Ve beklenen gün geldi. Sinemanın en prestijli ödülü kabul edilen Oscar heykeycikleri sahiplerini buldu.
Oscar adaylarının açıklandığı tarihten itibaren akademiye eleştiriler hiç bitmedi. Ödüllere gelecek tepkilerin ne şekilde olacağı merak konusu.


Bu sene iki filmde de aday gösterilebilecek olan 2 oscar ödüllü Tom Hanks için ölü taklidi yapıldı ve kendisi iki film için de görmezden gelindi. Ödüllük performansa sahip değilse de adaylık ile taçlandırılabilirdi usta oyuncu. Tek başına koca bir filmi sırtında taşıyan ve bunu seyirciye izlettirebilen 78 yaşındaki Robert Redford'a en azından bir saygı duruşunda bulunulmalıydı görüşünde olanların da olduğunu belirteyim. Adayları belirlemede biraz garip davranılsa da kanımca gecenin en haklı Oscar'ı da bu dalda verildi. Matthew McConaghuey, Dallas Buyers Club'taki performansıyla benim favorimdi ve nitekim akademi ile ender olan görüş birlikteliğim sonucu ödül de ona gitti.

Bir diğer görmezden gelinen oyuncu ise Oprah Winfrey. The Butler filmiyle o da en azından adaylığa konmalıydı eleştirileri çıkmıştı. Ama bu dalda da  kimsenin Cate Blanchett'in heykelciği kaldırmasına lafı olamaz.
Daniel Brühl de yardımcı erkek oyuncu dalında Bafta ve Golden Globe'da aday gösterilmiş fakat kazanamamıştı. Akademi 'ne de olsa bizde de kazanamaz' diyip onu da es geçmiş, performansını görmezden gelmiş olabilir. Ve bu ödülü Dallas Buyers Club'taki  transgender woman performansıyla Jared Leto aldı. Barkhad Abdi biraz daha gözüme girmişti oysa.

Kategorilerde olması gerektiği düşünülen birkaç film de var. Bunların başında Coen Kardeşlerin filmi Inside Llewyn Davis geliyor. Bu sene böyle bir film çekilmemiş tavrı almış gibiydi akademi.  ki haksızlık olmasın diye aday gösterilen filmlerin sayıları bile çoğaltılmıştı. Demek  ki yeterli sayıya ulaşılamamış. En iyi film dalında gerilerden bangır bangır gelen Gravity vardı. Yavaş Yavaş tüm ödülleri toplamasına 12 Years a Slave filmi dur dedi ve en prestijli ödülün sahibi oldu. Filmde çok ufak bir sahnesi olasına rağmen bazı ülkelerde afişlere resmi en önden koyulan ve bu yüzden eleştiri alan Brad Pitt için iyi oldu bu ödül. Zira en iyi fil ödülü heykelciğinin verildiği yapımcılar listesinde onun da adı var. İlk Oscar'ını da bu sayede almış bulunuyor.

Uykusuz bir gecenin ardından daha fazla uzatmadan ödülleri yazayım ve aradan çekileyim. Belki ilerleyen zamanlarda önemli olan birkaç kategoriye yeniden değiniriz.


Best Director
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street

Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Best Actor
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club

Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Best Supporting Actor
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club

Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
Best Animated Feature
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises


Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom


Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Best Original Song
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom

Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska

Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street

Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor. 

Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.

White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.

The Sunset Limited’in temel meselesi, yaşamın anlamı sorusudur. Film, bu soruya kesin bir yanıt sunmak yerine iki uç düşünceyi karşı karşıya getiriyor:

Black için hayat, Tanrı’nın bir armağanıdır. Acı çekmek bile yaşamaktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildir.

White içinse kültür, sanat, edebiyat ve bilgi insanı kurtarmamış; tam tersine onu nihilizme sürüklemiştir. Ona göre insanlık tarihi, ilerlemenin değil, yıkımın hikayesidir.

Film bu noktada çarpıcı bir tartışma açıyor: İnanç mı insanı hayatta tutar, yoksa cehalet mi?
White’ın bakış açısına göre umut, gerçeği göremeyenlerin sığındığı bir yanılsamadır. Black’e göre ise umut olmadan yaşam zaten mümkün değildir. Film boyunca bu iki düşünce birbirini ikna etmeye çalışmadan, daha çok birbirini aşındırarak ilerliyor.


Film, görünürde dine yakın dursa da aslında son derece sert bir din eleştirisi içeriyor. Bu eleştiri doğrudan Tanrı’ya değil, dinin işlevine yönelik oluyor ama.White karakteri, Tanrı fikrini insanın anlamsızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak gördüğünden ona göre din:
Acının gerçek nedenleriyle yüzleşmeyi engeller
İnsanları pasif bir kabullenişe iter
Umut vaadiyle yaşamı katlanılabilir hale getirir ama değiştirmez

Black ise Tanrı’nın kanıtlanmasına ihtiyaç olmadığını savunurken inanç onun için mantıksal değil, deneyimsel bir meseledir. Ancak filmin finaline doğru White’ın nihilist monoloğu öylesine güçlüdür ki, Black’in inancı bile sarsılıyor. Tanrı’dan bir işaret beklediği sahne, filmin en çarpıcı anlarından biri ve şu soruyu açıkta bırakıyor: İnanç gerçekten Tanrı’dan mı gelir, yoksa insanın çaresizliğinden mi doğar?
Bu anlamda film, dini yüceltmekten çok, inancın kırılganlığını gözler önüne seren bir yapıda duruyor.


The Sunset Limited, ilgilisi olmayan için kolay izlenen ya da duygusal tatmin sunan bir film değil kesinlikle. Hikayesi ilerlemez, karakterler dönüşmez ve umutlu bir kapanış sunmaz. Ancak ilgilisine oldukça hitap eden ve tatmin eden de bir film. Cormac McCarthy’nin karamsar hikayesine sadık kalan film, ne inancı yüceltiyor ne nihilizmi kutsuyor. İzleyiciyi taraf seçmeye zorlamak yerine, her iki düşüncenin de ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Cevaplardan çok sorularla ilgilenen; sinemayı bir düşünce alanına dönüştüren, kimilerini rahatsız edici ama unutulması zor bir felsefi yüzleşme bu film.

