurup ertesi gün aç kalırken bu ailenin yaşadığı ihtişamlı hayata tahammül edememektedir. Sadece iyi gözükmeye çalıştıklarını, çok lüks kaygıları olduğunu ama hayat hakkında hiçbir şey bilmediklerini düşünmektedir. Başlarda gayet itaatkâr davranan Sophie’ye de zamanla bu nefret sirayet eder. Zira Jeanne onu kullandıklarını her fırsatta belirtmeyi ihmal etmez. Ve ailenin okuma-yazma bilmediğini öğrenip onu işten kovmalarıyla ipler kopar. Bunun nedeni de kıza başından beri çok yakın davranan Melinda’dır. Sophie’nin durumunu anlayınca başta ona yardım etmeyi teklif eden kız, Sophie’nin onun sırrını bildiğini öğrenmesiyle Sophie’yi bir tehlike olarak görüp en kısa zamanda işten attırır. Catherine’in başından beri George’a karşı Sophie’yi savunmasının nedeni ise yeni kendi çıkarlarında yatmaktadır. Sophie çok iyi bir hizmetçidir ve onu çok zor bulan Catherine, Sophie’yi kaybedip yine hizmetçi arayışına girmek istemiyordur.


Filmin sonu başrol oyuncularının serinkanlı tavırları ve geçmişlerinde yatan şaibeli olaylar kadar korkutucudur. En basit tabirle bu farklı iki sınıfın film boyunca alttan alta devam eden ve biri için nezaket kuralları gereği, diğeri için de zorunluluk sonucu bastırılan çatışma açığa çıkar; bu iki kadının sınıfsal kininin gürültüsü Mozart’ın Don Giovanni trajedisini bastırır. Anton Çehov’un kurgusal bir metinde hiçbir ayrıntının boşuna olmadığına dair bir sözü vardır: “Öyküde bir tüfek gözükmüşse o mutlaka patlamalıdır.” Avcılığa meraklı George Lelièvre’in tüfeklerinin filmin sonunda patlaması da Çehov’a bir selam niteliğindedir sanki. Sophie’nin en sonunda kütüphaneye de bir kurşun sıkması ise kendi okuma- yazma bilmemesine atılan bir kurşun, onu bu halde bırakan koşullara bir lanet okumadır.

Çok kitap vardır ama onları okuyamayan insanlar da vardır. Lelièvre’lerin evi, marketler yiyecek ve içecekle doludur ama yemek alacak parası olmayan insanlar da vardır. Jeanne kilisede fakirlere yardım toplama işinde gönüllü olarak çalışır ama Sophie’yle gittiği bir evde fakirlere verilmek üzere toplanan şeylerden bazılarını (içlerinde zamanı geçmiş konserveler de vardır) işe yaramaz bularak ev sahiplerine attığı için ‘gönüllü’ görevinden atılır. Amaç fakirlere yardım değildir - ki bu bile fakirler açısından son derece aşağılayıcı bir şeydir- zenginlerin gönlünü hoş tutmak ve vicdanlarını rahatlatmalarına yardımcı olmaktır. Sistemi belirleyen onlarca çelişkiden sadece birkaçıdır bunlar. Bütün bu çelişkileri çok güzel özetleyen bir de fıkra var: Bir gün baba eve geldiğinde çocuğu evin çok soğuk olduğunu ve üşüdüğünü söyleyerek nedenini sorar. Baba da kömür alacak paraları olmadığını söyler. Çocuk neden paralarının olmadığını sorduğundaysa işten atıldığını söyler baba. Çocuğun neden işten atıldığı sorusuna ise şöyle cevap verir: “Çünkü çok kömür vardı.”


La Cérémonie değişik Marksist eleştirisinin yanında psikolojik öğelere de yer vermesiyle ve en önemlisi kötü burjuva-iyi proleterya gibi keskin ve gerçeği yansıtmayan ayrımları ve sınırları muğlâklaştırıp yapıbozuma uğratmasıyla ‘kaba’ Marksistlerin çok ötesine geçmektedir. Eşitsizlik üzerine kurulan hiçbir ilişki sağlıklı olamaz, birini ötekine muhtaç kılan koşulların öznelerinin de sağlıklı olamayacağı gibi... Ne Lelièvre ailesi ne de Sophie ve Jeanne saf iyi veya saf kötüdür. Ama mensubu oldukları sınıflar onlara farklı hayat olanakları sunmaktadır ve bu sınıfların varlığı birini diğerine tehdit unsuru olarak konumlandırmıştır. Filme düz bir okuma yapan seyirci Lelièvre ailesinin nazik, iyi niyetli tavırlarına bakarak Sophie ve Jeanne’ın şiddetine bir anlam veremeyebilirler. Ancak, sistemin kendisi bu şiddeti-ki bu şiddetin mutlaka fiziksel olması gerekmiyor- ve sağlıksız ilişki biçimlerini zaten içinde barındırmaktadır. Buradan bu tür bir şiddetin meşrulaştırıldığı anlamı çıkmamalı. Bu noktada da Sophie ve Jeanne’ın ruh hastasını andıran tavırları ve sahip oldukları rahatsız edici geçmiş yönetmen tarafından resmin içine sınıfın yanında o sınıfa mensup ‘bireyler’ in birbirinden farklı özelliklerinin de katıldığını gösteriyor. Chabrol ne Lelièvre ailesine ne de Sophie ve Jeanne’a sadece üst veya alt sınıf diyerek kestirip atıyor. Sosyal gerçekçi bir yaklaşım işçi sınıfına dair bir romanda veya filmde böyle genelleyici, tekillikleri yok sayan bir tavır sergileyebiliyor kimi zaman. Sonuç, bir sınıfın sosyoekonomik sorunlarını ortaya koyarken “bütün zenciler birbirine benzer” zihniyetinde olduğu gibi o sınıfın bütün bireylerini bir tutmak ve içindeki farklılıkları yok saymak olabiliyor. Halbuki Sophie’yi Sophie yapan tek şey hizmetçi olması değildir; aynı şekilde Jeanne’la onları bağlayan tek şey de alt sınıfa mensup olmaları değildir.

Sonuç olarak bu film ezen-ezilen sınıflar diyalektiğinin ve bu sınıfların bilindik kalıplarının çok ötesine geçmiştir. Filmde Sophie’ye ezen, hor gören bir burjuva ailesi yoktur. Aynı şekilde Sophie ve Jeanne da bizim özdeşleşebileceğimiz zavallı karakterler değildir. Filmin sonunda işledikleri cinayet kanımızı dondurur ve hatta Lelièvre ailesine acımamıza neden olur. Film boyunca sadece Lelievre ailesinin değil, Sophie ve Jeanne’ın da kimi tavırları bizi çok rahatsız eder. Bu durum filmdeki sınıf eleştirisini çok daha inandırıcı ve gerçekçi kılmış.