Sonbaharın gelişi ,okulların kaldıkları yerden eğitime devam etmeleri ve hepimizin geçtiği yollar.Okul kavramı mekan olarak sinema endüstrisine herzaman malzeme olmuştur.Toplum içindeki şiddeti,bireyler arasındaki aşkı en basite indirgeyerek bireylerin benzer konulara ilk kez şahit oldukları yerde, okul sıralarında anlatmak kimi zaman ticari amaçlar güden filmlere,kimi zaman da başyapıt mertebesine ulaşabilicek çarpıcı yapımların çıkmasına önayak olmuştur. Dönemin sorunları ve toplum anlayışına sadık kalan birçok öykü beyazperdeye aktarılmış ve izleyicilerin beğenisine sunulmuştur.


Hollywoodun arkaplan olarak okulu ele aldığı en önemli yapıtlar Dead Poet's Society ve Grease'dir.Grease ait olduğu dönemin amerikan toplum anlayışını çok güzel bir şekilde betimlemiş,laçka diye tabir edebiliceğimiz dersleri umursamayan okulu karşı cinse kur yapma ortamı olarak algılayan öğrenci modellerini beyazperdeye başarıyla aktarmıştır.Dead Poet's Society ise öğrenci-öğretmen ilişkisinde gelişen ve geleneklerine bağlı eğitim kurumlarına karşı girişilen reforumculuk anlayısını beyaz perdeye aktarmış ve bunda başarılı olan bir yapımdır.Ülke sınırlarına gelecek olursak sadece Hababam Sınıfı dersek yeterli olur sanırım zira yapım yılından itibaren herkesin en azından birkez izlediği bir seridir.Son dönem türk sinemasının ticari amaç güden yeniden uyarlama Hababam Sınıfı serisi ise ancak Ertem Eğilmez ve Rıfat Ilgaz'ın kemiklerini sızlatmıştır.Son dönem türk sinemasında ise Sınav filmi konu itibariyle sınav sisteminden muzdarip öğrencileri ele almış ve lise öğrenimi boyunca insanın en önemli sorununa odaklanmıştır.Ayrıca Okul isimindeki yapımda ülke olarak hiç beceremediğimiz korku sinemasını öğrenci-sınav psikolojisi çerçevesinde oluşturmuş bir yapımdır.Küçük hatırlatmalarla esas konuya geçebiliriz zira benim esasında bahsetmek istediğim son dönemde Avrupa sinemasında okul ve öğrenciler üzerinde yoğunlaşan yapımlar.

Hollywood ve Avrupa sineması arasındaki fark her daim bana Nba ve Avrupa basketbolunu anımsatıyor zira Nba daha gösterişli daha şova yönelik iken Avrupa basketbolu daha gerçekçidir, daha basittir.Aynı sinema endüstrisinde olduğu gibi.Avrupa sineması Hollywooda nazaran daha naiftir.İçinde bulundurduğu sıradanlığı onu izleyiciler için ya çekici yada çekilmez kılıyor.


ONDSKAN/EVİL
Avrupa sinemasında son dönemde eğitim ile ilişkili gözde filmlerine bakıcak olursak öncelikle 1950li dönemleri anlatan geleneklerine bağlı okullara atıfta bulunan 2003 yapımı İsveç filmi olan Ondskan'ı ele almak gerekir.Hayat mektebinde şiddeti çeşitli açılardan görmüşüzdür ve bazen izleyici bazen şiddetin ortasındaki kişi olarak güç gösterilerine tanık olduğumuz ortamların ilkidir eğitim yuvaları.Ondskan'da kaldığı yatılı okulun geleneklerine bağlı olması ve okulda düzenin işleyiş olarak sadece güç gösterisinden ibaret olup,kıdemli öğrencilerin ellerine geçen sınırsız gücü sadece kendi lehlerine kullanmasını izleyiciye aktaran film bu düzene karşı durmaya çalışan Eric Ponti(Andreas Wilson)'nin yaşadıklarını seyirciye aktarıyor.Hem okul yönetiminin okulda kıdemli olan öğrencilerin çaylak diye nitelendirilen öğrencilere uyguladıkları şiddete göz yumması, hem de üvey babasının Eric'e yaptığı işkenceye göz yuman anne de yaşadığımız toplumda sözde huzur adına çevresinde olana bitene ses çıkarmayan insanların tarifidir.Ast-üst kıdem anlayışının okul yıllarından itibaren gençlere aşılanması ve kuralların çıkarlar uğrunda kural olması eğitim yuvası olarak adlandırılan okulu çekilmez bir hale getirir.Yönetmenliğini Mikael Hafström'ün yaptığı film yazar Jan Guillou'nun otobiyografisinden sinemaya aktarılmış.Ayrıca Andreas Wilson'ın performansı dikkat çekici.



KLASS
Mevzu okul içindeki şiddetten açılmışken 2007 yapımı Estonya çıkışlı Klass filminden bahsetmemek olmaz.Yönetmenliğini Ilmar Raag'ın yaptığı oyuncu olarak yer alan kişilerin ilk oyunculuk denemesi.Son yıllarda ajanslara düşen 'okul basıp okulda terör estirme' haberleri artık hayatın bir gerçeği.Ve bu gerçeğe dayandırılan bir yapım olan Klass,toplum içinde diğer bireylerden zayıf görünen,bunun neticesinde her daim ezilen zaman zaman cinsel aşağılanmlara maruz kalan,hakları gasp edilen Joosep ve onu korumaya çalışan arkadaşı Kaspar'ın intikam anlayışını ve intikama neden olan etkenleri izleyiciye sunuyor.Etki-tepki mahiyetinde 'Şiddeti şiddet doğurur' lafını haklı çıkartan ve 'bir filmde silah varsa o da patlar' tezine örnek bir sona sahip olan filmde izleyici de her sahnede Kaspar ve Joosep ile birlikte şiddete isyan etme durumuna geliyor.Eğer herşeye göz yumup ses çıkarmazsan daha fazlasına hazırlıklı olmalısın ve artık sabredemiyecek duruma geliyorsan zayıf,korkak bir kişiliğe sahip olsan bile içinde canavar barındırdığını hatırlayacaksın.





ENTRE LES MURS/THE CLASS

Herhangi bir ülkenin herhangi bir semtinin varoş mahallesine yeni gelen öğretmen, o zamana kadar hiç ümit vermeyen öğrencilerin hayatını değiştirmeye karar verir,hepsinin sorunlarıyla ilgilenir,öğretmendeki inanç çocuklardaki azimle birleşince isteyince neleri başarabiliceğimizi bizlere göstermeye koyulurlar ve filmin sonunda da insana -vay be ne kadar da etkileyici- lafını söyletmeye çalışırlar.Bu Hollywood klişesi bizlere yutturulan öğelerden biri.Acıklı başlayan mutlu biten her son gibi.Entre Les Murs ise bize gerçeği vaad ediyor.Parisin banliyölerinde daha çok göçmen çocuklarının okuduğu okulda bir eğitim dönemini anlatıyor film.Francois Begaudeau adlı öğretmenin öğrencileriyle etkileşimi,onların türlü sorunlarına çözüm olma girişimini lakin ne kadar çabalarsa çabalasın çoğu kez tökezlemesini hatta bazen Souleymanda olduğu gibi onlara zarar vermesini anlatmaktadır.Bazen ise Francois'in öğrencileriyle arasında sorunlar çıkabilmekte ve Francois sorunları onların seviyesine inerek çözmeye çalışmaktadır.Sorunların çözülememesi genel anlamıyla öğrencilerin azınlık olması,dar gelirli ailelerin birer ferdi olmaları ve eğitim sisteminin mevcut durumundan kaynaklanıyor.Öğretmen ne kadar iyi niyetli olursa olsun duvarlar arasında kalmasının en önemli nedenleri bunlar.Sınıfın tamamen farklı azınlıklardan oluşması ve bunların kendilerini fransız olarak hissetmemesi de yüze vurulan çarpıcı bir gerçek.Öğrencinin henüz filmin ilk sahnelerinde adını yazdığı kağıda Cezayir bayrağını da çizmesi gibi.Fransadaki eğitim sistemine eleştiri getiren filmin yönetmeni Laurent Cantet,filmin başrol oyuncusu Francois Begaudeau aynı zamanda öğretmen ve filmin senaryosunu da kendisi yazmış.Yapım 2008 yılında Cannes film festivalinde altın palmiye ödülünü kazandı.

