Amerika' da yeni çıkan filmin yaptığı box office çok önemli. Bazı oyuncuların da box officeleri oldukça iyi. Will Smith, Adam Sandler, Brad Pitt gişeleri en sağlam isimlerden. Son dönemlerde de Cristian Bale ön plana çıkmaya başlamıştı. American Psycho, Equilibrium (İsyan), Prestige, Batman filmleriyle de herkesin filmlerini merakla beklediği oyuncu oldu. 2009' da vizyona girecek olan Terminator filminde de rol aldı. Cristian Bale' nin başrol oynadığı Terminator : Salvation Amerika' da vizyona girdi. Ve haftasonunda 43 milyon $ ' lık bilet satıldı sinemalarda. Buraya kadar her şey normal. Terminator filminin 3 günde bu derece gişe hasılatı yapması zaten bekleniyordu. Ancak ne var ki Ben Stiller' in rol aldığı komedi filmi olan "Night at the Museum : Battle of the Smithsonian" 53.5 milyon $ ' lık haftasonu gişesiyle, Terminator filmini geride bıraktı. Ancak bu durumun böyle sürmeyeceği belirtildi. Warner Bros. da Terminator filminin uzun vadede daha fazla hasılat yapacağını söyledi.

2009 Cannes film festivali Altın Palmiye Ödülü ; Michael Haneke ("Das weiße Band " )


Nuri Bilge Ceylan’ın da aralarında bulunduğu jurinin seçimiyle belirlenen Cannes Film Festivali Ödülleri sahiplerini buldu. Festivalin en prestijli ödülü olan Palme d’Or ( Altın Palmiye ) ödülü, daha önce Cache filmi ile yine bu ödüle aday olan ama alamayan, fakat o sene En İyi Yönetmen ödülünü kucaklayan Michael Haneke’nin oldu. Ödülü kazandıran film ise Das Weisse Band (The White Ribbon )

Büyük Ödül (Grand Prix)’ün sahibi ise Un prophète filmi ile Jacques Audiard aldı. En iyi yönetmen ödülünü Serbis filminden tanıdığımız Brillante Mendoza , Kinatay filmi ile sahiplendi. Özel juri ödülünü de Mia Hansen ile 'Kaplumbağalar da Uçar' filminin yönetmeni Bahman Ghobadi aldı. Altın palmiyenin büyük adaylarından Lars Von Trier ‘in Antichrist filmi ise en iyi kadın ödülü ile yetindi.



Ödüller :
Palme d'Or (Altın Palmiye):
Das weiße Band (The White Ribbon) - Michael Haneke

Grand Prize (Büyük Ödül):
Un prophète - Jacques Audiard

Special Jury Prize (Özel Jüri Ödülü):
Alain Resnais - Les Herbes Folles (Wild Grass)

Best Director (En İyi Yönetmen):
Brillante Mendoza - Kinatay

Best Screenplay (En İyi Senaryo):
Feng Mei - Spring Fever

Jury Prize (Jüri Ödülü):
Fish Tank - Andrea Arnold
Bakjwi (Thirst)- Park Chan-wook

Camera d'Or (ilk film):
Samson and Delilah - Warwick Thornton Samson

Best Leading Actor (En iyi Erkek Oyuncu):
Christoph Waltz -Inglourious Basterds

Best Leading Actress (En iyi Kadın Oyuncu):
Charlotte Gainsbourg -Antichrist

Un Certain Regard Prize:
Kynodntas - Yorgos Lanthimos

Jury Prize (Jüri Ödülü):
Intermediar - Corneliu Porumboiu

Special Jury Prize (Özel Jüri Ödülü):
Kasi Az Gorbehaye irani Khabar Nadareh (No One Knows About Persian Cats) - Bahman Ghobadi
Le Père de Mes Enfants (The Father of My Children ) - Mia Hansen

Filmleri izleme şansını nasıl elde ederiz bilmiyorum ama birçoğunun Türkiye'de gösterime girmeyeceğine girse de gecikmeli gireceğine eminim. Kurtar bizi rapidshare diyorum, ne diyeyim:)

“Her seven, sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek, sevilenin o aynaya bakmasıdır.” (Özdemir Asaf)

Şimdi dizeleri ilk okuyanlar Yay filmiyle bu dizelerin ne alakası var demiş olabilir. Bazı sanat eserleri vardır asla içe kapanmaz, üzerine yaptığınız yorum da asla son yorum değildir. Bir başlangıçtır sadece, metin karşısındaki çaresizliktir. Ama bu güzeldir de, zira bu durumda sanatçının kafasını okumak zorunda kalmazsınız, metinle baş başasınızdır.

Aşk herhalde filmlerde en çok kullanılan temadır. Ama genelde esas oğlanla esas kız genç ve güzel olurlar. Bazen biri karşılıksız bir aşk besler ve biz film boyunca karşı tarafın da onu sevmesini bekleriz. Ama kimi durumla vardır ki, karşı tarafın sevmeye hakkı olmadığını, haddini bilmesi gerektiğini düşünürüz. Bu filmdeki yaşlı adam da “toplumun kanununa” aykırı gelmektedir kendinden onlarca yaş küçük bir kıza tutkuyla bağlanmakla. Ama kız başka birinin aynasına bakmayı tercih eder, adamın aynası çok derindir; derin, bulanık ve korkutucu… Yaşlı adama da aynayı parçalamaya girişmekten başka çare kalmaz.


Kim ki Duk’un 12. filmi “Yay” da yönetmenin sinemasına yaraşır biçimde oluşturulan dingin anlatımı, sınırlı diyalog ve tek mekân öğeleriyle çizgisini devam ettiriyor, belirginleştiriyor. Tek bir mekânda, açık denizdeki bir balıkçı teknesinde geçen film sözler yerine bakışlar, hareketler ve beden diliyle belirlenen minimalist anlatımıyla diğer filmlerinde olduğu gibi sözcüklere dökülemeyecek tuhaf ama yeni fark edişlere götürüyor seyirciyi. Yine filmin başında sessiz ve garip karakterlerinden ürküyor ama tam da onlarla uzlaşmanız size imkânsız gelmeye başlarken genel ahlak anlayışının ve bütün akıl yasalarının ötesinde bir yerde buluşuveriyorsunuz onlarla.


Filmde 60 yaşlarında bir adam 7 yaşından beri bulup baktığı kızın reşit olmasını beklemektedir. Kız 17 yaşında girdiğinde onunla evlenecektir. Denizin açıklarında karaya hiç çıkmadan yaşayan ikili geçimlerini açıkta balık tutmak isteyen misafirlerden sağlamaktadırlar. Yaşlı adam ve genç kız bu misafirlere kendi yöntemleriyle fal da bakarlar. Yaşlı adam geleceği tahmin etmek için kullandığı yayı aynı zamanda kıza kur yapmaktan vazgeçmeyen balıkçıları kızdan uzak tutmak için de kullanır. Yaşlı adamın yıllardır düşlediği düğüne birkaç ay kala balık tutmak için gelen genç bir misafirle kızın arasında yaşanan yakınlaşmayı yaşlı adam bir tehdit olarak algılarken, genç kız hayatında ilk kez sınırlı dünyasını sorgular ve dış dünyayı merak eder. Yaşlı adam iki genç arasındaki yakınlaşmaya engel olmaya çalışsa da başarılı olamaz. Genç kız, bütün hayatını geçirdiği gemi ve yaşlı adamla hiç bilmediği dünya ve genç adam arasında bir seçim yapmak zorunda kalır.


Filmde yaşamla ölüm arasındaki sınırı temsil eden yay yönetmen için daha derin anlamlar ifade diyor aslında. Metaforu bol sinema dilinin insan zaaflarını betimlemede kullandığı bir sembol belki de, aynı yönetmenin belirttiği gibi: “Filmde kullandığım yay, aslında bir sembol. Yayı elinize aldığınızda ipini şöyle bir gerseniz, bunun ne kadar zor olduğunu; ne kadar çok çaba harcamak gerektiğini hemen anlarsınız. Benim asıl anlatmak istediğim bu yayı tutan yaşlı adamın hikâyesi. Yaşlanmanın, giderek güçten düşmenin nasıl bir duygu olduğunu aktarmak istedim. Bir teknede yaşayan yaşlı adamla genç kızın hikâyesinin “sonsuza dek mutlu yaşadılar” şeklinde sona ermesini istemedim. Öte yandan aşkın ve mutluluğun sadece fiziksel olmadığını, ruhani bir yanının da bulunduğunu anlatmak istedim. Filmde bu yüzden mistik bir yan var.”


Filmde yaşlılığın insanları nasıl çaresizleştirdiğini anlatmaya çalıştığını söyleyen yönetmen bizi yine insan doğasının ve insan ilişkilerinin zamanla geçirdiği dönüşümlere tanık ediyor. Bu garip adamın kıza ne tür bir aşkla bağlandığını sorgularken genç çocukla yaşadığı yakınlaşma sonucu adamın kızın üzerinde kurduğu baskıyı görüp insanların yaşlandıkça tutkularının ne kadar arttığını anlıyoruz. Yönetmen aslında bize “Boş Ev” de olduğu gibi ama bu sefer tutkulu ama bir o kadar da tehlikeli bir aşk öyküsü anlatıyor. Bizi aşkın kökenlerine götürürken, onun beraberinde getirdiği kıskançlık, sahiplenme ve giderek yok etme içgüdüsünü de gözler önüne seriyor.