86. Oscar adayları açıklandı. Listede 10 dalda aday gösterilen American Hustle ve Gravity filmlerini 9 dal ile 12 Years a Slave filmi takip ediyor. Ödüller 2 Mart'ta sahiplerini bulacak.




 David O. Russell geçen seneki filmi Silver Lining Playbook'tan sonra bu yıl da American Hustle filmi ile üstüste 2.kez Oscar'a aday gösterilirken; En İyi Kadın Oyuncu dalında Meryl Streep, 18.defa aday listesinde ismi gözüken oyuncu oldu. Geçmişte kazandığı 3 Oscar ödülü olduğunu da hatırlatalım.

En İyi Erkek Oyuncu dalında Tom Hanks'in olmaması ise şaşırtıcı gelen bir diğer nokta. Ödülü neyse de adaylığı hakeden bir oyunculuğu olduğu aşikardı.

Aday gösterilen filmlerdeki temaları ise ekonomi, terorizm, hayatta kalma mücadelesi olarak kategorize edebiliriz.

Adaylar ile Box Office (Gişe Hasılatı) arasında pek bir uyum yok. Adaylar arasında en fazla gelir getiren film 670milyon dolar ile Gravity filmi.

Best Director
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street

Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Best Actor
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club

Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Best Supporting Actor
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club

Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
Best Animated Feature
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises


Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom


Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Best Original Song
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom

Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska

Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street


Russell Crowe'un Nuh olmasını Cristian Bale görüyor ve bahsi arttırıp Musa oluyor.






Ridley Scott'ın yönettiği, Cristian Bale'in karşımıza Hz.Musa olarak çıkacağı Exodus filmi 2014 aralıkta vizyonda. Bu da filmden ilk kare.


Lars Von Trier'in cekmeyi hayal ettigi bir film turu vardir, bilenler bilir. Iste o ture en yakin olcude cektigi en sert filmi  Nymphomaniac 25 Aralik'ta vizyona giriyor bilgisini versem de umitlenmeyin. Bu filmin ulkemizde vizyona girmesi yok gibi.


Filmde oynayan oyunculardan bazilari : Charlotte Gainsbourg, Shia LaBeouf, Christian Slater, Willem Dafoe, Uma Thurman ve Udo Kier

Daha fazlasi icin; google it, youtube it and get it.


Çok tutan bir tiyatro eserinin sinemaya uyarlanmış hali bu film diye bir girizgah yapıp uzun uzadıya yazı yazmak mümkün ama fimi izlemeye gidenlerin genelde yarısında çıkmak istedikleri gibi, yazıyı da okuyanların yarısında bırakacağı bir kritik olur. Ondan vazcaydım. Kısa tutmaya gayret edeceğim. 

Bu filme bir erkeğin eşiyle, kız arkadaşıyla falan gitmesi abes olur. Kadınların pek seveceği türden bir film değil. Erkekler ise bazı yerlerine ve tespitlere güleceklerdir. O da filmin adında verilen mesaj itibarıyla erkek muhabbeti olduğundan. 

Bu eserin tiyatroda çok tutması doğal çünkü hikayenin doğasında tiyatroya uyum var. Sinema perdesinde, tek mekanda sanki oyuncuların yanına kamera konmuşcasına çekilmiş bir film. Oyunculuklar biraz değil bayağı abartı. Bağıra bağıra söylenen replikler ise tiyatrodan alışkanlık olsa gerek. Eğer bu bir tarzsa hiç tutmadım, belirteyim. 

Filmin gişe sayısını çok merak ediyorum. Aynı zamanda yarısında çıkanların ortalama sayısını da. Kadroyu görüp de filme koşa koşa giden çok olmuştur ama sonrası sıkıntı çıkartmıştır. Sonuna kadar izledim filmi. Uykum gelmedi belki, yahut çıkmak istemedim ancak film ne zaman toparlayacak diye bekledim. O da olmadı. Vakit kaybı diyerek insanların emeklerini hiçe saymak istemem ama bu yazıyı okuyup da hala filme gitmek isteyen olursa, gerekli uyarıları ben yaptım diyorum.

Kötü bir deneme olmuş. Keşke hep tiyatro eseri olarak kalsaymış. 

Her şehrin  diğer şehirlere nazaran öne çıkan ve insanları kendine çeken yönleri  vardır. Tarih için Roma’yı, eğlence için Amsterdam’ı, mimari için Floransa veya dinlenmek istiyorsanız da Ibiza gibi şehirleri seçersiniz. Bunların hepsi bir arada olsun isterseniz de halihazırda Barcelona var.

Katalan halkının şehri olan Barcelona günümüzde daha çok şehirle aynı adı taşıyan Barcelona kulübüyle özdeşleşmiş olsa da tarihi ve politik açıdan  bundan çok daha fazlasına tekabül eder. İspanya yönetim biçimiyle 17 özerk bölgeye ayrılmıştır ve Katalunya’nın başkenti Barcelona’dır. 1936-1939 yılları arasında süren  İspanya iç savaşı sırasında Madrid ile birlikte savaşın en önemli  cephelerinden biri Barcelona olmuştur. 

Avrupa’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Barcelona’da şehir planlaması şehrin siluetini ve mimarisini bozmayacak bir düzene sahiptir. İspanya’nın en çok göç alan şehri özellikle Kuzey Afrikalı ve Hintli mültecilerin akınına uğramış bulunuyor. La Rambla caddesi boyunca kurulan restaurantların çoğunda Hintli ve Kuzey Afrikalı çalışanların yerel yemekleri yaptıklarını görebilirsiniz.

1.5 milyon insanın yaşadığı şehirde metronun 6 ana hat üzerinden çalışıyor olması sonucu pek trafiğe rastlamıyorsunuz. Öyle ki yerin altında bambaşka bir hayat olduğunu söyleyebiliriz. Metro ağının bu derece sıkı olması Barcelona’nın her köşesine en fazla 30 dakika içerisinde ulaşmanızı sağlıyor.