Muhakkak saydığım yapımlar dışında okul kavramı ile ilişkilendirilebilicek Ben X gibi mesaj kaygılı yapımlar da mevcut.Benim yazıdaki kıstaslarım saf okul arkaplanında geçen ve eğitim sistemini yeren,izleyicide yer edinen yapımlardan bahsetmekti.Yoksa elbette ki batı sinemasından çıkan ürünleri üç tane filmle sınırlandırmak gibi bir düşüncem yoktu.


Bir erkeğin elinden pek çok şeyi alabilirsin. Sigara, spor,özgürlüğünü, bacaklarını ama duygularını alamazsın. Duyguları olmaz.
Adam kadını sever. Nasıl birisi olduğu önemli değil, eğer severse onu ister. Bedenini ister. Kendisini istemesini ister.
Ona dersin ki, bir daha sevişemeyeceksin. Ona bir daha o şekilde dokunamayacaksın.
Bu son sefer. En son sefer.
Eğer bu alışılmadık ve zalim bir ceza değilse, nedir bilmem.

"They love me for what I'm not, they hate me for what I am"


Herhangi bir yaşamdan alıntıyı sinemaya aktarmak her daim kendini sattırır.Özellikle de bir başarı hikayesinin filme aktarılması oldukça sık rastlanan bir durumdur.Bir kişinin çeşitli zorluklara karşı yılmayıp genede hayallerine sımsıkı sarılıp, onları başarma azmini edinmesini anlatmak sağlam bir kurgu ve yaratıcı altmetinlerle izleyiciden olumlu not almak için yeterlidir.Le Scaphandre Et le Papillon ve Rosso Come Il Cielo ilk aklıma gelen filmler.Bu tarz filmleri kişisel gelişim kitaplarına benzetirim çünkü izleyeni bir nevi gaza getiren etkisi vardır.Bu nedenle zor olan başarısızlığı anlatabilmek ve işte bu noktada devreye The Damned United girer.


Sporla ilgili özellikle de futbolla da alakalı iyi yapımlar bulmak oldukça zor.Das Wunder von Bern'den beri dişe dokunur bir yapım olduğunu söylemek de zor.(Green Streets Hooligans dahil) The Damned United,David Peace'in aynı isimli kitabından Tom Hooper tarafından sinemaya aktarılan bir uyarlama.Yapımda Brian Clough'u Michael Sheen canlandırıyor.İngiliz oyuncular Timothy Spall ve kariyerinde Oscar ödülü de bulunan Jim Broadbent yapımda rol alan diğer isimler.Filmin senaryo yazarı The Other Boleyn Girl, The Queen ve Frost-Nixon gibi ses getirmiş filmlerin senaryo yazarı Peter Morgan.Yanlız şunu öncelikle belirtmek gerek;yapım salt bir futbol filmi değil.Kibir ve paranoya sonucu oluşan nefret duygusuyla tetiklenen hırsın bir yansıması.Film kişisel nedenlerle girilen davanın sonunda hüsranla biten 44 günü anlatıyor.


Öncelikle Brian Clough'un antrenörlük yaşamına bir göz atmak gerek.Kendisi İngilterenin gelmiş geçmiş en iyi teknik adamlardan biri olarak görülür.Derby Country takımını 2.ligin son sıralarından alıp önce 1.lige ardından kulübü tarihinin ilk ve tek şampiyonluğuna ulaştıran sonraki sene Avrupada yarı finale kadar çıkan,18 yıl boyunca da Nottingham Forrest'i çalıştıran ve 2 kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasını kazanan Brian Clough'un teknik adamlık alanındaki başarısız olduğu tek dönem Nottingham Forrest efsanesini yaratmadan önce çalıştırdığı Leeds United'da geçirdiği 44 gündür.


Brian Clough'un Derby Country takımının başında iken Leeds United ile FA Cup maçında eşleşmesi ve Leeds antrenörü Don Revie'nin onu küçük takım antrenörü olarak görmesi sonucu başlayan Leeds United'ı alt etme arzusu ve her daim yanında olan yardımcısı Peter Taylor sayesinde büyük başarılara doğru yol alır.Başarının getirdiği özgüvenle cesur açıklamalar yapmaktan kaçınmayan Brian Clough(bknz. Bülent Uygun) her zaman Leeds United'ın önceki şampiyonluklarına göndermeler yaparak,onların kötü bir takım olduklarını vurgular.Agresif ve eleştiri yapmaktan kaçınmayan yapısı nedeniyle kulübünden kovulan B.Clough,herşeye rağmen Leeds United'dan gelen teklife hayır diyemez ama bu sefer yanında yardımcısı Peter Taylor yoktur.Oyuncuların önceki yıllardaki demeçleri nedeniyle antrenöre saygı göstermemesi, oyuncu-antrenör ilişkisinin takım için ne kadar önemli olduğunu yalın bir dille izleyiciye aktarıyor.Oyuncularla arasında mesafe olan ve takımda sadece kendinden önceki antrenörün başarılarına göndermeler yapmaya devam eden B.Clough lige de yapılan kötü başlangıç sebebiyle 44 gün sonra takımdan kovulur.

Bu güzel yapım İngilterede 27 Mart 2009'da gösterime girdi.Açıklanan gösterim tarihlerinde Türkiye bulunmuyor.(Gösterime gireceğinide sanmıyorum)Belki bir festivalde karşınıza çıkabilir.Bunun dışında yapıma DVD veya internet ortamında ulaşılabilir.

Eğer futbola gönül veriyorsanız veya hayat hikayelerinden alıntılanan yapımlara ilgi duyuyorsanız bu yapımı kesinlikle izleyin derim.

"Ünlüler geçidine sahne olan Venedik Film Festivali'nde bu kez bir Türk kırmızı halıdan geçti. Fatih Akın'ın komedi türündeki yeni filmi 'Soul Kitchen' festivalde izleyiciyle buluştu. Galanın ardından oyuncularla birlikte basının karşısına geçen Akın, kendini tekrar etmektense deneyerek başarısız olmayı göze aldığını söyledi: "Bu düşünce benim film yaparken motivasyonumu oluşturuyor. Yönetmen olarak deneyler yapmak istiyorum. Aynı türde çalışmaktan sıkılıyorum. Bir tarzda çok başarılı olan yönetmenlerden olmak istemiyorum. Deneyerek öğrenirim gerekirse başarısız da olurum." Filmde bir aşçının hikayesini anlatan Akın, hayat, rüyalar ve yiyecekler arasındaki bağlantıya vurgu yapmak istediğini de anlattı: "Filmdeki aşçı Don Kişot'a benziyor. Hayatı değiştirmeye çalışıyor. Ve başkalarının da bunu yapabilmesi için uğraşıyor." Filmin başrolerinde Alman sinemasının yıldızı Moritz Bleibtreu ve Akın'ın favori oyuncusu Birol Ünel var. 'Soul Kitchen' Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışıyor." *

Venedik Film Festivali'nin bu yıl ki açılış filmi olan Soul Kitchen, gerek oyuncu kadrosuyla gerekse konusuyla son derece heyecanlandıran bir film. Konusu ise şöyle: Genç restoran sahibi Zinos'un (Adam Bousdoukos) peşini şanssızlık bırakmamaktadır. Kız arkadaşı Nadine (Pheline Roggan) yeni bir iş için Şangay'a taşınır. Kendisi kaza sonucu omurlarındaki diskleri sakatlar. Ve yeni bir ahçı (Birol Ünel) işe aldığından beri kalan tek tük müşterisi de kaçar. Ama restoranı yeni bir konsepte soktuktan sonra gelip giden 'meşhurların' sayısı artar. Buna rağmen Zinos aşkının peşinden, Nadine için Şangay'a gitmeye karar verir ve işini kardeşi İllias'a (Moritz Bleibtreu) bırakır. Ama bunun iyi bir fikir olmadığı ortaya çıkar. İllias dükkânı bir emlakçıya (Wotan Wilke Möhring) satar. Nadine de kendine yeni bir erkek arkadaş bulmuştur. Zinos dükkanını geri almanın son bir yolu olduğunu öğrendiğinde, Soul Kitchen'ı kurtarmak için her şeyini ortaya koyar.

