Ghobadi’nin ikinci filmi Anavatandan Şarkılar ise filmin konu aldığı karakterler, anlatım dili ve ritmi açısından diğer iki filminden ayrılır.konu yine Kürtler ve onların zorluklarla yoğrulmuş yaşantısıdır. Sınırın ötesinde kalan yüreklere ve anılara dokunabilmek için sefalet içinde yapılan bir yolculuğun filmidir Anavatandan Şarkılar. Ama bu sefer savaşın artık onlar için bir alışkanlık haline geldiği vurgulanan Kürtler acı dolu yaşantılarına karşı koyarcasına yöneldikleri ritmik ve eğlenceli dans müzikleriyle karşımıza çıkarlar. Bu dans müziklerinin enerjisi filmin bütününe hakimdir. Filmde Kürtlerin yaşama sevinci, bunun karşısında maruz bırakıldıkları yokluk ve acı arasındaki çelişki olabildiğince vurgulanır. Böylece Sarhoş Atlar Zamanı’ndaki durgun anlatım dili burada yerini tempolu ve heyecanlı bir anlatıma bırakır. Diğer iki filminde yöresinde çocukların gözünden yaklaşan yönetmen bu filmde büyüklerin dünyasına konuk eder bizi ve toplumunun kısılmaya çalışılan sesini müzikten yola çıkararak yeniden yükseltmeye ve duyurmaya çalışır. Ama tabi bu filmde de çocuklar masumiyetin simgesi ve savaş kurbanları olarak karşımıza çıkarlar. Filmin kahramanları yolculukları sırasında dağ başında bir öğretmen ve ders verdiği 8-10 yaşlarındaki öğrencileriyle karşılaşırlar. Bu tuhaf derste bir yandan öğretmen Kürtlere ölüm saçmış uçakları anlatırken diğer yandan üstlerinden Saddam uçakları geçer. Sınırın öte tarafında kalan eski karısı Hanare’yi görmeye giden baba Mirza, öğretmene yolu sorar ama cevap alabilmek için dersin bitmesinin beklemek zorundadır. Dersten sonra beraberce gittikleri kamp köylerinin bombalanmasıyla ana ve babalarını kaybeden çocuklar için oluşturulmuştur. Kampta üç öğretmen çocukların her şeyiyle ilgilenmektedirler. Buradaki öğretmenler ile Bahman Ghobadi’nin başrolünde oynadığı Samira Makhmalbaf’ın yine İran Kürdistan’ında çektiği karatahta (Takhte Siah, 2000) filminde sırtlarında karatahtalarıyla diyar diyar dolaşıp çocuklara, büyüklere okuma yazma öğreten öğretmenler aynı fedakarlığı temsil ederler. Aynı Kaplumbağalar da Uçar filminde savaş haberini alan çocukların, köye hakim tepeye siper yapmaları sırasında, Satellite’ın tartıştığı, bu tepeye sıralarla sınıf yapmış öğretmen gibi… Burada “okulunu” korumak için beyaz bayrak çeken öğretmene Satellite “Matematiği yeterince öğrendiler, şimdi de savaşmayı öğrenmeliler” diyerek içinde bulundukları koşullarda yaşamanın, hayatta kalmanın öncelik oluşturduğunu hatırlatır. Nitekim mayın tarlasına giren küçük Riga’yı kurtarmak için “okulu çiğneyerek” oradan uzaklaşmaları da bu gerçeği pekiştirir.

Sınır olgusu ise Ghobadi’nin üç filmine de konu olur. Yönetmenin sınır hakkında söyledikleri ise o yörede doğup büyümüş ve İran Kürdistanı’nı uluslar arası platforma ilk taşıyan yönetmen olarak, bütün savaşların sebebi olarak sınırları gördüğünün apaçık delilidir. “Sınırlardan konu açıldığında söyleyebilirim ki konu sadece Kürtler değil, tüm insanlar. İran ve Irak Kürtlerinin arasındaki sınır sadece bir örnek. Sınırı gösteriyorum ki gerçekten çok saçma sapan bir şey olduğu görülsün. Bence dünyada tüm savaşların nedeni sınırlardır. Sınırları ikiye ayırabiliriz: Fiziksel ve manevi sınırlar. Manevi sınırlar, dinler arasındaki sınırlardır örneğin: Hristiyanlık ya da Müslümanlık, Şiilik yada Sünnilik… Bunlar hep baskıyla kabul ettirilmiş. Bizim topraklarımızı o kadar kutsallaştırıyor ki öbür tarafa bir adım atsan, daha önce İran-Irak savaşında olduğu gibi bir sekiz sene daha savaşabilirsin. Ama ABD’de sınır yok. Eğer sınır iyi bir şey olsaydı, Amerika kendini parça parça yapar, sınırlara bölerdi; ama gelip Sovyetleri on parçaya ayırdı. Bu on tane sınır belki ilerde on tane savaş demek; böylece silah sanayi ürünlerini on savaşta, on ülkeye satabilirsin.” Anavatanda Şarkılar’ın sonunda Hanare’nin yaşadığı kampa gelen Mirza!nın sesini takip edip bulduğu Hanare kimyasal saldırıda sesini kaybetmiş, boğuk boğuk konuşmaktadır. Mirza’ya Hanare olduğunu söylemez ve yüzünü de dönemez, yalnız kızını İran tarafına götürmesi için Mirza’ya verir. Film, Mirza’nın sırtında Hanare’nin çocuğuyla sınırı simgeleyen tel örgüleri aşmasıyla sona erer. İran sinemasındaki çocuk karakter yine ümidin simgesi olarak karşımıza çıkar. Sınırın öte yanında katliamlardan uzakta yaşamını sürdürecek Hanare’nin kızı Kürt halkının geleceğini kuracak ve sesini, müziğini yaşatacaktır.

Kaplumbağalar da Uçar’da Agrin’i Kürdistan’ın simgesi haline getiren Bahman Ghobadi, Anavatandan Şarkılar’da Türkçede nar anlamına gelen Henare isimli Kürt kadınıyla Kürdistan’ın durumunu anlatır ve şöyle der: “bir meyveyle simgelemek istersem Kürdistan’ı, narı gösteririm. İçinde kan var ve tane tane. Bazen birbirlerinden ayrı, bazen hepsi bir noktaya odaklanmış. Henare’yi bir kadın ismi olarak kullanıyoruz. Henare kimyasal bombalara maruz kalmış Kürdistan’dır. Sesini kaybetmiş ve kendisini tanıtamamış Kürdistan.” Kaplumbağalar da Uçar’da ise Ghobadi, tecavüze uğramış. Mayınlar ve bombalarla döşenmiş, için için kanayan, kapana kısılmış bir Kürdistan’ı anlatıyor. Öyle bir Kürdistan ki çocukların oyunları mayın toplamak, oyuncakları ise gaz maskesi. Birbirlerine hediye olarak da Saddam’ın heykelinin kolunu veriyorlar. Savaş üzerinden devam eden bir hayatta kurulan pazardan satın aldıkları şey ise 2. el silah ve kurşundan kolye…

Bahman Ghobadi’nin çekimlere başladığında elinde senaryonun yüzde yirmisinin olduğunu söylediği filmi neredeyse bir doğaçlama. Çekim sırasında yaşadıkları ise filmin ayrı bir ilham kaynağı ve tabi senaryonun tamamlayıcı kesimleri… Bu da filmin, çıplak ayaklı çocuklarıyla ve yağmur çamur görüntüleriyle ne kadar gerçekçi olduğunun ayrı bir kanıtı… Ayrıca oyuncuların orada yaşayan çocuklar olması yaşadıklarının üzerinde bıraktığı izleri nasıl dönüştürebildiklerinin ayrı bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Saddam sonrası Irak’ta çekilen ilk film olan Kaplumbağalar da Uçar yanı başımızda yaşanıp biten bir savaşı göre göre yabancılaştığımız görüntüleri, o bölgede büyümüş sağ duyulu bir yönetmenin ve olayın gerçek kahramanlarının, mayın tarlasında günlük yaşamlarını sürdürmek zorunda olan çocukların gözünden seyriyle aktarıyor ve soruyor: “ Irak’ta asıl kimler savaştı? Başrollerde oynayan Amerika ve Saddam mı yoksa kendilerine biçilmiş hayatlarla savaşan çocuklar mı?”

Osmanlı Devleti’nin devamı bir devlet değilim, ama Viyana’da sokaklarda yürürken kafama dönüp dolaşıp gelen olgu her seferinde Türk oluşum ve bu şehri iki defa kuşatıp alamayan fetih manyağı dedelerimiz (açmayın beyler dedeler) oldu.

Viyana’da bizi bekleyen, orayı burayı gezdirecek bir arkadaşımız vardı, diğer şehirlerin aksine. Yine diğer şehirlerden farklı olarak, bu şehrin gezi yazısını turdayken değil de, ülkemin sınırları içerisindeyken yazıyorum. Arkadaşımız, oranın Türki bir vakfında hatrı sayılır mevkide, genç bir sıcakkanlı. Türkçesi de fasih, Almancası da. Oraları biliyor, olaya hakim yani.

İlk günümüzde Viyana’nın birinci diye başlayıp yirmibilmem kaça kadar giden viyanalardan oluştuğunu öğrendik. Bir dakika yahu, bu yazı çok sıkıcı bir yazı olacak gibi duruyor buraya kadar tekrar okuduğuma göre. Biraz hayalgücü katıyorum izninizle:

Viyana’nın g.tvereni şeklinde anladığım, heykelin fotoğrafı: (Almancam biraz kötüdür de)


Arkadaşın havuzunda utanç fotoğrafımız:

Heh, şimdi biraz daha iyi oldu sanki. Bakiym, vallaha daha iyi olmuş.

Viyana’da illa Avusturya burjuvazisinden olmanıza gerek yok operaya gidebilmeniz için. Arka kapıya gidiyorsunuz, normalde 1000 € civarında olan biletin koltuksuz olanı sadece 3€. Hem istediğiniz zaman çıkabiliyorsunuz ve etrafta sizin gibi fakirler var dünyanın dört bir yanından. Tek dezavantajı ise ayakta uyuyamamak. Operada nasıl uyursun diyen sanat dostları ve bilimum sanat tarihi araştırmacılarından özür dileyerek devam ediyorum; çok sıkıcıydı.

Çakmacı Avusturyalılar Versay sarayını çok beğenince bir kopyasını da biz yapalım, kimsenin haberi olmaz zaten demişler. Öngörememişler ileride teknoloji ve seyahat araçlarının çok gelişeceğini. Paris’de görebileceğiniz Versailles denilen sarayın aynını dikmişler oraya. Koy Naples of Leon (Napolyon diye de bilinir) adlı imparatoru içine, o bile çarşıya inene kadar farketmez başka yerde olduğunu. Ahan da fotoğrafı:


Tuna nehri ile ilgili hafızalarımıza kazınmış bir yalanı da izhar etmeyi görev bilirim, akmam makmam demiyor. Bildiğin nehir üç dört koldan akıyor şehrin içinde. Almanya’dan doğup bir sürü yer gezip Bulgaristan’dan Karadeniz’e ulaşması ile gezmeyi ne kadar sevdiğini paragraf aleme gösteriyor zaten.