Metro ağının ana durağı da Passeig de Gracia’dır. Barcelona’daki havalanına metro ile ulaşımı da bu durak üzerinden sağlıyoruz.  El Prat Havaalanı iki ana bölümden oluşuyor ve bu iki bölüm arasında tren ve shuttle hizmeti sağlanıyor. Ryanair’in Barcelona’da etkin bir rolü olması da Avrupa’nın bilumum bölgesinden şehre ucuz tarifelerle ulaşım gerçekleştirmemizi sağlıyor. Roma’dan 20 Euro gibi bir ücretle Barcelona’ya ulaşılabilir.

Şehrin mimarisine de Antoni Gaudi’nin sıradışı mimari aklı ve becerisinin değmiş olması da turistlerin şehre rağbet etmesinin bir diğer nedeni olarak gösterilebilir. La Sagrada Familia üzerine 40 yılı aşkın bir süre çalışan Gaudi eserin sadece bir kulesi tamamlanmış iken La Sagrada Familia’nın önünde bir tramvayın altında kalarak yaşamını yitirmiştir. La Sagrada Familia’nın halen yapımı devam etmektedir ve finansman da yerel halkın desteği üzerinden sağlanıyor. Gaudi’nin notlarına sadık kalınarak yapılan planlamalara göre de öngörülen bitiş tarihi 2026’dır. Devasa bir yapı olması ve kullanılan taşların ve malzemelerin el yapımı olması nedeniyle de turistlerin büyük bir ilgisi vardır. 


Ayrıca Gaudi, Eusebi Guell adlı sanayicinin desteğini alarak Palau de Guell ve Park de Guell eserlerini de yapmıştır. Diğer önemli eserleri ise La Casa Mila ve Battlo evidir.  Özellikle Park de Guell, Barcelona’nın tepe noktalarından Natural Park’in yanına yapılmıştır ve büyük bir alanı kaplamaktadır. Şehrin tamamına hakim bir manzaraya sahiptir. Park de Guell’de görülen benzersiz mimari ve kertenkele şehrin bir nevi sembolü olmuş durumda.


Şehrin geri kalan mimarisinde de Gotik akımın izlerini görüyoruz. Özellikle de şehrin en önemli caddesi olan La Rambla ile Laietana arasında varolan Barri Gotic (Gotik Köşe) bölgesi gotik mimarinin izlerini taşır. La Rambla caddesi üzerinde sıralanan her ara sokağın da açıldığı farklı köşeler ve cezbedici mekanlar vardır. Cadde üzerinde sıralanan sokaklarda şehrin en iyi meyve ve et satıcılarına rastlayabilirsiniz. Ayrıca birbirinden farklı yapılarda publar da bu cadde üzerindeki ara sokaklarda yeralır. Cadde geniş ve sahile uzanan yapısı ile turistlerin ve satıcıların her saat doldurduğu bir alan olma özelliğine sahiptir. Caddenin sonuna geldiğinizde ise La Barcelonata bölgesi ve Akdeniz suları sizi karşılıyor olacaktır. Kasım ayı içerisinde orada bulunmuş olmama rağmen sahili oldukça temiz diyebilirim. Sahilin özellikle şehrin en önemli caddesinin bitiminde merkezi bir konumda olması ve kumsal şeridinin de  güneşlenmeye ve denize girmeye elverişli uzunlukta olmasıyla halkın yaz aylarında sahili doldurduğunu düşünmek zor olmasa gerek.


Mimaride olduğu kadar sanat alanında da önemli isimlerin durak noktası Barcelona olmuştur.  Salvador Dali, sürrealizmin babasıdır. Eserlerindeki çarpıcı ve gerçeküstü imgelemelerle ün kazanmıştır. Ayrıca Picasso da resim eğitimini bu şehirde almıştır ve her iki ressamın da adlarını taşıyan müzelere turistlerin oldukça yoğun ilgisi mevcut. İç Savaş döneminde George Orwell ve Ernest Hemingway gibi önemli yazarlar da Cumhuriyetçilerin saflarında savaşa katılmıştır. Özellikle Katalan saflarında savaşan George Orwell’ın savaş sırasında yazmış olduğu “Katalonya’ya Selam” adlı bir eseri de bulunmaktadır.               

Barcelona’da yemek kültürü de bir hayli gelişmiştir. Anavatanı Valencia olan Paella yemeği her restaurantın menüsünde vardır. Safranlı pilavın içine konulan 7 ayrı çeşit deniz mahsulünün tavada pişirilerek servis edilmesinden oluşan Paella oldukça leziz ve ağır bir yemektir. Ayrıca restaurantlarda ve publarda bulabileceğiniz mezelerin genel adı da Tapas’tır. Bir çok farklı lezzette Tapas çeşidi bulunmaktadır. İspanyolların yerel içkileri olan Sangria da Barcelona seyahati sırasında denenmesi gereken lezzetlerden biridir. Şarap, meyve parçacıkları ve soda’nın bileşiminden oluşan bu içkiye de Barcelona’da her mekanda rastlayabilirsiniz.



Yazının başında belirttiğimiz gibi Barcelona şehriyle aynı ismi taşıyan Barcelona Kulübü,  katalan halkı için bir gurur kaynağıdır. İç savaş sırasında direnişin de bir ayağı olan kulüp sonrasında İspanya’da ve Avrupa’da kazandığı başarılarla adından sıkça söz ettirmiştir. Kulübün stadı olan Nou Camp futbola ilgi duyan turistlerin şehir haritasında es geçmedikleri bir nokta olmuştur. Öyle ki Katalan halkına aitliği ile futboldan çok öte sembolik bir anlam taşıyan kulübün mottosu da “ Bir kulüpten daha ötesi” anlamını taşır.  Kulübün müzesi de görülmesi gereken yerlerden.


Şehirle ilgili dikkat edilmesi en önemli noktalardan biri de her metropol gibi Barcelona’da da sık sık turistlerin hırsızlık olaylarıyla karşılaştığıdır. Yardım amacıyla dahi yanınıza yaklaşan kişilere güvenmemek sizi her zaman tetikte ve güvende tutar.

Eğer zamanınız varsa ve kendinize bir rota arıyorsanız Barcelona mutlaka haritada işaretleyeceğiniz noktaların başında gelmeli. Şehrin atmosferi her daim kendinizi oraya ait hissetmenizi sağlıyor.