IMDB'de Almanya gösterim tarihi 25 Aralık yazan filmin Türkiye'de ne zaman gösterime gireceği henüz belli değil. Alman sinemasının yıldızı olarak tabir edilen Moritz Bleibtreu ve Fatih Akın yıldızı Birol Ünel'in başrolde iyi iş çıkardığının yankıları sürerken, şimdilik bize gösterim tarihini beklemekten başka bir şey kalmıyor.

Dayatılan benzer filmler dışında farklı bir film izlemek insanda türe karşı yeni bir ilgi oluşturuyor.Bugüne kadar genel olarak bilimkurgu filmlerinde bize dayatılan; uzaylı,felaket veya türü bilinmeyen yaratıkların saldırısına uğrayan insanoğlunun (ki genelde Amerikan vatandaşı olur bunlar) hem yakışıklı hem son derece atletik aynı zamanda çok zeki olan filmin başında -işte bu adamda iş var.- dedirten bir yapıya sahip olan has ve has Amerikan vatandaşının çeşitli kahramanlıklar yaparak,zaman zaman Amerikan başkanının çok gizli görüşmeler yaptığı,kahramanın ordunun her türlü imkanından yararlandığı dünyayı kötülerin elinden kurtarmasını izleyiciye yutturantarzı filmler idi.Belki birkaç defa izleyince insan da gaz etkisi yaratabiliyor yanlız her seferinde böyle işler çıkınca bilimkurgunun sinema dilinde pek bir etkinliği kalmıyor açıkcası.İşte bu bağlamda fragmanının çıktığı ilk andan itibaren District 9 filmi bilimkurgu türünü sevenleri umutlandırmıştı.Bilimkuruguya pek rağbet etmeyen bir kişi olarak benimde sabırsızlıkla beklediğim bir yapımdı.

Filmin yönetmeni Güney Afrikalı Neill Blomkamp kısa filmlerle aslında adından kısmende söz ettirmiş bir isim.2005 yapımı Alive in Joburg adındaki kısa film District 9'un altyapısını yapmış bir yapım.Aynı şekilde filmin başrol oyuncusu Sharlto Copleyin de ilk oyunculuk denemesi.Filmin isim olarak tek bilinir yönü yapımcılığını Peter Jackson'ın üstlenmiş olması.Bu nedenle G.Afrika-Y.Zelanda ortak yapımı bir film.Hollywoodun filme elinin değmemesi yerinde olmuş zira tüm klişeleri gördükten sonra bu film insana olağanüstü geliyor.

Film öncelikle belgesel tadında başlıyor.1982 yılında Johannesburg'un (G.Afrika'nın başkenti) üzerinde aniden duran uzay gemisi ve sonrasında gelişen olaylarla ilgili konuyla alakalı profesörlerin ,araştırmacıların yorumlarına başvuruluyor.Tüm dünya bu uzaylılara ne olacağını tartışırken en sonunda 1.8 milyon uzaylıyı 'District 9' adı verilen etrafı çitlerle çevrili bir alana taşımaya karar veriliyor.Bu alanın şehrin merkezinde olması ve insanlar ile uzaylılar arasındaki husumet,insanların uzaylıları dışlaması,mülteci konumundaki uzaylılar ve yaşadıkları yerin tamamen varoş bir kesim olması aslında insanoğluna hiç yabancı gelmeyen bir durum.Zira bunların dünya dışı varlık olması mühim değil çoğunluğun olduğu her yerdeki gibi azınlığı ezme çabasının ürünü bunlar.20 yıl sürece halkın şikayetleri artmış artık tüm Dünya bu dünya dışı varlıklardan şikayetçidir.Halk suç oranının arttığından,tecevaüzlerin arttığından,sosyal yaşamın dayanılmaz bir hal aldığından dem vuruyor.(Klasik ırkçı söylemler).Bu noktada Multinational United (MNU) sorumluluğu üstleniyor ve şehir dışında yapılacak yeni alana uzaylıları taşımak için girişimlere başlıyor. Burada önemli olan MNU'nun bu işi neden üstlendiği.Uzaylılar üzerinde çeşitli deneyler yapma yetkisine sahip olma,uzaylıların geliştirdikleri silahları kullanma isteği (bu aşamada silahlar sadece uzaylı DNAsına sahip kişiler tarafından kullanılabiliyor) ve bu pazarı yönetme çabası kararlı bir organizasyona dönüşüyor.İlk olarak burada sıradan kahramanımız Wikus van de Merwe(Sharlto Copley) ile tanışıyoruz.MNU'nun uzaylıları sevk etme organizasyonunu yürüten kişidir Wikus.Her dünyalı gibi o da uzaylılara karşı ırkçı bir tutum içerisindedir.Sevk işlemleri için her uzaylının evini tek tek dolaşıp yasadışı silah kontrolü yapar iken sakarlığı yüzünden uzaylılara ait bir sıvıya maruz kalması sonucu DNAsı gün geçtikce uzaylı DNAsına benzemektedir ve bu MNU için bir hazinedir.Bir anda kendini av konumunda bulması ve uzaylılara sığınıp,onlarla işbirliği yapmasıyla devam ediyor film.


Film bize çeşitli röportajlarla olayın halk içinde bilinen yönünü ve onların görüşlerini aktarıyor, aynı şekilde olay mahalindeki amatör kamera çekimleri ve Wikus'un çevresinde olan olaylarla bize esasında olayların ne boyutta olduğunu medyanın da desteğiyle insanlara istenilen şeyin empoze edilebiliceğini hatırlatıyor.Filmin esas vurguladığı mevzu ise; 1960larda başlayan G.Afrikadaki Apartheid rejimin Cape Town'da ki 'District 6' adındaki bölge sadece beyazlara ait yerleşim alanı olarak belirlenmiş ve burada yaşayan zenciler hükümet tarafından baskı ve şiddetle çıkarılarak devlet tarafından inşa edilmiş başka bir alanda yaşamaya zorlanmıştır.Film için özellikle bir platform kullanılmamış District 9'un olduğu kısımlar bu kulübelerde çekilmiştir.1992de son bulan bir politikanın ürünü olan anlayış sözde 'ayrı ama eşit' saçmalığını yaşatmıştır.


Son olarak söyleyebiliceğimiz film Dünya dışı varlıklar üzerinden ırkçılık, ayrımcılık ve öteki kavramını çok etkili bir şekilde işliyor. 30 milyon dolar gibi bir bütçeyle bu filmi çıkartmak ve esasında aynı topraklarda yaşanan olayları yeniden hatırlatması takdire şayan açıkcası.Rahatlıkla yılın en iyi yapımı olarak nitelendirilebilir.Kişisel beklentim ise zaman içerisinde kült bir film olması.Filmin sonunun açık olması ve yapımın yaratacağı etki sonucu devam filmi çekilebilir.

Ayrıca filmin 2 Ekim'de Türkiye'de de gösterime girmesi bekleniyor.