Roma’nın dondurması ünlü ya İstanbul’un orasında burasında, Avusturya’da da Mado ünlü galiba. Kapısında sıra beklenilecek kadar popüler, kazancı onlarca metro istasyonuna metrekarelerce reklam verebilecek kadar büyük olan Tichy adlı dondurmacı bile Mado rekabete girerse biz mahvoluruz demiş. Galiba yakına giriyor da. Siz yine de Tichy’e uğrayın giderseniz. Değişik, kremimsi kıvamlı ve çok lezzetli bir dondurması var. Roma’da da hiçbir yerde Roma dondurması yazmıyordu. İnanmayacaksınız, bir yerde Gelatino Turco (Türk dondurması) yazılı bir tabela gördüğüme yemin edebilirim.

Kaameti çok uzattık. Viyana bitti, oradan Avusturya Alplerine gittik, ama Alplerdeki su zaten Viyana’nın musluklarından akıyordu.

Bir daha kuşatalım derim. Allah’ın hakkı üçtür.


Yeni İran sinemasını bizlere tanıtan ustaların yetiştirdiği yeni kuşak yönetmenler ülkelerinin siyasal ve toplumsal koşullarını siyasal bir bakışla sinemaya aktarmaya devam ediyorlar. Bunun bir örneği de çevresinde olup bitenleri, Kürtler’in sefalet ve savaş dolu gerçek yaşantılarını kendine has, etkin sinema diliyle anlatan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin filmi Kaplumbağalar da Uçar (Lakpostha Ham Parvaz Mikonand). Filmde; bir yandan savaşı ve içindeki insanı, çocuğun içindeki büyüğü bir coğrafyaya bütünüyle dokunarak belgesel niteliğinde aktaran yönetmen bir yandan da savaşın bütün çirkinliğine rağmen masumiyetini kaybetmemiş çocuk gözlerini kamerasının tam ortasına yerleştirerek kendi hikayesini anlatıyor. Kendilerine biçilmiş eğreti hayatları sorgulama şansı bile bulamadan yaşayan ama savaşın yaşattığı acımasız çelişkilere meydan okurcasına ölüm tarlalarında ekmek kavgası veren küçük yaralı bedenlerin hikayesi… Ghobadi yoksulluğun, savaşın ortasında direnişçi olarak yine onları görüyor ve belki de bu yüzden filmini faşist ve diktatörlerin politikalarına kurban ettikleri tüm masum dünya çocuklarına ithaf ediyor.

Kaplumbağalar da Uçar, Türkiye-İran sınırına kurulu, farklı bölgelerden mültecilerin, özellikle çocukların oluşturduğu çadır kampların da olduğu, Amerikan müdahalesini bekleyen bir köyde yaşananları anlatıyor. Mayınlarla döşenmiş sınıra yakın bu topraklarda yaşayan halk elektrik, su ve okuldan mahrumdur. Dünya, gündemini belirleyen Irak’tan haberleri takip ederken onlar sıkışıp kaldıkları bu bölgede, 13 yaşındaki Soran(Satellite lakaplı) adlı bir çocuğun yardımına (anten takmasına ve televizyondaki haberleri çevirmesine) muhtaç, neler olup bittiğini anlamaya çalışmaktadırlar. Bir yandan köylünün merakına tanık olurken bir yandan da şehrin etkisi altındaki halkın televizyona ve haberlere haram olgusuyla yaklaşmaktan kendilerini alamadıklarını görürüz. Köydeki tek teknoloji Satellite’ın bisikleti, uydu antenleri ve bir tane televizyondur. Uydu antenlerinden ve İngilizce’den anlayan Satellite, bir yandan köyün her türlü teknik ihtiyacını karşılarken bir yandan da çocukların geçimini sağladığı mayın toplama işini organize eder. Ailesini savaşta kaybetmiş olan Satellite, ona hayran etrafındaki çocuklarla kendisine kurduğu “küçük ama önemli krallık”, küçük de olsa bir iktidara sahip Satellite’ın köye yeni gelen Halepçeli kız Agrin’e duyduğu aşk ve kızın trajik öyküsü ise filmin ana başlıklarını oluşturmaktadır. Filmde trajik hikayelerin yanı sıra Amerikan saldırısı ve onun her an yağdırabileceği bombaların etkisinin insan üzerine yansımaları üzerinde durulur.

14 yaşındaki Agrin, kollarını mayında kaybetmiş ağabeyi ve seyircinin de başlangıçta kardeşi sandığı Riga, Halepçe’den sonra geldikleri bu çadır kampta yaşarlar. Diğer çocuklar gibi topladıkları mayınları satarak geçinen bu çocuklar köydeki diğer çocuklardan ayrı dururlar. Başlangıçta Agrin’in Riga’ya olan acımasız tavırlarına anlam veremezken Agrin’in maruz kaldığı tecavüz ve Halepçe Katliamı görüntülerinin birleşmesi bizi tekrar diktatör politikalarının yol açtığı acımasız yaşam koşullarıyla karşı karşıya getirir. Ve tabi bu acımasız koşulların ürettiği, sadece bedenleri değil ruhları da hasara uğratmış çocuk portresiyle… filmde bunların sorumlusu olarak hep Saddam karşımıza çıkar. Yönetmenin bu bilinçli tercihi Batı basınının Amerika karşısında mazlumlaştırdığı Saddam’ın gerçek yüzünü gösterme amaçlıdır. Ona göre, savaş karşıtlığı Saddam taraftarlığı olarak algılanmamalıdır. Çünkü 20 sene içinde 183 bin Kürdü öldüren, Halepçe’de ise 2 saat içinde 6000 kişiyi kimyasal silah ve bombalarla yok eden odur. Diğer yandan Amerikan uçaklarından atılan “Dünyadaki en iyi biziz, tüm adaletsizlikler, kazalar, yoksulluklar sona erecek, sizin en iyi dostunuz biziz, burayı cennete çevireceğiz” yazılı bildirilere rağmen filme ustalıkla serpiştirilmiş semboller (Agrin’in ağabeyi Hegrov’un rüyaları ve kehanetleri gibi) Irak’ın geleceğinin daha parlak olmayacağı mesajını iletir. Film Amerikan müdahalesi ile sona erer. Filmin sonunda Kürdistan’ın simgesine dönüşen Agrin intihar eder. Aslında filmin Agrin'le bir uçurumun kıyısından başlayan sahnesi de bir sonun başlangıcına gidildiğine işaret etmiştir çoktan. Aynı Amerikan askerlerinin köye girmesinin Hegrov’un kehanetlerinde olduğu gibi o bölgede 275 gün boyunca olacak şeylerin habercisi olması, yani ıstırabın bitmesi yerine yeni acıların başlayacak olması gibi…

Agrin’in kurtulmaya çalıştığı gölde Riga da boğularak ölür. Satellite’ın Agrin’i mutlu etmek için dibine dalıp kırmızı balık çıkarmaya çalıştığı göl Riga’yla beraber Satellite’ın da ümitlerinin boğulduğu bir simge haline gelir. Tabi kırmızı balık da… Saddam’ın devrilmesiyle kurulan pazarda Amerikan askerlerinin çok değerli demesi üzerine Saddam’ın sol kolunu satın alıp Satellite’a getiren küçük çocuk yanında bir de kırmızı balık getirmiştir. Balığın poşetini sallayan Satellite kırmızıya boyandıklarını anlar. Amerikalıların mutluluk vaatleri gibi kırmızı balıkları da sahtedir ve kan rengindedir. Yönetmen filmlerinde kullandığı simgesellik burada yine yetkin ve etkili bir anlatıma kavuşmuştur. Amerika balığı boyadığı gibi Irak’ın geleceğini de kırmızıya boyayacaktır.

Amerikan hayranlığını cümlelerinin arasına serpiştirdiği İngilizce kelimelerden ve sözlerinden anladığımı Satellite ise Riga’yı kurtarmak için girdiği mayın tarlasında Amerikan mayınlarından birine basarak ayağından sakatlanmıştır. Amerikan askerleri köye girdiğinde, koltuk değnekleriyle, o çok beklediği, hayran olduğu Amerika’ya sırtını döner. Mayınlarıyla, ağır silahlarıyla ve kimyasal bombalarıyla ve en önemlisi yüreklerde açtığı onarılmaz yarayla Amerika bu ülkeyi nasıl cennete çevirebilir? Bu gerçek, O, daha bu topraklara ayak basmadan anlaşılmıştır.

Kendi sinema dilini bulmaya çalıştığını söyleyen yönetmen, ilk iki filmi Sarhoş Atlar Zamanı (Zamani Baraye Masti Asbha,2000) ve Anavatandan Şarkılar (Gomgash Tei Dar Aragh,2002)’da dayine Kürtleri ve yaşamlarını belirleyen bir olgu olarak sınırları ve sınırların böldüğü hayatları anlatır. Sarhoş Atlar Zamanı’nda bneye yakın Kürt köyünde beş çocuklu bir ailenin çocukların peşine takılarak, doğal ışığı kullanarak, doğayı ve çetrefil geçen bir yaşamı anlatır, Irak sınırına yakın Sardab köyünde yaşayan peşlerine takıldığı bu çocuklar, sınırın ötesindeki Pazar yerinde cam bardak, sabun gibi satılan kimi eşyaları paketleyerek ya da hamallık yaparak para kazanmaya çalışırlar. Görüldüğü gibi burada da kahramanlar yine çocuktur ve acımasız hayat koşullarında yaşamaya, hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Babaları öldükten sonra evin erkek çocuğu Eyüp de kaçakçılık yapmaya başlar. Para sadece geçinmek için değil abisi Medi’nin ameliyatı ve kız kardeşi Emine’nin okul defteri için de gereklidir. İran filmlerinde çocuklar kahraman olunca okulun kendisi ve okul ihtiyaçları da doğal olarak hikayenin ayrılmaz parçaları oluveriyorlar. Örnekler çoğaltılabilir ancak Sarhoş Atlar Zamanı’nda, film boyunca hep ihtiyaç duyulan defterin ya da okulun sadece çocuk yaşamında ne denli belirleyici olduğu anlatılmaz; toplumsal ilişkileri de yansıtan bir anlatım aracı haline gelir. (Tıpkı Macid Macidi’nin filmi Gökyüzünün Çocukları’nda okulda tek ayakkabıyla idare etmeye çalışan Ali ve Zehra’nın öyküsünde olduğu gibi). Sınırdan geçerken çocukların üzerinde yakalanan kaçak defterler, Eyüp’ün çalışmak zorunda olduğu için okulu bırakması, Emine’nin yeni defter istemesi, Irak sınırındaki kahvede, kaçak malı satın alanlardan parasını alamadığı için Eyüp’ün kardeşinin istediği defterin parasını ödeyememesi (İran-Irak sınırında yapılan kaçakçılıkta taşıyıcıların alacakları para da pek tabi canları da garanti altında değildir), bunun üzerine Iraklı çocuğun defteri karşılıksız vermesi ( çocuklar arasındaki ilişkinin, örnek insan ilişkilerini temsiliyetine Sarhoş Atlar Zamanı’nda da rastlarız)…” Elif Genco