Filmin başında adamın kıza gösterdiği ilgi ve sevgisi, aşırı korumacılığı, içinde bulundukları garip ilişkilerine mesafeli ama uzlaşabilir bir şekilde yaklaşmamıza neden oluyor. Ama kızın seçim aşamasında adamın kızın üzerindeki baskısını artırarak iktidarını korumaya çalışması, takvimden günler çalarak evlenmedeki acele ve ısrarını somutlaştırması yani kısacası bu hırçın ve uzlaşmaz tavrı bizi çok rahatsız ediyor. Adamla kızın arasındaki gerilim arttıkça seyirci ile adam arasındaki gerilim de artıyor. Ama filmin sonuna doğru bu tuhaf, antipatik tavrının kökeninde yatan tutkulu aşkını hissediyoruz. Hissediyoruz ama kelimelere dökemiyoruz… Adam farklı bir boyut kazanıyor gözümüzde. Kızın gittiği motorun ipini boynuna bağlaması seyirciye adamın tutkularının sınırlarını sorgulatırken çaresizliğini de gözler önüne seriyor. Bu sefer de acımayla bezenmiş tuhaf bir yakınlık duyuyoruz bu yaşlı adama. Onu tam olarak anlayamasak da eskisi gibi kızamıyoruz. Filmin sonu ise aşkı fiziksel sınırlarından çıkarıp ona mistik bir boyut kazandırıyor. Esrarengiz sonun kafamızda yarattığı onlarca soru işareti ruhumuzun salondan dingin ayrılmasını engelliyor. Kim Ki Duk’un aklımızın almadığı karakterleriyle insan ruhunun ve mistik aşkın derinliklerinde buluşuyoruz. Aşkın farklı bir boyutuyla tanışıyoruz. Hikâye genç kızın yaşlı adama sürpriz bir şekilde âşık olmasıyla bitmiyor tabi ki. Zaten filmin derdi de toplumdaki hâkim, herkesin hayalini kurduğu aşkın peşinde gezinmek değil, kanımca aşkı yapı bozuma uğratmak.


Her filminde diyalogların giderek azaldığı Kim Ki Duk aldığı resim eğitiminin etkisiyle sanki filmleriyle resim çiziyor, resim sanatının alamet-i farikaları sinemasının duru ama çarpıcı anlatımında hayat buluyor. Beden dilinin ve resimsel sinematografinin imkânlarını kullanarak sinemanın gerçek gücüne hayran kalmamıza neden oluyor. Öyküsünü planlarla aktararak seyirciyi diyalogların altında bırakmıyor, aksine onları planları hazmedip yorumlamada özgür bırakarak sanat yapıtının biraz da sanatçı ile yapıtı algılayan arasında bir paylaşım, bir ortak üretim olduğunu bir kere daha kanıtlıyor.

Police: Why'd you do it, kid?
Robert: Because she asked me to.
Police: Obliging bastard. Is that the only reason you got, kid?
Robert: They shoot horses, don't they?

AVCILAR SİNEMA GÜNLERİ
Yer: İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü

İlk 2 haftasının geride kaldığı bir etkinliği bildireyim sizlere. Neden 2 hafta önce söylenmedi demeyin, Zeki Demirkubuz söyleşisi var, kaçırmayın !

Kalan Etkinlikler

21/05/09 12:30

Kertenkele ( ve yönetmenin katılımıyla )

25/05/09 12:15
Yeni Dalga'dan Avrupa'ya Sinema ( sunum )

26/05/09 12:15
2000'ler Türk Sineması ( sunum 1 )

27/05/09 12:30
Masumiyet (
Yönetmen Zeki Demirkubuz ile de söyleşi )

28/05/09 12:30
Nazım'ın Küba Seyahati ( Yönetmen Çağrı Kınıkoğlu il söyleşi )

29/05/09 12:15
2000'ler Türk Sineması ( sunum 2 )

" Birini öldürmek zorundaysanız, hepsini öldürdüğünüzden emin olun."



Beni filmle tanıştıran özelliği, senaryosunun Nick Cave tarafından yazılmış oluşuydu. Tek nedenim buydu filmi izlemek için. Ve bir de son dönemlerde zaten az bulunan western tarzı filmlere nedense daha fazla bir sıcaklıkla yaklaşıyor olmam. ( Aynı yakınlığı Appaloosa 'ya da duymuştum).

Hazır Nick Cave gibi asi bir insanın şiddetinin dozunu arttırabileceği bir fırsatı olmuş, o zaman kesin fazla mikarda kan-şiddet görecez diye tahminlerde bulundum ki yanıltmadı da. Bu konuda piştikçe daha fazla kan görebileceğimizi düşünüyorum ama yönetmenliğinin de daha iyi ellerde olmasının gerekliliğini de es geçmiyorum. Çünkü filme bakıldığından ,az önce de dediğim gibi, zaten az sayıda olan western filmlerinin içinden sıyrılabilecek kalitede bir yapıya sahip. İyi çekilmemiş mi? Güzel, ama kanımca daha iyi olabilirdi. Yönetmenin çekmiş olduğu 6 filmin 3 ünün senaryosunun Nick Cave tarafından çıkması ve tüm filmlerinin müzikleri de Nick Cave tarafından hazırlanması sanırım aralarının zor yıkılacağı anlamına geliyor ve benim bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini kabullendiriyor bana ne yazık ki.

Fazla spoiler içermeden filmin sinopsisini sunayım azıcıktan. Asayişten sorumlu bir yüzbaşının geçmişte bir suç örgütü olan 3 kardeşten, en büyüğünü yakalamak için ortancayla yaptığı anlaşmadır. Bu anlaşma gereği ortanca kardeş büyüğü ölü getirecek ve bu sayede idam ile yargılanan küçük kardeşini de kurtarmış olacak. Başta para-çokomel eğrisi gibi basit duran, ver onu -al bunu takası son derece işlevsel gözükse de kişilerin kendi penceresinden baktıgımızda hiç de öyle olmadığını farkedebiliyoruz. Aynı olaya farklı kişilerce bakıp ahlak yargısının kişilerce değişebileceğini, iyi-kötü ayırımını yapmanın her zaman kolay olmadığını görüyoruz.

Sonuçta The Proposition filmi doğu çekimli bir western filmi. Bu yüzden kendine has eklentiler de bulundurmakta. Avusturalya’nın yerlisi aborijinlere uygulanan politikaya, bu toprakları medeniyetleştirecez diyerek kendilerince medeni olmayan kişilerin sırf bu yüzden öldürüldüğüne de ufaktan da olsa sahit oluyoruz filmde. "Medeni insanlar kavga etmezler" tembihleri ile büyümüş bizlere göre (bizlerle kastımın kim olduğunu ben de bilmiyorum) medenileştirmek için savaş açmak, demokrasileştirmek için savaş açmaktan da absürd kaçan bir neden. İngilizlerin anlayışıyla medeni olmak aborijinler için sanırım fazlaca zor ve kabul edilemez. Bunu bir yerlinin yüzbaşının yanından ayrılırken ayakkabısını da bırakmasında görebiliyoruz.
Filmdeki fısıldamalar, ara ara Nick Cave müzikleri ve sinek vızıldamaları.. Bunlar da hoş:)


İzleme nedenim kısmında da dediğim gibi filmin senaristi Nick Cave, yönetmeni ise John Hillcoat. Başrolünde ise çoğumuzun Memento filminden bildiği Guy Pearce , Nil by Mouth filminin küfürbazı Ray Winstone ve Danny Huston var.

Çocuğuna şiddet uygulayan babalar ! Götünüze koyim...

Güzel ve yalnız ülkemizin son güzel filmlerinden Gölgesizler gereken ilgisizliği görmüştür. Filmin gişesi toplam 41bin. Gelin görün ki Brad Pitt bizimkilerden farklı olarak ilgileniyor bu filmle. Daha önce Çin'den Köstebek-Departed filminin haklarını satın alan Brad Pitt'in şirketi, Gölgesizler filmi ile ciddi şekilde ilgileniyormuş. Filmin çekim haklarını satın alma vb. işlerle filmi bir de Hollywood'vari çekecekler anlaşılan.



Gişeden bahsetmişken dikkatimi çeken bi durumdan bahsetmek istiyorum. Sinemaya çıkan filmlerin eskisi gibi gösterimde uzun süre kalmadığı gerçeği. En basit örnekle Cem Yılmaz'ın G.O.R.A. filmi 29 hafta gösterimde kaldı. Devam filmi A.R.O.G. ise topu topu 17 hafta gösterimde kaldı. Bu 17 haftanın rahat 7- 8 haftası da zorlama haftalar(gişede rekor kırmaya yönelik sayıyorum bu haftaları). Bu zorlama haftalarda haftalık ortalama seyirci sayısı 5bini geçmiyor desem yeridir. Babam Ve Oğlum ulaşılması zor bir süre gösterimde kalmıştı: Tam 75 hafta. (1yıl 52 hafta idi di mi:) Son örnek Recep İvedik 31 hafta; Recep İvedik-2 12 hafta...
Anlaşılan o ki Eşkiya ile başlayan sinemadan ciddi miktarda para kazanma süreci yapımcıların iştahını ciddi şekilde kabartıyor. Her daim yeni bir film çıkıyor. Her an çıkabilen filmler ile sinemalarda yer bulmak zorlaşıyor. Öyle ki kimi yönetmenler filmini gösterime sokabilecek salon bulamıyor.

Kapitalizm toplumunun gereklerinden 'hızlı ve aşırı tüketim' olayını sinemamızda ciddi şekilde yerine getiriyoruz. Bu süreç, ister istemez bazı filmlerin yalan olmasını beraberinde getiriyor.

Blogdaki Gölgesizler yazısı için tıklayınız lütfen.



Tarsem'in 2006 yılında çekilmiş bu filmi " David Fincher and Spike Jonze present" yazısı ile açılıyor. İster istemez David Fincher'ın adını görmek insanın filmden beklentisini arttırıyor. Fincher'ın yüzünü kara çıkarmamış ama Tarsem. Son zamanların en şirin ama en ciddi filmlerinden birini yapmış. 18 ülkeyi gezmiş, dünyanın en güzel yerlerini göstermiş bizlere filmde. 1-2 saniyelik küçücük sahneler için bile, kolaya kaçmadan gidip tekrar çekmiş bazı mekanları. Gösterime girme işi biraz karışık olmuş ne yazık ki, ancak 2 sene sonra yani 2008'te gösterime girebilmiş. Sinemada izleyen azınlıktan olamadım ama bir şekilde izlemiş olmaktan pek mutluyum.