"Sevgililer günü posta kartı şirketleri tarafından insanların kendini kötü hissetmesi için bulunmuş bir gündür." *


Zeki Demirkubuz Yazgı fimini Albert Camus’nün Yabancı romanından esinlenerek çekmiştir. Ben de bu filmden esinlenerek şu saçma(absürd) felsefesi, varoluşçuluk nasıl bir şeymiş, filmin altmetninde neler yatıyormuş, bildiklerimi paylaşmak istedim. Demirkubuz sırtını böyle güçlü bir felsefi akıma dayamışken filmin analizine bu akımdan bahsetmeden geçmek temel meselenin biraz havada kalmasına neden olurmuş gibi geldi bana. O yüzden bu yazıyı varoluşçuluk ve saçma(absürd) felsefesine ayırdım. Bir sonraki yazının konusu da Yabancı romanı ve Yazgı filmi olacak. Yazının başında varoluşçuluğun birçok çeşidinin olduğu ve genelde varoluşçuluk olarak bilinen akımın Jean Paul Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” deyimiyle özetlediği ateist varoluşçuluk olduğunu söylemem gerek. Ama tarihine baktığımızda varoluşçuluk Rus yazar Dostoyevsky’e ve onun bütün büyük eserlerinin anahtarı gözüyle bakılan Yer Altından Notlar adlı eserine kadar gider. Nietzsche de bir varoluşçudur, koyu bir Katolik olan Kierkegaard da, Çek yazar Kafka da. Peki o zaman bu filozofları ve yazarları ortak bir paydada buluşturan şey de ne? Bence bu ortak payda sınırlı bir varlık olan insanın dünyadaki varoluşunu çaresizce anlamlandırma ve meşrulaştırma çabasını dillendirmeleridir.

Varoluşçuluk, en temelde insan denen varlığın varoluşunun anlamını/anlamsızlığını sorgulaması ve bunu yaparken anonim bir insan topluluğuna değil her bir bireyin kendisine, kendi varoluş mücadelesine seslenmesi ve insanları kendi hayatlarını sorgulamaya sevketmesi açısından bugün aslında hepimizi ilgilendirmektedir. Bugün hepimizi ilgilendirmektedir diyorum çünkü “neden buradayım, ne yapıyorum ben bu hayatta, nereye gidiyoruz yahu?” diye heralde herkes hayatında en az bir kere düşünmüştür, bu rahatsız edici düşünme edimini devam ettirsin veya ettirmesin. Hepimizi ilglendirmesinin bir diğer nedeni ise sorulmuş ve sorulabilecek bütün felsefi soruların en başında yer alan soruyu varoluşçuluğun ortaya atmış olmasıdır; o da insan hayatının anlamı ve gerekliliğidir. Albert Camus Sisifos Söyleni adlı denemesine bütün felsefi sorunların içinde en önemlisinin “intihar” olduğu teziyle başlar. Zira hayatın yaşamaya değer olduğu gösterilmediği ve intihar reddedilmediği sürece diğer felsefi sorular anlamını bir nevi kaybedecektir.

Dinler olsun siyasi ideolojiler olsun hep insanın dünyaya ilişkin bilgisini tamamlamak ve bu birbirini takip eden olaylar dizisini anlamlı bir düzene koyma ve dünyada kendini evinde hissetme ihtiyacının sonucu aslında. Nasıl ki bir romanı okurken herhangi bir olay olduğunda hemen nedenini hatırlamaya çalışıyor, kahramanların anlamlandıramadığımız davranışları bizi rahatsız ediyorsa ve muhakkak bir son ve kitabın yazımınında anlamlı bir amaç bekliyorsak bu dünyada yaşayan bizler de aynı okuma pratiklerini kendi hayatlarımıza uyguluyoruz. Ama insanoğlunun şu dünyadaki binlerce yıllık serüveni, yazılmış onca kitap, ortaya atılmış onca felsefi ve bilimsel teori ve inanılmış onca din bu anlama çabasını hala tatmin edememiş, zira ortada hala cevaplanmamış tonla soru var.


Sartre & Camus

Albert Camus de Fransız varoluşçuluğunun bir temsilcisidir ama onun duruşunu Yazgı filmine de esin kaynağı olan Yabancı romanı ve ayrıca Sisifos Söyleni bağlamında saçma felsefesi açısından ele almak bana daha doğru gibi geliyor. Camus’ye göre hayatın anlamı açısından ortada zaten anlaşılacak bir şey yok, varsa da bizim bunu anlamamız, anlamı bulmamız mümkün değil. Yani bütün bu çabalar aslında insanın kendini rahatlatmak, anlamsız bir hayata anlam tayin ederek içindeki yok edici endişeden ve umutsuzluktan kurtulma yollarından başka şeyler değil. Camus’ye göre saçma denen durum dünyanın verili konumunda yatmıyor; dünyayı anlamaya ve onda bir mantık bulmaya çalışan insanla insana kendini kapatan ve onu sadece anlamsızlıkla karşılayan dünya arasındaki çelişkide yatıyor.

Yani Camus’nün Sisifos Söyleni’nde belirttiği gibi saçma, aslında insanın içinde bulunduğu saçma durumun bilincinde olması demek. Peki bu durumu absürd kılan da ne? İnsanın içinde bulunduğu durumu absürd kılan şey dünyayla arasındaki çelişik hissiyatla bitmiyor, insanın bu anlama çabasının imkansızlığının farkında olması ve buna rağmen bundan vazgeçemeyecek olduğunun da bilincinde olması gerekiyor. Tabii Camus burada vazgeç uğraşından, kendini öldür demiyor. Saçma felsefesinin güzelliği de burada açığa çıkıyor aslında: Bir yandan hayatın anlamsızlığını kabul ederken diğer yandan intiharı ve ümidi (hayatı katı bir dürüstlükle yaşamamızı engelleyeceği için) reddetmesinde ve yerine başkaldırıyı ve özgürlüğü ve tutkuyu koymasında.

Varoluşçu bir bakış açısından yola çıkarak Camus diyor ki insanoğlunun belirlenmiş bir özü ve bu dünyanın daha önceden tayin edilmiş bir düzeni yok. Yapayalnızsın, uyman gereken kurallar yok ve kendi özünü, varolma nedenini yaratmakta özgürsün. Hayatın anlamsız olduğunu bilerek yaşamaya ve endişeye yenik düşmeden imkansızı gerçekleştirmeye çalışmakta yatıyor Camus’nün başkaldırı dediği şey ve Camus bu anlamda hepimizi birer Sisifos olarak görüyor. Tanrıları kızdıran Sisifos bir kayayı tekrardan düşeceğini bile bile sonsuza kadar bir tepeye çıkarmakla cezalandırılır. Ama Camus Sisifos’u mutlu olarak tasarlamamız gerektiğini söyler, çünkü varolmanın gerçek anlamı saçma olduğunu bilerek direnmekte, imkansız olan karşısında yılmamakta yatmaktadır. Bu anlamda verili bir özümüz olmadığı ve kendi kurallarımızı kendimiz koymak zorunda olduğumuz için aslında Sartre’ın deyimiyle hepimiz özgürlüğe mahkumuz. Bu insanı derin bir endişeye götürdüğü için de bunu inkar edip birilerinin bizim yerimize karar vermesini bekliyoruz, bu anlamda ilahi dinlere inanış insanın acı gerçekle yüzleşmesini engellemesi, onu içindeki endişeden kurtarması ve ölümden sonraki dünyada bütün sorularının cevaplarını verme vaadiyle insanları ümitlendirmesi bakımından insanoğlunun en büyük kurtarıcısı olmuştur.

Öte yandan Camus’nün çağrısı ise Nietzsche’ninkiyle ortak: Dünyanın felaket bir yer olduğunu ve bizlere sadece acı sunduğunu bil ve onu öyle kucakla. Dünya sana sırtını dönse de, anlamı ardında sırlansa da peşinden koşmayı bırakma. Çünkü insanın özgürlüğü imkansız olana başkaldırıda ve imkansız olanı elde etme tutkusunda yatar. Eğer hayatın ve yaşamanın bir anlamı varsa veya yaratılacaksa da bu ancak imkansızdan doğar.