Yönetmenin çocukların samimi ve insancıl çocuk ilişkilerine olan vurgusuna Kaplumbağalar da Uçar filminde de tanık oluruz. Satellite’ın Riga’yı mayın tarlasından çıkarmak için tarlaya girmesi ve çocukların arkasından gitmesi için bağırdıkları hatta bir tanesinin ağladığı sahneyle, Satellite ayağından yaralandığında yine aynı çocuğun ona kendince hediyeler alıp getirmesi ve onu mutlu etme çabası bu kirletilmiş yörede temiz kalabilen tek şeyin çocukların yürekleri olduğunu gösteriyor bize…

Ayrıca yönetmenin filmlerinde ağırlıkla çocuk kahramanlara yer vermesinin, sinemada çocuk gözünün gerçekliği yansıtmada en etkili, sade ve samimi araç olmasının yanı sıra bir nedeni daha var. O da İslam devrimini izleyen yıllar boyunca star sisteminin, ünlü aktörlerin olmamasının da etkisiyle, sınırlandırılmış konular, erkek ve kadın arasındaki duygusal ilişkilerin anlatılamaması, şarkı söylenememesi gibi nedenlerin ana karakterler olarak yetişkinlerin yerini çocuklara bırakmasına sebep olmasıdır. Ama çocuklar ve çocukların dünyası, Abbas Kiarostami’yle birlikte İran sinemasının gözde temalarından biri olur. İranlı sinemacılar, aktarmak istediklerini çocukların gözünden dile getirirler. Çocuklar Sarhoş Atlar Zamanı’nın Eyüp ve Emine’si ve Kaplumbağalar da Uçar Hengov ve Agrin’i gibi abi-kardeş rolleriyle yer alırlar bu filmlerde ve yine örnek insan ilişkilerini temsil ederler.


* Empire Dergisi geçtiğimiz ay, nisan sayısında, 25o. sayısına özel olarak Back To The Future serisinin de 25. yılını kutlaması münasebetiyle yukarıda gördüğünüz kapakla çıktı. Daha önceki kapaklara erişmek isteyen arşivciler buradan buyursun.

*63. Uluslararası Cannes Film Festivali düzenlenen ödül töreniyle sona erdi. Altın Palmiye Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul'un Loong Boonmee raleuk chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives) adlı filmine verildi.

* Quentin Tarantino bu yıl 1-11 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek Venedik Film Festivali'nde jüri başkanlığı yapacak. Ve festivalde Sofia Coppola (Somewhere), François Ozon (Potiche), Monte Hellman (Road to Nowhere), Julian Schnabel (Miral) gibi isimler yarışacak.

*Pedro Almodovar ve Antonio Banderas 20 yıl sonra yeniden bir arada. Filmin adı: La piel que habito. 2011'de vizyona girecek film, Thierry Jonquet'in 1995 tarihli romanı Mygale'den uyarlanma.

* Mision: Impossible serisinin 4. halkasının gösterim tarihi Aralık 2011'e ertelendi. Filmin yönetmenlik koltuğunda ise Brad Bird oturuyor.



*Christopher Nolan'ın Inception'u yeni fragmanı ile karşınızda.

* Rise of the Apes 2011 yazında seyirciyle buluşacak.

* Uygar Asan’ın yazıp yönettiği Düğüm adlı uzun dijital çalışma, Sirbistan’ın Novi Sad şehrinde her yıl 05 - 12 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilen Cinema City Film ve Medya Festivali’nde.


* Güzel insan Sofia Vergara'nın da kadrosunda olduğu The Smurfs (Şirinler) projesinden bir adet Hank Azaria'lı Gargamel fotoğrafı.

* Oscar Ödülleri, 2011 yılında, Şubat ayında verilecek.

* 'Jurassic Park', 'Mumya', 'Shrek', 'Sapık', 'Terminatör'... ABD'de Universal Stüdyoları, gerçek hayattan uzaklaşıp film dünyasının içine dalmak ve ünlü filmlerin çekim mekanları görmek isteyenlere, hayal dünyasının kapılarını aralıyor. Detay için buradan buyrun.

* Megan Fox hayranlarına (kendim de dahil tabii) kötü haber: Transformers 3'te Megan Fox yer almayacak.

kaynak: Imdb.com, sinemaestro.com, sinema.com, beyazperde.mynet.com, ntvmsnbc.com


1 Mayıs 2010 ile 11 Mayıs 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen Eskişehir Film Festivali bu sene de pek çok izleyiciye keyif dolu anlar yaşattı. Sinema Anadolu, Cinebonus Espark Salon 2 ve Salon 3’de gösterimleri gerçekleşen filmler 12.00, 15.00, 18.00 ve 21.00 seanslarında izlendi. Arada kaçak olarak korku filmleri 24.00 (aslında 00.00)’de yayınlandı. Bir diğer kaçak, kısa filmler her gün 10.00 seansında Sinema Anadolu’da gösterildi.

Bu sene genel olarak olumlu ve olumsuz yönleri sıralamak istiyorum. Önce kötülerden başlayalım. Her sene olduğu gibi bu sene de festival vize haftasında gerçekleştirildiği için özellikle gündüz seanslarına katılımda sorunlar yaşandı. Tam olarak kimin sorumluluğunda olduğunu bilmediğim bu durum neticesinde seyircinin izlemek istediği pek çok filmi kaçırdığı ve izlenme oranının düştüğü aşikar. Elbette bunu söylerken izlenme oranıyla vurgulamak istediğim satış rakamları değil, ama zaten yılda bir defa izleyebileceğin bu tarz filmleri saçma bir sınav sebebiyle izleyememek insanın içine oturuyor. Madem bir hizmet sunuluyor, ulaşım tam sağlanmalı diye düşünüyorum. Bir diğer olumsuz yönü, Türk filmlerindeki profilin değişmeye başlaması. Yine bağımsız filmler de geliyor elbette ama birkaç sene öncesine kadar gişelere oynayan bir filmi bu organizasyonda telaffuz etmezdik. Şimdi ise dizi oyuncularının gişe filmlerine rastlamaya başladık. Her ne kadar bu durum genel olarak festivalin havasını değiştirmiyorsa da benim gibileri korkutmuyor da değil. Festivalin üçüncü ve sinir bozucu olumsuzluğu söyleşiye geleceği belirtilen yönetmen, oyuncu vb. konukların gelmemesi ve bunun duyurumunun yapılmaması. Bin bir güçlükle öğle seansına söyleşi var diye bütün işleri erteleyip ve çeşitli tehlikeler atlatıp filme bilet alıyorsunuz, keyifle izliyorsunuz ve bittiğinde birisi kapının yanından “yönetmen gelemedi” diye anons yapıp kaçıyor. Bu durumda söyleşiyi izleyemediğinize mi yanarsınız işinizi gücünüzü buna göre ayarladığınıza mı? Bu festivalde geleceğini belirtip gelmeyen çok olduğu için belki de daha çok göze battı ve rahatsızlık verdi.

Neyse ki olumsuzluklar azdı ve tolere edilebilir konulardı. Ayrıca yılda bir düzenlenen ve kolay kolay ulaşılamayacak filmleri bize getirdiği için biraz da “bu kadar kusur kadı kızında da olur” tavrına büründüğümüz için keyfimiz kolay kolay bozulmuyor. Dahası olumlu yönleri tartıyı hep daha aşağılara çekerek içimizi rahatlatıyor.

Gelelim iyi yanlarına. Öncelikle biletler sadece 4 liraydı. Sıkıntılı bütçeler için sinemaya gitmek bir sorun olduğu için bu durum çoğu kişinin içine su serpti. Öğrenci şehri Eskişehir’e yakışır bir tavır (Gerçi geçen sene 3 liraydı). Kısa filmlerin ücretsiz olması ayrı bir güzellikti. Festivalin bir diğer iyi yanı, 11 gün boyunca bir filmin en fazla iki defa oynaması (1-2 istisna hariç) film sayısının yüksek tutulmasını sağlamıştı. Gidemeyip aklınızda kalan filmler oluyor elbette, onları da bir kenara not alıyorsunuz, en azından haberdar olmuş oluyorsunuz ve sonra kendi gayretlerinizle ediniyorsunuz. Özellikle sinemayla yakından ilgili (okuyanı, çalışanı gibi) kişilere 3 Gün 3 Senaryo, 3 Yönetmen konulu özel bir atölye yapıldı. Pelin Esmer, Sırrı Süreyya Önder ve Cemal Şan’la atölyelere katılma fırsatı ve “Bana Eskişehir’i Anlat” konulu senaryo yarışması büyük bir fırsattı.

Her sene sıkıntısını çektiğimiz bir diğer konu listenin ve kitapçığın geç çıkması oluyordu. Bu sene nihayet bu olumsuzluk da kırılmıştı. Festival programı ve kitapçığı başlamadan elimize geçti ve böylece program yapmamız çok daha rahat oldu. Özellikle ilk iki günün cumartesi-pazar olduğu düşünülürse en boş günlerinizde hangi salonda hangi filmin döndüğünü bilmemek önemli bir kaçırım yaratıyordu. Takip edebildiğim kadarıyla geleceği duyurulan ama gelmeyen bir film de olmadı. Velhasıl, daha çok organizasyonla ilişkili konularda festival iyi çalışmış ve güzel bir izlence sunmuş oldu bizlere.

Ve filmler; Dünya sinemasından genç yıldızlar kuşağının pek çoğu görülmeye değer yapımlardı. Kamen Kalev’in Şark Oyunları, Samuel Maoz’un Lübnan, Florin Şerban’ın Islık Çalmak İstersem Çalarım, Urszula Antoniak’ın Özel Hayatlar, Alvaro Brechner’in Balığa Çıkmak İçin Kötü Bir Gün, Scott Cooper’ın Çılgın Kalp ve Shirin Neshat’ın Erkeksiz Kadınlar adlı filmleri dikkat çekti. Sinema tarihinin unutulmazları bölümünde bu sene tek tek yönetmenler yerine klasikleşmiş yapımlara yer verildi. Kurosawa’dan Ikuru, Ozu’dan Yaz Sonu, Wilder’dan Sunset Bulvarı, Carne’den Cennetin Çocukları ve Newmeyer-Taylor’dan Safety Last filmleri gösterildi. Özel gösterim olarak ise canlı orkestra eşiliğinde Buster Keaton’un 1924 yapımı Sherlock Jr adlı filmi yayınlandı. Uzakdoğu’dan Apart Together (Quan’an)konusu itibariyle dikkatimi çeken fakat talihsizce izleyemediğim filmlerdendi. Geçen sene de konuk olan Ozon bu sene ayakları yere basan Yuva adlı filmiyle festivale katıldı. Loach’ın Hayata Çalım At, Popogrebsky’nin Yaz Nasıl Bitti ve Warmerdam’ın Emma Blank’in Son Günleri adlı filmler, zaman sıkıntısıyla izleyemediğim fakat büyük övgülerle bahsedildiğini duyduğum filmlerdi. Costa Gavras’ın Cennet Batıda filmi, film tanıtımındaki ciddiyetine rağmen eğlenceli işlenmiş bir kaçış öyküsüydü.