İpuçları ve Tavsiyeler ;

Şehri dolaşmak için en uygun ulaşım aracı metro. Birkaç günlük kombine metro bileti almak daha avantajlı ama bileti aldığınız saate dikkat edin zira günün son dakikalarında aldığınız bilet o günü de kapsıyor.

Eğer bira içmeyi seviyorsanız mutlaka Katalan birası olan Estrella Dam birasını deneyin. Hem ucuz hem de içtiğiniz bir çok biradan daha güzel.


La Ramblas caddesi üzerindeki  Mercat de la Boqueria Barcelona’daki en ünlü manavdır. Uğramanız tavsiye olunur.

Passeig de Garcia yakınlarındaki Garcia bölgesine de uğramadan geçmeyin. Küçük caddeler, güzel yemek ve alışveriş alanları mevcut.


Eğer Akdeniz’e kıyısı olan bu güzel şehirde deniz mahsullerini tatmak istiyorsanız da La Barcelonata’da aradığınızı bulacaksınız.

Taksim’in arka sokakları nasıl ki Tarlabaşına açılıyor ise Barcelona’da La Ramblas’ın sol tarafında El Raval bölgesi bulunuyor.  Eskiden gasp ve cinayet fazla olmasına rağmen son dönemlerde daha tekin bir yer haline gelmiştir. Hatta bu bölgede Anatolia adında bir Türk restaurantı da bulmak mevcut. Demli çaya hasret kalırsanız uğramadan geçmeyin.

Barcelona’da iken Guia del Ocio adlı gazeteyi alırsanız Barcelona’da bulunduğunuz dönemde varolan kültürel organizasyonlarla, eğlenebileceğiniz mekanlara ait bilgileri bulabilirsiniz.

Barcelona ile ilgili Eserler:
İzlenesi:
Vicky Cristina Barcelona, Woody Allen
Biutiful, Alejandro Gonzelez Inarritu
Land and Freedom, Ken Loach

Okunası:
Carlos Ruiz Zafon – The Shadow of The Wind
George Orwell –Homage to Catalonia
Jeremy Holland- From Barcelona

Dinlenesi:
Manu Chao – Rumba De Barcelona
Freddie Mercury / Montserrat Caballe –Barcelona
Brazzaville – Barcelona

Sevilen ama kisa suren Ingiliz dizisi IT Crowd, final bolumu yapmak icin yeniden bir araya geliyor. Final bolumunun Eylul ayinin sonunda Ingiliz televizyon kanali Channel 4'da yayinlanmasi planlaniyor. 
Heyecanla bekliyoruz...


Amerikan sineması alışıktır Avrupa'da ya da Asya'da yapılmış ve başarılı olmuş filmleri kendi yapımcılarıyla tekrar çekmeye. Haneke gibi bazı yönetmenler buna müsade etmeden "ingilizcesi çekilecekse de ben çekerim" tribine girerler. Bu seferki yeni yapımın yönetmeni Inside Man filminin yönetmeni Spike Lee. 



Filmin başrolünde ise Josh Brolin var. Ki şimdiden filmi güzelleştiren en büyük etken. Yoksa Oldboy gibi bir filmin Amerikan kültürünce uyarlanması hiç çekilmez olabilirdi. Oldboy'u diğer uyarlamalardan ayrı tutmamın sebebi ise üslubu. Sahne çevirisi yapmaya benzemez üslup çevirisi yapmak. Ama bunu da iyi yapan ya da yapmaya çalışan bir Quentin Tarantino örneği de var. Zaten biraz daha beklenseydi ve Oldboy hafızalardan silinmiş olsaydı bu filmi garanti Tarantino çekerdi. Uzaktakini alıp yakına getirmek... Tam Tarantino'nun kalemi.








Filmde, Josh Brolin'in kızını Olsen ikizlerinin kardesi Elizabeth Olsen oynuyor.



Yeni Oldboy Kasım sonunda sinemalarda...











Samuel L. Jackson Silhouettes by Steve Garcia

Freddie Mercury ve Michael Jackson...
Bu ikili, öldükten sonra bir araya geliyor.




İki efsane isim 1983 senesinde bir araya gelip stüdyoya girerler. Fakat albüm çıkarma işlemi başarısızlıkla sonuçlanır. Ama rivayet odur ki ikilinin beraber söylediği 3 şarkı kayıda alınmış ve bu senenin Eylül ayında piyasaya çıkacakmış. Haberi doğrulayan ise Queen grubunun efsanevi gitaristi Brian May. 
Merakla bekliyoruz.


* Johnny Depp hayranları buraya! Johnny Depp'in gelecek projesi David Koepp'in yöneteceği, Mortdecai filmi olacak. Bu film, Kyril Bonfiglioli'nin 70'li yıllarda üç cilt halinde yazdığı kitabından uyarlanan bir suç draması olacak. Depp, Andrew Lazar ve Christi Dembrowski ile birlikte filmin yapımcılığını da üstlenecekmiş.

* The Seventh Son filminin ilk fragmanı ve afişi yayınlandı. Afişte filmin başrolündeki Jeff Bridges'ı elinde asasıyla duruyor

 

* Robert Rodriguez'in Machete Kills filminde ilginç bir kadro var. Tom Savini, Jessica Alba, Mel Gibson ve Sofia Vergara gibi isimlerin yanı sıra, Amerikan Başkanı rolünde Charlie Sheen'i göreceğimiz filmde, Zoe Saldana, Antonio Banderas ve Cuba Gooding Jr. da yer alıyor.

* Spike Lee'nin yeniden çektiği Old Boy'un red band (yetişkinler için) fragmanı yayınlandı.

* İngiliz Sinema ve Televizyon Akademisi'nin Los Angeles bürosu (BAFTA LA), 2013 Stanley Kubrick Britannia Ödülü'nü Zirveye Giden Yol (The Ides of March) yönetmeni ve Avukat (Michael Clayton) oyuncusu ünlü yıldız ve yönetmen George Clooney'e verecek. 'Sinemada Üstünlük'ü kutlayan ve BAFTA LA tarafından her sene verilen ödül, Clooney'e 9 Kasım 2013 tarihinde verilecek.