" Taşrayı sevmiyorum, ürkütüyor beni. Bir de taşrada bataklıklarda ölüler yüzer. Çukurlarda ve deliklerde. Adamın biri kızın cesedini bir çukura atar. Ceset çürür, balçığa dönüşür. Cesedin yattığı yerde çiçekler açar. Tohumlar çiçekten başka yerlere uçar. Ve arı çiçeği emer. Ve bal yapar. Sonra da kızın ailesi dükkandan balı satın alır. Böylece aile kızını yer. " *


"New Zealand’s fourth most popular guitar-based digi-bongo acapella-rap-funk-comedy folk duo." Bu Flight of the Conchords grubunun kendini tanımlamasıdır.
Kimdir peki bunlar?
Jemaine Clement ve Bret McKenzie adlı Yeni Zelandalı iki gencin 1998de kurdukları gruplarıyla öncelikle 2002de ülkelerinde sahneye çıkarak başlayan hikayeleri ülke çapında meşhur olduktan sonra BBCnin de dikkatini çekti ve bunun sonucunda ikili 2005 yılında BBC radyo 2de kendi programlarını yapmaya başladı.Grubun radyo programının İngiltere sonrası ABD de ilgi çekmesi üzerine HBO tarafından 2007de yaz dönemi için Flight of the Conchords'un dizileri çekildi.



İkili dizide aslında bir nevi kendilerini oynuyorlar.Yeni Zelandadan Birleşik Devletlere gelip Flight of the Conchords adlı gruplarıyla konserler verip ünlü olmaya çalışan Bret ve Jemaine'nin başından geçen absürd olaylar dizinin esas konusu.İkili dışında grubun menajeri Murray,grubun tek hayranı olan Mel ve tefecide çalışan arkadaşları Dave dizinin yan rollerini oluşturuyor.Dizide konuya adapte edilmiş olan şarkılarına ayaküstü çektikleri mini kliplerde çok hoş.Gülme efektinin olmaması ve bildiğimiz alışık olduğumuz sit-comlar gibi izleyiciyi -işte espri geliyor- beklentisine sokmaması,dev bütçeli akıl almaz binbir kurgunun döndüğü yapımlardan daha basit bir kurguya sahip olması işlerinin tutmasında büyük etken.Yaptıkları işi bir nevi bağımsız film tadında müzikal dizi olarak da tanımlayabiliriz.Bret ve Jemaine yaptıkları işte o kadar çok eğleniyorlar ki fransızca bilmeden yaptıkları fransızca şarkı nasıl bir güvene sahip olduklarının ayrıca göstergesi.

Dizi de ayrıca Yeni Zelanda üzerinden yapılan Amerikan toplumuna eleştiriler de gayet yerinde.Zira bize gösterilen toplumun göçmenlerden uzak kaldığı bir nevi kahramanlarımızın dışlandığı.Gruptan ayrılan Bret'in sadece tabela taşıma işi bulması aynı şekilde göçmen olan arkdaşları Dave'in tefeci de çalışıyor olması göçmenlerin ekomonik açıdan dışlanmasına dikkat çekiyor. (bknz; çoğu Amerikan yapımı dizi ve filmde taksici veya market işletenlerin göçmen olması)Zira sosyal açıdan da Yeni Zelandalı olmaları ve İngilizceyi aksanlı kullanmaları da onlar için bir sorun fakat bunların eğlenceli absürd olaylar içinde bir şekilde anlatılıyor olması sonucu pek göze batmıyor.



İlk sezonun beklenenden fazla başarı getirmesi sonucu 2.sezonu da çekilen Flight of the Conchords'un 3.sezon çekimleri için albüm çalışmalarının bitmesi bekleniyor.Grubun ayrıca 2008 yılında en iyi komedi albümü olarak 'Distant Future' ile kazandıkları Grammy ödülü de var.

Grup hakkında bir nevi bilgi olması için en çok sevilen şarkılarından Business Time'ın dizide kullanıldığı sahnenin videosu -----> tıkla

Deney, bilim adına bir oyun olarak başlar. Yirmi adam; iki hafta; 4000 Mark para uğruna bir oyun oynarlar. Oyun yapay olarak oluşturulmuş bir hapishanede insanın saldırgan davranışlarının araştırılmasıdır. Sekiz kişi gardiyan, on iki kişi mahkum olur. Mahkumlardan kurallara uymasını isteyen gardiyanlar bunu sağlamak için şiddet uygulamak dışında her şeyde serbesttir. Oyun oynanmaya başlar ve olaylar karışık boyutlara ulaşır. Hem de çok karışık.

Sinema türleri dendiği zaman yıllardır süregelen bir tartışma vardır: Bir filme korku ya da gerilim dememiz için ne olmalı? Bu iki tür her zaman karıştırılır. "Korku" diye lanse edilerek serileri çekilmiş filmler örnek olarak gösterilir hep. Söz konusu bu iki tür olduğu zaman "Bu budur." anlayışı hakimdir sinemada. Das Experiment yani Türkiye'de ki gösterim adıyla Deney, "gerilim" türünün en başarılı örneklerinden biri. Ve tek başarısı da bu değil. 1971 yılında yapılan ve 'Stanford Hapishane Deneyi' olarak adlandırılan gerçek bir olaydan uyarlama aynı zamanda. Bu deneyde sıradan insanlar bir süreliğine bir hapishanede gardiyan ve mahkum rollerini alarak birlikte yaşamış, bilim adamları da onların davranışlarını gözlemlemişti. Kısa sürede kimliklerini benimseyen ve mahkumlara şiddet uygulamaya başlayan gardiyanlara karşı mahkumlar da örgütlenmiş, çıkan olayların büyümemesi amacıyla deney yarıda kesilmişti. Film bu hikayeyi ana hatlarıyla alıp günümüz Almanya'sına başarıyla taşıyor.


Tarek Fahd başlangıç olarak karşımıza kendini arayan bir taksi şoförü olarak çıkar. Taksisinde gazeteleri karıştırken bir "deney" ilanı görür. 4000 mark cazip gelir ve başvurur. Ondan sonra Tarek Fahd'ın yaşamı hakkında daha fazla bilgiye ve bu deneye katılmasındaki asıl amacın ne olduğunu öğrenmeye başlarız. Tarek Fahd karakterini Alman sinemasının en önemli aktörlerinden biri olan Moritz Bleibtreu canlandırıyor. Fatih Akın'ın I'm Juli ve Solino filmlerinde de başrol olarak gördüğümüz Bleibtreu, Das Experiment'de ki üstün başarısıyla seyircisinden bir kez daha takdir kazanıyor.


Her bir sahnesinde gerilimi en uç noktasına kadar hissettiğiniz bu filmde, her şeyden önce insanların baskıyla neler yapabileceğini görüyoruz. Para ve heyecan için küçük odalara tıkılan onca insanın olmuş gibi yapmaktan çok olduklarını görüyoruz aslında. Güçsüz bir insanın gücü keşfetmesini, arkadaşı dahi olmayan bir insanın daha da acizleşmesine kadar ilerliyor hikaye. Kısacası Das Experiment, türünün en başarılı örneklerinden biri ve mutlaka izlenesi.


Haberci kişilik ben bir anket haberini iletmek istiyorum sizlere.
Ülkenin sayılı sinema dergilerinden 'Sinema' dergisi 15. yılına girmiş bu günlerde. Bu 15 yılın hatrına bi anket yapma kararı almışlar. Konu şöyle: 1994 ile 2009 yılları arasında çıkmış '15 Yılın En İyi Filmleri'...
Anket için bu linki tıklamanız şart!

Ve şimdi de sözü biraz şeytan'dan açalım.Mübarek şeytan!Çünkü bu işin içinde yeri var,yaşadığım kadar kesin.Şeytan, eğer onu iyi tanıyorsam, 'İçgüdülerinize inanmayın, sezgilerinizden sakının!' diyendir. O,bizim insan kalmamızı ister ; fazlasıyla insan. Eğer bir düşüşe sürükleniyorsan, devam etmeye zorlar. Seni tepeden aşağı yuvarlamaz; yalnızca uçurumun kıyısına itekler. Ve orada, onun insafına kalırsın. Onu iyi tanırım çünkü sık karşılaştık. İpin üzerinde yürürken seni izlemeye bayılır. Ayağını dolaştırır ama düşmene izin vermez.