Bu sene vizyondaki Türk filmlerinin sayısının artmasıyla festivalde de doğru orantılı bir artış gördük. Talebin fazla olacağı düşünülmüş olacak ki 17 film gösterimi gerçekleşti (Kıskanmak, Orada, 11’e 10 Kala, Kosmos, Acı Aşk, Nefes: Vatan Sağolsun, Babam Büfe, Hayatın Tuzu, Vavien, Beş Şehir, Acı, Köprüdekiler, Bal, Pus, 40, Ses ve Kara Köpekler Havlarken); gerçekten de salonlarda yer bulmakta zorlandık. Popüler filmlere hevesim olmaması sebebiyle doluluklarını takip etmedim ama örneğin Bal’a yer olmadığı için gidememem aslında hoşuma da gitmedi değil. Kosmos bütün gösterimlerinde (3 gösterimdi yanlış anımsamıyorsam) doluydu ama daha az bilinen yönetmenler bu kadar rağbet görmedi elbette.

Neticede, sabırsızlıkla beklediğimiz ve katılabildiğimiz bölümlerinde keyiflendiğimiz bir festivali daha devirdik. İçimizde kalanlar, izleyip beğenmediklerimiz, ‘ben bu filmi daha önce nasıl duymamışım’ dediklerimiz, hepsi, hepsi ağzımızda farklı birer tat bıraktı. Emeği geçenlere bir yandan teşekkür, bir yandan da zamanlama konusunda serzenişlerimi iletmek isterim. Sonunun kaybolan diğer etkinlikler gibi olmaması dileğiyle.

Ebru
http://sadecee.blogspot.com/

Bugün Zonguldak'ta amatörlüğümüzün kanıtı olacak biçimde her sene devam eden, ısrarla olan bir grizu patlaması yaşandı. Ölenler var. Ölenler var be! Ötesi mi var. Ölen birisi. Onun yakınları, eşi, dostu, çocukları...

Türkiye Cumhuriyeti'nin en eski partisinin başkanının yalanlamadığı ve siyasetinde kullanmak için bir basamak olarak kullanırken hiç yüzünün kızarmadığı kaset olayının siyasi arenalarda kestirilemeyenleri olarak bilinen gerçek yansımalarından birisi vuku buldu. Kemal Kılıçdaroğlu Baykal'a rağmen olduğunu düşündüğüm biçimde aday oldu. Kılıçdaroğlu CHP başına geçebilir mi? Impossible is nothing!

Anayasa görüşmeleri devam ediyor. Alayına isyancı olmayıp, Adalet ve Kalkınma Partisinin de düzgün bir şeyler yapabilme ihtimalini sevenleri koruma ve yaşatma derneği olarak, sigara yasağı, OECD'de büyüme kaydeden tek ülke olmak, son sekiz yılın en iyi ekonomik yönetimini sağlayan kuruluş olmanın yanısıra, tam bir darbe anayasası olan ve toplumun branşlaşmış kesimlerinin birçoğunda "gilse de kurtulsak" denilen eski anayasanın değiştirilmesi konusunda, kusursuz bir şey arayan şeysiz kalır kuralı gözönünde bulundurularak, yaptığı çalışmalardan dolayı gelecekten umutluyum.

Bugün bir kişiye daha gazete okumanın usülünü bildiğim üzere anlattım. Hiçbir gazete yalnız başına bir haber vermiyor dostlar. Radikal ve Taraf, Milliyet ve Türkiye gazetelerinin dördünü de alıp masaya koyuyorsunuz, sağlam bir kompozisyon gücü ve ortalama üstü bir IQ seviyesi ile ülkede neler oluyor kestirebiliyorsunuz. Yeni Şafak ve Cumhuriyet binicinin fazla ucunda olduğu için tavsiye etmiyorum yeni başlayanlara.

Fenerbahçe stadında bir skandal yaşandı. Hani insandık? Empati diye bir kelime vardı hani? Ya sizin takımınızın başına gelseydi aynı olay, napardınız a dostlar? Dram yüklü, kabul ediyorum trajikomik kelimesi daha iyi karşılıyor, bir geceydi. Bursaspor'u bu vesileyle tebrik ediyorum. Bu şampiyonluk hikayesinin filmi çekilebilir. Çok da güzel olur tamam mı!

Selvi Boylum Al Yazmalım'a gitmek üzere, ortaokulda aşık olduğum kıza elimde iki bilet ve bolca Frigo sinema dondurması vaadiyle merhaba deme fikrini geliştirdim.

Bugün yine, Amelie Poulain'in hastalık hastası kadın ile birazcık az tahtalı, kayıt makinalı adamı birleştirme taktiğinin yandan yemişini uygulamamın 4. günüydü.

Açlık grevi yaptım tüm öğleden sonra. Gece saat 23.00 sularında bir arkadaş ve 5-6 otlakçıya çektiğim tonbalıklı lazanya ziyafetine kadar aç karna bu kadar düşünebiliyorsam iyi dedim birkaç kez. Kendi götümü kaldırdım indirdim.

Ezel adlı dizinin 20. bölümünden sonrasını izleyip final bölümüne yetişmem gerekiyordu. Üşendim ona, insanlarla konuştum netten. Henüz sakinleşmemiş olma ihtimaline karşı Fenerbahçelilerle pek konuşmuyorum. Lost dizisinin finaline yaklaşırken iyi ki böyle santim santim takip edenlerden olmamışım lan diyorum. Normal izleseniz ya la dizileri. Durdurup durdurup öküz altında kara duman görmek biraz manyakça.

Dün gece Leman Sam konserindeydim. Kadın sosyal sorumluluk projesi kapsamında gelmişti zaten. Kendisi sosyal sorumluluk projesi çıktı kadının. Kızının "komandante çe gavera" şarkısını yorumlaması esnasında bizim çe gaveramızın şarkısını hayal ettim. Süper olacak lan.

İstanbul'da olmak çok güzel.


Bazı filmleri gördüğünüz anda izlemek istersiniz.Aksiyon filmlerini çok seven bir izleyiciyseniz , şu kadroyu gördükten ve yönetmenin Antoine Fuqua (Training Day) olduğunu bildikten sonra bu filmi izlememeniz için hiç bir nede yoktur sanırım.

Filmden bahsetmek istersen bizlere 3 tane farklı polisin, şuç merkezi Brooklyn deki maceralarını anlatıyor.Bizde yazımıza buradan başlayabiliriz.Şöyle teker teker karakterleri inceledikten sonra film hakkında biraz genel birşeylerden bahsedip yazıyı bitirmek istiyorum.Filmi elbette izlemek isteyen yoğun bir topluluk olacaktır ve bu zevki kaçırsınlar istemem.

Richard Gere artık mesleğinde 22 seneyi doldurmuş ve 7 gün sonra emekli olmayı seçen bir karakter.Elbette emekli olacağı günler geldikçe elini, eteğini işten iyice çekerek bir an önce emekli olmalı bekliyor.Emekliliğin son günlerinde yanına çaylak bir polis memuru veriliyor ve önce onunla birlikte yaşadığı macerayı görüyorsunuz.

Söylenmesi gerekenlerden bahsedelim biraz.Gere'in bir mutsuzluğu var ama siz bunu film boyunca anlayamıyorsunuz.Diğer polislerinde elbette bazı sorunları war, bunlara değinilmiş ama Gere tam olarak ortada kalmış.Diğer 2 polisin hayatı bir o kadar heycanlı geçerken, bizim Gere'in hayatı bir o kadar durgun geçiyor.Bir tek filmin sonlarında yaptığı biraz atraksiyon yaratıyor.Mutsuzluğun nedenini anlayamadığımızdan dolayı filmde havada kalan bir karakter gibi olmuş.Birşeyler yapmak istiyor ama eli gitmiyor.Olaylara bulaşmak istiyor ama bulaşamıyor, sanki birşeyler onu engelliyor gibi...

Ethan Hawke; polis memurumuz kirli polis.Zamanında yapılan bir uyuşturucu operasyonundan sora ortada bir miktar paralar dönüyor ve bunları cebe indirmeye başlıyor ve dahasınıda istiyor.Tabi ki burada bir takım arkada kalan nedenlerden bahsedebiliriz.Bir sürü çocuğu var ve 2 tane daha geliyor.Para gerekiyor.Karısı ikizlere hamileyken astım hastalığına yakalanıyor ve bir an önce para bulup oradan taşınması gerekiyor.Zaten bir sürü pisliğe bulaşmış durumda kendisi ve ailesinin başına gelen herşeyden kendisini sorumlu tutan bir karakter.

Son olarak D.Cheadle; gizli ajan.Şebekeye bir şekilde bulaşmış mesleğinde hızla yükselen bir gizli polis filmde. Girdiği şebekenin içinden bir an önce kurtulmak istiyor ama daha sonralarında 8 yıldır görmediği eski arkadaşının da dahil olduğu bir işi açığa çıkarmasını istemeleri ile ortalık iyice karışıyor.Hemen burada belirtmek isterim ki; BMW'ya bayıldım...

Bildiğimiz klasik hırsız kaç-polis tut, yada kirli polisi bulana benden hediye tarzı filmlerden olmaması filmi beğenmeniz için en büyük neden.Ama tabiki ortada konusulması gereken birkaç nokta var ve ben bunlara dokunmaden geçemiycem;

Gere'in son sahnelerde birşeyler yaptığı adam ( spoiler ) nasıl oluyorda 100 kaplan gücünde ortaya çıkıveriyor.Ya gerçekten güzel bir film denemesi yapmışsınız ve farklı olmuş ama neden bu tür sahnelere gerek duyuyorsunuz?

Ölen polis memurunun ailesine 100k verildiğini film içinde gayet net bir şekilde söylüyorlar.Peki Hawke görev başında değilken öldürüldü.Bunun açıklaması nasıl olacaktır?

Evet gerçekten çok çok iyi bir kadro var filmde.Hepsinden teker teker sözetmek imkansız ama Hawke ve Gere'in oynadığı karakterler filmde biraz öne çıkmış.Hawke kısmında biraz problemler başgösteriyor.Belirli tutarsızlıklar var gerçi ama artık herşeyi incelemeye kalkarsak, iş içinde çıkılmaz bir duruma gireceğinden bundan bahsetmiyorum.Yukarıda da aynı şekilde söylemiştim 3 tane farklı polisin birbiriyle birleşmeyen hayatlarını anlatıyor.film içinde sahnelerde hepsi birbiriyle denk geliyor ama bu sadece bir denk gelmekten ibaret.Birbirlerinin hikayelerinde bir rol sahibi değiller.Gerçekten bir aksiyon filmi olduğunu tartışırım ama sürükleyici bir film olduğu kesin.2 saat 12 dakika boyunca acaba neler olcak diye bekliyorsunuz.Sürükleyici bir film dedim, ama ilk 50 dakikayı hesaba koymadan söylüyorum.Eğer ilk başları izlemeden sadece son yarım saati izleseniz filmi az çok çözebilirsiniz.