* Guardians of the Galaxy'nin kötü adamları belli oldu: Benicio Del Toro, Lee Pace ve Karen Gillan.

* Sophia Loren, Jean Cocteau’nun ‘The Human Voice’ adlı tiyatro eserinin sinema uyarlamasıyla oyunculuk günlerine geri dönüyor. Hayranlarına duyurulur.

* Christian Bale, bundan kelli Batman filmlerinde yer almayacağın belirtmiş. Üzücü bir haber.

kaynak: imdb.com, beyazperde.com, ntvmsnbc.com

" This isn't painful. Getting shot is painful. Getting stabbed in the ribs is painful. This shit isn't painful. It's empty... dead.  "
                                                             Tony Soprano ( The Sopranos )

James Gandolfini (1961–2013)


Her ne kadar filmin yönetmenliğinde yine Edgar Wright ( Shaun of the Dead, Hot Fuzz filmleri ve Spaced dizisinin yönetmeni) otursa da filmin içinde Simon Pegg varsa, o film Simon Pegg filmi oluyor. Ki diğerleri gibi bunun da senaryosunda Simon Pegg imzası var. Bu sefer muhteşem ikiliye ( Simon Pegg - Nick Frost ) Martin Freeman, Paddy Considine, Eddie Marsan gibi ingiliz sinemasının parlayan isimleri de dahil.


Filmde, çocukluklarını beraber geçirmiş 4 kişinin, yıllar sonra tekrar bir araya gelip " twelve pubs, twelve pints" mottasıyla eski mahallelerine yaptıkları 'sıla-ı rahim' anlatılıyor. Ama işte senaryo Simon Pegg'ten çıktığı için bu küçük kasaba eski halinden çıkmış, zombili, 'alien'lı bir kasabaya dönüşmüş. Aynı pilavı farklı sunumlarla bize sunsa da Simon Pegg komedisi henüz sıkmış değil. Takipçileri için film 19 Temmuz'da İngiltere'de, 23 Agustos'ta Amerika'da gösterime giriyor, Türkiye'de girer mi bilmem.

Şimdilik fragmanı ile idare edin




Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen anlatmaya devam edelim. Geçen hafta The Green Butchers filmini yazmıştım. Bugün ise yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Flickering Lights filmini konuk ediyoruz. Buralara, bu yönetmen, bu filmlere nereden gelmiştik peki? Tabi ki Ademin Elmaları filminden.


Flickering Lights (orijinal ismi bakmadan yazamadığım için bunu kullanacağım), Anders Thomas Jensen'in Danimarka sinemasına hediye ettiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmenin 3 adet uzun metraj filmi var. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003) ve Adam's Apples (2005). İzlemeye ve yazmaya sonran geri doğru gidiyorum ve şu anda yönetmen için ilk, benim için son olan filmindeyiz. 

Film, küçük bir suç çetesi lideri Torkild'in (Soren Pilmark) 40. yaş gününde başlıyor. Güzel geçmesi beklenilen bu gün, bir çöküşe dönüşüyor Torkild için: sevgilisi tarafından terkediliyor, beklenen sevkiyatta yanlış marka sigaralar geliyor ve kendi üstünden fırça yiyor ve yeni bir göreve veriliyor. Torkild ve adamları, büyük patron adına girdikleri bu yeni görevde beklenmedik miktarda büyük bir para kaldırınca para ile beraber kaçmaya karar veriyorlar. Barcelona'ya gitme planı kuran bu küçük ve şapşal çetenin planını yönetmen Jansen bozuyor ve yolda arabalarını bozup onları terk edilmiş bir restorana tıkıyor.Terk edilmiş restoran, filmin güçlü metaforlarından biri. Bu mekan, karakterlerin kendileri gibi; döküntü, kan lekeleriyle dolu ve her an yıkılmaya hazır. 

Flickering Lights, esasen erkeklerin birbirine tutunma hikayesi. Ama bu tutunma tercihi değil, zorunludur. Film boyunca girilen flashback'ler, karakterlerin çocukluklarına açılan karanlık pencere gibi. Sevgi yok, şefkat yok. Sadece bağıran ebeveynler ve şiddet. Çete, bu yüzden bir arkadaş grubundan çok, eksik bırakılmış aile kalıntıları gibi.

Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin bu olduğunu söylesem de yönetmeni bu filme kadar pişmemiş görmeyin. Bu filmden önceki 3 kısa filmi ile de Oscar'a aday gösterilmiş ve son kısa filmiyle de (Valgaften) bu heykelciği göğüslemiş bir yönetmen etiketiyle bu filmi çekmiş. Bu yüzden usta bir yönetmen izlemekten bir farkı yok. 

Oyuncu kadrosu ise Jansen filmlerini izleyenler için tanıdık. Kadroda Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen, Hem Ademin Elmaları, hem de The Green Butchers filmlerinde de olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas bulunuyor. Mads Mikkelsen bu filmde de psikopat biri, hem de oldukça.

Yönetmen filmde seyirciyi mutlu etmeyi amaçlamıyor. Küfürlü, kanlı ve çoğu zaman acımasız oluyor. Ama tam da bu yüzden, anlattığı dünyanın sahiciliğini koruyor ve bunu kara mizah ile de süslüyor. Şiddeti kesinlikle parlatmayan, onu bu alem için sıradan ve neredeyse rutin bir alışkanlık gibi sunuyor. Bu da filmden geriye bir soru bırakıyor; bazıları için başka bir hayat mümkün mü? Net bir cevap yok, tıpkı filmin ismi gibi, kısa süreliğine yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar sön...

Her fırsatta sevdiğimi dile getirdiğim filmlerden biri olan Ademin Elmaları filminin yönetmeni Anders Thomas Jensen'in 2003 tarihli bu filmini Ademin Elmaları filmini izledik sonra izlemiştim. Hakkında yazması anca nasip olan bu film, kara mizahın sınırlarında gezinen, seyirciyi hem güldürüp hem de rahatsız eden bir yapım. Tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi.


