Oscar ödüllerinin arifesinde senenin iddaalı yapımları arasındaki ilk çekişme Altın Küre'de gerçekleşir ve genellikle Altın Küre'yi kazanan yapımlar Oscar ödül törenine eli daha sağlam bir şekilde girer.Bu seneki Altın Küre ödülleri de 17 Ocak Pazar akşamı Beverly Hills'de sahiplerini bulacak.George Clooney'nin başrolünü oynadığı 'Up In The Air' 6 dalda,müzikal olan 'Nine' ise 5 dalda ödüle aday olarak yapımlar arasında öne çıkıyorlar.(kanımca Up in the Air pek de abartıldığı gibi değil )

Altın Küre için yapımlar kapışadursun Sigara Yanıkları olarak bu ödül töreni için bir yarışma düzenlemeye karar verdik.Kategoriler fazla olduğu için sadece filmler ,Tv dizileri ve en iyi yönetmen kategorileri içinde yarışma yapmaya karar verdik.Toplamda 8 dalda ödüle yakın bulduğunuz adayları size soruyoruz.Öyle kuru kuruya da yorumlarınızı almıyoruz 8 dal içinde en iyi dereceyi yapan arkadaşımıza da Lola Rennt/Run Lola Run filminin ambalajında açılmamış dvdsini hediye edeceğiz.


Kurallar:
Fıkra1: 2 veya daha çok kişi arasında eşitlik halinde ilk yorum yapan kazanır.
Fıkra2: Sallamak serbesttir.
Fıkra3: 18 yaş sınırı vardır.
Fıkra4: Sigara Yanıkları yazarları veya yazarların 1.dereceden akrabaları yarışmaya katılamazlar.Katılsalar bile ödül talebinde bulunamazlar.



Adaylar

En İyi Film - Dram

  • Avatar
  • The Hurt Locker
  • Inglourious Basterds
  • Precious: Based on the Novel Push by Sapphire
  • Up in the Air


En İyi Film – Müzikal veya Komedi

  • (500) Days of Summer
  • The Hangover
  • It's Complicated
  • Julie & Julia
  • Nine


En İyi Yönetmen

  • Kathryn Bigelow - The Hurt Locker
  • James Cameron - Avatar
  • Clint Eastwood - Invictus
  • Jason Reitman -Up in the Air
  • Quentin Tarantino - Inglourious Basterds


En İyi Animasyon Filmi
  • Cloudy with a Chance of Meatballs
  • Coraline
  • Fantastic Mr. Fox
  • The Princess and the Frog
  • Up


En İyi Yabancı Film
  • Los abrazos rotos
  • Baarìa
  • Das weisse Band - Eine deutsche Kindergeschichte
  • La nana
  • Un prophète


En İyi Televizyon Dizisi – Dram
  • "Big Love" (2006)
  • "Dexter" (2006)
  • "House M.D." (2004)
  • "Mad Men" (2007)
  • "True Blood" (2008)


En İyi Televizyon Dizisi – Müzikal veya Komedi
  • "Entourage" (2004)
  • "Glee" (2009)
  • "The Office" (2005)
  • "Modern Family" (2009)
  • "30 Rock" (2006)


En İyi TV Mini Dizi
  • Georgia O'Keeffe (2009) (TV)
  • Grey Gardens (2009) (TV)
  • Into the Storm (2009) (TV)
  • "Little Dorrit" (2008)
  • Taking Chance (2009) (TV)

42. SİYAD Ödülleri bu yıl 31 Ocak akşamı sahiplerini bulacak. Bu senenin adaylıklarına bakıldığında, Vavien 11 adaylıkla göze çarpıyor. Salkım Hanımın Taneleri'nden sonra 11 kategorinin hepsine aday olan tek film oldu. Vavien'i 8 adaylıkla Reha Erdem'in Hayat Var'ı takip ediyor. Hayat Var'da başrol erkek ve önemli yardımcı kadın oyuncu bulunmadığını düşünürsek adaylık bazında Vavien ile aralarında pek fark kalmamış gibi gözüküyor, en azından benim için öyle. Diğer en iyi film adayları ise İki Dil Bir Bavul, Pandora'nın Kutusu ve Süt.


Bütün adaylıklar şöyle;

En iyi film:
Hayat Var, İki Dil Bir Bavul, Pandora’nın Kutusu, Süt, Vavien

En iyi yönetim: Reha Erdem (Hayat Var), Semih Kaplanoğlu (Süt), Yağmur-Durul Taylan (Vavien), Yeşim Ustaoğlu (Pandora’nın Kutusu), Derviş Zaim (Nokta)

Senaryo: Reha Erdem (Hayat Var), Yılmaz Erdoğan (Neşeli Hayat), Engin Günaydın (Vavien), İnan Temelkuran (Bornova Bornova), Yeşim Ustaoğlu, Sema Kaygusuz (Pandora’nın Kutusu)

Kadın oyuncu: Nesrin Cavadzade (Dilber’in Sekiz Günü), Tsilla Chelton (Pandora’nın Kutusu), Elit İşcan (Hayat Var), Binnur Kaya (Vavien), Nergis Öztürk (Kıskanmak)

Erkek oyuncu: Erdem Akakçe (Karanlıktakiler), Öner Erkan (Bornova Bornova), Mert Fırat (Başka Dilde Aşk), Engin Günaydın (Vavien), Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)

Yardımcı kadın: Derya Alabora (Pandora’nın Kutusu), Övül Avkıran (Pandora’nın Kutusu), Büşra Pekin (Neşeli Hayat), Damla Sönmez (Bornova Bornova), Serra Yılmaz (Vavien)

Yardımcı erkek: Erdal Beşikçioğlu (Hayat Var), Kadir Çermik (Bornova Bornova), Settar Tanrıöğen (Vavien), Mustafa Uzunyılmaz (Mommo: Kız Kardeşim), Onur Ünsal (Pandora’nın Kutusu)

Görüntü yönetimi: Özgür Eken (Süt), Florent Herry (Hayat Var), Levent Semerci, Vedat Özdemir (Nefes), Gökhan Tiryaki (Vavien), Ercan Yılmaz (Nokta)

Müzik: Mazlum Çimen (Nokta), Fairuz Derin Bulut (Acı Aşk), Reşit Gözdamla (Hayatın Tuzu), Erkan Oğur (Mommo: Kız Kardeşim), Attila Özdemiroğlu (Vavien)

Kurgu: Reha Erdem (Hayat Var), Orhan Eskiköy, Thomas Balkenhol (İki Dil Bir Bavul), Bora Gökşingöl (Vavien), Çiçek Kahraman (Gölgesizler), Levent Semerci, Erkan Erdem (Nefes)

Sanat yönetimi: Eren Akay (7 Kocalı Hürmüz), Ömer Atay (Hayat Var), Nilüfer Çamur Giritlioğlu (Kıskanmak), Naz Erayda (11’e 10 Kala), Elif Taşçıoğlu (Vavien)

En iyi belgesel: 5 No’lu Cezaevi, Ölüm Elbisesi: Kumalık, Şairin Ölümü, 100 Bin Kişiydiler, Ziyaretçiler

En iyi kısa film: Cennette de Ölüm Var, 2932, Köy, Üçte Bir, Yazlık



Tahmin yapacak olursam.

En iyi film: Hayat Var
En iyi yönetim: Reha Erdem (Hayat Var)
Senaryo: Yeşim Ustaoğlu, Sema Kaygusuz (Pandora’nın Kutusu)
Kadın Oyuncu : Binnur Kaya (Vavien) / Elit İşcan (Hayat Var)
Erkek Oyuncu: Öner Erkan (Bornova Bornova)
Yardımcı Kadın: Derya Alabora (Pandora’nın Kutusu)
Yardımcı Erkek: Onur Ünsal (Pandora’nın Kutusu)
Görüntü Yönetimi: Florent Herry (Hayat Var)
Müzik: Adayların çoğunu izlemedim
Kurgu: Reha Erdem (Hayat Var)
Sanat Yönetimi: Elif Taşçıoğlu (Vavien)

Bildiğiniz gibi ülkemizde 2010 yılı Japonya yılı olarak kutlanıyor.2010 yılının dostluk ilişkilerini güçlendirmek adına Ertuğrul Fırkateyni'nin Japonya'ya ziyaretinin 120.yılına denk gelmesini de kültürel tanıtım için bir araç olarak kabul edebiliriz. Japonya yılı mevzusunun içini doldurmak adına da ülke çapında çeşitli etkinlikler yıl boyunca sergilenicek.Biz işin sinema kısmına gözatalım.