Siyah - beyaz görüntülerle başlıyor film. Başrollerimizden birinin -Roy- neden Los Angeles'taki o hastanede olduğunu gösteriyor bize. Roy dublörlük yapan ama son filminde köprüden atına atlarken düşen ve sakatlanan bir adam. Diğer başrolümüz ise portakal toplarken düşüp kolunu kıran tatlı mı tatlı Alexandria. Birgün, Roy'a göre manasızca, Alexandria'ya göre ingilizce yazılmış not, hemşire Evelyn'e gitmesi gerekirken , Roy'un kucağına düşer. Aleandria'nın notunu aramaya çıkmasıyla birlikte tanışmış olur bu ikili. Roy'un Alexandria'ya isminin nerden geldiği hakkında bir masal anlatmaya koyulmasıyla başlıyor aslında her şey. Bir sonraki buluşmalarında ise daha geniş bir masal anlatmaya başlıyor Roy, epik bir masal. Anlatmasının tek nedeni Alexandira'yı sevmesi değil sadece, onun ayaklarından yararlanmak istiyor ayrıca. Anlattığı masalla bu ikilinin hayatları iç içe geçmeye başlıor tabiki. Buz taşıyıcı, hintli adam, tek bacaklı adam... hepsi masalın birer kahramanı oluyor. Bu ikilinin sevdikleri iyi adam, sevmedikleri/ korktukları kötü adam oluyor. Anlatıcı Roy olunca onun ruh haline göre seyri değişiyor masalın ama Alexanria her şeyi yapıyor (mutlu sonla) bitmesi için masalın, gerekirse yalan söylüyor, gerekirse hırsızlık yapıyor ve amacına ulaşıyor.



Biraz klişe olacak ama tam anlamıyla bir görsel şölen sunmuş bize Tarsem. Mükemmeliyetçilik bu olsa gerek. Çekim yapılan mekanları bize sunma tarzı, geçiş sahneleri büyük bir yaratıcılık eseri. Her bir saniyesi fotoğraf niteliğinde. Görselliğe sırtını dayayıp, diğer şeyleri unutmamış yönetmen. Senaryo, müzikler... her şeyiyle tam bir film olmuş. İki ayrı dünya anlatmaya başlayıp yavaş yavaş bu ikisini bir yapmak zor ve tehlikeli bir iş ama doğru yapılıncada tadından yenmiyor örnekte görüldüğü gibi. Her şeyin bu kadar kusursuz olduğu bir dünyada oyuncularda hiç sorun çıkarmamaış Tarsem'e. Lee Pace (Roy) ve özellikle Catinca Untaru (Alexandria) inanılmaz doğal oynamışlar. Yarım yamalak ingilizcesi, aksanı, tombiş yanakları ve o güzelim gülüşünün onu sevmemize yeteceği aşikar ama duruşuyla, bakışıyla kısacası her şeyiyle onu oyuncu olarakta sevmemek elde değil. Zaten güzel olan filmi bambaşka bir seviyeye çıkarmış. Lee Pace'inde hakkını yememek lazım tabi, sonuçta karşısındaki küçüçük bir kız ve onu bu kadar rahat ettirmese onunda bu kadar başarılı olacağını sanmıyorum. Kameralar yokmuş gibi sohbet ettikleri sahneler, filmin unutulmazları arasına girdi bence. Filmler vardır canın sıkıldıkça açar izlersin, birisi film önermeni istediğinde ilk olarak onları söylersin ve birisi o filmi beğenince, dünyalar senin olur, işte 'The Fall' benim için o filmlerden birisi.



KONUK YAZAR: ÖzbeÖz
http://ozbeoz.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #



Senaryosunun yine Derviş Zaim’e ait olduğu film, Rumelihisarı taraflarında yaşayan, yaşıyor dediğime de bakılıp aldanılmasın, sokaklarda sabahlayan bazen ısınmak için araba çalan Dursun adında gerçek bir insandan esinlenerek yapılmıştır. Filmdeki ismi de Mahsun’dur, yaşamıyla ironikleştirmek için belki de.


Yakasında 4 film yönetmeni kartını barındıran Derviş Zaim, yeni filmi Nokta ile 3 yıl aradan sonra tekrardan sahnede. Sırasıyla filmleri Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen , Çamur , Cenneti Beklerken ve Çamur. Üzerine 4 film çekmesine rağmen ismi ile anılan en önemli yapıtı Tabutta Rövaşata ’dır. İlk filminde elde ettiği krediyi mi kullanıyor, yoksa bir şeyler ters mi gidiyor bilinmez, ondan sonraki yapıtlarında fazla konuşulan isim olamadı. Peki neden Tabutta Rövaşata ?



Filmde Mahsun adlı karakterin yaşama tutunma çabası anlatılır. Hisar civarlarında dolaşır, kimi kimsesi-evi olmadıgından tak başına yeme/içme-barınma ihtiyaclarını kendince karşılamaya çalışır. Belki de hiçbirimizin hiç ihtiyaç duymadığı bu iki yokluğunu gidermektir onun tek amacı. Her yeni günün başlangıcında bu amacı tekrar yükler ve çırpınır. Büfeden aldığı çıkma ekmeklerle beslenir ki bunu gördüğümüz de içimiz de cız eder, bir nevi tornovida yemişe döneriz Bekir’in tabiriyle. Çoğumuz için bir hiç olan o kırıntılar onun asıl menüsüdür. Barınma ihtiyacını ise kimi zaman inşaatlarda kimi zaman ise sabah yerine koymak şartı ile çaldığı arabalarla giderir. Tüm bunlara rağmen bir kadını da sevebilmektedir Mahsun. Her şeyi varmış edasıyla üzerini şöyle bir sirkeler, saçlarına dokunup düzelttiğini sanaraktan gözükür sevdiği kadına. Hala da tutunma çabasındadır.Mahsun’u izler üzülürüz, Mahsun içer biz sarhoş oluruz, Mahsun dayak yer biz acırız. Böyle yaşayanlar da var deriz. Çıkarız caddeye, bir bankta sabahlayan birini görürüz ama ondaki Mahsunluğu göremeyiz. Görmek istemeyiz. Oysa etraf Mahsunlarla doludur, farkedemeyiz. Sorumuzun cevabı da bu kanımca. Bize bunu 1 bucuk saatliğine de olsa farkettirebildiği için Tabutta Rövaşata.

Size bir de filmin kendi tanıtımını sunayım:
Mahsun, falakadan şişmiş ayaklarıyla yeraltından çıkıp yeryüzü dünyasına karışır her sabah. BMW'i o çalmamıştır. Otomobil çalmaz Mahsun, sizin yaşamınızdan bir gecelik rahatlık çalar. Otomobilinizin rahat koltuğunu çalar, geceleri dolaştığınız şehrin aydınlığını çalar. Bir kadın sever Mahsun. Bir şilep geçer kadının gözlerinden. Eroin dolaşır damarlarında. Kadının saçları dolaşır Mahsun'un aklına. Bir tekne batar sevdiğinin yüzüne dokununca. Her gün bir düş batar Mahsun'un denizinde, her gün yeni bir düşe inanır Mahsun inatla. Yaşama inandığı için.

Bu arada filmde Mahsun’u Ahmet Uğurlu, Reis’i Tuncel Kurtiz ve kadını da Ayşen Aydemir oynamıştır. Müzikleri ise Baba Zula ’ya ait olup aynı zamanda ilk albüm çalışmalarıdır.

---------------------
Polis : Ben dayak atmaktan sıkıldım, o yemekten sıkılmadı. Ben hapse tıkmaktan sıkıldım, o hapiste yatmaktan sıkılmadı. Gardiyanlar sıkıldı. Savcılar sıkıldı. Hakimler sıkıldı. Memleket sıkıldı. Bu hayta sıkılmadı!Çaldığı araba kimin arabasıymış biliyor musun? Büyük bir Koç'un?Araba, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı'nın. Marifetmiş gibi, bir de getirip çaldığı yere park etmiş.
Reis : Bana yeni bir şey söyle!
---------
Mahsun : Seni diğerlerinden ayırdığım için özür dilerim. Hepinizi birden götürmek isterdim; ama izin vermiyorlar. Artık hiçbir şeye izin vermiyorlar.
---------
Reis : Babam taksiciydi. Bir gece, saat üç ya da dörtte bir sokaktan geçmek zorunda kalmış. Sokağın ortasında bir masa varmış. Masanın başında da bir adam. Ne yapıyormuş biliyor musun? Çorba içiyormuş. İşkembe ya da kellepaça; sarımsaklar, sirkeler...Tam bir masa. Her neyse. Babam taksiden inmiş,adama, "Ne yapıyorsun?" demiş.Adam hiç cevap vermemiş.Çekmiş tabancayı...Bang! O yüzden, ne zamandar bir yola girsem...o yolda bir masa,masada da çorba içen birini görsem...geri vites nallıyorum.
---------
Polis : İsmi ne kızın?
Mahsun :Bilmiyorum.
Polis : Tanımıyor muydun?
Mahsun :Hayır, tanıyordum.
(bu sahnedeki Polis yönetmen Derviş Zaim'dir)
--------
Mahsun : Senin yatacakyerin yok mu?
Kadın : Hem var, hem yok.Arkadaşlarda kalıyorum.
Mahsun : Ben de. Ama arkadaşlar iyidir.
--------
Filmin bitişinde ki reklam da yapmış olduğum kıyaslamalara uygun nitelikte sanırım:
"Seni yerim sosis, şişman sosis, uzun sosis. "


Boş Ev belki de Kim Ki Duk’un üzerine en çok söz söylenebilecek filmi. Bu biraz da filme nasıl bir okuma yaptığınıza bağlı ama önemli olan bir gerçek var ki yönetmen bu filminde kendi ülkesinden, çevresindeki nesnellikten beslenerek bütün insanlığı ilgilendiren konuları tartışmaya açıyor. Modern dünyanın yarattığı otorite ve mülkiyet arzularına biraz daha yakından bakınca bu sosyo-politik koşulların insanı nasıl kendine bile yabancılaştırdığını görüyor, eğer farklı olanın üzerinde düşünme cesaretiniz varsa artık çok kanıksadığınız yalnızlığınız ve duyarsızlığınıza hayret ediyorsunuz…

Genel ahlak anlayışının tasvip etmeyeceği sıradışı karakterleriyle düş ve gerçeğin sınırında gezinen bu filmle yönetmen, seyircinin karakterlere ölçülü bir mesafede durup onları tanıyıp, onlarla uzlaşma olanaklarının kapılarını aralarken, bizlere, kahramanların içinde yaşadığı nesnelliği sorgulama imkânı tanıyor, bu şekilde kendi nesnelliğimizi de sorgulama fırsatımız oluyor.