Sonuç olarak bence başarılı bir deneme olmuş.Çok büyük mantık hataları yada çok fazla tartışılacak şey yok.Evet, var ama bunlarıda artık görmezden gelmek gerekiyor.İzlemenizi tavsiye ediyorum.Türkiyede sinealara geldi mi, gelecek mi hiç bir bilgim yok bu konuda ama en azınan DVD yada HD olarak indirilip izlenmeyi hak eden bir film.Notum 10/7.5

UnjustLucifer
dvdmovieworld.blogspot.com

"Başlangıçta Tanrı'nın hiçbir şeyi yoktu.O da birşeyler yapmaya başladı. Toprağı,havayı,suyu,suda yüzen şeyleri yaptı,sürüngenleri,bacakları olanları yaptı.Kısacası Tanrı kendisini büyüttü.Sonra bir iki gün içinde yada birkaç milyon yıl içinde insana nefes verdi.Ve o günden beri hayatı bizden emip alıyor."

Tanrıyı bulmanın daha kolay olduğu bir hapishanede geçen Oz dizisinin esas karakterlerinden Augustus Hill 'in Tanrı ile ilgili görüşlerinden biri.



"Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum.Tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa.Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa.Tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar,felaketler,ölümler oluyor.Ölenler harcanıyor.Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor."

Hakan Günday'ın piçler üzerinden hiçliği anlattığı Piç romanında Barbaros karakterinin düşünceleri.


Lizbon’a saatleri sayılı miktarda alıcı gözüyle bakabilmiş olsam da, gözlemlerim beni hep bir sonuca götürdü: Avrupa’nın öteki ucunda, âşık olduğum şehrin ufak bir kardeşi var!

İtalya ve Fransa’da dünyanın en süper milleti olduklarına emin insanlarla muhatap olduktan sonra İspanyollar daha az İngilizce ve daha çok ilgi ile gurbet gönüllerimize bir sıcaklık vermişlerdi. Asıl sıcaklığı arkalara sakladıklarını Atlas Okyanusu’na değdiğimizde anladım.


Portekizliler Türkiye’nin ufak bir kentinde İngilizce bilen bir insana rastlama ihtimaliniz kadar aynı ihtimali sunuyorlardı bize. Yürüyerek geçirdiğimiz saatler sonunda acıkıp bir kafeye kendimizi attığımızda diğer müşterileri resmen boşverip bizim derdimizi anlayabilmek için kendini paralayan teyze ise” İngilizce öğrenilir, insanlık daha önemli” dersini almamı sağladı. Sosisli olanı yemediğim hariç dört çeşit de güzel çörek servis etti, seksen yıl hatırı olacak kadar kahveyi espresso tarzında pişirip yanında sunarak.

Portekiz’de Boğaz Köprüsü var. Neredeyse aynısı. Fotoğraflarına bakıp bakıp şaşırıyorum. Sanki Plaça de Mercado değil de Üsküdar Meydan’dan bakıyorum Marmara adlı denizimizin yerine koydukları Atlas Okyanusu’nun Haliç gibi kıvrıldığı yere. İkinci köprü de var, hoş, üçüncüyü nereye yapalım tartışması da.

Hayatımda ilk kez evimin olduğu yerden iki saat geriden takip ediyorum güneşi ve son üç gündür bir yatakta yatmışlığım yok, yine de özlediğim İstanbul’a en benzer yerdeyim gittiğim yerler arasında. Şu soldaki Pantheoa değil de Ayasofya, tüm turistlerin akın ettiği ise Rumelihisarı olmalı. Arnavut kaldırımları da aynı Eminönü’nün arka sokakları, Balat’tan aşağı akan yollar ve hatta Güngören gibi. Yokuşları aynı biz, yokuşlarda ellerini arkaya bağlamış, vakur vaziyette tırmanan bizim dedelerimiz. Bir kabartma resim, alacalı etekli bir kadın, başında bir bez, o beze hasretler sevgiler işlenmiş, belli, halı yıkıyor. Bu da mı tanıdık değil, o zaman sarısı onlarda daha makbul olan, kırmızısı da olan, Taksim tramvaycıkları sokak aralarında cirit atıyor, benzer zilleriyle ve arkasına takılmış insanlarıyla.

Evler o kadar değişken ki, renkler öyle geçişken ki, şehrin ruhu öylesine sarıyor ki vücudu, resmen yapışkan. Çarpık yapıların arasında öyle bir ev celbediyor ki dikkatinizi, rengine mi hayran olsanız, kapısındaki çiçeğe mi, yoksa pencereden bakan, eski kıyafetli sabiye mi, bilemiyorsunuz. Nutku tutulur ya bazen insanın, öyle oluyor, deklanşöre bile basamıyorsunuz.


Gülüyor insanlar tüm fakirliklerine rağmen. Yardım ediyorlar onların daha çok işi olmasına rağmen. Bir adres sormayagörün, etrafa tellal çıkartacaklar resmen İngilizce bilen varsa Allah’ını seviyorsa gelsin diye. Bize tebessümleri eşliğinde teşekkür etmenin kendi dillerindeki karşılığını öğretiyorlar, biz eziklikle, sanki farklı diller konuşuyor olmamız bir suçmuş da, faili de onlarmış gibi.

Portekiz; Avrupa’da tanımadığımız insanlardan oluşan Türkiye kopyası. “Obrigaldo” Portekizliler. Yalnız ve güzel ülkenize hayran oldum.

Çarşamba günü Kard Thanx God postunu girdiğinde eminim pek çoğunuz Kaka'nın gol sevincini neden paylaştığına anlam verememişsinizdir.Sonuçta pek alakasız gibi dursada iddialı girdiğimiz blog ödülleri yarışmasında oylamalar sonucu ilk 5e kalmamızla ilgili bir fotoğraftı.Bildiğiniz gibi blog ödülleri çok tartışılan bir yarışma.Oy verme mevzusunun suistmal edilebilme ihtimalinin yüksek olması,çevresi geniş insanların veyahut topluluk bloglarının daha fazla oy toplayabilmesi ve böylelikle haksız rekabetin ortaya çıkardığı sonuçlar genel olarak kullanıcıların esas şikayetleri arasındaydı.Bunu bile bile yarışmaya katılıyorsanız ve ilk 5 blog arasına giremiyorsanız eleştirmenin manası yok çünkü eleştirenlerin çoğunun oy verme mevzusunu suistimal ettiğini düşünüyorum.Bu nedenle bu sene uygulamaya konulan jüri oylamasının bu noktada iyi bir çıkar yol olduğunu düşünüyorum.Jürinin işlevselliği tartışılabilir ama zamanla daha çok gelişicek bir sistem oluşacaktır.Sonuçta iyi bir blogunuz varsa ve sadık bir izleyici kitlesine sahipseniz ilk 5 blog arasına girmek çok zor olmasa gerek.Bu yıl yarışmanın 3.sü düzenleniyordu ve geçen senelere göre gelişmekte olduğunu inkar edemeyiz.'-Bunlar kim oluyorda bizi oyluyor?,-yarışmayı suistimal eden çok kişi var,-ben seçilemedim şu blog nasıl seçilir?' demenin bu yüzden pek bir mantığı yok.Destek verilmeli ve gelecek yıllarda daha kaliteli,güvenilirliği sağlam yarışmalar ortaya çıkmalı.


İlk 5e kalmamızın ardından jüri oylamasıyla ilk 3e seçildik ve bundan sonrası bizim için pek önemli değildi zira esas amacımız dereceye girebilmekti.Burada 700ü aşkın izleyici kitlesine sahip olsakta amacımız daha çok kişiye ulaşabilmek ve yazılarımızı okutabilmek.Dereceye girmenin bu nedenle önemli olduğunu düşünüyorum.8 Mayıs Cumartesi günü de sıralamayı öğrenmek ve buna bağlı olarak hediyelerimizi almak için etkinliğin yapıldığı Faruk Ilgaz tesislerine gittim.Güzel bir etkinlik oldu.Özellikle paneller gayet keyifliydi.Sadece yarışma sonuçları biraz aceleye gelmiş gibi oldu.20 dakika içinde tüm kategorilerde sıralamalar açıklandı ve plaketler takdim edildi.Kategori 1.lerine en azından bir söz hakkı verilmeliydi.

Yarışmanın bizi ilgilendiren Kültür-Sanat kategorisinde ise;

3.lüğü Avaz Avaz Dergisi
2.liği Sigara Yanıkları
1.liği ise Hazal Yılmaz.com/anlamarama blogu kazandı.

(hacito o nasıl bir el kavramadır?)

Tasarım olarak bizimkinden üstün bloglara karşı yarıştık.Buna karşın içerik olarak daha doyurucu olduğumuzu düşünüyorum.Gerçi Kültür-Sanat kategorisi altında toplanmış olsakta apayrı konuları işleyen bloglara sahibiz.Kültür-Sanat kategorisi gelecek yıllarda farklı dallara ayrılmalı.En geniş kapsamlı kategori olması yüzünden elma ve armut kadar zıt bloglar birbirleriyle yarışır hale geliyor.Zira jürinin en fazla yanlış yapabiliceği konulardan biri budur.Şahsi fikrimi söyleyecek olursam 1.liği kazanan blogun kültür-sanat'tan ziyade kişisel bir blog olduğunu düşünüyorum.Bunu yarışmayı ikinci bitirmiş birinin çemkirmesi olarak görmeyin ben sonuçtan gayet memnunum ama özel hayattan fazlasıyla kesitler sunan bir blog kişisel bir blogtur.Jürinin gelecek senelerde bu karışıklığı ortadan kaldıracak düzenlemeler yapması gerekir.Bizim açımızdan keyifli,heyecanlı bir yarışma oldu.Bu vesileyle oylama süresince üşenmeyip blogumuza oy veren herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

Prag'da doğmadım elbet. Görünce o afet kızları, sanayi bölgesi araba fabrikası kapısı gibi açılmazdı gözlerim orada doğmuş olaydım. Gidince çimdik çimdik gezmezdi elim kollarımda bacaklarımda. Alkolsüz sarhoş olmazdım gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece.

Masalların şehri burası. Sanki her tarafta var bir düğün, bütün şehirlerin kulelerinin estetikleri seçilip konulmuş etrafımıza bağımsız değişken dağıtıcıyla. Gözler prenses kıyafetli inanılmaz güzellikteki ile beyaz atlıyı arıyor turistlerin atmosferi kapışması arasında. Fotoğraf çekinirken suratınıza sahte gülümseme vermenize gerek kalmıyor. Prag harika, Prag harika kelimesini yeniden tanımlatıyor, Prag harikadan sonrasını düşündürüyor. Prag az kullanılmış bir cennet gibi.