Kadrosu yine tanıdık isimlerden oluşuyor. Ademin Elmaları filminin rahibi Mads Mikkelsen ve yine daha önce bloga konuk olan Recontruction filminin oyuncu Nicolaj Lie Kaas. Film, kasaplık yapan Svend (Mads Mikkelsen) ve Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) kendilerine kasap dükkanı açmalarıyla başlıyor. Büyük hayallere ve tanıtım masraflarına rağmen açılışta ve sonrasında beklenen ilgiyi görmüyor. Her şey, dükkana tamire gelen bir elektrikçinin bir kaza sonucu  derin dondurucuda unutulmasıyla başlıyor. Ne yapılacağı konusunda tedirgin olan bu iki ortaktan kafası biraz gidik olan Svend, kendisine gelen ilk büyük siparişe de malzemesiz yakalanınca,  donmuş olan adamın bir bacağını önce kıyıp, sonra da marine edip müşterisine yolluyor. İnsan etinden yapılmış olan bu özel soslu ürün çok beğeniliyor ve beklenmedik bir ilgi oluşuyor kasap dükkanına karşı. Önünde yüzlerce kişilik kuyruk, tek almak istedikleri soslu o et. Tabi ki de buzluktaki etin de bir sınırı var, parça parça tüm adamı müşterilere satıyorlar. Hayatında ilk defa takdir gören Svend bu durumun bitiyor oluşuna çok üzülüyor. Çünkü işe yaramaz biri olarak görülmekte ve sırf bu yüzden karısı tarafından da terk ediliyor. Svend kendisine yeni bir kurban arar ve onu da buzluğa alıp hapseder.

The Green Butchers, bir yamyamlık anlatısı gibi dursa da asıl meselesi insanın geçmişle kurduğu problemli ilişkisidir. Jensen, yamyamlığı bir şok unsuru olarak değil, duygusal kopuklukları ve ahlaki çürümenin göstergesi olarak kullanıyor. Neticede birçok kişi varlığını ya kendisini yiyip tüketerek elde ediyor veya bir başkasını. Bunun yanında Svend çocukluk travmaları ile uğraşıyor, ortağı Bjarne ise bir trafik kazasında ailesinin ölmesine de sebep olan ve yıllardır komada olan ikiz kardeşi üzerinden vicdan mücadelesi veriyor. 

Mads Mikkelsen'in ter içinde, sinirli ve narsistik Svend performansı ile Nikolaj Lie Kaas'ın içine kapanık, öfkeli Bjarne oyunculuğu oldukça iyi ve yerli yerinde. 


Bu film, herkesin kolayca benimseyebileceğim bir film olmayabilir. Yönetmeni, tarzını ve düşünce yapısını bilenler için seyir keyfi oldukça yüksek bir film. Buna rağmen film, insan doğasına dair karanlık bir gözlem de sunuyor. Bastırılan geçmiş, görmezden gelinen travmalar ve ahlaki kayıtsızlık, sonunda daha da uç kesimlere doğru keskinleşiyor. Film, bir ahlak dersi vermiyor, cinayet olaylarına da girişmiyor, sadece kara mizahın etik sınırlarını zorlayıp izleyicisine takdir edilmemenin sonuçlarını gösteriyor. O yüzden yönetmeni takdir edin derim ben size.




Rüyalar Gerçek, Kelebekler Sonsuz Artık



“Şiir” der Yahya Kemal Beyatlı “Nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir. Şiirde 'nefes' ve 'ses' iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil'in sûru kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.”

Ondandır belki de şiire olan mesafeli duruşu insanların. Çok emek ister,  çok can taşır yazılan bir şiir. Edebiyatın “ağır abisi” halleri vardır. Kuralları çok, etkisi derindir. Hani hayranlık uyandıran işler vardır yapmak isteyip de yapamadığımız, çok başarılı kişiler vardır ulaşamadığımız, ya da gitmek istediğimiz yerler vardır gidemedikçe daha gizemli ve uzak gelen... Şiir de öyledir işte. Herkes şair olamayacağı için, çekim alanından kurtulamadığımız bi soğukluk vardır sanki hep.  Düz yazıda sayfalarca anlattığın tek bir “söz”, şiirde önce zihinde yazılır. Kağıda döktüğünde bile kullandığın kelimeler zihnindeki gibi betimleyemeyebilir o “söz”ü. Yazarken bu kadar zahmet gerektiren bir iş, okurken de olduğu gibi anlatmaz, göstermez kendini sana... Bir şiiri iç sesinle okuduğunda farklı, yüksek sesle okuduğunda farklı, iki dizeyi yan yana koyduğunda farklı alt alta dizdiğinde farklı... Kendine has koreografisi var gibidir şiirin. Herkes şiir okur ama kaçı yanına yaklaşmaya cesaret eder bilinmez... 

Ve gün gelir,  başka bir sanat dalı, sinema yaklaşır en yakınına şiirin. Kaç şaire ilham olmuş bu topraklarda ilk defa şiir üzerine bir film yapılır ve  adlarını bu zamana kadar duymamış olduğumuza utandığımız iki harika şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun mutluluğu ve acıyı aynı anda yaratan yazma tutkuları anlatılır bizlere. Bu filmle birlikte şiir artık çok sevdiğimiz ama yanında rahat edemediğimiz bir adam değil, “Sana sandığından daha yakınım. Sendenim... Sendeyim...” diyen sıcacık bir rüyadır. Ömrü kısa olsa da güzelliği baki olan bir Kelebeğin Rüyası’dır. 

Bir filme verdiğiniz paranın son kuruşuna kadar değdiğini ilk sahneden anlamanız çok nadir olacak bir şeydir. Kelebeğin Rüyası’nın açılış sahnesindeki her detay öyle gerçek ki, Mükellefiyet Kanunu sonrası Zonguldak’ta bir maden ocağında çalıştırılan insanların sefaleti, çelimsiz vücutları, yorgunluklarını taşıyan yüz çizgileri, sahnenin baskın rengi grinin başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz tonu ve o griye inat zengin kodamanların takım elbiselerinin ve fötr şapkalarının beyazı sarıveriyor etrafınızı bir anda. 