Filmin başında genç adamı BMW motosikletiyle Seul şehrinin sokaklarında dolaşıyor ve ilk bakışta evlere servis yemeklerinin ilanlarını dağıttığını görüyoruz. Sonradan anlıyoruz ki aslında 21. yüzyılın okumuş evsizlerinden biri o da. Evsizliği zoraki bir durum değil, kendi tercihi; bir ikamete sahip olmamayı seçiyor bu gizemli genç, aynı konuşmamayı seçtiği gibi. Başkalarının evlerinin boş hallerini seviyor bu sessiz adam. Böylece başkalarının yaşamlarının izlerine dokunabiliyor onların yokluklarında, neleri unutup neleri biriktirdiklerini görebiliyor. Gündüzleri sokak gezip tespit ettiği boş evlere geceleri giriyor bu tuhaf yabancı. Amacı hırsızlık değil, tanımadığı hayatların izlerini sürmek. Girdiği bu evlerin yataklarında yatıyor, onların dolaplarından karnını doyuruyor, koltuklarında oturuyor ve resim albümlerine bakıyor. Evi terk etmeden önce de ev sahiplerinin kirli çamaşırlarını yıkıyor, asıyor, evlerindeki bozuk aletleri tamir ediyor. Unuttuğumuz nesnelerin şiddete yol açabileceğini, onları öyle bırakmamız gerektiğini anlıyoruz ilerleyen dakikalarda. Zira bu delikanlının düzelttiği bir oyuncak tabanca sahiplerine zarar veriyor. Sonra bu tuhaf gencin günün birinde girdiği evin boş olmadığını fark etmesiyle evlerde yalnızca nesneleri değil insanları unuttuğumuzu da görüyoruz. Sessiz genç, kocası tarafından şiddete maruz bırakılan bu eski modelin varlığını bir süre sonra fark ediyor, tabi genç kadın da onu. Sonra bu unutulmuş, hırpalanmış kadını da tamir etmeye başlıyor. Yönetmenin bu gizemli yaklaşımıyla genç kadının da konuğunu bekleyen ihmal edilmiş bir boş ev olduğunu anlıyoruz: “Bütün yalnız ve kayıp ruhlar birer boş evdir, sahibini, konuğunu bekler” diyen yönetmen bu yalnız ruhları buluşturduğu kavşakta bizi de sözcüklere gerek olmayan bir yolculuğa dahil ediyor.

Bu yolculuk sayesinde insanların mülkiyet arzularıyla daha yakından tanışma imkânı bulmuş oluyoruz. İnsanların otoritelerini sadece nesneler üzerinde değil, insanlar üzerinde de kurmaya çalıştığını, bunu sağladığı zaman da o kişiyi mülkiyeti altına aldığına tanık oluyoruz. Otoritesinin sarsıldığı zaman “meşru” şiddete başvurabildiğini, “meşru” şiddetin yetmediği yerde kendi ihmal ettikleriyle ilgileneni kendi yöntemleriyle cezalandırma hakkını kendinde bulduğunu görüyoruz. Bu tuhaf gencin otorite gözünde her anlamda suçlu olduğunu da… Hem mülksüzlüğü, iletişimsizliği seçerek “normal” v e “makul” olanı reddetmedeki ısrarı hem de otoritenin mülkiyet sınırlarını ihlal ettiği için. Otorite; hırpalanmış kadının gayri meşru şiddete başvuran zorba kocası olabildiği gibi unutulmuş olan yaşlı bir adamın babalarını birdenbire hatırlayan çocukları da olabiliyor.


İnsanların artık eşyalarına bile yabancılaştığı modern dünyada farklı olan farklılığı oranında düzen için tehlike teşkil ediyor. Bu durum da tehlikenin bertaraf edilmesi, hem otoritenin gücünü koruması hem de sistemin çarklarının düzenli olarak işlemesi için olmazsa olmaz oluyor. Kocaman apartmanlarda komşularını tanımadan yaşayan insanlar etraflarına yabancılaştığı oranda bencilleşiyor, bencilleştikçe de yabancılaşıyor. Öyle ki gündüz vakti komşunun evine giren bir hırsızı komşusu sanabiliyor, hırsız olduğunu anlasa bile huzuru sarsılmasın, düzeni bozulmasın diye tepkisiz kalabiliyor, tepkisizliği ise yalnızlığını artırıyor. Bu duyarsız ve bencil bireylerin yarattığı yalnız ve mutsuz toplumda bu sessiz gencin bir yer bulabilmesi elbette zor. Belki de bu yüzden girdiği evlerde bulduğu fotoğraflarla kendi fotoğraflarını da çekiyor. Tanımadığı bu insanlarla fotoğraflarda buluşup onlarla yokluklarında barışıyor. Bu tuhaf bir paylaşım türü, biraz uzak bir yakınlık hissi belki ama toplumun diğer birçok ferdinin birbirine ve kendine daha yakın olduğunu iddia etmek de güç. Belki de bu yüzden çocuğun bu insani yani antipatik ve garip kaçıyor, suçlanmasına ve dışlanmasına neden oluyor. Yönetmen, gencin kalıpları hiçe sayan ve dolayısıyla “homojen” modern devlette yerleşebildiği yegâne konum olan “ötekiliğinin” (ve bu durumun yarattığı nesne olarak algılanışının) ötesinde yatan insanı ve bu insanın modern iktidarın farklılıklara kör nesnelliğine sıkışıp kalmış paylaşımcılığını gösteriyor bizlere. Yaşam kodları farklı olan bu genç adam otoritenin köşeli, sınırlı ve bir o kadar da bunaltıcı gerçekliğinden kaçıp bir hayale, masala sığınmış gibi. Tabi kaçarken yanında aşık olduğu bu kendi gibi sessiz kadını da götürmeyi unutmuyor. İşte bu yüzden yönetmen, filmin kadının da erkeğin de ayrı ayrı rüyaları olarak kabul edilebileceği gibi zorba kocanın kâbusu olarak da görülebileceğini söylüyor.

Ayrıca güç ve şiddetin simgesi golf topları çocuğun elinde kimi zaman pasif kimi zaman ise birebir şiddetin simgesi haline geliyor. Topa bir delik açan tuhaf genç topu metal bir iple sıkıca ağaca bağlayıp lüks binalara doğru fırlatıyor. Ağaca bağlıyor çünkü golf topu o kadar serttir ki birini öldürebilir. Zaten sert vuruşlara dayanamayan kablo sonunda kopuyor ve top serbest kalarak birisine zarar veriyor Genç adam golf toplarını birilerini incitmede kullandığında ise (zorba kocaya yaptığındaki gibi) sanki adalet dağıtmaktadır, ama kendi sıra dışı ve garip yöntemiyle…


Bu iki aşık boş evlere girmeye beraber devam ederlerken otorite ve uzantıları bu tılsımlı rüyayı sarsıyor. Genç adam hapishaneye, yaralı kadın ise kocasının yanına gönderiliyor. Filmde Uzakdoğu felsefesine özgü bir pasif direniş burada gösteriyor kendisini. Zira kahramanlarımız şiddete karşı koyacak güçleri olmadığı için bir yandan düşmanlarının yılmasını beklerken diğer yandan da sabırla ruhlarını eğitiyorlar. Genç adam bedenini ve zihnini tanıyıp onları eğiterek insanların göremediği noktalarda dolaşmayı öğreniyor sonunda ve sonuç olarak evlere girmeye devam ediyor, üstelik bu sefer hayalet gibi dolu olanlarına. Dünyaya eline çizdiği gözle bakmaya başladığında bedeninin sınırlarından kurtulup hareket alanını genişletiyor. Bu sefer tartının üzerinde buluştuğu genç kadınla beraber varolmanın hafifliği aşkın dayanılmaz hafifliğine dönüşüveriyor.

Kim Ki Duk sinemasının minimalist anlatım dilinin derinliklerinde yatan güç belki de bu 3. göz anlayışıdır. Yönetmenin filmleri de dünyaya bakmak ve onu dönüştürmek için 3. bir göz gerektiğini devamlı hatırlatmaya çalışır gibidir sanki. Tabii üçüncü göz yetmez; yalnızlığı ve dışlanmayı ama diğer yandan özgürleşmeyi göze alacak cesaret de gerekir.

Hali hazırda onu tanıyanınız pek yoktur belki de. Ama yakında herkesin en azından bir kez de olsa bir şarkısını dinleyeceğini ve seveceğini sanıyorum. Şimdilik Myspace üzerinden paylaşsa da yakın gelecekte onu daha farklı ortamlarda da görebiliriz. Lastfm'de de görün diye grup da açtım, bi bakın, beğenin, takibe alın. Pişman olmayacaksınız.