2010 yılının Japonya yılı olması vesilesiyle www.tr.emb-japan.go.jp uzantılı sitede ülkemizde yıl boyunca düzenlenicek olan etkinliklerle ilgili geniş bilgi yer alıyor.6 yıldır düzenli olarak Ocak ayında Japon Filmleri Festivali düzenleniyordu.Bu sene 15-17 Ocak tarihleri arasında G-Mall sinemalarında Japon toplumunu tanımak amaçlı 7 filmin ücretsiz olarak gösterimi yapılacaktır.


Tarih:15 Ocak 2010 Saat: 18:30
Film
:Sevgili Doktor/Dear Doctor
Yönetmen
: Miwa NISHIKAWA (Filmin yönetmeni gösterime katılacaktır)

Tarih:16 Ocak 2010 Saat:13:30
Film
:Yamazakura - Yaban Kirazı Çiçekleri
Yönetmen
: Tetsuo SHINOHARA

Tarih:16 Ocak 2010 Saat:16:00
Film:Ashita No Kioku/Yarının Anıları
Yönetmen: Yukihiko TSUTSUMI

Tarih:16 Ocak 2010 Saat:19:00
Film:Gururi No Koto/Etrafımızdakiler
Yönetmen: Ryosuke HASHIGUCHI

Tarih:17 Ocak 2010 Saat:13:30
Film:Ashita No Watashi No Tsukirikata/Nasıl Kendim Oldum
Yönetmen: Jun ICHIKAWA

Tarih:17 Ocak 2010 Saat:16:00
Film:Yûnagi No Machi Sakura No Kuni/Dün Hiroshima'da, Bugün Hiroshima'da
Yönetmen: Kiyoshi SASABE

Tarih17 Ocak 2010 Saat:19:00
Film:Tsurugidake:Ten No Ki/Zirve “Nirengi Taşı Kayıtları”
Yönetmen: Daisaku KIMURA


Cem Yılmaz ismini sinemayla birlikte zikretmeye başladığınızda karşınızda hemen iki fikir adamcığı belirir. Bunlardan bir tanesi "Kesin çok komik bir filmdir. Yine gülmekten kırılacağız" beklentisinde olan, diğeri ise uzak durmaya çalışan şahıs ve "Aman! Cem Yılmaz kim, sinema kim? Gitsin stand-up yapsın" der. Elbette ki bu iki görüşün dışında kendine bir koltuk ayarlamaya çalışan ademoğulları da vardır, ama genel olarak bu iki görüşün baskın olduğu bir gerçek. Bu yazıyı kaleme alan kişi ise, bu iki genellemeden uzak kalmaya çabalayarak geçtiğimiz hafta ilk gişe gününde Cem Yılmaz'ın son filmi Yahşi Batı'yı izlemek için sinema salonunun birine gitti.

Yahşi Batı'yı öncelikle tipik bir "Türkler yanlış zamanda yanlış yerde olsa ne olurdu" mizanseni şeklinde yorumlamak mümkün. Cem Yılmaz bunu daha önce malumunuz olduğu üzere GORA'da Sultanahmet esnafı Arif Işık'ı Uzay'a ve yine AROG'da aynı karakteri ilk çağlara göndererek yapmıştı. Bu kez ana karakterimiz değişmiş. Arif Işık'ın yerine Aziz Bey var. Peki Aziz Bey ne derece Cem Yılmaz figürü olmaktan öte? Orası tartışılır işte. Evet, Aziz Bey karakteri de klasik Cem Yılmaz güldürüsündeki bir tipleme olarak güldürüyor sizi, ama insan bir yandan da, bu tipleme filmdeki karakterden ziyade sanki Cem Yılmaz'ın stan-up gösterilerindeki bir karakter gibi diye düşünüp duruyorsunuz. Bundan önceki Arif Işık karakteri de öyleydi tabii. Bu bağlamda o da eleştirilebilir, fakat GORA öncesi Cem Yılmaz'ın kendisi bu film "Türkler Uzay'da" esprisinden yola çıkılarak yapılmıştır diye belirtmişti. Yani yılların mizah dergisi geyiğini, kendi gösterilerinde de defalarca anlattığı için sinemaya giden seyirci zaten, bu beklentiyle bakıyordu o tiplemeye. Cem Yılmaz'ın bu kez hadiseyi Osmanlı Devleti zamanında değerlendirmesi ve farklı bir senaryo ile karşımıza çıkması haliyle Aziz Bey figürü acep değişik midir? sorusunu akıllara getiriyor ama Aziz Bey'den ziyade Cem Yılmaz'mış gibi algılanıyor. Bu elbette ki filmin genelinin eleştirisi içerisinde bir yerinden tutularak bütün filmi yerden yere vuracak bir etmen değildir, ama mühüm bir noktadır.


Türklerin yanlış zamanda, yanlış yerde olması dedik. Peki, bu nasıl resmedilmiş? Öncelikle bir itirafta bulunmak gerekirse gerek kostümler, gerekse de görsel açıdan film hayli tatmin edici. Hiçbir karede "burası olmamış", "bu ne ya, saçmalık" gibi nidalar atmanız mükün değil. Filmin senaryosu belki sizi sinemada oturduğunuz koltuktan alıp, Vahşi Batı'daki kasabanın ortasına koyacak düzeyde değil, ama planlar, çekimler ve genel olarak o dönemin tasviri oldukça hoş. (emeğe saygı hakkaten). E tabii, filme Cem Yılmaz'ın elinin değmesiyle bazı Western klişelerine (yerde sürüklenen çalı topağı gibi) gülümseten bakış açısıyla yaklaşıyorsunuz. 1800'lerin sonlarının İstanbul'undan Vahşi Batı'ya yolu düşen Aziz ve Lemi Bey'lerin hikaye boyunca hadiselere dönemin Osmanlısı gözüyle yaklaşmalarının yanı sıra zaman zaman da günümüz İstanbul'una dönük imaları insanı bayağı gülümsetiyor. Bilhassa Ozan Güven'in canlandırdığı Lemi Bey karakteri ilgi çekici. Yukarıda Cem Yılmaz'ın canlandırdığı Aziz Bey karakteri eleştirisinin tam zıttı bir durum var Ozan Güven'in tiplemesinde. Yepyeni bir karakter çıkartmış yine Ozan Güven. Ve Cem Yılmaz'la karşılıklı oynadığı her filmde o havayı yakalayabiliyorsunuz.


Filmdeki oyunculuklara dair çok daha olumlu konuşabileceğimiz sadece bir isim var ne yazık ki. O da tabii ki Zafer Algöz. Kasabanın dalavereci Şerifi rolünde hem Ali Şen'e hem de Vahi Öz'e saygı duruşunda bulunuyor. Ve baştan sona -oyunculuk anlamında- filmi alıp götürüyor. Bu sebepten olsa gerek Demet Evgar ve Uğur Özkan biraz sönük kalıyorlar yanında. Yine de Demet Evgar için erken konuşmamak da gerek. Cem Yılmaz'ın bundan sonraki filmlerinde daha çok ön plana çıkması mümkün olabilir. Zira Cem Yılmaz'ın Demet Evgar'ın filmdeki performansını övdüğünü görünce, herhalde bundan sonraki projeler için de onu düşünecektir diye yorumlamak mümkün. Bu sebeple, Yahşi Batı'daki görüntüsüyle Cem Yılmaz filminin en zayıf halkası olmuş demek abartı olur herhalde. Cem Yılmaz'ın da bir gördüğü olsa gerek ki beğenmiş. Neden bu kadar takıldın Demet Evgar'a? diyecek olan çıkarsa, ondan daha iyi işler çıkarmasını beklediğimi söyleyebilirim. O potansiyel kendisinde ziyadesiyle mevcut.