Dönemi bu kadar etkili anlatan bir girişi olsa da film, politik mesaj verme çabasında değil. İkinci Dünya Savaşı zamanlarında henüz 18 yaşında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin fakir yüzü, mutluluğa bahane yaratan şairlerin umutlarıyla dengelenmiş. Cumhuriyet’in modern yüzü gençlerin vals yaptığı balo salonlarında yan yana asılan “Vatan Borcu Çalışma ile Ödenir” tabelası ve İnönü resimlerinin mesajı ise seyirciyi rahatsız etmeden kadraja giriyor zaman zaman. 



Aşkı Şiire, Şiiri Hayata Bahane Etmek




 Arka planı bu kadar başarılı oluşturulan filmin kalbi, verem hastası ve “şiir sıtması” iki genç şair Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayata olan tutkularında atıyor. Seyirci, onca melankolinin arasında şairlerin kağıdı olmasa da yazmaya devam etmelerine, daktiloyu görünce yüzlerinde oluşan sevince, okuma yazması olmayana şiir kitabı satmalarına, iki dize şiirleri yayınlanınca “Başladık Muzaffer gerisi gelir” derkenki umutlarına gülümsüyor farkında olmadan. Yaşadıkları dönem mükellefiyet yılları diye geçiyor. Onlarsa yazmakla mükellef, sevmekle mükellef hep... Aşkı ve acıyı şiire, şiiri hayata bahane edip yaşıyorlar. Muzaffer ve Rüştü’nün tatlı çekişmeyle devam eden sıcacık dostlukları ve yokluk içinde dağ gibi büyüyen tutkuları ders veriyor en ufak zorlukta hemen pes eden bizlere. Karısı Mediha’nın gözlerinin içine bakarak “Varlığın her şeyin tam manasıyla kötü olmasına mani oluyor” diyen Rüştü’nün aşkı ve Suzan’ına “Tokalaşınca verem bulaşmaz, sevgi bulaşır. O da unutunca geçer” diyen Muzaffer’in naifliği, kaybettiğimiz inançları geri getiriyor adeta. 

Bir dönem filmi olduğu için film atmosferinin 1940’lı yıllara uyarlanması, kostümler ve Zonguldak’ta kurulan dev film platosu büyük bir özveriyle hazırlanmış. Bu emeğe son derece gerçekçi olan oyunculuklar ve Zonguldak’ın doğal güzellikleri eklenince tam bir görsel şölen oluşturulmuş. Kariyerindeki ilk başrolde Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ, sesini, vücudunu, ruhunu karaktere tamamıyla teslim ederek çıtayı çok üst bir seviyeye çıkartıyor. Yıllardır kendini birçok filmle kanıtlamış olan Mert Fırat’ın oyunculuğu ise Rüştü Onur’un bitmeyen enerjisini, tutkusunu, fırlama hallerini şairin kendisi seyircilerin arasındaymış kadar hissettiriyor. 

Türk sinemasının mihenk taşlarından biri olması muhtemel bu filmin arkasındaki en önemli isim ise, filmde de Rüştü ve Muzaffer’in hocaları Behçet Necatigil’i en az ve öz şekliyle canlandıran, Yılmaz Erdoğan. Bu proje için yedi senedir çalışan ve kendisi de şair olan usta oyuncu, yönetmen koltuğunda olmasaydı başka kim bir şairi bu kadar iyi anlayabilir ve anlatabilirdi bilemiyorum.

Ve Başrol Şiir’in


Filme negatif bir eleştiri getirmek zor. “Her şeyden daha çok olsaydı keşke” diyor insan sadece. Örneğin, hikaye son derece akıcı bir şekilde başlamasına rağmen Rüştü Onur, sanatoryuma yatması sebebiyle filmde bir süre hiç gözükmüyor. Filmin ana karakterlerinden biri daha çok görünmeliydi diye düşünebiliyorsunuz ya da Rüştü Onur’un en önemli ilham kaynağı eşi Mediha’yı biraz daha fazla tanımak istiyorsunuz. Amacı ne politik mesaj vermek, ne tek bir ismi öne çıkarmak olan filmin odağı ve başrolü ilk dakikadan itibaren “Şiir” olduğu için “keşke daha çok olsaydı” dediğimiz her hikaye de şiirle doluveriyor en usta haliyle. 

Film bittiğinde yanınızdakine sorduğunuz “Nasıl, beğendin mi?” sorusuna cevap bu filmde “Evet” ya da “Hayır”ın ötesine geçiyor. Hissettiğiniz, mutluluk ve hüznün boğazınızdan geçerken yan yana sıkışması gibi bir şey. İzlediğiniz rüya mutlu uyanmanıza sebep oluyor ama bir yandan da “keşke” diyorsunuz, “keşke rüyalardan uyanılmasa ve ömürleri kelebek ömrü kadar olmasa” 

Kelebeğin Rüyası, bu iki şairin rüyasını, ölümlerinden 70 yıl sonra gerçek kılan bir film. Her ikisi de artık özgür. Biliniyor ve seviliyorlar. Şiirleri basılıyor kitaplarca ve herkese ulaşıyor dizeleri. Rüştü Onur da, Muzaffer Tayyip Uslu da aramızda olmayanlarımız arasında en değerli varlıklarımız oluyor tarih 22 Şubat 2013’ü gösterdiğinde.

Artık onları "unutmak da mümkün değil, hatırlamamak da"... 


Konuk Yazar:  http://www.sehirblogu.com / Gökçen Tuncer

Müslüm Gürses'in ölüm haberini yine ortaya atıldığında trafikteydim. Birçoklarının yapacağı gibi o an radyoda bir haber kanalını açmak yerine, Müslüm Gürses'e bunca sene saygıda kusur etmemiş, ölüm haberi üzerinden kendine kar çıkarmayı gütmeyecek olan tek kanalı, Kral Fm'i açtım. Ölüm haberi henüz netlik kazanmamış, doktorlarından haber beklendiğini söylüyor ve gün boyu Müslüm şarkısı çalarak ona saygısını yineliyordu.