Myspace Adresi

Lastfm Grubu

İstanbul Modern Sanat Müzesi'nin, Mimar Sinan Sinema-TV Merkezi ile birlikte hazırlamış olduğu, geçmişten Türk sineması seçkileri 7-14 mayıs tarihlerinde gösterilecek. Gösterimler müze ziyaretçilerine ücretsiz. Bu demek oluyor ki 3 ytl ye müze ziyaret bileti aldıktan sonra filmlere katılım serbestliği var. Müze'de "Sizin Perşembeniz" uygulaması hala geçerli olduğundan, perşembe günü sergi ve filmler ücretsiz olarak gezilip-görülebilir.

ilgililer için etkinlik programı** :

07 / 05 / 2009 - Perşembe
UMUT - 17:00
1970, Yönetmen: Yılmaz Güney / Oyuncular: Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz, Osman Alyanak

BİTMEYEN YOL - 19:00
1965, Yönetmen: Duygu Sağıroğlu / Oyuncular: Fikret Hakan, Selma Güneri, Erol Taş, Tuncel Kurtiz

08 / 05 / 2009 - Cuma
VESİKALI YÂRİM - 16:30
1968, Yönetmen: Ö. Lütfi Akad / Oyuncular: Türkan Şoray, İzzet Günay, Ayfer Feray, Semih Sezerli

AH GÜZEL İSTANBUL - 18:00
1966, Yönetmen: Atıf Yılmaz / Oyuncular: Sadri Alışık, Ayla Algan, Feridun Çölgeçen

09 / 05 / 2009 - Cumartesi

Bir Günlük Festival - Medyanın Marifetleri
Medyanın günlük olaylara olan etkisini anlatan 4 yabancı film gösterilecek.

BAŞKANIN ADAMLARI - 12:00 ( Wag the Dog )
Yönetmen: Barry Levinson / Oyuncular: Dustin Hoffman, Robert De Niro, Anne Heche

KÖPEKLERİN GÜNÜ - 14:00 ( Dog Day Afternoon )
Yönetmen: Sidney Lumet / Oyuncular: Al Pacino, John Cazale, Charles Durning

KATİL DOĞANLAR - 16:00 ( Natural Born Killers )
Yönetmen: Oliver Stone / Oyuncular: O-Lan Jones, Woody Harrelson, Juliette Lewis

ÇILGIN ŞEHİR - 18:00 ( Mad City )
Yönetmen: Costa Gavras / Oyuncular: John Travolta, Dustin Hoffman, Mia Kirshner

10 / 05 / 2009 - Pazar

AH GÜZEL İSTANBUL - 13:00
1966, Yönetmen: Atıf Yılmaz / Oyuncular: Sadri Alışık, Ayla Algan, Feridun Çölgeçen

KARANLIKTA UYANANLAR - 15:00
1964, Yönetmen: Ertem Göreç / Oyuncular: Ayla Algan, Beklan Algan, Fikret Hakan, Kenan Pars
Gösterim Konukları : Ertem Göreç

VESİKALI YÂRİM - 18:00

12 / 05 / 2009 - Salı
ŞEHİRDEKİ YABANCI - 13:00
1962, Yönetmen: Halit Refiğ / Oyuncular: Göksel Arsoy, Nilüfer Aydan, Talat Gözbak

KIRIK ÇANAKLAR - 15:00
1961, Yönetmen: Memduh Ün / Oyuncular: Lale Oraloğlu, Rüya Gümüşata, Mualla Kaynak, Turgut Özatay

VESİKALI YÂRİM - 17:00
1968, Yönetmen: Ö. Lütfi Akad / Oyuncular: Türkan Şoray, İzzet Günay, Ayfer Feray, Semih Sezerli

13 / 05 / 2009 - Çarşamba
KIRIK ÇANAKLAR - 13:00

ŞEHİRDEKİ YABANCI - 15:00
Gösterim Konukları
: Halit Refiğ, Göksel Arsoy, Nilüfer Aydan

KARANLIKTA UYANANLAR - 17:00

14 / 05 / 2009 - Perşembe
UMUT - 13:00

BİTMEYEN YOL - 15:00
Gösterim Konukları
: Duygu Sağıroğlu, Selma Güneri

LİNÇ - 18:00
-------------------------------------
**İstanbul Modern

Yazıdan daha fazla istifade için önce ilk bölümü okumalısın genç:)


Cahil Periler’ de tanık olduğumuz bu saydam ilişkiler bağından sonra 2 yıl geçer ve derinlerden bir ses gelir: ‘Gocce Di Memoria (Geçmişten Anılar)’. Bu anılarla şekillenen özellikle müzikleriyle bir kült haline gelen Ferzan Özpetek ’in dördüncü filmi La Finestra Di Fronte (Karşı Pencere) gösterime girer. Pencereleri karşılıklı birbirine bakan evliliğinde sorunlar olan Giovanna ile mahalleye yeni taşınan ve yalnız yaşayan Lorenzo ve geçmişi sırlarla dolu yaşlı bir adam olan Davide arasındaki ilişkileri anlatıyor Ferzan Özpetek bu filminde. Ferzan Özpetek bu filmiyle büyük bir başarı yakalar ve İtalyan Oscarları olarak bilinen David Di Donatello ödüllerinden 5 ödül kazanır bu filmiyle. Başrollerini güzeller güzeli İtalyan oyuncu Giovanna Mezzogiorno (Giovanna), Raoul Bova (Lorenzo), Massimo Girotti (Davide) ve Serra Yılmaz’ın paylaştığı filmde Ferzan Özpetek az karakterle ve durağan gibi gözüken bir hikaye ile insan ilişkilerinin özüne inerek bu ilişkiler arasındaki saydam bağı görmemizi sağlıyor. Karşı Pencere’nin müzikleri Ferzan Özpetek’in ilk kez Cahil Periler ’de beraber çalıştığı Andrea Guerra’ya ait. Andrea Guerra’nın yarattığı tema parçası La Finestra Di Fronte (Karşı Pencere) filmin hazırlanan fragmanıyla birleşince ortaya filmi izlemeden önce büyük bir görsel şölen yaratmayı başarıyor. Filmin soundtrack albümündeki parçalara bakarsak;

1. Finestra Di Fronte
2. Sezen Aksu- ‘Karşı Pencere’
3. Pensiero Di Te
4. Guadalupe Pineda, Los Tres Ases- ‘Historia De Un Amor’
5. Scelta
6. Confronto
7. Ma Che Freddo Fa
8. Torte E I Ricordi
9. Panchina Sul Prato
10. Amore Perduto
11. Mina- ‘Chihuahua’
12. Una Lettera Mai Letta
13. Sezen Aksu- ‘Şarkı Söylemek Lazım’
14. Giorgia- ‘Gocce Di Memoria’


Filmde Serra Yılmaz ile Giovanna Mezzogiorno’nun olduğu işyeri sahnelerinde ve sonrasında çalan Sezen Aksu’nun Şarkı Söylemek Lazım tempoyu yükseltirken; Davide’nin Giovanna ile olan dansı sonucu geçmişe döndüğü sahnede çalan yılların klasik parçası Historia De Un Amor’la aşkın ve tutkunun hakim olduğu tango yapmak geliyor içimizden ve tam bu anda Mina’nın Chihuahua şarkısı ile tempo yine yükseliyor ve yerimizde durmamız imkansızlaşıyor. Filmin sonuna geldiğimizde ise Ferzan Özpetek’in filmlerinde işlediği insan ilişkilerini özetleyen Giorgia’nın seslendirdiği Gocce Di Memoria ile Karşı Pencere ve filmin müzikleri beynimize kazınıyor ve artık tutkunun, aşkın, üzüntünün ve geçmişin sarı yaprakları, sembolü haline geliyor.

Your Secret Heart Is A Sacred Heart: ‘GİZLİ YÜREĞİN, SENİN KUTSAL YÜREĞİNDİR.’ 2005 yılına geldiğimizde bu temadan yola çıkarak Ferzan Özpetek bizi genç bir kadının iç yolculuğunda ona eşlik etmemize davet eder. Başrollerini Barbara Bobulova ve Andrea DiStefano’nun paylaştığı Cuore Sacro (Kutsal Yürek) filminde başarılı bir iş kadını olan Irene tarihi bir bina olan eski aile evini satmaya karar verir ve evin boşaltım işlemleri sırasında, küçük yaşta kaybettiği annesine ait odanın, 30 yıldır hiç bozulmadan korunduğunu görür ve bundan çok etkilenir. Annesi ve çocukluğu ile ilgili anılarını hatırlayan Irene, hem bu durumun, hem de burada tanıştığı Benny adlı küçük kızla olan ilişkisinin etkisiyle hem iç dünyasında hem de geçmişinde bir yolculuğa çıkar. Önceki filmlerinde olduğu gibi karakter analizinden ilerleyen Ferzan Özpetek’in bu filminin müzikleri yine Andrea Guerra’ya ait. Ferzan Özpetek’in filmografisinde görülen mekan değişimi ve bu son üç filminde Andrea Guerra ile çalışması filmin müziklerinde de büyük ölçüde bir değişme yaratıyor. Cahil Periler ve Karşı Pencere filmlerinde olduğu gibi bu filmde de doğunun egzotik ritm tınıları yerini sağlam bir orkestra temeli üzerine oturan ve perküsyondan çok ağırlığın piyano ve kemanlarda olduğu insanı geçmişine ya da geleceğine, bulunduğu zaman diliminin dışarısına çıkaran parçalar hakim. Parçaların bu özelliği de filmdeki Irene’nin iç ve geçmiş yolculuğuna bizi de taşıyor. Biz de onun yanında Ferzan Özpetek’in yarattığı büyük dünya içindeki kendi küçük dünyalarımızda yolculuğa çıkmış oluyoruz.