Filmin geneli için eleştirilecek yanları var tabii. Birincisi, hikayenin ortaya çıkmasına neden olan meşhur elması sanki çok üstünkörü sunmuşlar. Yani filmin bazı yerlerinde karakterlerin rekabetine öyle çok takılmışlar ki, "yahu bu adamlar neyin peşindeydi?" diye sorusu aklınıza bile gelmiyor. İkinci olarak filmin ilk yarısının ortalama bir Cem Yılmaz filmi için hayli yavan aktığını söylemek mümkün. Gittiğim sinemada filmi yarıda bırakanlar olmadı ama duyduğum kadarıyla bu başka sinemalarda olmuş. Bunun sebebi de büyük beklentiyle gelenlerin bahsettiğim yavanlığı hayalkırıklığıyla karşılamış olmaları. Bir başka ve en çok konuşulan mevzuya gelirsek, film denildiğini gibi bol küfür içeriyor (her şeye rağmen Racep İvedik serisine göre oldukça masum bir filmdir). Küfürler güldürmüyor mu? Zaman zaman çok güldürüyor tabii. Açıkçası "filmde çok küfür var" şeklindeki olumsuz eleştirileri kaale almamanızı öneririm. Hayatın her anında ve nerdeyse her şeye küfür eden bir milletin sinema salonundaki küfürden rahatsız olması komik. Hadi bunu bir televizyon yapımı için söyleseniz makuldur ama sinema başkadır. Böyle eleştiri olmaz. Şu dense tabii daha anlaşılır olur; acep Cem Yılmaz da "Recep İvedik'ini küfürlerinin gişe başarısındaki rüzgarı"na mı kapıldı? Bunu iddia edene tamamen haksızsın demek zor. Lakin filmdeki küfürlerin daha çok mizah dergileri kıvamında olduğunu belirtmek lazım. Zaten bu filmi beğenen ve beğenmeyenleri de mizah dergisi kültürüne yakın olanlar ve uzak olanlar diye değerlendirmek gerek. O kültüre yakınsanız filmdeki küfürler rahatsız edici gelmez, çoğuna da zamanlamasını başarılı bularak rahatlıkla gülersiniz. Aksi şekilde bakıyorsanız, sinema salonunu taş olmuş bir şekilde terk etmeniz mümkündür.


Filmin genelindeki esprilerin ise ince espriler olduğunu ve bunu ancak ince görebilenlerin tebessümle karşılayacağı da ayrı bir gerçek.

Filmin müzik seçimleri gayet iyi. Yönetmene de olumsuz anlamda bir şey demek doğru olmaz. Vasatın üstünde bir iş çıkardığı kesin.

Filme dair sağda solda rastlamadığım, fakat en çok konuşulması gereken şeyin aslında filmde bol bol yer alan "Oryantalizm" göndermeleri olduğu kesin. Cem Yılmaz'ın bunu ısrarla, defalarca yapması onun bu konuya ne kadar taktığını ve bu konudan ne kadar çok dertli olduğunun göstergesi olsa gerek. Tekrar tekrar bu mevzunun hikayede gündeme getirilmesi rahatsız edici değil. Keza tipik Western mevzularına değinmesi de kaçınılmaz olmuş. Detayları yakalayanlar da o kısımları eğlenceli bulacaktır.

Son olarak iki konuya daha değinmek gerek. Cem Yılmaz bu filmi eleştirenlerin sıcakkanlı ve çığır kelimelerini kullanmalarını istemişti. O zaman biz de sevdiğimiz biri olan Cem Yılmaz'a uyalım. Filmin genelindeki atmosfer gayet sıcakkanlı. Takip ederken kendinizi dışlanmış hissetmiyorsunuz, yukarıda yazdığımız sebepten kasabanın havasını adeta teneffüs ediyorsunuz. Lakin bu filmin Türk sinemasında çığır açıp açmayacağı tartışmalı bir konudur. 30 yıldır çekilmeyen Törkiş Western filmlerine yeniden gaz vermeyi başarabilirse ama en azından bu bakımdan tekrar kapıyı açmış olduğu söylenir.

Bahsetmek istediğim diğer ve son konu ise hem bir sinemasever hem de bir Cem Yılmaz hayranı olarak kendisinden GORA, AROG ve Yahşi Batı gibi komedi türünde değerlendirilebilecek filmler yerine, Her Şey Çok Güzel Olacak ve Hokkabaz gibi komedi-dram türünden filmler izleyebilmek.

Velhasıl kelam büyük beklentiyle yaklaşmayanlar hoşça vakit geçirebileceği iki buçuk saat vaad ettiği bir filmdir Yahşi Batı. Aksini yaşama konusunda tereddütleri olanlar ise 1 yıl beklesinler ve filmi Televizyonda sansürlü bir şekilde izlesinler.


Uzakdoğu dünyasına daldığınızda içinden çıkmak istemeyeceğiniz masalsı anlatımlardan biridir I'm a Cyborg, But That's OK.Kısa tanımı ile varoluş amacının peşinden koşan robot kızın, perşembe'yi bile çalan tavşan çocuğa gönlünü kaptırmasının hikayesi...


Annesinin başka erkekler için kendisinden vazgeçmesi Cha Young-goon'da büyük bir travma oluşturmuştur.Kendini robot zannetmeye başlayan Cha Young-goon akıl hastanesine yatırılır.Kendini robot zanneden ve kalbi yerine bir çift ampül olan,sık sık şarj olması gereken,mouse (donanım olan mouse) besleyen Cyborg kız tamamen robot olmasını engelleyen merhametinden arınmalıdır ve bu sayede Park Il-sun ile tanışır.Sürekli dişlerini fırçalayan, küçüle küçüle hiçliğe karışmaktan korkan,insanların ruhlarını çalan Park Il-sun'un tek amacı kendi varoluş amacı olan çalma eylemini gerçekleştirmek ve böylece ona yardım etmektir.

Karakterlerin kişisel özellikleri dışında aralarında bağı tanımlayacak olursak ilk bakışta aralarında bir menfaat ilişkisi olan sıradan iki insan tanımlaması yapılabilir.Fakat menfaat ile başlayan arkadaşlık en nihayetinde fedakarlık ve iyiliğin öne çıktığı yalın bir aşka dönüşmektedir.Özellikle günümüzde menfaatin,çıkarın kısmen işin içine karıştığı aşk sanırım en yalın haliyle bir akıl hastanesinde yaşanabilirdi. Yönetmenin akıl hastanesinde aykırı iki karakterle bu duyguyu anlatmaya çalışması belkide bundandır.Sonuçta iki kişinin arasında olan ve tanımlayamaycağımız bir duygudur aşk.Bu nedenle de hikaye pek alışık olmadığımız farklı bir dünyada yaşanıyor olsada mekan değil,duygu önemlidir.Diğer yandan detaylar filmde çok önemli bir yer tutuyor.Her hastanın faklı bir hayat hikayesinin karakterleri olması,Park Il-sun'un küçülerek hiçliğe karışmaktan korkması, vücuduna pirinç megatron yerleştirmesi, Cha Young-goon'un varoluş amacının peşinde koşması ve robot olmasına yarıyacak olan 7 alternatif günah.

7 günah:
- merhamet göstermek
- üzgün olmak
- sönük ve hareketsiz olmak
- tereddüt etmek
- boş hayaller kurmak
- suçluluk hissetmek
- minnettar olmak




Her bir günaha baktığımızda esasında bizi insan yapan olgulardır.Hissizleşmek ve daha fazla kin gütmemek amacında Cha Young-goon.Kişisel mutluluğunun cevabını robot olmakta bulması ve merhamet dışında tüm günah saydığı olgulardan uzak durması azminin göstergesi.Varoluş amacına ulaşmaya çalışması kadar merhameti öldürememesi de insancıl değerleridir.Belki dış görünüş olarak robot olmaya yeterli olmayabilir 7 günah lakin bunlar gittiğinde insandan geriye ne kalır?