Sözünü ettiğim onun içindeki şeytanlık elbette. Ve, Tanrım yardım et, onu bu denli çekici kılan da buydu. Ruhu benim için melek gibiydi; kişiliği ise, en azından gösterdiği kadarıyla şeytani. Kendime sık sık onun nelerden oluştuğunu sordum. Ve her gün farklı yanıtladım bunu. Irkla, çevreyle, kalıtımla, savaşla, yoksullukla, vitamin eksikliğiyle, sevgi eksikliğiyle, akla gelebilecek herhangi bir şeyle ya da her şeyle açıkladım onu. Ama hiçbiri yeterli olmadı o sanki bir 'insolite'ti.(olağandışı) Peki ben onu neden bir kelebek gibi iğnenin ucuna takmak zorundayım? Kendisi olması yeterli değil miydi? Hayır! Hayır yeterli değildi. Daha fazla, ya da daha az bir şey olmalıydı. Elle tutulur, anlaşılabilir bir şey olmalıydı.

Ve bune kadar aptalca geliyor: benim dışında herkes onun 'ne mal olduğunu' biliyor gibiydi. Benim içinse bir bilinmeyendi. Kendimi iyi tanıdığımdan bunun da kadınlarla aramdaki alışılmış durum olduğuna inanmaya çalıştım. Ulaşılmaz olanı nasıl da severim! O, bölünemeyen sayılar gibiydi. Karaköküde yoktu. Yine de, söylediğim gibi, başkaları onu okuyabiliyorlardı. Aslında, bana da anlatmaya çalışıyorlardı. Boşuna! Hep açıklayamadığım bir artan kalıyordu..."
Henry Miller-Insomnia






Türkiye’de “barış” belki de ilk kez bu kadar hararetli biçimde tartışılıyor. Savaşın koyu gölgesinde hep birlikte “barış”ı konuşmayı öğreniyoruz.1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla Documentarist – İstanbul Belgesel Günleri, arşivindeki barış temalı filmlerden oluşan bir seçkiyi Hollanda Başkonsolosluğu’nun işbirliği ile yeniden seyirciyle buluşturuyor. “Barışa Adanmış Filmler” başlıklı seçkide, dünyanın dört bir köşesindeki savaş/barış deneyimlerini anlatan, benzer süreçlerden geçmiş toplumların tanıklıklarını yansıtan yedi önemli belgesel yer alıyor. Barışı inşa etmeye başlamak için öncelikle geçmişle yüzleşmek gerektiğini, kalıcı bir barışın geçmişte yaşanan acıların inkarından değil onunla hesaplaşmaktan, unutmaktan değil hatırlamaktan geçtiğini gösteren filmler bunlar.

Hepsi de dünya çapında ses getirmiş ödüllü belgesellerden oluşan yedi filmlik seçki, 1-2-3 eylül 2009 tarihlerinde beyoğlu’nda hollanda başkonsolosluğu’na bağlı tarihi kilise union church’te ücretsiz olarak gösterilecek. seçkide yer alan filmler şunlar:

Burma vj: kapalı bir ülkeden haberler (Burma vj-reporting from a closed country), Anders ostergaard, 2008, 85’, Danimarka

Uluslararası festivallerde bugüne kadar 25’e yakın ödül toplayan bu olağanüstü film, 2007 yazında burma’da yalınayak sokakları arşınlayan binlerce budist rahibin önderliğinde başlayıp rejim tarafından kanlı biçimde bastırılan protesto dalgasının kameralarla kayda geçirilme hikayesini anlatılıyor. Dünya kamuoyu, ülkede neler olup bittiğini, internet üzerinden yurtdışına gönderilen bu görüntüler sayesinde öğrenebiliyor… “burma vj” tanklı tüfekli resmi otoriteler karşısında kameranın etkili bir silah gibi kullanılmasına dair çarpıcı bir örnek.

Film hakkında daha ayrıntılı yazılmış bir yazı: http://thelepermessiah.blogspot.com/2009/07/burma-vj-kapal-bir-ulkeden-haberler.html

Cenin’in kalbi (Heart of jenin) Marcus vetter, leon geller, 2008, 89’, Almanya

12 yaşındaki filistinli ahmet, 2005 kasım’ında plastik bir silahla oynarken israilli bir asker tarafından vurularak öldürülür. babası, oğlunun organlarını israilli çocuklara bağışlamaya karar verir. film, oğlunun ölümüyle hayata dönen bu çocukları teker teker ziyaret eden babanın bu dokunaklı yolculuğunun hikayesi… son derece insancıl, savaşın en acımasız ortamında bile barışa şans tanınabileceğini gösteren, geçen sene dünyanın hemen her ülkesini dolaşarak ödül üstüne ödül toplayan bir film

Film hakkında daha ayrıntılı yazılmış bir yazı: http://thelepermessiah.blogspot.com/2009/07/das-herz-von-jenin-heart-of-jenin.html

Grozni rüyası (Grozny dreaming) Fulvio mariani ve mario casella, 2008, 95’, İsviçre

Çeşitli kafkas cumhuriyetlerinden gelen müzisyenler ve ortak bir düşü paylaşan orkestra şefinden oluşan bir oda orkestrası, bu cehennem bölgesinde turneye çıkmaya ve barışçı bir şekilde bir arada yaşanabileceğini kanıtlamaya çalışır. Plana göre grozni’deki konser, turnenin son durağı olacaktır. acaba bunu başarabilecekler midir? müziğin kimlikler üstü niteliğine ve birleştiriciliğine dair destansı bir öykü…

Film hakkında daha ayrıntılı yazılmış bir yazı: http://thelepermessiah.blogspot.com/2009/07/grozni-ruyas-grozny-dreaming.html

Kayıp vatan (His lost land) Koert davidse, 2008, 53’, Hollanda

1958 yılında 6 yaşındaki frits sahertian korkunç bir kıyıma tanık olur; Hollanda’nın güneyindeki bir molük kampında polis altı sığınmacıyı katleder. Bu olay hayatının geri kalanında berlirleyici olur… sömürge döneminde onlarla işbirliği yaptıkları için, hollanda ordusunun çekilmesi ile birlikte endonezya’dan kaçarak hollanda’ya yerleştirilen molük’lerin bu ülkedeki acılı tarihini mercek altına alan bir belgesel.

Gülüyor muyum görmek için (To see, if i’m smiling)- Tamar yalom, 2007, 59’, İsrail

Yine bol ödüllü bir film; bu kez, 18 yaşına gelmiş genç kızların zorunlu askerlik hizmetine alındığı tek ülke olan İsrail’den… bu genç kızlardan bir kaçının orduda iki yıl boyunca yaşadıklarını anlatan belgesel, erkeklerin arasında kadın asker olarak kendi kimliklerini korumanın ne demek olduğuna, filistinlilere çektirilen acılara tanık olurken içine düştükleri ahlaki ikilemlere ve yaşadıkları travmaya ayna tutuyor.

Eve dönüş (Finding home) - Christopher daley, 2006, 25’, Belçika

Abd ordusundan kıdemli bir denizci, körfez savaşı’nda, balkan’lardaki çatışmalarda ve en son irak savaşı’nda hizmet verdiği 19 yıllık aktif görevinin ardından emekliliğe ayrılmak üzeredir. Film, kahramanın doğduğu kasabaya doğru yol alırken geçmişi arkada bırakma çabasını ve yalnızlığını anlatıyor. ne var ki savaşın etkileri beklenmedik anlarda kendini yeniden gösterecektir.