Newton büyük bir fizikçidir, kanunlarına elimden geldiğinde karşı çıkmaya çalışsam da, eğitim sistemi ve eylemsizliklerimiz bizi ona her türlü uyar hale getirdi. Burada en büyük isyanımı yaptım Newton'a. Uçmak bu şehre ne çok yakışırdı. Uçan halı icat edilir edilmez 12 metrekarelik bir tanesiyle buraya geliyorum.

Charles Köprüsü en ünlü doğrultusunu oluşturuyor bu şehrin. Kale de çok şaşaalı olmasına karşın ve hatta köprünün başında sonunda düzenleme olduğu için iskeleler kurulmuş olması da eksi olarak görüntüye işlense dahi Charles Köprüsü heykel ve insan mozaiği, sokak sanatçıları, dünyaya cam misketten bakan çocuğa insanı döndürme kapasitesiyle bir değişik hissettiriyor insana. Diğer köprülerde iken gözler hemen onu arıyor, neredesin sen diyor ağız. Burun rengi aşırı esmer olan nehirden kötü kokular gelecek diye tedirgin olmakla meşgul iken.

Kafka'nın ayak izlerini takip ede ede yürürken, baharın geldim diye bağrındığı bir yokuştan çıkıyorum Heidi misali. Sağımda solumda sevişen, öpüşen, koklaşan evsizler ve dışarıda fantezicileri var. Sonra rüyanın en güzel yerinde uyan diyen bir ses gibi karşıma çıkıyor şehrin arkalarından yükselen gökdelenler. Yapanların ve yapılmasına izin veren estetik kaygısızlarının bir tarafına girsin diye bad dua ediyorum. Uyanmamak için başka tarafa dönüyorum.

Kuklaları oynatan bir dilber yolumu kesiyor, bana anlamadığım dilde bir şeyler söylüyor, İngilizce halbuki konuştuğu. Benim alık alık baktığımı görünce İngilizce bilmediğimi sanıyor, halbuki estetik anlayışımı birkaç seviye atlattıran güzelliğine takılı kaldım ben o sırada onun. Bundan bir tane bulmalıyım diye not defterime döşeniyorum.

Ben İstanbul'a aşığım. Prag ile sadece flört ediyordum, kabul. Tüm Avrupa'da metresim olarak kabul edebileceğim iki üç şehirden birisi olur Prag. Dondurma Roma'da değil, Prag'ta yenir. Kron adlı gereksiz para birimlerinden en yakın zamanda kurtulmaları dileğiyle çaput bağlıyorum hıdırellez hıdırellez.



Kafka'nın yattığı mezarlığa giderken kafanıza karmakarışık fikirlerden örülü bir örümcek ağı gerip sert şutlarla ağın esnekliği ile oynarken, bir de bakıvermişsiniz unutmuşsunuz neyi düşünüyordunuz. Hitler şehri görmüş de bombalamayın demiş. Büyü İsmet İnönü'yü nasıl etkilerdi acaba, konuşmasında halka, "haelk" demekten alıkoyarmıydı kendisini merak ettim açıkçası.

Bir sevgilim olsaydı lan yanımda diyip, hayatımda geçici olacak Çek kızlarına baktığım yer oldu. Milan Kundera ile bitiriyorum hiç filme falan bağlamadan: "Gülüşün ve unutuşun şehri."


Facebook kanalıyla paylaştığım bir albümü de burada görücüye çıkartıyorum.

Birkaç alkış talep ediyorum sizden. Buyurun listesi:

  • Bu gecede bana eşlik eden arkadaşlara, yahut eşlik ettiğim arkadaşlara bir alkış istiyorum öncelikle.
  • Fotoğraf makinesini getirip de pilini şarjda bıraktığım için bana küfretmeyen, etse de içinden edenlere de alkış istiyorum.
  • Yaşına aldırış etmeden elindeki tefiyle tek saniye durmadan, beni de çoşturan isimsiz ablama da istiyorum.
  • Küçük sahnede; parlak kırmızı gömleği, koca güneş gözlüğü, ondan da koca göbeği ile roman havası eşliğinde dans eden, bizi bizden alan o roman abime de alkış istiyorum.
  • "su 3 lira" diye bağırarak bira sattığını unutan o yaşlı nineme de.
  • Gece boyu eğlenmeyi amaçlayan, hiçbir taşkınlık yapmayan tüm katılımcılara da.
  • Önemlisi; yılın 364 günü evlerini yıkmakla tehdit ettikleri Romanlara bu güzel geceyi atfeden büyükşehir belediyesine de ayrıca bir alkış istiyorum (!)
  • "Kentleşme" adı altında evlerini yıkmak isteyen fakat "Avrupa Kültür Başkenti" olacaz diye tek gecelik de olsa maske takanlara da bir alkış(!).
  • Ama en önemlisi; yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen "dünyaya renk saçtığı için bütün Romanlara" kocaman bir alkış istiyorum...

Çok sağolun.

Paris’te İlk Tango
Şehirlere gitmeden azıcık ucundan bilgi sahibi olmadan gitmem, ama insanların dedikleri, orada burada okuduklarımın bende bir önyargı oluşturmasına izin vermem elimden geldiğince. Bordeaux’tan Paris’e giden trene yarı kaçak bindiğimde içimde değişik bir his vardı, sanki mutluluğun daha önce hiç girmediğim bir kapısından girecek, hayata daha önce hiç bakmadığım bir yönden bakacak, olayları değerlendiren merkezine beynimin, bir katman daha yardımcı bilgi dağarcığı eklenecekti. Geç saatte vardık menzilimize, o geceyi 4 gün sonra yatak bulmanın sevindirikliğiyle uyuyarak geçirdik. Sabah erkenden kalkmak için biyolojik saatlerimizi kurmuş vaziyette.
Sabah ilk işimiz akşamdan gördüğümde dumurlarda yatıya kaldığım metro sistemine kafadan dalmak oldu. Ufak tefek tüyolar ve daha önce şehri gezmiş arkadaşımın hafızasındakilerle başladık şehir turumuza. İlk menzilimiz Zafer Anıtı idi. Ben açıkçası bir numarasını göremedim, Fransızlara hissettirdiklerini hissettirdiğini söyleyemeyeceğim.
Şanzelize adlı piyasa caddesine geçtik sonra (yazım yanlışı kastidir, öyle 4965926 harf yazıp 4 harfi okumak olmaz) . Cadde pahalı dükkânlar, sandalyeleri dışarıda yürüyenleri izlemek için dükkânlarına sırtını dönmüş hoşbeş mekanları, Fransa’nın insanlara göstermek istediği bir sürü halt ile ağzına kadar doluydu. Fazla reklam yüklemesi yapmışlar ki, hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece Paris’in adına şan katan kısmın ne kadarının çimentoyla olduğunu ilk defa orada düşündüğümü hatırlıyorum.
Yürüyerek Louvre Müzesine kadar gittik oradan. Arkadaşım daha önce gördüğü her yerde olduğu gibi yine buraya girmemize gerek yok edebiyatına geçti, ben de en az 3 gün içeride geçirmeden gezdim diyemeyeceğim için girmedim. Yine de içeride olanlardan bazılarını görmek için tekrar oraya gideceğim, ölmezsem.
Upuzun ve insanlarla dopdolu yollar boyunca beyaz bir toz arkadaşımın koyu renk pantolonunu kirletti, bense bunun tadını her tarafıma yayılan tozları şekiller oluşturacak şekilde silkeleyerek çıkarttım. Oraya buraya yaptıkları yapak göllerin etrafına koydukları sandalye ve şezlonglarla takdirimi kazandı Paris Büyükşehir Belediyesi. Metro ile tüm trafiği çözmeleri ise bize otobüsü metrobüs adı altında çılgın bir icatmış gibi sunan milyar dolarlık trafik çözümleriyle eğlenceler çıkartıp ömürler tüketen İstanbul sorumlularını hatırlattı. Tamam, bizim şehrin altı tamamen tarihi eser belki, bu mazereti bir kenara yazıyorum, ama muhtemelen magmaya kadar öyle değildir. Metroların bakımsızlığını ve tehlikeliliğini söylemezsem en büyük kısmı atlamış olurum.
Portekiz’de bir tane bile güzel kıza rastlamamış iki erkek olarak Paris’in kızlarının bizi böyle derinden etkileyeceğini Bordeaux istasyonunda anlamıştık. Oradan “kaldırdığım” arkadaşla, Mustafa’yı çantaların başına bırakıp bir şehir turu yaptık. Barcelona’dan sonra en güzel kızlar Paris’teydi. Herkes de öpüşüyordu zaten. Hatta Fransa’nın nesi ünlü diye sorsalar, hiç düşünmeden öpücüğü derim, o derece.
Gustave Eiffel’in tasarladığı opera binası ve tabii ki Eiffel Kulesi de gezimizden nasibini aldı. Fotoğrafçı arkadaşım geceleyin güvenliğim altında yaptığı çekimlerdeki fotoğrafların güzel paralara satılabileceğini söyledi. İçinde ben olduğum için para etmeyecek olan birisini burada paylaşıyorum.
Son olarak Amelie filminin iki hastası olarak Moulin Rouge yakınlarında olduğunu bildiğimiz cafeye gittik. Dizaynını biraz değiştirmişler cafenin, ama sanki zaman ilerlemiş de değişmiş gibi düşündüm ben. Garson kızlardan birisini Amelie’nin yerine koydum, ama ne yazık bizim ülkemizde fotoğraf otomatı yok ve bu yüzden ben koleksiyonunu yapamıyorum o resimlerin. Tuvaletine de gidin yolunuz düşerse(cafeye yolunuz düşerse), filmi hatırlayanların yüzünde bir tebessüm bırakacaktır.
Paris’te Son Tango ve Angel-A adlı filmlerin akılda kalan mekanlarına da rotamız çarptı, özellikle Angel-A filminin ünlü köprüsünde en az film yapımcıları kadar zaman harcadık:P
Paris’in kozmopolitliği beni çok şaşırttı. Ben şehirde Fransızlar da olur zannetmiştim. Hello diyene Aleykümselam der gibi Boğujouğuv (bonjur) diyen bu götü kalkık, milliyetçi piçleri hiç sevmedim açıkçası. Birisine İngilizce bilip bilmediğini sorduğum bir esnada aldığım yaklaşık otuz saniyelik ve Fransızca öğrenmemi tembihleyen, başka dil kullanmamın yanlışlığından bahseden, en sonunda da “no english” diye biten performanstan sonra ettiğim İngilizce küfürleri çok iyi anladığı suratından belli olan teyzeden biliyorum, İngilizceyi hiç anlamayan birisine rastlamanız çok zor. Götlüklerinden konuşmuyorlar. Metronun yarısı zenci insanlarla dolu, sanki Afrika’ya çektirdiklerinin acısını her gün birkaç Fransız’ın metroda dayak yemesiyle ödüyorlar. Türk polisi orada olsa şehrin yarısına kimlik sorar, dörtte birini de nezarete atar.
Paris; en ünlü yapıtı Fe kodlu, halk arasında demir olarak bilinen metalden bir kule olmasından da anlaşılacağı üzere demir ve betonun buluşmasından elde edilmiş çılgın bir diyar. Bu kadar betonu oncacık nehrin kaldıramayacağını haritaya da baksam anlardım, ama gördüm ve eminim, Paris de İstanbul’un eline su dökebilecek bir şehir değil. Paris’e insanlarının, devletlerinin ve coğrafyalarının toplamı olarak bakıp dünyanın götü diyebilirim. Zaman zaman onlar da kral olur, bilirsiniz.
İnci sözlükçüler için özet: Gidin, kızları güzel. Dikkat edin kendinize.