Filmin yönetmeni Chan-Wook Park Uzakdoğu sinemasının tesadüfi başarılar kazanmadığının en büyük kanıtıdır. İntikam teması üzerine çekmiş olduğu üç filmin (Sympathy for Lady Vengeance, Oldboy,Sympathy for Mr. Vengeance) barındırdığı şiddet ve sertlik dozajı,adının bunlarla anılmasından sonra bambaşka bir yelpazede aşkı farklı diyarlarda anlatmaya çalışması ve başarılı olması sınırları zorladığına işaret.I'm a Cyborg, But That's OK'de kullandığı renk ve karakter özellikleri biraz da Tim Burton filmlerinden çıkmış hissiyatı uyandırıyor.İzleyiciler için Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmiyle tavana vuran farklı tanımlamarla romantik filmin kurgulanması ve izleyicinin bu yapımlara ilgi göstermesi bu yapımda da etkisini sürdürüyor ve farklı yapımlarla da sürdürecektir zira Meg Ryan'ın oynadığı bol klişeli romantik filmler etkisini yitireli çok oluyor.


Polis Şefi:-Kim bu Keyser Söze?

Verbal:-Söylendiğine göre Türkmüş.Babasının Alman olduğu söylenir.Kimse onun gerçek olduğuna inanmaz.Kimse onunla direk olarak çalışan, onu tanıyan ya da gören birini bilmez. Kobayashi'ye göre herhangi biri Söze için çalışabilirdi.Bilemezsin bu da onun gücüydü.Şşeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış...

Polis Şefi
:Pek sen Keyser Söze'nin varlığına inanıyor musun Verbal?

Verbal:Keaton şöyle derdi: "Tanrı'ya inanmıyorum ama ondan korkuyorum".Bense Tanrı'ya inanıyorum ama tek korktuğum şey Keyser Söze'dir.

C'est Arrive Pres de Chez Vous(Man Bites Dog) şiddetle,katil olmakla alakalı sahte belgesel (mockumentary) türünde bir yapım.Amacı bir seri katilin günlüğünü oluşturmak.Filme isim olarak seçilen Man Bites Dog oldukça manidar.Bu sıkça kullanılan 'adamın köpeği ısırması' deyimi filmin ana unsUru olan haber yapma isteğine dikkat çekiyor çünkü seri katilin günlüğünü kamerayla tutan bir ekip vardır.Filmin orjinal ismi ise 'olay sizin oralarda oldu' gibi bir anlam taşıyor ki seri katilin rahatlıkla kimselerin dikaktini çekmeden adam öldürmesiyle alakalı.

Film başladığı ilk andan itibaren seri katil rolünü oynayan Benoît Poelvoorde'in etrafında seyrediyor.Günlük yaşayışı dışında kimi zaman para kimi zaman ise zevk uğruna adam öldüren Benoit'in mimariden sanata kadar uzun bir yelpazede seyreden bilgi birikimi kültürlü olduğu hissini uyandırıyor.Sıradan bir kişiliğe sahip olan Benoit'in olağan şüpheli gözüyle görülmemesi,ailesinin onun hakkında çok iyi konuşması filmin çıkış noktasını oluşturuyor.Bu şekilde şiddetin herkesten gelebiliceği gerçeği vurgulanıyor. Sonuçta gazete ve televizyonda denk geldiğimiz katiller belirli bir prototip oluşturmazlar.Esas korkmamız gerekenin bu olduğunu vurguluyor film.Benoit evine giridği yaşlı kadın ile çok iyi anlaşıyor ve o anda kadın ona tamamen güveniyor,güvenmekle hata ediyor.Rutinlikten sıkılması ve kurbanlarını farklı yöntemlerle öldürme isteği de Benoit'in işine olan saygısı.

-Şiddeti şiddet doğurur

Man Bites Dog'da da kullanılan kamera unsuru ile filmi farklılaştırma anlayışı ilk olarak 'Peeping Tom''da ele alınmıştır ki 2009'un en çok konuşulan filmlerinden Paranormal Activity'de aynı yolu izlemiştir.Bu şekilde izleyiciyi suça tanıklık etme olanağı sunuyor.Hayatlarımız sonuçta reality show'larla içiçe geçiyor.Televizyonların özelleştirilmesi sonucu şiddet hayatımıza daha çok girmeye başlamıştır.Gün içinde onlarca şiddeti önplana çıkaran programlar ,savaşları, bombalamaları evimize kadar taşıyan haber ajansları,bir dönem popüler olan gözetleme evleri... Bunların herbiri zihnimize medya aracılığıyla yüklenmiş kirlilikler.Suçlar görsel medya ile o kadar çok meşrulaştırılıyor ki seri katil olan Benoit'in hayatını çeken ekip bir süre sonra röntengcilikten suç işleyen pozisyona geçebiliyor.Benoit ile birlikte girdikleri evde önce toplu tecavüz ve sonra Remy'nin röportajı yapan adam olmaktan katil olmaya terfi etmesi gibi.Suçla bu kadar çok içiçe kalırsan suçu işleyen tarafa geçmen daha kolay olur.


Öte yandan Benoit'in karakterini ele almak gerek.Benoit arkadaşları ve ailesi tarafından sevilen,sempatik,kadınlarla arası iyi olan,mimarlığa,edebiyata kısaca sanata ilgi duyan entellektüel bir kişilik.Yani karşımızda suça meyilli,hastalıklı,şiddet eğiliminde birisi olduğundan söz etmek güç.Haneke'nin Funny Games filmindeki Paul ve Peter karakterleri gibi dış görünüş ve donanımı ile iyi insan güveni vemektedir.Şiddeti bir nedene bağlamamak gerektiğine dikkat çekiliyor.İyi yetişen, çocukluğunda travma yaşamayan Benoit'in seri katil olması önemsiz ayrıntılarla bezeli çünkü öldürdüğü insanlarda belirli bir kıstas yoktur.Bize genel olarak sunulanın aksi bir durum.Sonuçta izlediğimiz çoğu filmde katil rolünü oynayanlar ya hastalıklı,şiddete meyilli oluyorlar veyahut çocukluk travmaları onları şiddete yönlendirmiştir.Benoit ise aksine herhangi birini öldürebilir ve bunun için de bir nedene ihtiyacı yoktur.

Filmin oyuncuları Benoît Poelvoorde, Rémy Belvaux ve André Bonzel yapımda kendilerini canlandırmışlar.Benoit seri katil görevini üstlenirken,Andre kameraman,Remy ise röportajı yapan kişiyi oynuyor.Üç belçikalı öğrencinin kendi emekleriyle yaptıkları film çok düşük bütçesine rağmen Cannes'tan ödülle dönmeyi başarmıştır.Yer yer rahatsız etse bile yapım derdini çok net bir şekilde anlatıyor.













Avupa'ya kaçak işçi olarak kapağı atıp yeni bir hayat kurmak adına iyi kötü bir işte çalışmak bir dönem bu ülke vatandaşlarının en büyük isteklerinden biri idi.Vasıfsız işçi sınıfının Anadolu'dan Almanya'ya uzanan bir dolu hikayesi vardır.Kurnaz bir aracı ve saf işçilerin(belki de tek umutları olduğu için böyle) arasında yaşananlardan kesit sunan komedi filmi Banker Bilo'da tek fark Almanya değil de İstanbula getirerek bu dolandırıcılığı yapmaları idi.Keşke kaçak işçi olarak bu umuda tutunan mültecilerin sonu bu komedi filmi gibi olsa fakat daha gerçekci olanını Tunç Okan Otobüs filminde anlatmaya çalışmıştır.