Geçmişe olan bu yolculuktan sonra 2007 yılına geldiğimizde bizi Ferzan Özpetek’in ‘Saturno Contro (Bir Ömür Yetmez)’ filmi karşılıyor. Ferzan Özpetek bu filminde de aşk ve arkadaşlık ilişkileri temelinden geçmişe dönüyor. Kırklı yaşlarına gelmiş bir grup arkadaş, dostluklarını, aşklarını ve en önemlisi hayatlarını sorgular. Dostlukta olduğu kadar aşkta da kaybetmekten korkan bu grup heyecanlarıyla ve en derin korkularıyla ve de geçmişleriyle yüzleşirler. ‘Yüzleşmek’. Ferzan Özpetek ’in filmlerinin hepsinde kullandığı en önemli ve temel tema. Hayatta olan ve zaman-mekan kavramı olmayan değişim karşısında insanların da değişmesi kaçınılmaz olduğu için insanların duygularını dışavurması ve bu dışavurum sonucu çevrelerindekilerle yüzleşmesi Ferzan Özpetek’in dünyasında en önemli halkayı oluşturuyor. Ve bu halka Saturno Contro (Bir Ömür Yetmez)’ da saydamlığından kurtulup bir vücuda bürünüyor. Ve de hayatımızda hiçbir zaman ayrılamadığımız ve bizden de ayrılmak istemeyen zaman-mekan ikilisi bu filmde sınırsızlığa ulaşıyor ve çevresindeki kalıplarla örtülü hücreden kurtuluyor. Başrollerini Margherita Buy, Pierfrancesco Favino, Stefano Accorsi, Ambra Angiolini ve Serra Yılmaz’ın paylaştığı filmin müziklerinde bu sefer Andrea Guerra’yı görmüyoruz. Filmin müziklerinin kompozitörü olarak karşımıza bu sefer Neffa çıkıyor. İtalya’da alternatif, r’n’b, soul tarzında müziğiyle tanınan Neffa’nın Bir Ömür Yetmez için hazırladığı Passione ve Il Quadro soundtrack albümün favorilerinden. Filmin soundtrack albümündeki parçalar:

1. Neffa- ‘Passione’
2. Ad Un Passo Dal Mare
3. Sofia Loren- ‘Zoo Be Zoo Be Zoo’
4. Le Rose E La Pietra
5. Işın Karaca- ‘Bitmemiş Tango’
6. Il Quadro
7. Gabriella Ferri- ‘Remedios’
8. Tema Dei Pianeti Parte-1
9. Attesa
10. Nil Karaibrahimgil- ‘Pırlanta’
11. Tema Dei Pianetti Parte-2
12. Carmen Consoli- ‘Je Suis Venue Te Dire Que Je M’en Vais’
13. Neffa- ‘Passione (Tango) Beguine’

Ferzan Özpetek Filmleri ve Müzikleri... Yazarken başlığın altında ezilip kalacağımı çok düşündüm; fakat bu yazıyı yazarken Ferzan Özpetek ’in filmlerinde kullandığı yoldan gittim ben de. ‘Dışavurum’. Hayata hep zor deriz, karmakarışık deriz. Fakat bu zorluğu, karmaşıklığı ve kaosu yaratan esasında bizleriz. Ferzan Özpetek sürekli bazı eleştirmenlerce ‘Hep aynı konuyu, temayı işliyor’ şeklinde olumsuz eleştiri alıyor. Esasında cümleye bakıldığında ve yapılan reklam ve haberlerle bu eleştiri olumsuz olarak betimleniyor. 1998-2007 yılları arasına sığdırdığı bu altı filme baktığımızda iyi ki de hep aynı konuyu işlemiş diyorum. Çünkü O’nun sayesinde içimizdeki ve çevremizdeki çığlıkları duyabiliyoruz, O’nun sayesinde korkularımızın karşısında kalkanlaşıp, heyecanlarımız karşısında saydamlaşıyoruz ve O’nun sayesinde ‘karmaşık’ dediğimiz bu dünyada karmaşıklığı yaratan milyonlarca insandan biri olarak kendimizi görüyor ve duygularımızı; daha önemlisi iç dünyamızı özgürce dışavurabiliyoruz. Umarım daha nice Ferzan Özpetek filmleriyle bu karmaşıklaşan büyük dünya içinde kendi küçük dünyamızın farkına varır ve çevremizdeki insanlar karşısında bu küçük dünyamızı saydamlaştırmayı başarabiliriz. Herkese iyi seyirler!

KONUK YAZAR: CAPOUPASCAP
http://tchikitchiki.blogspot.com/

Ferzan Özpetek Filmleri Ve Müzikleri (Bölüm 1)

1998 yılından bu yana her yıl düzenlenen uluslararası bir kadın film festivali Uçan Süpürge. Türkiye'de 'kadın' adı altında yapılan işlere genelde ön yargı ile bakılır. Feminizm kavramı ise ne yazık ki ülkemizde çarpıtılan kavramlardan biri. Feminizmin kökeninde cinsiyet eşitliği yatarken, bu durum Türkiye'de genelde çok konuşan sıkıcı kadınların takındığı bir tavır olarak algılanır. Bu yüzden de 'kadın' başlıklı yapılan her türlü kültürel faaliyete bir metre öteden yaklaşır insanlar. Kadın filmleri, kadın fotoğrafları, kadın romanları ve daha nicesine acaba derler hep. Uçan Süpürge ise sıkıcı kadınların bir araya gelip, dünyayı biz yarattık tavrı takındığı bir festival değil, sanılanların aksine.

Kemikleşmiş bir ekibi var Uçan Süpürge'nin. Aldıkları maddi destekler var elbet; ama ülke şartlarında yetmiyor bu zaman zaman. Buna rağmen ellerinden gelen her şeyi sonuna kadar yapıyor onlar. Sadece senede bir haftalık olan film festivali ile sınırlı da değil üstelik yaptıkları. Çeşitli projeler dahilinde 81 il gezilip, söyleşiler, seminerler düzenleniyor. Çünkü yapılan her şeyin ana temasında 'bilinçlendirme' yatıyor.

Bu yıl 12.'si düzenlenen film festivalinin teması ise 80'ler. 80'li yıllar tüm dünyaya damgasını vurmuş yıllar olarak bilinir. Dünyanın unutmak istemediği, ülkemizde ise unutulması için bütün çabaların sarfedildiği yıllar 80'ler. Yaşanan tüm kötü olaylar anlatılmaz, saklanır adeta. Uçan Süpürge ise bir nevi tarihimizle yüzleştirecek bizi. Bilinçlendirecek, bilmediklerimizi anlatacak, izletecek. Sadece film gösterimleriyle de değil üstelik. Bu konu üzerine festival boyunca söyleşiler düzenlenecek ve 12 Eylül temalı bir mektup sergisi açılacak.

Seçtiği tema ve söyleşileri ses getirdiği kadar, ağırlayacağı konuklarla da bu sene adından sıkça bahsettiriyor festival. Ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'ın oscar ödüllü Annem Hakkında Her Şey filminin oyuncularından Antonia San Juan, festivalin önemli konuklarından. Alman sinemasının ses getiren yönetmeni Ulrike Ottinger ve Mısır Sineması'nın divası sayılan Magda ise festivalin ses getiren bir diğer konukları. Ayrıca bu yıl Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI ödülü de festival dahilinde verilecek. Ülkemizden de Pandora'nın Kutusu filmi yarışacak ve filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu'nun tüm filmleri festival boyunca gösterilecek.

Tüm dünyada kadın olmak başka bir boyutmuş gibi algılanırken, ülkemizde bu durum daha da zor aslında. Kadın kavramına karşı maksimum ön yargı varken, bir şeyleri icraate dökmek her şeyden daha zor. Ve tüm bu zorluklara rağmen verilen onca emek var ortada. Asıl önemli olan fikirlerin çatışması değil, dayanışma içerisinde olmasıyken, bunun öneminin vurgulandığı tüm oluşumlara destek vermeliyiz gibi geliyor bana. Uçan Süpürge ise bu dayanışmanın vurgulandığı nadir oluşumlardan biri.

7 Mayıs'ta Büyük Tiyatro'daki açılış gecesi ile başlayacak festivalde, 26 ülkeden 81 kadın yönetmenin 90 filmi sinemaseverlerle buluşacak. Festivalin programına buradan ulaşabilirsiniz.



Sözcükler kısıtlar insanı… Sözcükleri mülkümüze aldıkça onların belirlediği sınırlar içinde dolaşmak zorunda kalırız. Ezeli yalnızlığımızı konuşarak aşmak ister, çoğu zaman, aksine modern dünyanın mülküne hapsolmuş yalnız bireyi gibi kendimizi ebediyen yalnızlığa iletişimsizliğe mahkum ederiz. Zira sözcüklerin anlatmada yetersiz kaldığı, bazen de anlamı, anlaşılmayı daha çok ertelediği, kimi zaman da imkansız kıldığı durumlar, duygular vardır. O zaman davranışlar, bakışlarla sözcüklerin yarattığı kalıpları kırar, uçsuz bucaksız bir duygu evreninde hakikat arayışına çıkarız, ona tam dokunamasak da yaklaştığımızı hissederiz. Güney Koreli yönetmen Kim Ki Duk da sanki filmlerini bu duygu evreninde çekiyor ve burada sözcükler kimi zaman gereksizliği gösterilmek kimi zaman da görsel gerilimin altını çizmek için kullanılan bir araç sadece ama kesinlikle yarattığı büyülü dünyanın olmazsa olmazlarından değil. Kahramanları da, her şeyi olduğu gibi sözcükleri de mülküne alıp kendilerini onlara hapsedenlerin yadırgayacağı, antipatik bulacağı cinsten; farklı, sıradışı ama yönetmeninin minimalist stilinin yarattığı heybetli karakterler ama yalnızca gören gözlere… Yönetmenin sineması da oyuncu odaklı, diyaloglar arasında kaybolan Hollywood sinemasına bir o kadar uzak ve yabancı. Zamanı eğlenerek, insanı bunaltan gerçekliği bir süre de olsa unutarak geçirtmek vaadiyle değil sanki zamanı yavaşlatmak, acı da olsa varoluşumuzu hatırlatmak ve üzerine düşündürmek için kamerayı eline alıyor Kim Ki Duk. Karakterleri konuşmamayı seçmişler. Ya sözcüklere olan güvenlerini yitirdiklerinden ya da kendi yarattıkları uçsuz bucaksız evreninin hakikat soslu büyüsünü bozmamak için. Konuşmadan daha derin anlamları paylaştıkları gibi aştıkları sınırların kenarlarında yani insanların görebildiği alanın dışında dolaşmayı da öğrenebiliyorlar kimi zaman. Tercihen toplum dışı kalmış, dinginlik içinde doğayı ve kendilerini dinleyen yalnız bireyler onlar ama görece değil, zira yalnız olduğunu keşfetmek insanı daha yalnız değil daha farkında kılar çoğu zaman.