Saigo:Hanako..Biz askerler kazıyoruz.Bütün gün kazıyoruz.Burası, uğruna savaşacağımız ve öleceğimiz yer.Hanako..
Yoksa
kendi mezarımı mı kazıyorum?

2006 yapımı Letters from Iwo Jima'da evine bir an önce dönmeyi isteyen Saigo'nun kazdığı siperlerle ilgili düşünceleri.


"Emret komutanım,demek,emret öleyim,demektir.Çünkü askerlik,ölmenin emredilebileceği tek meslektir.Hatta emre karşı gelmenin cezasının da ölüm olabiliceği tek mesletir"

'Ziyan' adlı romanında Hakan Günday asker psikolojisini okuyuculara sunmaya çalışırken,eleştirilerilerinde bir hayli haklıydı.


Sinemanın izleyiciyi iki ayrı kutba ayırdığı en belirgin noktalardan biride hiç kuşkusuz Lars Von Trier'in yapımlarıdır.İlk filmi Element of Crime'dan itibaren yapımlarında kullandığı teknikler kimisi için sinemayı ve dolayısıyla izleyiciyi manipüle ettiği bir oyun,onu anlamaya çalışan ve tekniğine hayran olan kişiler ise günümüzün en yenilikçi,özgün yönetmeni olduğu kanısına varır.Sinemanın klasik kalıplaşmış değerleriyle oynayarak yapımlarında sinemanın nasıl olması gereketiğini sorgularken Avrupa üçlemesi adını verdiği ilk yapımlarında da ışık ve renk oyunlarıyla deneysel işlere el atmış,ilerleyen yıllarda da birçok bağımsız yönetmene ilham olucak olan Dogma 95 manifestosunun öncülüğünü yapmıştır.Trier sinemasının zaman içinde yenilikler maruz kalmış,kural olarak nitelendirdiği manifestoyu zaman içinde unutturan yapımlara geçiş yapmış ve Avrupa'dan Amerika'ya uzanan üçlemeleri ile günümüz sinemasında dahi/deli sınırlarında gezinmeye başlamıştır.Zaman zaman tutarsız davransada Trier ile ilgili söylenebilicek olan en önemli şey hiç kuşkusuz nevi şahsına münhasır bir sanat doğrusu olduğudur.

Avrupa Portresi

Trier sinemasının ilk örnekleri niteliği taşıyan bu filmler kronolojik olarak sıralıyacak olursak;Element Of Crime,Epidemic ve Europa şeklinde ilerler.İçeriğin Avrupa üzerinden anlatımı nedeniyle trilojiye Avrupa adı verilmiştir.Her üç filminde içerikle birlikte biçim ve filmlerin ana kahramanlarıda benzerdir.Özellikle yapımlarında esas karakterlere hipnoz yöntemini kullanması,Element of Crime'ın renk kullanımında ortaya koyduğu rahatsız edici gerçek dışılık,Europa'da siyah-beyaz ilerleyen filmin zaman zaman karakterlerinin renklendirilmesi Trier'in ilk yapımlarında birşeyler aradığının farklı bir sanat anlayışı olduğunun göstergesidir.Bu yapımlarında Alman dışavurumculuğu ile Amerikan kara-film eserlerinden feyz alan Trier bireylerin yabancılaşmasına dikkat çeker.Gerçek ile bilinçaltının içiçe geçtiği bu yapımlarda anlatmaya çalıştığıyla genel olarak karanlık bir Avrupa portesi çizmiştir.Sergilediği Avrupada insana dair üç şey vardır:salgın,suç ve savaş.Bu kabusların etkisinde kalan insanlık kıtaya ayak basan karakterlerin doğrularını kaybetmelerine yol açıyor.



İdealizm Eleştirisi


Trier Avrupa üçlemesinin ana karakterleriyle ilgili "doğruluk adına yaptıkları her şey bir şekilde yanlışa dönüşen" (anti)kahramanlardır" demiştir.Element of Crime'da bir cinayet vakasını çözmek adına Avrupa'ya dönen eski polis Fisher'ın zaman içinde yakalamaya çalıştığı seri katil gibi yaşamaya başlayıp onu anlamaya çalışmaya gitmesi ve şiddete bulaşması Trier tarafından bizlere şiddetin toplum içinde her bireyde açığa çıkabilicek bir davranış olduğuna suça yatkınlığın doğuştan varolduğuna ayrıca polis teşiklatlarının suçun kendisini doğurduğuna atıflar vardır.Suçluya karşı suçlu gibi davranılırsa toplum içinde şiddetle sorun çözülebiliceğine dair bir kanı oluşturulmuş olur.Dr.Fisher'ın idelist tavırları Avrupa'ya ayak bastığında devam etsede Avrupa'nın karanlık yüzünde Avrupa'ya dönüşen Fisher zamanla ideallerinden uzaklaşmıştır.

Epidemic yapımında yazdıkları senaryonun kaybolmasıyla yeniden senaryo yazmaya uğraşan yönetmen ve senaryo yazarının farkında olmadan yarattıkları salgınla yüzleşmesine yer verilir.İki farklı öykünün içiçe geçmesi sonucu yazarların yarattığı Dr.Mesmer karakteri salgın haline gelen virüsü engellemek adına yollara koyulan idealist biridir lakin çantasında taşıdığı virüs ile salgının yayılmasına sebep olmuştur.İzleyiciyi oldukça rahatsız eden salgına yakalanan kızın cinnet geçirilmesiyle ilgili filmin içinde Trier bizi yönetmen rolünde şu şekilde uyarmıştır:"Film dediğin ayakkabının içine kaçan taş gibi olmalıdır." İdeallerinin peşinde yenik düşen anti kahramanımız Dr.Mesmer son idealist olmayacaktır.

Europa'da karanlık,kasvetli ve 2.dünya savaşı yorgunu olan Almanya'ya gelen Amerikalı Leo Kessler dünyanın iyi bir yer olduğuna ve insanlara yardım ederek dünyaya katkı sağlayacağını düşünen idealist biridir.Zentropa adındaki trende yataklı vagon kondüktörü olarak çalışmaya başlayan Leo zaman zaman katı kuralların arasında sıkışıp kalır ve savaşın halen Nazi yanlıları için sürdüğü bir ortamda dünyayı daha iyi bir yer yapmak adına çıktığı bu yolculuk verilen kararlar yüzünden ters tepmeye başlar. İdeallerinden son ana kadar vazgeçmeyen Leo'nun saflığı ve Alman darkafalığının yarattığı kaos durumu savaş sonrası Avrupa portresini şekillendirir.Leo'nun amcasında tezahür eden kurallara sadakat şu sözlerle varlığını belli eder: " Görülecek birşey yok".Sorgulamanın yasak olduğu ve verilen emirler karşısında hata yapma lüksünün olmadığı Zentropa'da politik bir gerilimin Avrupa geleceğine tesiri konu edilir.Tren ve faşizm'in birbirine girdiği filmde 'görülecek birşey yok' repliğiyle boyun eğen bir halk yaratmaya çalışıldığıdır.Savaşı kaybetmiş olsa bile faşizmin etkilerini Almanya derhal silememiştir.


Hipnoz ve Bilinçaltı


Avrupa üçlemesinde Trier bilinçaltının oynadığı oyunları ve hipnoz'u karakterleri üzerinde önemli bir unsur olarak kullanmıştır.Element of Crime'da bilinçaltına yapılan yolculuklarla Avrupa tasviri izleyicilere aktarılır.Renklerin sarının kirli bir tonunda olması bilinçaltı yolculuğunun bizlere sunumunda o havayı solumamıza yardımcı oluyor.Flashbacklerle hipnozu gerçekleştiren ile Fisher arasında sağlanan yolculukta imgelerin önemli bir yer tutması ve yolculuğun Fisher'ın tasarladığı dünyada gerçekleşiyor olması bir takım soruları izleyici için cevapsız bırakır.


Epidemic yapımında senaryo yazan iki arkadaşın hayal dünyasında oluşturdukları Dr.Mesmer karakterinin gerçeğe dönüşmesi ve virüs salgınını yayması beynin yanılsamasıdır.Virüs salgınının film boyunca incelenmesi ki ortaçağda insanların korkusunun veba olması ve üzerinde durdukları bu virüsün tekrar ortaya çıkması beynin saplanmış olduğu korkuların karşımıza çıkmasıdır.Filmin sonlarına doğru da salgına maruz kalan kızın cinnet geçirmesi ve hipnoz sahnesiyle bilinçaltının sunduğu gerçekliği Trier bizlere aktarır.

Europa ise açılış ve kapanış sekanslarıyla hipnoz altbaşlığı altında incelediğimiz bu üçlemede üzerinde en çok durulabilicek olandır.Hipnoz ile başladığı Avrupa yolculuğuna gene uzun seanslı bir hipnozla veda eden Leo'nun bu süreç içerisinde bilinçaltında hareketlerini anlatıcı kontrol eder.Her sahne hipnozu gerçekleştiren sesin bize sunmayı istediği gibidir.Leo'nun kukla görevini oynadığı Trier'in toplu hipnoz denemesi yaptığı bu yapımla ilgili : "Sanırım Avrupa bir gerilim filmi ve güldürü öğeleri de içeren bir melodram.Almanya bende bir saplantı.Alman toplumu her zaman en uç noktadaki tutkuları sergilemiştir: Kişiliklerinde, bireyler ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde.Her filmim teknik bir yenilik içerir. Avrupa'da kendime birçok eğlenceli teknik oyuncak aldım. Görüntü eklemek üzerinde çalışıyoruz; bazen kimi siyah-beyaz, kimi renkli yedi görüntü katmanını üst üste koyabiliyoruz. Ama asıl önemli olan, bu şekilde ancak farklı merceklerle çekilebilecek görüntüleri birleştirebilmemiz. Bu yolla, ilk bakışta fark edilmeyen ancak izleyicide derin iz bırakan bir etki yaratabiliyoruz. Aynı şey kamera hareketleri içinde geçerli. Görünüşte tam anlamıyla gerçekçi bir izlenim bırakan, ancak filmi planladığımız yöne doğru sürükleyen bu unsuru içeren görüntüler yaratıyoruz. Bu da hipnozdur" demiştir.Kapanış sekansında toplu hipnoz yapmaya çalışmış ve izleyicileri de bir nevi filme ortak etmiştir.

Üçlemenin ardından tekrar farklı arayışlara girmiş,biçim ve çekim olarakbirbirinden ayrı işler ortaya koymuş olsada değişmeyen tek şey masal anlatmak yerine bize gerçekci sert yapımlara sunmaya çalıştığıdır.