Tunç Okan ilk yönetmenlik denemesinde farklı bir konuyu ele almaya çalışmış ve vasıfsız işçilerin yaşadıkları zorlukları anlatmaya çalışmış ve kültürel uçurumu bazen gerçekçi bazı sahnelerde ise üzerine vurgu yapmak adına abartılı bir şekilde sunmaya çalışmıştır.1975 yılında çekimleri tamamlanan film dönemin şartları gereği yasaklanmış fakat 1977 yılında gerekli izinleri alarak gösterime girmeyi başarmıştır.Yasaklanma sebebi ise Türklüğe hakaret olarak algılanabilicek sahnelerin ve anlayışın filmin geneline hakim olması idi zira 'Türk'ün Türkten başka dostu yoktur' deyiminin tersine çıkarları uğruna kaçak işçilerden faydalanan aracı ve büyük patronlarda Türktür.Herşeye rağmen gerçekleri geçte olsa görmek onları yok saymaktan daha iyidir.

Anadolu'dan kalkan bir otobüste 9 ayrı umut vardır.Her birinin gideceği yer aynıdır,benzer hayallere sahiptirler ve oldukça saf insanlardır.Aracı olarak onları Almanya'ya götüren şoförün Stockholm meydanında onları otobüsün içinde bırakarak ceplerinde son paraları almalarını bile pek sorgulamıyorlardır.İnanıyor,belkide inanmak istiyorlar o an.İnançlarını yitirdikleri an bile bunu kendilerine söylemekten çekiniyorlar.Stockholm meydanında bir otobüs ve içinde dokuz yabancı.Her biri yeni bir hayatın peşinde fakat otobüsten dışarı adım atmaya cesaretleri yoktur.Şehrin esas sahipleri evlerine çekildiğinde,meydan onlara kalıcak şekilde ıssızlaştığında ancak kendilerini otobüsten dışarı atabilicek cesarete kavuşmuşlardır.Tek tük gördükleri insanlarda,bu insanların aralarındaki ilişkilerde kendilerine bir kez daha yabancılaşır bu insancıklar.İnsacık diyorum çünkü entegre olmaya çalıştıkları topluma bir yerinden tutunup adapte olmaya çalışmaları onları bu konuma iticektir.Bazen 2.sınıf insan muamelesini biz yaratırız ve kahramanlarımız bilmedikleri topluma ayak atarak insancık olmayı önceden kabul etmişlerdir.İki ayrı dünya çarpışmıştır ve bundan etkilenen azınlıkların olması en olası olandır.Zira batı toplumunun yaşayış biçimi ve insani duyguları tüketim anlayışı bunlara yabancı birini o an boşluğa itecek düzeydedir ki kahramanlarımızdan biri İsveçte o dönemde insanların cinsel açlığı ne şekilde bastırdıklarını gösteren bir mekanda gözlerini kırpmadan etrafı izlemektedir.Aynı insanlar kendilerini medeni,ileri görüşlü görürken etrafına şaşkın şaşkın bakıp et çalan kahramanımıza 'pis,iğrenç' demeleri onu barbar olarak nitelendirmeleri göreceli medeniyeti yansıtıyor.Bir başka sahnede aracı olan kişinin pasaport kontrolünde suçlu olabiliceği şüphesi pasaportta yazan vatandaşlıktan çıkarılıcak anlama bakar.Türk isen suçlu olabilirsin ve yapılıcak müdahele kişisel özgürlüğe engel olan aramalara varabilir.Acı gerçek ise bu şüphelerin gerçekte doğru olması.Suçludur o aracı rolünü oynayan kişi,sesini çıkarmaya hakkı yoktur.Belki o sahnede Alman polisine sövmek gelebilir içimizden lakin o imajı yaratmış olmakta hiç mi suçlu değilizdir?


Diğer yandan esas kahramanlarımız halen geceleri şehri anlamaya çalışan yabancılardır.Sabah olmadan otobüste olmaları gerekir şehrin esas sahiplerinden kaçmaları gereklidir.Gece çöp kovalarından buldukları bir parça ekmeğe muhtaç şekilde halen neden otobüste saklandıklarını veya ne zamana kadar saklanıcaklarına dair birşey bilmeden yaşamaya çalışmaktadırlar.Birbirlerine söyleyecekleri tek bir söz veya aracıya sövecekleri tek bir küfür dahi yoktur.Kaybolan arkadaşlarını dahi merak etmiyorlardır.İçine düştükleri çıkışı olmayan boşlukta her gece dönüp duruyorlardır ve her dışarı çıkış beraberinde yeni farklılıkları keşfetme ve onlardan kaçmayı getiriyor.Umut her ne kadar umutsuzluğa dönüşmüş olsa da teslim olmak istemiyorlar.Halen bu yeni dünyaya ayak uydurabilicekleri düşüncesinde otobüste aracıyı bekleme günleri devam eder.Herşeyin son bulduğu bir an vardır elbet.Polise karşı çaresizlikleri otobüsten çıkartılmaya çalıştıkları sırada bile orada kalmak için direnmeleri hayallerine son bir kez tutunma çabası belkide.Kendilerine açıklayamadıkları gerçekliğin başkaları tarafından yüzlerine vurulması belki de onları otobüsten inmemeye, direnmelerine neden oluyor.Otobüs dediğin memleket içinde memleket olmuştu onlar için ve polisler zorla çıkarmasa o memlekette ölümü bekleyebilirlerdi.



Bu alanda yapılmış esaslı bir çalışma var aslında.. "Futbol ve Sinema" kitabının yazarı Tunca Arslan, 150 yerli ve yabancı filmden bahsetmiş eserinde. Biz tabii ki, onun gibi uzun uzun anlatmakla uğraşmayacağız burada, işin içinden çıkamayız zira. Daha ciddi bir araştırmayı okumak isteyenlere elbette ki onun yazdığı kitabı öneriyoruz. Bense daha çok netten araştırdığım, mümkün mertebe aklıma gelen filmler üzerine bu yazıyı yazdım. Fazla detaya girmeden, kısa cümlelerle anlattık eserleri. Yoksa dediğim gibi, işin içinden çıkmak çok zor olurdu. Arada atladığım, sizlerin çok önemsediği bizim yazmayı unuttuğumuz filmler vardır. Onlar için de kusurumuz affola diyorum..

Elimizden geldikçe, dilimiz döndükçe bahsetmeye çalıştık filmlerden işte.. Daha önce Flying Dutchman de bazı filmlerden bahsetmişti blogunda. O yazıdan da feyz aldığımızı belirtelim..

Filmleri herhangi bir kronolojik sıralamaya tabii tutmadan, kafamıza estiği şekilde listeledik. Bunu da söylemiş olayım.

***

Filmlerden bahsetmeye başlamadan önce, futbol ve sinemaya dair hoş lakırdılar eden bazı ünlü isimlere söz vermek lazım.. Noktasına virgülüne dokunmadan tabii..

Ümit Efekan: "Futbol yaşamdaki o kadar çok şeyle bağdaşıyor ki.."

Serdar Akar: "Futbolun arkasında olan olayları, siyasi destekleri, çözebilirsiniz ama sahadaki futbolun verdiği seyir zevkini çözemezsiniz".

Memduh Ün: "Sinema mı, futbol mu? Her şeye rağmen futbol".

Tunca Arslan: "İnsanoğlunun yeryüzü yolculuğundaki tüm güçlü duyguları beyazperdede ya da yeşil sahalarda yaşanabilir. Büyük acılar, sevinçler, ihanet, korku, kaygı, mutluluk, güven, intikam, öfke, aşk pişmanlık, yalnızlık... Yaşam denen oyunu kavramak için müthiş ikili.."

***

Green Street Hooligans: (Yönetmen: Lexi Alender) İlk filmde biraz iltimas geçtim. İtiraf edeyim bunu. En uzun uzun anlattığım film bu olacak sanırım. Bendeki yeri çok ayrıdır bu filmin.

Futbol filmleri dedik ama bu film daha çok taraftarlık, ve tribüncülük mefhumu üzerine.

Film, bayan bir yönetmen futbolu ve tribünü nasıl bu kadar iyi işlemiş sorusunu sordurtuyor adama önce. Hobbitliğinden tanıdığımız Elijah Wood var filmde, ve yine tanıdık bir isim olan Claire Forlani.