Türkiye izleyicisinin Kim Ki Duk ile ilk karşılaşması “ İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar” ile olmuştu. Ancak yönetmenin en can alıcı filmleri “Fedakar Kız” ve Berlin Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülü aldığı “Boş Ev” filmiydi. Zira Kim Ki Duk, bu filmleriyle farklılığını ortaya koymuş, sinemanın anlatım olanaklarını kendine has üslubuyla kullanarak özenli ve duyarlı bir sinemayı gözler önüne sermişti. Yönetmen, filmografisinin erken tarihlerinde birebir şiddet içeren filmler çekse de son dönem yapıtlarında psikolojik şiddete yönelmiş, pasif direniş gösteren karakterleriyle insan ilişkilerinin içerdiği çatışmaları betimlerken bir yandan da insan ruhunun derinliğini anlatmak mümkün olmasa da hissettirmiştir. Bu durum Kim Ki Duk’un “Yay” filminde de çok belirgindir. Film sade ama etkileyici görselliği ve müziğiyle sizi de insan ruhunun derinliklerinde sessiz bir yolculuğa çıkarır. Bir yandan insan doğasını ve insanın en temel zaaflarını sorgularken diğer yandan aslında insanın kendisinin de pek öyle sözcüklere dökülemeyecek bir varlık olduğunu anlarsınız, kimi ilişkilerin sözcüklere dökülemediği gibi…


"Dil ne gericidir, ne de ilerici; yalnızca faşisttir” der Roland Barthes. Ürünü olduğu iktidar ilişkileriyle belirlenmiş gerçekliği yeniden yaratan ve yine ona hapsolan dil de hem hükmetmeye yarar hem de sahibini köleleştirmeye çoğu zaman. Bu kirlenmiş dilin içinde özgürlük yoktur, ama ne yazık ki insan için dilin dışı diye bir şey de yoktur. Peki ama bu durumda anlatmak için dile mahkum bireyin özgürleşmesinin hiç mi yolu yoktur? Bu yolun, dile çelme takan oyunbaz bir edebiyattan ve bu edebiyatla yaratılmış yeni bir dilden geçtiğine inanır Barthes. Kim Ki Duk’u izledikten sonra bu seçeneğe özenli ellerle çekilmiş ve farklı bir dil arayışındaki sinemayı da ekleyebiliriz sanırım. Farklı bir dil arayışı diyorum, çünkü verili gerçeklik ona nasıl bakılması, nasıl yorumlanması gerektiğini de beraberinde getiriyorsa ve verili dil de o gerçekliğin bir parçasıysa, statükoyu eleştiren bakışı ifade etmek de ancak farklı bir dille mümkündür; öbür türlü eleştirdiğiniz sistemi yeniden üretmekten ve güçlendirmekten başka bir şey yapmazsınız. Arka cepheyi de görmek ve anlatmak istiyorsanız yalnızca ön cepheye bakan pencereyi kullanamazsınız. Kim Ki Duk arka pencereyi keşfetmişe benziyor ve oradan beraber bakmaya davet ediyor izleyicilerini. Tabi “yükseklik korkusu” olmayanlar çatıya da çıkabilir…


Öncelikle;
Nuri Bilge, sinemanın Mimar Sinan'ıdır.
Sinemanın şaheser yaratabilen ustalarından biridir.
Sinemaya sadece bir şeyleri anlatmak olarak bakmaz.
Bu anlatıklarının durumuna göre konunun dış yüzeyine güzel bir şekil verir.
Ve bunu ustalıkla yapar, Mimar Sinan ustalığı ile...
Sonra beyaz bir perde ile sunarlar Bilge'nin filmini. Sen de izlersin, büyülü bir şekilde.

Nuri Usta düştü yine Cannes'ın yollarına..
Jurideki yerini kaptı.
Cannes'ta yalnız ve güzel ülkesinin gözüyle başkalarını değerlendirecek.

Cannes demişken bu sene 'Altın Palmiye'ye aday olan ve bizim gözümüzde bi şekilde yer etmiş yönetmenlere bakalım:


-Tabi ilk olarak Tarantino. Tarantino 7 yıl verdiği emek ile Inglorious Basterds'ı tamamlamış, Cannes'a yetiştirmiş. Filmde başrolü Brad Pitt'e vermiş. Bu muhteşem ikiliden Fight Club gibi kült olmuş bir film çıkar mı? Bekleşip göreceğiz. (Brad Pitt'e en iyi erkek oyuncu yolu da gözüktü)


-Brokeback Mounatin ile 2006 oskarlarında en iyi yönetmen ödülünü kapan Ang Lee, 'Taking Woodstock' filmi ile Altin Palmiye'ye aday yönetmenlerden bir diğeri.


-Funny Games filmi ile gerilimin babası olmayı hakeden Michael Haneke, 'Das weiße Band' isimli filmi ile adaylar arasında ben de varım diyor. Filmde, faşizmin ortaya çıkışında eğitim sisteminin rolüne dikkat çekicekmiş. Film siyah beyaz çekilmiş. 2009 Eylül ayında vizyona girmesi bekleniyor.

-Bu ödülü 2004'te Dogville ile Nuri Bilge'nin elinden alan Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier de 'Antichrist' isimli bir korku filmiyle Nuri Bilge'den oy bekleyecek.


- İspanyol 'Pedro Almadovar' 'Broken Embraces' ile tekrar izleyici karşısında. Penelope Cruz her zamanki gibi başrolde.


- Oldboyla herkesi piskopata bağlayan Park Chan-wook yeni filmi 'Thirst' ile festivalde boy gösterecek.


-Reha Erdem'in en sevdiğim yönetmen diye sık sık bahsettiği Tsai Ming Liang da 'Face' ile Altın Palmiye için yarışacak.

-Galiba ilk kez Filistinden bir yönetmen görüyoruz. Üstüne bir de Altın Palmiye için yarışıyor: Elia Süleyman - The Time That Remains.

Bu listeye muhakkak eklenecek isimler vardır ama ilk olarak aklıma gelenler böyle. Tam Altın Palmiye listesi:



Inglourious Basterds, Quentin Tarantino (ABD)

A Prophet, Jacques Audiard (France)

Bright Star, Jane Campion (Yeni Zelanda)

To Conquer, Marco Bellocchio (İtalya)

Broken Embraces, Pedro Almodovar (İspanya)

Map of the Sounds of Tokyo, Isabel Coixet (İspanya)

In the Beginning, Xavier Giannoli (Fransa)

Enter the Void, Gaspar Noe (Fransa)

Wild Grasses, Alain Resnais (Fransa)

Taking Woodstock, Ang Lee (Tayvan)

Looking for Eric, Ken Loach (Britanya)

Fish Tank, Andrea Arnold (Britanya)

Antichrist, Lars von Trier (Danimarka)

Das weiße Band, Michael Haneke (Avusturya)

Kinatay, Brillante Mendoza (Filipinler)

Thirst, Park Chan-wook (Güney Kore)

The Time That Remains, Elia Süleyman (Filistin)

Spring Fever, Lou Ye (Çin)

Vengeance, Johnnie To (Hong Kong)

Face, Tsai Ming-Liang (Malezya)

“Dövüş Kulübü’nün birinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında konuşmayacaksınız. Dövüş Kulübü’nün ikinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında KONUŞMAYACAKSINIZ…”

Hakkında konuşulması yasak olan bir kulüp, Dövüş Kulübü. Tyler Durden’in girişimleriyle bir yer altı faaliyeti olarak başlayan, ismi fısıltılar eşliğinde zamanla ölümsüzleşen bir kulüp. Peki bu kulübün amacı ne ve hakkında konuşmak neden yasak? Dövüş Kulübü aslında, insanları kendi hayvansal doğalarıyla tanıştıran ve onları dış dünyalarından, iş streslerinden, kredi kartı borçlarından ve hayal kırıklıklarından bir an olsun uzaklaştırmak için, onların deyimiyle 'kendin olabilmek için' kurulmuş bir kulüp. Sekiz kuralı var. Her seferinde tek dövüş olur ve sadece iki kişi dövüşür. Biri dur derse veya sakatlanırsa dövüş biter. Katı kuralları varmış gibi gözükse de aslında kendi içinde gizli bir şefkati var Dövüş Kulübü’nün ve de verdiği derin bir mesaj…

1999 yılında gösterime giren filmin yönetmen koltuğunda David Fincher oturuyor. Se7en filmi ile sinema dünyasında adını duyuran Fincher, daha sonra The Game, Panic Room, Zodiac gibi gerilim türünde başarılı olmuş filmlere de imzasını attı. Ama kuşkusuz yönettiği filmler arasında en çok ses getireni Fight Club. IMDB Top 250 listesinde 22. numarada olan film hakkında ufak bir araştırma yaptığınız zaman olumsuz eleştirilere rastlamanız çok da mümkün değil aslında. Eleştirmenler tarafından çok beğenilen, izleyiciler tarafından da “kült” olarak nitelendirilen film, psikolojik öğelere bu kadar sarsıcı bir şekilde değinen belki de en önemli filmlerden biri.

Vurucu ve sürprizli bir sona sahip olan Dövüş Kulübü, sadece oyuncuların yüksek performansını ve yönetmenin etkileyici tarzını taşımıyor. Film aynı zamanda, senaryosunda akıllara kazınan birçok diyalog da barındırıyor. Dövüş Kulübü aslında aynı adı taşıyan bir kitaptan uyarlama. Chuck Palahniuk’un ilk kitabı olan Fight Club aslında Project Mayhem ( Kargaşa Projesi ) adını almış ve 1996 yılında yazılmış bir kısa hikaye. Üç ay gibi kısa bir sürede Fight Club halini alan kitap, 1999 yılında da beyaz perdeye aktarıldı. Palahniuk bu başarısının ardından Türkçe çevirileri de bulunan birçok kitaba daha imzasını attı. Şu sıra isminin en çok anıldığı, en son beyaz perdeye uyarlanan kitabı ise Choke ( Tıkanma ). Geçtiğimiz aylarda Filmekimi’nde gösterilen Choke, izleyenler tarafından da olumlu tepkiler aldı. Sex bağımlısı olan ve her türlü işte çalışan Victor Mancini’nin, Alzheimer hastası olan annesinin hastane faturasını ödemek için çeşitli dümenler çevirmesini anlatan film, komedi dram türünde.

“... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.” diyor Tyler Durden. Sabun yapıp satan, aile filmlerine pornografik kareler yerleştiren, yemeklerin tadını bozan bir adam Durden. İçten içe hepimizin yapmak isteyip de yapamadıklarını yapan bir adam aslında. Belki de bu yüzden Jack, ona bu kadar bağlanıp, onu bir o kadar da tanıyamıyor. Verdiği mesaj da açık aslında: “ Hayatta dibe vurma. ” İşte bu yüzden hayatımızın en derinlerine iniyor film, galiba bu yüzden de filmin sonunda dibe vurma hissini yaşıyoruz. Belki de Tyler Durden haklıdır, gerçekten de özgürlük demek, bütün umutlarımızı kaybetmektir, kim bilir. Bilinen bir gerçek var ki, o da Dövüş Kulübü, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici filmlerinden biridir ve film, sonunda bizi etkileyici diyaloglarıyla, düzeni sorgulayışıyla baş başa bırakır.

“ Hangisi daha kötüdür? Cehennem mi? Hiçlik mi? ”

Sükûnet bir kutsamadan öte kasıtlı bir işkenceye dönüştüğü gecelerde, kozasından acizlik tohumlarını saçar gibi dağıtan apartman blokları kaplar gri geceyi. Bulutlar, beton parçaları daha köklerini bulmadan çok önceleri o toprakların göğünde asılı kalmayı tercih etmiştir besbelli.




Gecenin keskin rengi ve gündüzün donuk hali, Kieslowski’nin yarattığı tanımda aşk için ihtiyacı duyulanları iki biçime ayırır, iki insanda farklı zamanlamalarda benzer takıntılarla şekil bulurken. Karanlığın beraberinde getirdiği hastalıklı sabır, sevgi kelimesinin sınırlarını açar. Tek bir pencere ve bir tek kadın büyüyen birer imgeye dönüşür, çalmanın suçunu yüksek bir değere bırakan, mesafeyi kısaltıp ürkekliği artıran tek yönlü bir cam parçasının ucunda. Davranışlarından şüphesizlik kalkar sabahın getirdikleriyle. Çaresizlik içinde kıvranan bir yüz ifadesi, gözetlerken hissettiği soğukkanlılığını çoktan yitirir. Umut veren asılsız mektupları yerleştirir, ne istediğini kavrayamayan yitirilmişliğini ört bas etmeye çabalarken. Daha da yakınlaştığında ergenlikten kurtulamamış on dokuz yaşındaki bakışlarının Magda’nın üzerinde dolanmasına engel olamaz Tomek.


Bir saat ziline bağımlı gün, tezatlığın ortasında gündüzü değil geceyi başlatır. Lambadan saçılacak ışık, gözün üzerinde oynaştığı pencereye vurduğunda rahatlama güveni sürükler. Sakin bir kabullenmenin, sinsice bütünlüğe karşı koyamadığı anlarda ahizeye kilitlenmiş tuşlar zihnine bağımlı parmaklarının iradesini yok sayar. Gözlerin haysiyetini yitirmesi yetmez, seslere de ulaşabilmeyi ister Tomek. Acı bir fren sesiyle kendine geldiğinde ulaşmayı seçtiği sesin, iniltilere dönüşecek görüntülerine katlanamayacağını bilir, O’nun için gün de bitmiştir. Reddettiği, tüm canlandırılmış sahneleri bilmesi değil iradenin katıksız hissiyatını da kavrayabilmesidir. Küçük düşmesini izlerken Magda’nın, çekingenlik kapılarını en dipteki kırıntıları ezene kadar açmaya devam edecektir. Farkına varılması imkânsızlaştığında ise, yüksek bir ahlak esintisine sığınarak tüm imkânsızlığını bir kuytuda yok olmaya teşvik eder, gözetleme ihtiyacı kendini itirafın keskin çizgisine bırakır, Tomek intiharın sadakatsiz bilinçsizliğine varacak süreci iradesi ile değil iradesizliğinin kalıntılarıyla sarmalayacaktır.


Kendini kaybetmesi bir seçim, seçimleri oldukları gibi aramak ayrı bir tercih gibidir Tomek için. Magda ise, gitmek isteyenlerin ardından sallanan vücutlar gibi her giden de bir burukluk yaşamak zorunda hissettiğinden, arkada kalanların da bir iç geçirme anlarında o burukluğu yaşamalarını isteyebilir. Sormaya tereddütlü dudak oynatışları, iç geçirmelere bırakır kendi sırasını, her seferde, her biri için istekli ilk görüşmelerinde. Gözetlenmekte ve gözetlemekte olan değillermiş gibi, garip bir masumiyeti tekrar kavramak ister Magda, o masumiyetin katıksız bir maddesi gibi duran Tomek’in ellerini kavrarken.


Böylece katı bir sakinlik çöker donuk bir sabaha karşı yakaranların seslerine. Tahmini yalnızlıklarıyla daha bir belirsizlik ve karmaşa kendini saklar razı olmanın tavırlarıyla teslimiyetin hümanist yanı bir araya gelmek istemezken zorunlu hislerinde. Ama sahte bakışlara o kadar kanarlar ki gerçek bile sakıncasız yalanlardan ibaret olmuştur. Bulutlar ayrı bir konumlanır. Gökyüzü derinliğine uyanmayı seçenleri değişmez bir bulantıyla karşılamayı adet edinirken her ikisi de yıkıcı bir yüzleşme ile sonuçların telkinsiz kasılmalarının farkına varırlar. Yağmur, mevsim ayırt etmez yağmadığı zamanlar, sadece yağdığı apartman bloklarını değiştirir bilerek veya amaçsızca. Öyle bir değersizlikle yırtılır ki yaşamlar, geri dönülebilecek tek bir nokta bile kalmaz çevrelerinde.



Birleşmek demek sadece sevişmek demektir Magda için usulüne uygun adımlarla, kelimelerin de kişiliğini savunanlara iç parçalayan öbekler eşliğinde arka kapısında biriktirdiği ahlak harabelerini göstermekten utanmaz gibi davranırken Tomek’in tüm duyguları ve saplantısını da kendisinde bulur. Gözetlemenin iradesiz koridorlarına artık Tomek değil Magda boyun eğer. Kapıdan çıkıp gitmesini zorlayan bakışlarını anlar, kaçsın ki vazgeçemediklerini ardından içeri alsın, arkasına bile bakmasın ki kapının üstüne konuşlanmış damlaları pişmanlık duymadan çarpabilsin suratına isteksiz bir tokatçasına, olabildiğince kirli, elinden geldiğince yakarışsız.


İrdelenmemiş ahlak kulelerinden aşağıya düşmeye meyilli zihinleri, bilinçleri açıkken son kez konuşmalarını kaplar. İki cümle hem Tomek hem de Magda için önceliksiz bir boşluğun yarattığı iradesizlikle çalkalanır.


Magda: Ne istiyorsun?
Tomek: Bilmiyorum.


— Krótki Film o Milosci ( A Short Film About Love), Krzysztof Kieslowski


Okuyucuya küçük not: Magda rolündeki Grazyna Szapolowska çekimler boyunca kameraları ve hangi açılardan çekildiğini görmemiştir.


27 yıl öncesinde yaşadığı büyük talihsizlik sonucu hayatı kararan ve kararan hayatı boyunca aynı yatakta yaşlanan, her gün aynı kabusla uyanan felçli Ramon Sampedro' nun artık işkenceye dönen yaşamına bir son vermek istemesini konu alan bu film, ötanazi meselesini ince ince işlemekte. Bu konuda bardağın dolu tarafından bakmamak gerektiğini vurguluyor bir anlamda. Film; İspanya'da yaşanmış gerçek bir olayı anlatıyor. İspanyol sinemasının son yıllardaki önemli yapıtlarından. 2004 yılında çevrilen "İçimdeki Deniz" filmi, en iyi yabancı film oskarını da almış. Bunun yanında Avrupa' da pek çok ödül almış. Hatta İspanya'da en önemli sinema ödülü kabul edilen Goya Ödüllerinde en iyi film, en iyi erkek, en iyi kadın, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi senaryo, en iyi yönetmen ödüllerini alarak yıla damgayı vurmuş.

Başrollerde tanıdık bir isim... Javier Bardem. 2007 yılında en iyi yabancı oskarını aldığında adını çok kişi henüz duymamış olsa da, kendisi Ispanyol sinemasının son 10 yılına damgasını vurmuş. "Mar Adentro" ' daki büyüleyici oyunculuğuyla bunu bir kez daha kanıtlıyor. Vicky Cristina Barcelona, No country For Old Men ve Mar Adentro' da canlandırdığı karakterler arasında uçurum var. Javier Bardem' in oyunculuğunun yanında bahsetmek istediğim bir şey daha var ki, o da filmin müzikleri. Öyle güzel oturmuş ki sahnelere, etkilenmemek elde değil, onikiden vuruyor. Ayrıca filmin orjinal dilde izlenmesini şiddetle önermekte fayda var.

------- Filmden bazı sözler... ----------

- Bir hayata mal olan özgürlük özgürlük değildir
Özgürlüğe mal olan hayat da hayat değildir...
-------------------------------------

- Sana ulaşmak ve dokunmak için katedebileceğim iki adım, benim için imkansız bir yolculuk, bir fantezi, bir rüya... işte bu yüzden ölmek istiyorum.
--------------------------------------

- Bir baba için oğlunun ölmesinden daha kötü bir tek şey var; oğlunun ölmeyi istemesi ...