Kaset kavramıyla ilk tanıştığım zamanlarda evde sadece Ferdi Tayfur kasetleri vardı. Nerde bir kaset lafı duysam herkesin Ferdi'den bahsettiğini sanırdım.  Hayatıma ilk giren müzik çeşidi de arabesk olmuştu bu yüzden. Ferdi ile başlayan, avare yıllarımda Cengiz'le devam eden sonra da liseli isyankar modumu en iyi şekilde dile getiren Müslüm Gürses evreleri yaşandı. Araya amcamdan bana sıçrayan Orhan da sıkıştı. Öyle sarmıştı ki bu durum evde arabesk dinlenmem yasaklanmıştı. Ve aileye cici gözükmek için gidip birkaç rock kasedi bile almıştım.

Arabesk dinleyenin varoş olarak nitelendirildiği dönemlerdi. Gezegen Mehmet'in de dediği gibi biz o dönemlerde Orhan Gencebay'ı, Ferdi Tayfur'u, Müslüm Gürses'i baş tacı yapmıştık. Şimdilerde ise arabeski bütün toplum sahiplendi (gibi). Sonradan gelen bu kişilere Neo-Arabeskçi ( yeni arabeskçi )diyorum. Yazımın kapak fotosuna ise neo-arabeskçilerin kullandığı, Müslüm'ün son fotoğraf çekimlerinden birini kullanmak yerine, vakti zamanında paçoz ve varoş diye nitelendirdikleri o dönemlere ait bir fotoğraf kullandım. Neo-arabeskçilerin arttığı dönemde arabesk dinleyenleri vatan haini ilan eden kişiler de çıkmadı değil ama 'insandır, hata eder' derdi Müslüm Gürses, biz de öyle diyelim.

Müslüm Gürses'i toplumun büyük bir kesimi sahiplendi. Tabi ki bu sahipleniş bir anda olmadı. Zamanla, medyanın arabeskçileri aşağılamarını sonlandırmalarıyla oldu. Arabesk dinlediğini söylemekten utanmaların son bulmasıyla oldu. Müslüm Gürses'in değişime ayak uydurmasıyla da oldu. Yüzbinlere ulaşmanın, onlara kendini sevdirmenin bir bedeli de vardı elbet. Bu bedeli de ödedi. Peki neydi o bedel?

Günümüzde sevilmek istiyorsan, yeni dinleyiciler edinmek istiyorsan yapman gereken bir takım şeyler vardır. Bunlardan birisi de reklamda oynamaktır. Halkın sevilen bir yüzünün reklamda boy göstermesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama Müslüm Gürses'in en beğenilen parçalarından "İtirazım Var"ı bir reklam uğruna "İhtiyacım Var" oluyorsa, o şarkı ile isyan eden eski Müslümcüleri de ters köşeye yatırmış oluyorsun. Sisteme itirazı olan bir ses, birden sisteme ihtiyacı olan sese dönüşüyordu ve isyankar Müslümcü'lerden birazını burda kaybediyordu. Yine Müslüm Baba bir kola reklamında (ki bu kola da coca-cola) oynuyor ve savunmasını "Babalar da üşür ve bırrrr der" diyordu. 'Peki onca sene isyan ettiğin kişiler bu kişiler değil miydi' diyip bu sefer isyanını Müslüm'e eden Müslümcüler oldu. Yani Kral'dan daha Kralcı, Baba'dan daha Babacılar. Bedellerden birisi buydu. "Müslüm Baba'ya yakışmadı ama ne zaman bir şarkısına denk gelsem her şeyi unutuveriyorum" diyen Müslümcüler ise sineye çekmeyi seçerek Müslümcülüğe devam ediyordu.

Farklı kitlelere ulaşmak da gerek demiştik. Müslüm Gürses bunu Rock şarkılarını söyleyerek gerçekleştirdi. "Müslüm Baba yolundan saptı" diyenlere ise Müslüm Gürses "biz hala aynıyız" diyordu. Haklıydı da. Uslubun değişmesi içeriğin değiştiği anlamına gelmez. Ama bu yolda ona sırt dönenler, en azından küsenler oldu. Bob Dylan da elektronik gitarı eline aldığında eski hayranları ona "Hain" demişti. O ise sadece ince bi gülüş attı bunu diyenlere. Müslüm Gürses'in bu açılımını da ben bu olaya benzetiyorum. Müslüm Gürses'i bir konserinde beyaz takım elbisesiyle gördüğümde de fiziken Bob Dylan'a benzetmişliğim vardır. İkisinin bu açılımında bir hata ya da bir yanlışlık görmüyorum. İhtiyacım Var kısmında ise şüphelerim var.

İşte bahsettiğim bu iki kısımda Müslümü kendilerinde öldürenler oldu. "Müslüm benim için bitmiştir" deseler de radyoda denk geldiğinde kanalı değiştirebilecek gücü kendinde bulamazlar da bu kişiler. Diyorum ya, yapamıyorsun. Benim durumum ne küsenlere benziyor ne de sitem edenlere. Ufak hayal kırıklıklarının dışında geçmişte ne ise sonunda da oydu benim için. Müzikleri, sesi, duruşu ve kişiliği ile sevilendi o. Bu yüzden bu durumdaki Müslümcüler için Müslüm'ün bedeni gitmiş, şarkıları ve duruşu ise baki kalmıştır.

1978 yılında trafik kazası geçirdiğinde öldü sanılıp morga kaldırılmış ve daha sonra ölmediği anlaşılınca ameliyatla hayata yeniden bağlamışlardır. Çıktığında ise "Tanrı istemezse insan ölmezmiş" diyecekti. Bu sefer çıkamadı. Belki de bu sefer Tanrı bunu istedi.

Kiminin Müslümü erken öldü, kimininki geç, kimininki ise hala yaşıyor. Ama bir gerçek var ki Müslüm Gürses  öldü. Ve bir diğer gerçek var ki eski Müslümcüler yine Müslüm Gürses'in bir şarkısını seçip "hayatının şarkısı" olarak adlandırırken Neo-Arabeskçiler Müslüm'ün Orhan'ın Ferdi'nin ekmeğini fazlasıyla yiyecekler.

Bu yazının üstüne Müslüm şarkısı paylaşmayacağım. Arabeskin Kralı ölmüşse Kraliçesinin hala hayatta olduğunu size hatırlatmak için sıradaki şarkı Kamuran Akkor'dan gelsin.

Baba'ya selam, damara devam...