Elijah Wood bu filmde Amerika'daki okulundan şutlanmış (suçsuz olduğu halde) ve ablasının yanına, İngiltere'ye gelen oğlan kardeşi oynamaktadır. Futbol hakkında bir şey bilmemektedir. Sırf bununla kalsa iyi, bir de futbol kelimesi yerine, her Amerikalının yaptığı gibi "soccer" lafzını tercih etmektedir ki, bu durum İngiltere'de tanıştığı kitlenin hiç hoşuna gitmez.

Yumuşak başlı bir karakter olan elemanımız kendini bir anda West ham United'ın taraftar grubu olan GSE'nin (Green Street Elite) içinde bulur. Taraftar grubuyla maça gitmeye, deplasman yapmaya ve şiddete meyletmeye başlar.

Onun bu halleri, insanın içinde biriken ve kişinin otokontrolü sayesinde gizleyebildiği şiddet eğilimini, ortama göre dışa vurabileceğini ve tabir-i caizse holigan olabileceğini gösterir.

Film boyunca güzel marşlar dinleyebilir, kullanılan aksanı yer yer anlayamadığınız için kafayı yiyebilirsiniz. West Ham-Millwall rekabetine farklı bir açıdan bakmayı becermiş olan bu filmi, ne yapıp edip izlemelisiniz diyelim.. Ve mümkünse orjinal dilinde izleyin. Dublaj rezaletine katlanmayın..

Şunu da söylemekte fayda görüyorum; bu filmin, benim gibi manyak bünyelerde bazen aşırı derecede gaza gelme, eller cepte, fermuar çeneye kadar çekili vaziyette dolaşma gibi egzantrik tribüncü vaziyetlerine bürünmek gibi yan etkileri var. Söylemedi demeyin sonrandan..

The Firm: (Yönetmen: Alan Clarke) 1988 tarihli ve başrolde Gary Oldman'ın olduğu ve taraftarlık konusunu işleyen unutulmaz bir filmdir.

Fever Pitch: (Yönetmen: David Evans) Ünlü yazar Nick Hornby'nin eserinden uyarlanan bir filmdir. Hayatım futbol diyen herkesin izlemesi tavsiye edilir.

El Portero: (Yönetmen: Gonzalo Suarez) Türkçesi kaleci. Carmelo Gomez oynuyor. Vasatın altında bir filmdir.

Bloomfield: (Yönetmen: Richard Haris) Kariyerinin sonuna gelmiş bir futbolcunun hikayesi..

Bend it Like Beckham: (Yönetmen: Gurinder Chadha) Aklımda daha çok Keira Knightley'nin oynadığı film olarak kalacaktır bu film. Hayatımın Çalımı adıyla gösterime girmiştir ülkemizde.

My Name is Joe: (Yönetmen: Ken Loach) Bu filmle ilgili en güzel yorumu Uçan Hollandalı blogunda yapmıştı. Ondan esinlenmiş gibi olacağım ama hakkaten de sadece giriş sahnesi için bile izlenir bu film diyeyim.

Best: (Yönetmen: Mary McGuckian) Sadece George Best demek yeterlidir herhalde.

Two Half Times In Hell: (Yönetmen: Zoltan Fabri) Pele'nin oynadığı Zafere Kaçış filmi, bu filmin yeniden yapımıdır..


Taçsız Kral: (Yönetmen:Atıf Yılmaz) Unutulmaz futbolcu Metin Oktay'ın filmi. Bu filmde Gönül Yazar, Ajda Pekkan gibi ünlü isimlerin yer almasını yönetmene mi, yoksa Metin Oktay efsanesine mi borçluyuz, bilemeyeceğim.

Futboliye: (Yönetmen: Osman Seden) Filmi bilmeyen yoktur herhalde. Osman Seden garip bir yönetmendir. Yönettiği her filmde en az birkaç saniye göründüğü roller verir kendi kendine. Aklıma gelmişken, bunu da söyleyeyim dedim..

There's Only One Jimmy Grimble: (Yönetmen: John Hay) John Hay imzalı bir film. Sihirli Kramponlar adıyla ararsanız, daha kolay bulursunuz.

HillsBorough: (Yönetmen: Charles McDougall) Liverpool-Nottingham Forest F.A. Cup yarı final maçında meydana gelen ve 95 kişinin ezilerek öldüğü faciayı ele alan filmdir.

Shaolin Soccer: (Yönetmen: Stephen Chow) Hemen hemen herkese "Tsubasa"yı hatırlatan bu filmi gülmek için izleyebilirsiniz elbette.

The Football Factory: (Yönetmen:Nick Love) Yine bir tribün filmi. Meraklısının kaçırmaması gerekir. Green Street Hooligans filmiyle kıyaslanır hep..ama bence gerek yoktur. İkisi de çok güzel filmlerdir. Kadıköy'de oynanan bir Galatasaray derbisi için ülkemize gelen, belgesel çeken ve Fenerbahçe tribünün misafir olan Danny Dyer filmin başrollerinden biridir. Bi de Tamer Hassan vakası vardır tabii bu filmde.

Purely Better: (Yönetmen: Mark Herman) "Bundan İyisi Can Sağlığı" adıyla çevrilmiş bu film, Alan Shearer için izlense kâfidir ( bu da Uçan Hollandalı'dan aparılma bir yorum oldu, ama güzel demiş vesselam)

Victory: (Yönetmen: John Huston) Yazının girizgahında afişi olan film. Bu film Türkçe'ye neden "Zafere Kaçış" olarak çevrilmiş derseniz, o da filmin Birleşik Krallık topraklarında "Escape To Victory" ismiyle sunulmasından kaynaklanmakta.. Pele arz-ı endam ediyor filmde bildiğiniz üzere.. ve tabii ki Slyvester Stallone (İtalyan Aygırı) ile Michael Caine abimiz de başrollerde..

Mean Machine: (Yönetmen: barry Skolnick) Türkçe'ye "Sıradışı Sanıklar" tercümesiyle el sallayan bu film neden izlenir? Vinnie Jones vardır.. Bi de Guy Ritchie de yapımcı listesinden bize göz kırpmaktadır.

The Match: (Yönetmen: Mick Davis) 1999 yapımı bu film romantik komedi dediğimiz türden. Konusu ise şöyle; iki İskoç bar takımı kendi aralarında bir maç yaparlar..kazanan diğer takımın barını alacaktır. Arada aşk-meşk davaları da cabası.

Historias de fútbol: (Yönetmen: Andres Wood) 1997 yapımı olan bu filmin konusu içinde futbol geçen üç ayrı hikayeden oluşur.

Hotshot: (Yönetmen: Rick King) Konu basit.. Amerikalı bir futbolcu Pele gibi olmaya çalışmaktadır.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar: (Yönetmen Serdar Akar) Filmi anlatmaya gerek var mı? "Hayat futbola fena halde benzer.."

Go Now: (Yönetmen: Michael Winterbottom) Aşık olduğu kadınla birlikte yaşayan, bir İskoç futbolcu ciddi bir hastalığa yakalanmıştır. Bu hastalık onun hem futbolunu hem de aşk hayatını etkilkeyecektir.. dann... (hep böyle film tanıtım yazıları yazmak istemişimdir..güzel oldu mu?)

Phörpa: (Yönetmen: Khyentse Norbu) 1999 yapımı olan bu film, Tibetli rahipler ve futbol konusunu işliyor.

Gol Kralı: (Yönetmen: Kartal Tibet) Uçan Hollandalı filmin izlenmesi için gerekli olan sebepleri sayarken şöyle demişti, "Birincisinde, kornerde defans oyuncusu nasıl itinayla ekarte edilir, ikincisinde; üst direğe oturularak nasıl auta giden top kurtarılır öğrenebilmek için."

Doğru söze ne denir? Kemal Sunal'ın takım değiştirirken verdiği demeçler unutulmaz..

Ya ya ya Şa şa şa: (Yönetmen: Ümit Efekan) İlyas Salman'ın nadir sevdiğim filmlerindendir.. Bir Kapıcı çocuğunun Fenerbahçe'de futbolculuğa kadar yükselen çizgisinin, birden dibe vuruşunu çok güzel resmeder..Andadolu'dan İstanbul'a büyük ümitlerle gelen, ama bir şey veremeden gerisin geriye dönen her topçu bize bu filmi hatırlatır..