Bad blue boys - Branko schmidt, 2007, 28’, Hırvatistan

Savaş sonrası Hırvatistan’ında, cephede savaşmış eski askerlerin topluma uyum sağlamasının zorluğunu anlatan bir film. Vahşi kapitalizmin gölgesinde hızlı bir değişim geçiren ülkede, onların yaşadığı travmayı anlayacak, onlara kulak verecek çok az insan vardır. Derdini sadece görüntülerle anlatmayı başaran bu kısa ve etkileyici belgesel, sessiz bir çığlık gibi içimize işliyor…

Gösterim programı:

1 eylül, salı:
18:00 kayıp vatan
19:30 grozni rüyası

2 eylül, çarşamba:
18:00 gülüyor muyum görmek için
19:30 cenin’in kalbi

3 eylül, perşembe:
18:00 bad blue boys + eve dönüş
19:30 burma vj

Filmler, Hollanda başkonsolosluğu’na bağlı tarihi kilise union church’te ücretsiz olarak gösterilecek.

http://www.documentarist.org/

KONUK YAZAR: Abdullah Tarık ÇAKIR
http://thelepermessiah.blogspot.com/


# Diğer Konuk Yazarlar #

Rob: Hangisi önce geldi; müzik mi,sıkıntı mı? Çocukların şiddet dolu filmler izlemesinden endişe duyuluyor.Şiddet kültürünün etkisinde kalacakları düşünülüyor.Kimse çocukların kalp yarası,dışlanma,acı,sıkıntı ve kayıplarla ilgili binlerce şarkı dinlemesinden endişe duymuyor. Sıkıntılarım olduğu için mi pop müzik dinledim? yoksa pop müzik dinlediğim için mi sıkıntı bastı? açılışı fonda 13th Floor Elevators'dan "You're Gonna Miss Me" adlı şarkıyla ve bu sorularla yapan 'High Fidelity', Nick Hornby'nin aynı ismi taşıyan edebi eserinden uyarlama bir yapım.Yönetmenlğini Stephen Frears'ın yaptığı oyuncu kadrosunda John Cusack (Rob),Iben Hjelje(Laura),Todd Luisio (Dick) ve Jack Black'i (Barry) barındıran 2000 yapımı bir film.

Tür olarak duygusal komedi diyebiliriz ama türünün klasiklerinden genel anlamda farklı bir yapım.İlişkileri konu alan filmler genelde kadınların gözünden ve kadınların yaşadıkları baz alınarak anlatılır. Kadınların hisleri,ayrılığı nasıl kabullendikleri,kadınlar arası diyaloglar vs.Bu nedenle de erkeklerin ilişki sonrası durumlarını esas olarak konu alan yapım sayısı azdır. High Fidelity sevgilisi tarafından terkedilen Rob'un hayatında ki ilişkileri sorgulayarak neden her seferinde terkedildiğini araştırmasını,araştırırken aynı zamanda Laura ile yeniden birleşmeye çabalamasını konu almış.Bu sorgulamaları daha çok seyirciye konuşarak yapıyor ve sizi de bir nebze filmin içine çekiyor.Ama filmin ilgi çekici olan yanı konu dahilinde olan hayatını belirli evrelere ayırdığı Top 5 ilişkiler serisi ve Top 5lerin diğer alanlarda da özellikle müzik alanında yapıyor olması.




Rob'un sahibi olduğu Championship Vinyl adlı plak dükkanı ve bu dükkanda çalışan Barry ve Dick'in müşterilerle ve aralarında yaptıkları müzik muhabbetleri,dükkanda çalınan şarkılar,daha çok Umut Sarıkaya karikatürlerinde rastlayabiliceğiniz hayattaki ince detaylar filmde fazlasıyla mevcut.


Rob'un karakteri göz önüne alındığında çoğu erkek kendinden mutlaka birşeyler bulur. Terkedildikten sonra eski defterleri açma,nerde yanlış yaptığını sorgulama,sevgilisini yeni erkek arkadaşıyla hayal etme,tavlama yöntemi olarak flört ettiği insana kaset çekme (gerçi çok gerilerde kaldı, biz zor yetiştik buna),hayatta herşeyi (geçmiş-gelecek) sıralandırma ilk akla gelenlerden.Özellikle seks konusu o kadar çok önemlidir ki eski sevgiliye sorulan ''o mu daha iyi ben mi?'' sorusuna alınan ''henüz ilişkiye girmedim ama onunla uyumak seninle uyumaktan daha huzurlu'' cevabı bile sonraki sahnede sevinçten dolayı We Are the Champions şarkısı eşliğinde dansa sebebiyet olabiliyor.


Romantizm zırvalarıyla süslenmemiş olması,esas karakter Rob'da insanın kendinden birşeyler bulması,göze hitap ettiği kadar kulağa da hitap eden bir yapım olması( filmde bahsi geçen 70 civarında şarkı var) ve film bittiğinde insanın kendi hayatıyla ilgili çeşitli Top 5ler yapma isteğinin önplana çıkıp,filmde bahsi geçen şarkıları arama işine koyulma nedeniyle benim nezdimde yapımı en iyi ilişki anlatan film yapıyor.

Torba Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi.O kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?

Hacı: Bak koçum! Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer...heh! Bizim olanlar ya da olmayanlar... Hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün... Sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer... Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.




Suatı hayata bağlayan iki şey vardır ;futbol ve mahallenin güzel kızı Nurten.Babasından azar işite işite sürdürdüğü amatör futbol kariyeri ve herkesten gizlediği, içinde beslediği aşkıyla yaşama bağlanır Suat.

Mektuplar yazar, yazdığı mektuplara gözyaşlarını akıtır.Delikanlıya yakışır şekilde yaşar aşkını.Mahallenin o saf,naif kültüründen kopmadan taşkınlık yaratmadan kapı önlerinde yolunu gözler , onun olmasını bekler sevdiğinin.Bir gülücük mutlu etmeye yeter Suatı ve o gülücükle torba değil panter olur Suat.Lakin Nurten'in hiçbirşeyden haberi yoktur ve nadir olan konuşmalarında da her 'suat abi' dediğinde daha bir içlenir,köşesine çekilir Suat.Çünkü Suat anlatamaz derdini,utanır,sıkılır kendi hayal aleminde yaşar aşkını ama en nihayetinde bilir sevenlerin birbirlerine 'abi-abla' diyerek hitap etmediklerini.

Gün gelir takıma yakışıklı forvet Serkan transfer edilir.Mahallenin güzel kızı Nurten ilk gördüğü anda vurulmuşur Serkana.İdmanları izleme nedeni vardır artık Nurtenin.Küçük mahalledir sonuçta,öğrenir bir şekilde Suat bunu da.Ama dedim ya delikanlı adamdır Suat.Sevmeyi bildiği gibi çekip gitmeyi de bilir.Berduşlarla yata kalka alışır bu duruma , ilerde onun gibi olucağını bildiği Hacı alıştırır Nurtenin artık olmadığına belki de hiç olmadığına.Suat ise temelli olarak sevdiğinin düğününde anlar 'kapalı dükkana kira ödediğini',onca zaman içinde tek başına bir aşk yaşadığını.


İki tutkusu vardı Suat'ın.Biri yenge olmuş diğeri zor durumdadır.Aşkını kalbine gömer Suat, takımına odaklanır , Hacı abisinden miras takımın yükünü omuzlarında taşır sırtı yere gelmez.

Lig biter Esnafspor üst lige çıkar profesyonelleşir,mahallenin amatör topçularına yol gözükür.Suat artık takım arkadaşlarıyla vakit buldukça sokak arasında top oynuyordur ve semtin çocuklarına futbolu öğretmeye çalışırken anlar hayatın fena halde futbola benzediğini.

''Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir, değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur.Hayatta böyle değil mi?... İstediğin kadar yetenekli ol iyi bir takımın yoksa havagazı, mantarlarsın. Hayat futbola fena halde benzer... ''

Fertility Hollis :Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz.Radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz.Hayatın hiç süprizi kalmadı.Hep aynı şeyler olup duruyor. Tekrarlar...Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük.Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbirşey hatırlamazken,komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz.Hepimizin belli başlı hedefleri aynı.Hepimizin korkuları aynı.
Chuck Palahniuk / Survivor



'Network'

''...ve bir kahramanın ne kadar bela içinde olursa olsun, merak etmeyin, sadece saatinize bakın; bir saatin sonunda kazanacağını söyleriz.Size duymak isteyeceğiniz her türlü boktan şeyi söyleriz. Biz burda ilüzyon yapıyoruz yahu! Bunların hiç biri gerçek değil! ama yine de siz insanlar orada oturuyorsunuz, günlerce, gecelerce, yediden yetmişe, tüm renklerden ve mezhepten insanlar... Tüm bildiğiniz biziz. Burada çevirdiğimiz ilüzyonlara inanmaya başladınız. Bu tüpün (televizyon) gerçek ve kendi hayatlarınızın gerçek dışı olduğuna inanmaya başladınız. Tüp size ne emrederse onu yapıyorsunuz! Tüp gibi giyiniyorsunuz, tüp gibi yiyorsunuz, çocuklarınızı tüp gibi yetiştiriyorsunuz, hatta tüp gibi "düşünüyorsunuz"! bu toplu çılgınlık, sizi manyaklar! tanrı adına, siz insanlar gerçek olansınız! ilüzyon olan biziz! şimdi televizyonlarınızı kapatın. Onları şimdi kapatın. Hemen şimdi kapatın. Kapatın ve bırakın kapalı kalsınlar! Tam cümlemin ortasına geldiğim anda kapatın şu televizyonlarınızı!'' Howard Beale / Network (1976)

1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur.


Truman Capote rolünde Philip Seymour Hoffman'u, çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee rolünde de Catherine Keener'i gördüğümüz bu film için, sadece gerçek bir hikayeden uyarlama ya da biyografi dememiz yetersiz kalır. Philip Seymour Hoffman'a üstün performansından ötürü 2005 yılında En İyi Erkek Oyuncu oscarını getiren, aynı zamanda da 4 oscar adaylığı da bulunan film için, sinemaya "yansıtılmış" en başarılı hikayelerden biri dersek yanlış olmaz.

Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.


Philip Seymour Hoffman'ın tavırları ile adeta Truman Capote'u yaşattığı Capote filminde, başlangıç olarak etkilendiği bir olaydan kendine hikaye çıkartmak isteyen adamı görüyoruz. Zamanla cinayet zanlıları bulunup tutuklandıklarında ve Truman Capote Perry Smith ile karşılaştığında, olayların akışının farklı bir yöne gittiğini görüyoruz. Yabancı olarak gördüğü, ama tanıdıkça sanki yıllardır aynı hayatı yaşıyormuşcasına farklı bir bağ ile bağlandığı Smith için: "İkimiz onla aynı evde büyümüş gibiyiz. O arka kapıdan kaçmış, ben ise ön kapıdan." diyor Truman Capote. Buna rağmen üzülüp kendi yerine koyduğu ve bir tek onun "insan" olarak gördüğü Perry'e karşı o kadar da dürüst olmuyor. Ve filmin sonunda, vicdanıyla hırsı arasında sıkışmış bir adamın çırpınışlarını görüyoruz.

"Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür."
Truman Capote

Yolda yürürken her5metredebir elime imsakiye veren biri çıkıyor. Tam "yeter ulan!" dedim ki birine, o sırada aklıma bu geldi. Hani ben de her gün tavsiye bi film sunsam, okuyucu da bunu yese dedim. iyi mi ettim bilmiyorum ama ilk 5 günün filmleri bunlar. Varsa ilerideki günler için tavsiyeniz, bekliyorum. Mümkünse benim seçkilerim kadar fazla durağan olmasınlar. Zaten millet gergin.




- Absurdistan / Veit Helmer ( Almanya )

- Diarios de motocicleta ( The Motorcycle Diaries ) / Walter Salles ( Arjantin )

- Je vais bien, ne t'en fais pas ( Don't Worry, I'm Fine) / Philippe Lioret ( Fransa )

- Reconstruction / Christoffer Boe ( Danimarka )

- Soom / ( Breath ) Kim Ki Duk ( Güney Kore )


demek inanç böyle sömürülüyormuş.

Anton Chigurh: What's the most you ever lost on a coin toss?


No country For Old Men
filminin en gergin sahnelerindendir kendisi.


Malum Hollywood'un başı çektiği sinema sektöründe diğer kıtaların yapımları çok fazla ilgi çekici olmazsa özellikle takip edenler dışında pek bilinmez.Kore sineması da 90ların ortalarından itibaren dikkat çekici eserler ortaya koymaya başlamıştır.Hollywood'da son dönemde birçok Kore yapımı filmin yeniden uyarlanması da bunun ispatı niteliğinde.Son dönemde Hollywood yapımcıları tarafından yeniden uyarlanan Kore yapımı filmlerden başlıcaları My Sassy Girl,A Tale of Two Sisters(The Uninvited ismiyle) ve 2010da gösterime girmesi beklenen Oldboy.Kullanılan dil,tepkilerin farklı oluşu , insanların yaşayış şekli olarak kendine has bir yapısı olması Kore sinemasının kurgu ve anlatımda öne çıkan yönleri.Ülkenin dışa açılmış en önemli yönetmeni hiç kuşkusuz Kim Ki-Duk.Bir nebzede olsun Nuri Bilge Ceylan'a benzetilebilir.Korede yaptığı işler fazla ilgi çekmesede ülke dışında hatrı sayılır bir kitlesi vardır.Kim Ki-Duk filmlerinde özellikle sembol kullanımı,duyguların sözsüz ifadeleri önemli yer tutar.2006 yapımı Shi Gan (Time) ise yönetmenin bu özelliklerinden uzak bir yapımdır.Filmi kısaca tanımlayacak olursak;

Paranoya,aşk,kıskançlık,estetik ve alışkanlık kavramları filmde ön plana çıkar.


Time'da tüketim toplumunda mekanikleşen insanın, 'zaman' içinde herşeyi tüketen insanın aşkı da tüketmesi ve tükenen aşka çözüm ele alınmış.2 yıldır birlikte olan Seh-hee (Ji-Yeon Park) ve Ji-woo (Jung-woo Ha) arasında başlayan kavgalar Seh-hee'nin sevgilisinin artık sahip olduğu yüzden sıkılmaya başladığını düşünmesi ve bunun neticesinde ortadan kaybolmasıyla film izleyiciyi kendine çekiyor.Şehir hayatının artık içine işlemiş olan yeniyi daha çabul elde etme,uzun ilişkilerde zaman zaman kendini gösteren 'sıkılma' kavramı ve aşkın giderek yerini var olan duruma alışmış olmaya bırakması sonucu gelinen noktayı bizlere sunuyor Time.Hepimizin ilişkilerinde sahip olduğu kaygılardan biridir sıkılmak.Karşımızda ki insanın bizden sıkılmış olabiliceği,bizi bırakabiliceği veya aldatabiliceği kaygısı ilişki içinde her daim vardır.Film de bu kaygı neticesinde ortadan kaybolan Seh-hee'nin estetik ameliyatla yüzünü değiştirmesi ve 6 ay boyunca ortalıkta gözükmeyerek sevgilisinin karşısına farklı bir kimlikle ortaya çıkması,geçen zaman içerisinde durumu kabullenmiş olan Ji-Woo'nun da bu 'yeni' tanıştığı kişiyle aşka yelken açması olarak özetlenebilir.Biz 'zaman'ı daha çok Ji-Woo'nun gözünden izliyoruz.Sonuç olarak hastalıklı denebilecek derecede paranayoklaşma sonucu girilen estetik müdahale ve sonrası bir takım endişeleri kısa sürelik de olsa rafa kaldırabilir fakat kalıcı çözüm olmadığı aşikardır.


Yapımla ilgili kişisel fikrim ise Kim Ki Duk'un fiziksel değişimin insana uzun vadede pek mutluluk getirmeyeceğini ve bu yönde yapılan kişisel değişimlerin bir döngüye giriceği,aşkın fiziksel yönler dışında daha çok ruhsal boyutta olması gerektiğini bizlere çok güzel bir dille anlattığı yönünde.Son söz izleyin bu filmi.