Yaklaşık bir ay önce Ortaköy Feriye Sinemalarında Yeni Sinema Hareketi adı altında evrensel doğrularla bezeli sinema anlayışının Türkiye'de yerleşmesi adına bazı yönetmen ve yapımcılar tarafından bir bildiri yayınlandı.Yapımların üretim aşamasında yaşanan sorunlara kafa patlatmak ve öneriler getirebilmek,sinemanın daha düzeyli, daha eşitlikçi, daha şeffaf ve demokratik bir ortamda yapılması için, her türlü baskıcı ve sansürcü güce karşı, farklı seslerin kendini özgürce ifade edebileceği bir üretim ortamı yaratmak için mücadele etmek ve en önemlisi yapımların izleyiciye yeterince ulaşamamasına çözümler bulabilmek bu oluşumun üzerinde durduğu en önemli konulardı.Ülkemizde bağımsız sanat filmlerinin yeterince değer görmemesi olağan bir durum ki Reha Erdem Yeşilçam Ödül Töreninde jüri üye sayıları ile yapımların izleyici sayısını karşılaştırırken inceden bir sitemde katıyordu işin içine.

Bu nedenle Yeni Sinema Hareketi tarafından yapımların izleyiciyle buluşması adına Ortaköy Feriye Sinemasında 23 Nisan-9 Mayıs tarihleri arasında etkinlik düzenleniyor.Bu vesileyle kısa bir süre önce kapılarını kapatan Feriye Sineması etkinlik için Umut Sanat tarafından yeniden açılıyor.Bu etkinlikte 17 gün boyunca 17 filmin gösterimi yapılacak.Gösterimi yapılacak filmler arasında 11′e 10 Kala, Hayat Var, İki Dil Bir Bavul, Nokta, Pandora’nın Kutusu, Sonbahar, Süt, Uzak İhtimal, Bornova Bornova,Kıskanmak ve Üç Maymun gibi birçok festivalde ödül almış yapımlar var.Film gösterimlerinin ardından sinemanın kafeteryasında düzenlenecek söyleşilerle izleyicler yapımların yönetmen,oyuncu ve yapımcılarıyla buluşma fırsatı da yakalayacak.

Etkinliğin bilet satışları 19 Nisan Pazartesi başladı.Fotoğrafların üzerine tıklarsanız filmlerin gösterim tarihlerine ve bilet fiyatlarına bakabilirsiniz.

Barcelona'da bir hostel lobisindeyim. Az önce yenildi Barcelona İnter deplasmanında. Artık Barcelona'dan gına geldiği için Real Madrid'i tutmaya başlayan bünyeye ilaç gibi geldi. Şu anda içerisinde bulunduğum hostelde bir sürü Barcelonalı arkadaşla, İnter gollerine hayvan gibi sevinmekten kendimi almadan izledim maçı. Barcelona izlenimlerim şimdi:

Barcelona'nın tren garına geldiğimizde hem beni hem arkadaşımı bir "noluyor lan" bakışı aldı. Tren istasyonu bizim Sabiha Gökçen havaalanımızdan konforlu ve aşağı yukarı aynı standartlardaydı. Bir hostelin aşağı yukarı adresi vardı elimizde, gittik çantalarımızla, bulamadık, döndük gara geri. Orada uyuduk. Uyumadan önce tekrar ettim Gaudi adlı mimar azmanının neler yaptığını ve neler göreceğimizi.

İşini iyi yapan üç beş adamla dünya değiştirilir derim ben. Gaudi'ye bağlamayacağım direk, önce futbol takımı. Katalonyalılar'ın aşık olduğu bu takımın stadını görmeye gittik bugün. Stadlarını öyle bir pazarlama harikası sistemle donatmışlar ki, bizim ülkemizde sadece maç günü kazanılan parayı standart günde, ayda kazanılan parayı da tek bir maç gününde kazanıyorlar maliyet muhasebesi bilgimin elverdiği bilgilere göre.

Roma'dan Floransa'ya giderken nerelisin dediğim Amerikan çocuk "Bastınn" şeklinde cevap verdikten sonra bana aynı soruyu yönelttiğinde, "Ordu" şeklinde cevap vermiştim, çocuğun cevabını yadırgadığım için. Katalonyalılar bence rahatlıkla Barcelonalıyım diyebilirler. Katalonya ne lan!

Olimpiyat köyü, "vay anam vay kamil neler olmuş yaa" dedirten limanları ve inanılmaz abartılmış sahilleri ile Barcelona bu sene ilk defa denize girdiğimiz, üstsüz ablalarla altı üstü muhabbet ettiğimiz ilk yer oldu. Güneşlenin ama denize çok zorda kalmadıysanız Malaga'ya kadar kendinizi tutup girmeyin.

Antony Gaudi inanılmaz bir adammış. Şöyle anlatayım, Dolmabahçe sarayında altın kaplama odalar, kaç milyon dolar eder lan bu dediğimiz ufacık alanlar gördüm, rehberimiz "büyük salonu görünce şaşıracaksınız" demişti. Sonra eklemişti; "Şaşıracaksınız dememle beklentilerinizi yükseltmenize rağmen şaşıracaksınız" Gaudi bu rehberin demek istediği şeyi yapan bir adam olmuş. Yaptığı eserleri mimarlar ve fizikçiler beraber inceleyip bize neler döndüğünü anlatmalı. Fotoğraflarına bile bakmaya kıyamayıp üstünü örttüğümü gözönüne alırsanız bu adamın eserleriyle karşılaştığımda neler hissettiğimi anlayabilirsiniz. Sevdiğim kız gelmiş, beni bir kere öper misin demiş gibi oldu, durup dururken.

Mimar Sinan'ın birkaç yüzyıl sonra gelmiş versiyonu gibi olan bu adama hayranlığım şehri santim santim nakış gibi işlemiş olmasını gözlerimle gördüğümde daha bir arttı. Adam sanatçı sıfatıyla muttasıf kılınırsa diğerlerine sanatçıkcı falan demek gerekiyor kanımca. La Sagrada Familia yazıp aratırsanız bir arama motorundan, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Bugün, Ankara'nın en çok nesini seversiniz sorusuna verdiği, İstanbul'a dönüşünü veren çevirmen, yazar ve şair (ismi lazım değil artık) insanın; eski dönem Türk yazarlarda sıklıkla görülen bir hastalığa, yabancı ülkelerdeki konuları, teşbihleri ve örnekleri bize getirerek prim yapma hastalığına bulaştığını birinci kulakla duydum. O aslen Madrid'in nesini ve Barcelona'ya dönüşünü şeklinde olan bir kalıpmış. Kalıbına tüküreyim ben o adamın.

Velhasılı kelam, yarın akşam ayrılacağım bu şehirdeki ilk izlenimlerim bunlar. Ne yazıktır ki hala olayın sarhoşluğunda olduğumdan piyango kazanmış adamın ilk dakikalardaki işlemcisinin hızında çalışıyor kafam. O yüzden sıradaki yazıma kadar Vicky Cristina Barcelona! (sonuçta burası hala sinema blogu sayılır, filme bağlamak lazım)

Not: Fotoğrafları en yakın zamanda hem Roma hem Barcelona için olan yazılarda ayrı ayrı ekleyeceğim.

"Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim."

Al Capone

Orijinal Adı: Ladri di Biciclette
Yönetmen: Vittorio De Sica
Senaryo: Vittorio De Sica, Oreste Biancoli, Suso D’Amico
Oyuncular: Lamberto Maggiorani (Antonio Ricci), EnzoStaiola (Bruno), Lianella Carell (Maria)
1948 / İtalya / İtalyanca / 93 dakika

Her şeyin net bir şekilde görüldüğü bir yaşam kesiti izlediğimiz. Filmde her şey kısa ve etkili bir anlatımla anlatılmış. Altı çizilen bazı konular seyircinin gözünün içine sokulacak kadar vurgulanmamakla birlikte ortaya bırakılmış bir şekilde dikkatli izleyicilere sunulmuş sanki. Gerçi bu kadar önemli bulunan ve afiş afiş anlatılan bu filmi “öylesine” izlemek de söz konusu olamaz herhalde.

Filmde özellikle karakterlere yüklenen davranışlar çok başarılı olmuş. Ekranda ilk olarak subaşında görülen Maria karakterinin hızlı hareketleri sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan yokluk içindeki bir kadının doğal telaşı olarak görülüyor. Kovaları taşırken kocasından yardım istememesi, kocasının işi alamamak konusundaki lanetlerini dinlerken hızlı ve pratik bir çözümle (söylediğine göre) çeyizinden kalan güzel çarşafları satma fikri hep cefakâr ama kararlı ve güçlü kadını işaret ediyor.

Baba karakterinde filmin başından sonuna alttan alta bir şaşkınlık hâkim. İşsizliğin had safhada olduğu dönemde iş bulanların isimleri okunurken kalabalığın arasında kendisini olmaması şaşkınlığın en net görüldüğü yerlerden biridir. Ancak aynı sahne babanın umutsuzluğunu da ifade ediyor olabilir. Daha sonra bisikletiyle birlikte işini kaybetmesi de hayata yeniden bağlanmasını sağladığı için adamda bu kadar büyük bir etki bırakmaktadır (Vazgeçmekten vazgeçmiştir). Ne yapacağını bilmeyen çaresiz bakışlar ve davranışların sıkça görüldüğü baba karakterinin aslında çekingen ve kısmen “pısırık” olarak değerlendirilmesi de mümkündür. Ancak yönetmen korkak karakterlerin de duruma göre ne kadar yürekli olabileceğini gerek hırsızı yakaladığı gerekse bisikleti çaldığı sahnelerle izleyiciye direkt olarak aksettirmektedir. Bununla birlikte kilisede ayin sırasında gelen kişilerin sadece yemek amacıyla ayine katıldıkları da gözden kaçırılmamalıdır. Açlık ve çaresizlik öyle bir boyuttadır ki, baba Antonio kilisede olay çıkarmaktan çekinmez ve bu son sahnede bisikleti çalmadan iç hesaplaşması ahlaki değerlerin aşılmasındaki zorluğu çok açık bir şekilde göstermektedir.

Ve en büyük karakter Bruno. Çocuk oyunculardan bile genellikle fazla beklentim olmamasına rağmen sonradan oyuncu olmadığını öğrendiğim Enzo Staiola’nın performansı için mükemmel demek fazla olmaz sanıyorum. Duyguları doğrudan seyirciye aktaran bu küçük, film boyunca babasının yanından ayrılmıyor. Fakir ailede herkesin sorumlulukları olduğu bir kez daha görülmüş oluyor. Bisikleti temizlemesi, kardeşi üşümesin diye pencereyi kapaması, dışarıda bir işte çalışması, gerektiğinde babasına kafa tutması ve babasını düştüğü zor durumlardan kurtarmak için harekete geçmesi normalde küçük bir çocuktan beklenmeyen sorumluluklardır. Yine de küçük bir mutluluk, çocuğun çocuk olduğunu hatırladığı anlardaki gözündeki ışığa yansımaktadır.

Ebru
http://sadecee.blogspot.com/