Gmar Gavi'a: (Yönetmen: Eran Riklis) Film, İsrailli bir askerle tutsak aldığı Lübnanlılar arasında futbol sayesinde kurulan gönül köprüsünü konu alıyor.

Die Angst Des Tormanns Beim Elfmeter: (Yönetmen: Wim Wenders) Oldukça garip bir filmdir. Bir yerlerden temin edin ve kesinlikle izleyin. Peter Handke'nin eserinden uyarlamadır..

The Fix: (Yönetmen: Paul Greengrass) 60’lı yılların başında Sheffield Wednesday’li oyuncuların karıştığı şike skandalını konu alan bir TV filmidir.

Goal: (Yönetmen: Danny Cannon) Santiago Munez isimli kahramanımızın hikayesini bilmeyen yoktur herhalde.. Zidane, Beckham, Raul gibi isimler var filmde.

Goal II: Living the Dream: (Yönetmen: Jaume Collet-Sera) Santiago Munez'in hikayesini izlemeye devam. Santiago İngiltere'den İspanya'ya gelir bu filmde..

Goal III: (Yönetmen: Andrew Morahan) "Neden böyle çektiniz ki be abi?" dedirten devam filmidir.

Gregory's Girl: (Yönetmen: Bill Forsyth) Filmin oyuncularından Dee Hepburn'ün futbol yeteneklerini geliştirmek için Patrick Thistle futbol takımıyla antremanlara çıktığını biliyor muydunuz?

Ha-Shehuna Shelanu: (Yönetmen: Uri Zohar) Zohar'ın filminin konusu, ergenliğe girmiş gençlerin tutucu aileleri, yozlaşmış klüp başkanlarıyla alakalı.. (itiraf ediyorum, bu filmi izlemedim..arkadaş tavsiyesiyle yazdım listeye)

The Arsenal Stadium Mystery: (Yönetmen: Thorold Dickinson) 1940 yapımı bu film. İzleyeni çıkmadı aramızda.. Sadece adını biliyoruz, bir de konusunu.. Truvalılar adında amatör bir takımın yıldız oyuncusu Arsenal ile evsizlere yardım amaçlı yapılan maçta aniden yere yığılıp hayatını kaybeder. Cinayeti çözmek için görevlendirilen müfettiş Slade önce Arsenal stadının sırrını öğrenmelidir.

Manchester United Ruined My Life: (Yönetmen: Mark Brozel) Boşu boşuna Imdb'ye bakmayın. Bulamazsınız orada bu filmi.. İsmi bi nevi "gençliğimin katilisin" hikayesidir izlenimi uyandırsa da, konusu 1950'lerin Manchester'ında yaşayan bir Yahudi çocuğun yaşadıklarını anlatır.. Bol bol futbol sosu var tabii filmde..

Cup Fever: (Yönetmen: David Bracknell) Futbolun beşiği İngiltere olunca, futbol filmlerinin konusu da ağırlıklı olarak İngiliz futbol oluyor.. Bu çocuk filminde Busby, Best ve Charlton gibi İngiliz futbolunun ünlü simaları var.

Dias de Futbol: (Yönetmen: David Serrano) Hoş bir komedidir.. Konusu, eski bir mahkumun rehabilitasyon amacıyla yerel ligde oynayan bir takıma katılmasıdır.

The Game of Their Lives: (Yönetmen: David Anspaugh) 1950 Dünya Kupası’nda İngiltere’yi 1-0 yenen ABD ulusal takımının hikayesini ele alıyor.. Özenmemek mümkün değil bu arada.. Biz gol dahi atamadık İngilizlere..

Hooligans - Kato ta heria ap' ta niata! : (Yönetmen: Kostas Karagiannis) Komşudan bir çalışma.. Konusu şöyledir; holigan bir genç karıştığı bir kavgada belkemiğini kırmıştır. Olayı araştıran babası neo-faşist bir grubun futbolu kullanarak ülke yönetimin ele geçirmeye çalıştıklarını farkeder.

Fimpen: (Yönetmen: Bo Widerberg) Biraz da Kuzeylilerden bahsetmek lazım. Futbolu çok seven, ve ulusal takıma maskot seçilen bir çocuğun hikayesi. Filmde gerçek futbolcular var ayrıca..

Íslenski draumurinn: (Yönetmen: Robert I. Duoglas) Bu kez bir İzlanda filmi.Hayatım futbol diyenlerin hikayesi. Futbol tuttkunu bir işadamının gerçeklikle bağlarını yitirmesi konusu işleniyor.

il Presidente del Borgorosso Football Club:
(Yönetmen: Luigi Filippo D'Amico) İtalyan işi komedi..

Joyeux Noël: (Yönetmen: Christian Carion) Futbolun her koşulda oynanabileceğini gösteren bir Fransız filmi.. 1914 yılında Noel zamanı yaşanan kısa süreli ateşkesi konu alan filmde cephede oynanan futbol maçları var..

O Leao da Estrela: (Yönetmen: Arthur Duarte) 1947 yapımı olan bu filmi izleyemedik ama konusu ilgimizi çekti valla.. Fanatik Sporting Lizbon taraftarı olan bir aile kızlarının düğünü için kuzeye, fanatik Porto taraftarı olan damadın ailesini ziyarete giderler. Bize de bir yerlerden bu filmi bulmak ve izlemek düşer..

Aşk Tutulması: (Yönetmen: Murat Şeker) Fanatik Fenerbahçeli bir yönetmenin yönettiği, ve yine fanatik Fenerbahçeli bir başrol oyuncusunun oynadığı (Tolgahan Sayışman) bir filmdir bu malumunuz.. Fenerbahçeli olmanıza gerek yok.. Hoş sayılabilecek bir romantik komedi izlemek isteyenler, ve futbolu hayatında önemli bir yere koyanlar kesinlikle izlemeli..

"Seni Fenerbahçe gibi sevdim, karşılıksız ve çıkarsız.."


Offside: (Yönetmen: Jafar Panahi) İran’da kadınların Bahreyn ile oynanacak olan Dünya Kupası eleme maçını izlemek için kanunla girdikleri mücadeleyi konu alan bir komedi filmi..

Régi Idök Focija: (Yönetmen: Pal Sandor) Yine öneri üzerine listeye aldığımız bir film.. Takımı için her şeyini feda etmeye hazır bir taraftarın portresini anlatan bir Macar filmi..

Vratar: (Yönetmen: Semyon Timoschenko) 1936 yapımlı bu filmde, Grigori Pluzhnik sokakta meyve satarken arabasından düşen bir karpuzu yakalar ve bunu gören SSCB ulusal takımı teknik direktörü tarafından takımın kalesine geçirilir. İlk maçında bir Bask takımına karşı oynayacaktır. (nedense filmin konusu pek tanıdık geldi..)

Das Wunder von Bern: (Yönetmen: Sönke Wortmann) II. Dünya Savaşı’dan SSCB sınırları içinde unutulan bir baba, Almanya ulusal takımı 1954 zaferini yaşarken ülkesine geri döner. Kaçırılmaması gereken, izlenilesi bir film daha.. (tabii benim gibi altyazısız izlemeyin, ikinci kez izleme derdiyle uğraşmayın)

She's The Man: (Andy Fickman) Türkçe'ye "Seksi Futbolcu" diye çevrilmişti sanırım.. Erkek kılığına giren, ve kendini futbol yeteneğiyle erkeklere kanıtlama derdine düşen bir kızcağızın hikayesi..

Det Forbudte Landshold: (Yönetmen: Rasmus Dinesen) Biraz da belgesel niteliğindeki çalışmalardan bahsedelim.. Tibet’in ilk “uluslararası” müsabakasını (Grönland’a karşı) konu alan politik bir belgesel.

Beyond the Promised Land: (Yönetmen:Bob Potter) Yine bir M.United filmi. Üçlemenin bir parçası. Roy Keane'in sayko halleri için izlenebilir..

Maradona by Kusturica: (Yönetmen: Emir Kusturica) Başarılı bir yönetmenden, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusuyla ilgili bir belgesel..


Zidane, Un Portrait du 21e Siècle: (Yönetmen: Douglas Gordon ve Philippe Parreno) Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından olan Zidane'la ilgili bir belgesel filmdir adından da anlaşılacağa üzere. Real Madrid ve Villareal takımları arasında oynanan maçta tüm kameralar sadece Zidane’ı takip eder. Kaçırılmaması gereken bir çalışma..

Eski Açık Sarı Desene: (Yönetmen: Ömer Ali Kazma) Galatasaray futbol takımının yer aldığı bir belgesel film..

Asi Ruh Çarşı: (Yönetmen: Ersin Kana) Adından da anlaşılacağı üzere Çarşı grubunu anlatıyor..

The Other Final: (Yönetmen: Johan Kramer) Dünya sıralamasının en alt sırasındaki iki takımı olan Butan ve Montserrat, 2002 Dünya Kupası finali oynanırken karşılaşırlar ve bu da filmin konusu olur..

Real, La Película: (Yönetmen: Borja Manso, Eloy Gonzalez ve Goyo Villasevil) Real Madrid'in 100.yıl filmi..


Takım Böyle Tutulur: (Yönetmen:Paul Okan ve Andreas Treske) Biraz da tuttuğum takımla ilgili çalışmalardan bahsedeyim..Fenerbahçe taraftarlarının tutkusunu anlatmaya çalışmış bir filmdir bu. Kişisel fikrim vasat bir çalışma olduğu yönünde. Yine de futbol ve tribün konulu bir çalışma olduğu için emeği geçenlere teşekkür etmek lazım.

Kuruluştan Kurtuluşa Fenerbahçe: (Yönetmen: Tolga Örnek) Fenerbahçe Spor Kulübü` nün 1907 - 1923 yılları arasındaki tarihini inceleyen ve kulüp sevgisinin vatan sevgisiyle örtüştüğü döneme ışık tutan bir belgesel filmi.

Bahçedeki Fener: (Yönetmen:Can Dündar) Can Dündar imzalı bir çalışma, bir de Fenerbahçe hakkında.. Daha ne isteyebilirsiniz ki?


Fenerbahçe Bir Tutkunun Tarihi: (Mehmet Çelebi) “Bir Tutkunun Tarihi”, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün ilklerini, dönüm noktalarını, zor günlerini, zaferlerini, kısacası acısıyla, tatlısıyla 100 yıllık tarihini anlatmaktadır. Her Fenerbahçelinin arşivinde mutlak bulunması gereken bir eser..

***

Yazının başlarında da belirttiğim gibi, unuttuğum filmler, çalışmalar olmuştur..Bu bakımdan kusurumuz affola diyorum.. Sürekli ihtiyaç duyulan/duyduğumuz "futbolla ilgili filmler" konusuyla ilgili bir rehber olmasını ümit ettiğim bir araştırma yazısı oldu.. Birçok kaynaktan faydalandık. Hem onlara hem de yazıyı hazırlarken fikir veren arkadaşlara teşekkür ederim

el burrito

Zaman zaman blogda animelere yer vermeye çalışıyorum ki bunu yaparken de öncelikle en çok bilinenlerden yola çıkıyorum.Death Note seri olarak,Grave of the Fireflies ise drama olarak etkili olan yapımlardı.Şimdi bahsetmek istediğim anime ise 2003 yılında Altın Ayı ödülünü kazanan ilk anime, 2003 Oscar ödül törenlerinde en iyi animasyon ödülünü kazanan,büyük üstad Hayao Miyazaki'nin elinden çıkmış olan Sen to Chihoro No Kamikakushi.(Spirited Away)

Sen to Chihoro No Kamikakushi iş icabı yeni bi kasabaya taşınan ailenin harabeler içerisinde çıktıkları keşfin sonuçlarına kadar uzanan bir hikayedir.Bu harabelerin ardında kimselerin yaşamadığı bir şehir vardır ve o şehirden güzel yemek kokuları gelmektedir.Açlığa yenik düşen anne ve babanın kimselerin olmadığı ama yemeklerin olduğu lokantada kendilerini yemeğe vermeleri fakat ailenin küçük kızının sadece oradan çıkmak istemesi ardından şehre basan karanlık.Burası bilinen şehirlere benzemez ve ölümlülerin o şehirde olmaması,yiyecekleri yememesi gerekir.Anne ve baba açgözlülüklerinin cezasını domuza dönüşerek ödemişlerdir. Chihoro'nun ise buradan kaçması kurtulması gerekmektedir.Şehir geceleri doğa tanrılarının yıkandığı hamama dönüşür.Japon felsefelerinde 'doğadaki her varlığın bir ruhu vardır' ve bundan ilham alan Miyazaki'de masalsı hikayesine böyle bir mekan kullanmayı uygun görmüştür.


Doğa tanrılarının yıkandığı hamamda her karakter grubunun taşıdığı bir takım özellikler var.Yubaba dünyamızda sıklıkla bulunan sahip olduğu patron ünvanını hakkını vererek kullanan işçilerini ruhlarını ele geçirerek çalıştıran onları köleleştiren insanları temsil ediyor,kurbağalar ise köleleştirilen işçiler olarak patrona karşı gelmeyen verilen görevleri yapan yeri geldiğinde çıkarları için yalakalık yapabilen işçileri temsil ediyor ki yaşadıkları dünyada paranın herhangi bir değeri yoktur.Chihoro'nun ailesi ise ellerindeki para ile herşeye sahip olabiliceklerini zanneden kendilerine ait olmayan yiyecekleri çekinmeden sahiplenen bireyler olarak tüketim toplumunda bir çoğumuzu temsil ediyor.Öte yandan sevgi,dürüstlük gibi kavramlar Chihoro'da hayat buluyor aynı şekilde Haku'nun temsil ettiği karşılıksız iyilik erdemlerin en büyüklerinden.Benim için ise anime'nin en önemli karakteri Yüzsüz olmuştur.Yalnızlığı simgelediği için siyah ve yüzsüz olarak bize sunulur.İnsanların ilgisini çekmek onlardan sevgi görmek adına sahte altınlar yaparak hamamdakilerin ona hizmet etmelerini sağlarken esasında aradığının bu olmadığını bilmektedir.Yüzsüz'ün sahte sevgilere ihtiyacı yoktur.Yalnızlığını gidermek adına belki bir süre etkili olur fakat etrafında kuru kalabalıktan başka birşey yoktur oysaki istediği tek şey altınlara değil ona ilgi gösterilmesidir ve bu hamamda bu tokgözlülük sadece Chihoro da vardır.Çünkü Chihoro onun yarattıklarına ilgisizdir,en azından dürüsttür ve tokgözlü olması onu gerçek bir birey yapmaktadır.Yüzsüz'ün herşeye kızgınlığı da bundandır.Paranın satın alamıyacağı bir ruha sahiptir Chihoro.


Miyazaki bunları bize sunarken toplumun doğaya karşı sergilediklerine de göndermeler yapmaktadır.Sonuçta mekan olarak doğa tanrılarının yıkandığı hamam ele alınmıştır.Nehir tanrısının hamamdaki en zorlu tanrı olması vücudundan bisikletten gereksiz atıklara onca eşyanın birikmesi ve kirden kimsenin ilgilenmediği bir ruha dönüşmesi biz insanların doğayı ne hale getirdiğimize dair üstadın oluşturduğu betimlemelerdendir.

Animenin gösterime girdiğinde Japonya'da hasılat rekoru kırması ve an itibari ile imdb'de 55.sırada olması tesadüfi bir başarı değildir.Sen to Chihoro No Kamikakushi;Miyazaki'nin yıllarca emek verdiği animelerin ulaştığı zirvedir.Bu nedenle umutsuzluğa esir olmayan Chihoro'nun masalsı bir dünyada yaşadığı macera mutlaka izlenmeli.